04.15 - ve kar yağar köyüme - 1.2.2012

0 kere okundu

Sabaha karşı veda ettiğin güne öğlen saatlerinde yine merhaba dersin, kıştır, soğuktur karın yokluğuna inat, yatak candır, can sıcaktır kıyamazsın, kalkamazsın yataktan, başlayamazsın güne. Annem seslenir, baban aradı gelsin dedi, tamam derim, peki derim, olur derim… Derim de soğuktur ev, sıcaktır yatak, yatak candır, yatak sonbaharda Antalya, yazın Konya’dır, baharlarda candır yatak.

Yürüyerek yıllarımı verdiğim yollar, beni temellerimi attığım okullarıma götüren yollar, Değirmenönü, Gışla, Maraşlar… Isıran soğuğa inat çağırmadım taksi, yürüyerek sahile inip dolmuşa binmeye karar verdim ama ne fayda. Bir kilometre yürümemiştim ki Temel abi durdu yanımda, telefonla konuşuyor kafama kapadığım bereyle saklanmaya çalışıyordum tanıdık birileri almasın arabasına diye.

Cansu ile Akçaabat’a geçip köfte yemek vardı niyette, önce arabanın abimde olması sonra Cansu’nun büro anahtarını bulamaması, çıkarsak bir daha girememe olasılığı bizi lak lak etmek üzere alıkoydu.

Az pilava yüz elli gram en iyisinden yaprak döner Köşem Burger’de. Trabzon demek azımsanmayacak yoğunlukta tavuk dürüm demek aslında, neredeyse her yer çok iyi yapsa da elden geldiğince Köşem Burger’de yemek aslında.

Bizim bir şeref yoksunu haysiyet fakiri arkadaşımız var, zatı muhterem Ceyhun Koloğlu. Ne zaman buluşalım desek, ne zaman sözleşsek sorun çıkartır. Yeni bir şey değil ha yanlış anlama olmasın, liseden beri aynıdır huyu, sizi bekleteceğine güvenebilirsiniz. Affınıza sığınarak takma adının “göt” olmasının sebebinin de bu huyu olduğunu araya sıkıştırayım. Bugün yine ekti bizi, önce Rize’deyim dedi, sonra yoldayım ve telefonu meşgule vermeler, geleceğim demeler… Aynı gün içinde ikinci kez yattı Akçaabat köftesi hayali, yerini Çardak’ta açık kıymalı pide yemeye bıraktı kadim dostum Dobiş eşliğinde. Yemeğe oturmadan önce aradı tekrar bizim şeref yoksunu, şimdi tekrar etmek istemediğim kelimeler eşliğinde görüşmek istemediğimi söyledim. Zaten eve gidiyormuş da, dönecekmiş de, ölme eşeğim ölme. Arasa Akçaabat’tayız gel diyecek bir dolu yola boşu boşuna gönderecektim hayvanı ama aramadı tekrar bozuk atacağımı bildiğinden belki, belki de işine böylesi geldiğinden.

Kar yağıyor dışarıda şimdi, tüm Türkiye’den gelen ve bizim kıskanarak izlediğimiz kar haberleri artık bizden de verilebilir. Kalorifer kazanını kapatmak için dışarı çıktığımda yerin beyazladığını hatta bir iki santim kar olduğunu gördüm. Birkaç fotoğraf çekip biraz geçmişe döndüm, okul günlerini hatırladım, ayaklarımıza geçirdiğimiz poşetlerle önde Hüseyin dayım ardında abim, ben, Ferhan ve Osman… Yarım metrelik karla kaplı yoldan ilk ayak izlerini bırakarak gidişimizi hatırladım, sabahın altısını daha ağarmamış günü hatırladım, güzel günleri ilk gençlikleri hatırladım. Hüseyin dayım halamın eşi, Osman ve Ferhan da hala çocukları…

03.58 - gece sürprizlere gebe - 4.2.2012

0 kere okundu

Derini bırakıp ardımda İstanbul’a geldim, kara kışa geldim, dağa taşa geldim, kavga etmeye kargaşanın tam da göbeğine geldim. Boşa kandırmayın kendinizi bildiğim en büyük hayvanat bahçesinin canlıları, ne hoş geldim ne de hoşa geldim.

 Birkaç laf ettim karşımda ki kalabalığa, planlanmamış espriler elden düşme, gülücükler hava kadar soğuk, klima kendini ısıtmaktan aciz, ben bilmekten, kalabalık dinlemekten aciz. Zil yok saat var, saat gerektiği kadar hızlı, ben gereğinden yavaş, dışarıda kar, içerde bir dolu ayyaş. Sahi ne işimiz var burada bizim, hadi sokağa atalım kendimizi, az bulunur kar bu memlekette, tadını çıkartalım.

Özlemişim evimi, birkaç saat de olsa tadını çıkarttım, bakmayın leyleği havada gördüğüme, ben evcimenim ezelden beri, benim olsun da iki göz kulübe olsun, varsın Konya’da bir otel odası, İzmit’de derme çatma köhne bir eski ev olsun.

İzmit demişken üniversite yıllarıma döneyim, hatta izmit´e, Yarımca’ya gideyim, Pendik’te başlayan kardan Gebze’den geçeyim. Sahi ne güzel şey bu kar, Trabzon’da ayrı güzel İstanbul’da ayrı ama en çoğu Yarımca’da ne hikmetse, çıkmadım evden ama Kar Yarımca’da da ayrı güzel.

Dilim çözüldü bu gece, birkaç yazı yazdım, üç beş güne yayınlarım. Bol yediğim yemek mi, kesintisiz içtiğim çay mı yumurta mı çenemi düşüren. Gece sürprizlere gebe uyku girmez gözüme. Sahi neredeyim ben bir cimdik atsın bir yerlerime.

21.48 - zikrinin sus halini sevdiğim - 5.2.2012

0 kere okundu

Fikrine yandığımın başıbozuğu, biten tatili sevmeyeni, kalkmak zorunda kaldığı yatağı özleyeni, seveni, sevmeyeni… Zikrinin sus halini sevdiğim, konuşmak zorunda kalmayanı, susunca mutlu olanı, mutluluğu yüzünden okunanı, okuması yazması olanı, yazanı okumayanı, okumadıkça yazanı, okuyanı, okumayanı…

Yarın olsun artık ya da düne dönelim, hayra alamet değil Pazar, akşamı karanlık, köşe başları tekinsiz, sokakları ıssız. Sevmedim anı, oynak ruhum durgunlaştı, sallanan koltuğum durgunlaştı, çayımın tadı yok ağzımın tadı yok, sevmedim günü bu pazarın tadı yok.

Yok dedim ilgisi, ne AB’nin ne de OECD’nin yenilik tanımı bahsettiğin şey değil. Kestim sözünü düşürdüm yüzünü… İlk değil bu alışkınım yüz düşürmeye, iflah olmaz bir çene düşüklüğüm var, yapmadan önce değil de yaptıktan sonra empati kuranlardanım. Oysa hiç kurmamaktan kötü benim empati olayım, nasılsa etmişsin işin içine, dön sırtını devam et yoluna. Herkesin hayata dair seçimleri vardır, benimki de bu yönde, önce yapar sonra düşünürüm.  İyi olan tarafı yok değildir, düşününce yapmaman gerektiğine karar vereceğim şeyleri yapar sonra kendimi haklı çıkaracak sebepler bulurum. Önce bağırıp çağırırım sonra pardon derim mesela, kabahatimi anladığımı düşünür karşımda ki ama dikkat etmezse bağırıp çağırabileceğimi de kafasının bir köşesine yazar. OECD ve AB buna yakın bir tanım yapıyor aslında, fikir hayata geçtiği ölçüde yenilik oluşturur, döktüm derimi yenilendim biline.

Güzel kadınları sevmem, defosu bol canlılardır, Yaradan güzellik verirken pek çok şeyi eksik bırakmıştır. Çok azdır hem akıllı hem güzel olanı, çok güzellerden uzak durarak kadınlarda hata yapmaktan kendinizi alıkoyabilirsiniz. Hem güzel hem akıllı olanından zaten uzak durmalısınız, tehlikeli karışımdır, çarpar anlamazsınız. Başkasına değil size güzel görüneni bulmalısınız, sevdikçe güzelleştiklerini görmelisiniz, güzelleştikçe sevmelisiniz.

İlk sevgilimin adı Derya idi, ikincisi Çise Gülçiçek… İkisi de hayatıma giren en güzel kadınlardandı, en iz bırakmayan, en kayda değer olmayan… Boşnak’tı ikisi de, güzeldiler, alımlı ve çalımlıydılar, burunları bokta kıçları havadaydılar. Geldikleri gibi gittiler güncemden, isimleri kaldı sadece, ilk olanın ilkliği, diğerinin hiçliği. Nerden çıktı bu kadın meselesi diyeceksiniz, AB’den OECD’den bahsederken eksik eteklere neden atladın. Boş boş oturuyorum dedim ya, kadın dediğin de boş zaman meşgalesi…

Napıyormuşuz efendim, bir daha yapmıyor muşuz, pazarlardan uzak durup pazartesilere kucak açıyormuşuz. Sendrom dediğin boş boş otururken yapacak bir şey bulamamak, pazartesiden korkmak tembel işi, ben tembel değilim tatil yapmayı seviyorum, bir de seni seviyorum içinde ben olan.

02.18 - döşeyesim geldi sebepsiz yere... - 7.2.2012

0 kere okundu

Zehrimi akıttığım hayatın içinde savrulup duruyorum ordan oraya, yolum aynı, yerim yurdum aynı, ben aynı, beni ben yapanlar benden daha aynı. Sabahları uyanıp başladığım gün, uyanmama değsin diye fellik fellik aradığım gün bitiyor, bende ümit bitiyor, hava bitiyor, su bitiyor, ümit bitiyor bakacak yer bitiyor.

Ömer aradı sabah, geçerken alacam seni dedi, ben geç gelecem dedim, olmaz dedi. İlk gün münasebetiyle uydum şeytana, pardon Ömer’e kalktım yataktan… On beş gündür hasret kaldığım gömleğime, hasret çeken kravatımı iliştirdim, biraz süs püs yapıp attım kendimi sokağa. Ömer’im canım benim yalnız değilsin artık, radyonda Rabarba yanında koca kafa.

Bildiğiniz hayat işte, içinde bir halt olmayan bana dair, küçük canlılar ve büyük canlılar neden var olduklarının farkında olmayan. Boş konuşan koca kafalar, onları dinleyen kalabalıklar, kapıldıkları akıntıda içtikleri suyla sarhoş olanlar, olmadan olduğunu sananlar, güneş olmaya, su olmaya çalışanlar… Masallar ve masallar anlayacağınız yaşı geçmişlere, içi geçmişlere ve kendinden geçmişlere.

Sıkıldım çevremdekilerden, tekdüzelikten sıkıldım, her gün farklıymış gibi yaşanan aynı yaşamlardan sıkıldım. Sıkıcılıklarının nirvanasını yaşadıkları halde çıkardıkları mööö sesine rağmen sığır olmadıkları konusunda sözlü ve sözsüz ısrar edenlerden sıkıldım. Vermişim ben sizin notunuzu, ne söylediğinizin, ne düşündüğünüzün önemi yok güncemde, döşerim döşenesi mekânlarınızı, halılar kilimler sererim yaşam alanlarınızın zeminine, güzelleştiğinizi sanırken çirkinleşirsiniz gözümde, çirkinleşirken erirsiniz güncemde. Kime mi bu laflar sevgili koca kafalar, içimden geldi söyledim sadece, madem eleştiriyorum ileri gideyim dedim, bugün hak eden olmasa bile yarına kim bilir neler olur dedim, şimdiden hazır edeyim ihtiyacı olan alır kullanır dedim. Ne çok şey dedim dimi gevezeliğimin tadını çıkartarak…

Dışarıda ki yağmur kadar huzur verse insanlara bana, gereksizler ölüp gitse nasılsa bir gün gidecekleri yere, hayatları hayat değil zaten bari kalabalık yapmasalar boş yere.  

01.04 - şu ibnede ne buluyor bu kızlar - 8.2.2012

0 kere okundu

Kadınlar sürtünerek yaptıkları direk dansını egzersiz olarak kabul ettikleri gün kazanmışız cinsiyet savaşını. Gereği yok artık üstünlük taslamanın, kadın mı erkek mi diye sormanın anlamı yok, cevap belli bakmayı bildiğimiz günden beri.

Lise yıllarında ağırdan satıp bir başınalığın tadını çıkartırken en sık söylenen sözlerden biridir “şu ibnede ne buluyor bu kızlar.” Erkek olmak bir sanattı, biz de sanatın doruklarında verilmiş eserler zannettiğimiz gövdemize, öteden beriden aşırdığımız ne kadar delikanlılık varsa biriktirir ve sırf bu yüzden kızlar bize tav olsun diye bekleyen bebeler.  Sonuç şimdilerde bizi hiç şaşırtmasa da o zaman aptalca bir yüz ifadesiyle alamazdık kendimizi; “şu ibnede ne buluyor kızlar” demekten. Oysa olay ibnede değil ibnelikteymiş, kadınlar erkek değil ibne severmiş. Zamana karşı koyamadık, değiştik biz de, artık o kadar da delikanlı değiliz sayenizde.

Yanına yürürsün, bir adın var mı dersin, nasıl yani der, sen de aklından aynısını geçirirsin ”nasıl yani?” filmlerde hiç böyle olmaz, adam kadının yanına ilerler, gayet emindir kendinden, bir içki alır mısın diye sorar en pahalı ve en yavşak üslubuyla. Kadın hayır der ama adam yine de söyler bir şeyler. Kendinden bahsetmez hiç, kadını oturduğu yerden alıp güzel poposu tavana vurana kadar şımartır, sonra hafiften tepeler, sonra yine kıç tavana, sonra yere, tavana ve yere…  Kaçamak dokunuşlar, göz ucuyla çapkın bakışlar, gülücükler… Sana mı gidelim yoksa bana mı diye diye sorar, film kopmuştur… Notlar alınmıştır aynısını görüş alanındaki sürtüklerden birisine yapmak için. Burada sürtük gayet iyi bir anlamda kullanılmış olup, çok da sırıtmamaktadır. Ama işler ters gider, film Amerika’da ve gayet hoş bir hatunla geçiyordur. Sen Türkiye’desindir ve aynaya baktığında Angelina Jolie ile karşılaşan ama uzaktan yakından alakası olmayan bir aptala yaklaşarak bir adın var mı demek zorunda kalmışsındır. Cevap zekâ denen değişkenden hiç nasibini almamış iki kelimenin salakça bir kompozisyonudur ve tam da çakma Angelina’ya göredir; “nasıl yani.”

Bilmeden postmodernliğin sınırlarını zorlayan Türk kadını düştüğü fiziksel ve psikolojik rüküşlüğün kirli suyunda boğulmak üzeredir. Hak etmedikleri yıldönümlerinde hak etmedikleri hediyeleri kabul ederek girdikleri yataklardan daha da değersizleşerek çıkmaktadırlar. Modern dünyanın modern kadınları, modern birer sürtük olarak adlarının yanında ki çiziklerin süslediği duvara yasladıkları sırtlarıyla bitmeyen bir davetin ev sahibesidirler. Ağırladıkları her misafirle kıyıdan biraz daha uzaklaşmaktadırlar. Karnaval başlamıştır ve bir erkeğin kucağına oturana kadar ayakları yere sağlam basmaktadır gece tavan yapan egolarından içeri sızanlar tarafından sabahları gazı alınmışların. Sex and the City kadını olmanın bir bedeli olmalı... Numaran var bende, başkasını beceremezsem seni yine ararım söz…

Kadınlar sürtünerek yaptıkları direk dansınız erkekleri baştan çıkartmak için araç gördükleri gün kaybetmişlerdir cinsiyet savaşını. Artık her yol yatağa çıkacaktır, her isim duvarda bir çiziğe. Kendilerine verdikleri değer kadar değerlidirler artık, sahip olduklarının yarsı kadar özel, sandıklarının onda biri kadar ateşli, hak ettiklerinin üç katı mutlu ve ebediyen mutsuz.

01.15 - taze demlenmiş çay - 9.2.2012

0 kere okundu

Sırasında yaşanmış günlerin sıkıcılığını özleriz bazen, sallanan koltukta oturan yaşlı adamları, iplik yumağıyla oynayan kedileri, hafifçe yüzümüzü okşayan meltemleri… Kendini içinde bulduğumuz karmaşa her ne kadar hayatta olduğumuzu hissettirse de dışına çıkıp izlemek geçer içimizden, yudumlarken taze demlenmiş çayımızı.

Bir yazı yazarsın çözülür çeneler, fikre laf etmektir niyet ama kalemdir saldırılan. Bakmayı bilmediğinden tut da göremediğine kadar methiyeler dizilir kıvamdan yoksun. Dünya kötü yazsan kötü olan senin dünyandır, insanlar mutsuz yazsan mutsuz olan sensindir, neden boş konuşuyorsunuz sorsan boş konuşan sensindir. Lise yıllarımda bir şiir yazmıştım, “bir akşam dayanamayıp evine geldiğimde, beni görmeyecektin, sarıp öpmeyecektin” diye. Oysa değil dilime dil, elime el değmemişti kadından yana. Yazmak için yaşamak gerekmezdi, her yazdığının sana ait olması gerekmezdi. Eleştirirken fikri değil de kalemi eleştiriyorsanız, üzümü değil de bağcıyı ezmeye çalışıyorsanız damağınızda şarap tadından farklı tatlara hazırlıklı olmalısınız. Hadi keyfim yerinde yine, şanslısınız; siz belden aşağı vurun ben sahiplerinizin hatırına sineye çekiyorum.

Ece Temelkuran’ı dinledim Okan Bayülgen’de. Sevimli kadınlar derin konulara girmemeli fikrimce, prime time kuşağında yemek programı yapsın teyzem. Uludere katliamı dediği an kopuyor film, ağzıyla kuş tutsa budur diyesim gelmiyor. Birilerinin hassasiyetlerini gözeteyim derken çok daha kalabalık birilerinin can damarına giden kana müdahale ediyorsun, soluklarını kesiyorsun seni sevmek içlerinden gelse bile.

00.33 - bu hal aylarca uyuma hali - 10.2.2012

370 kere okundu

Ben yorulmadım o da yorulmadı, kimi dursun kimi artsın dedi, kimi kızdı kimi de sevdi benim gibi. İki gündür hiç durmadan düşüyor gök yüzünden beyaz taneler, hiç durmadan huzur yağıyor, kar esir almadan da öğrendi yağmayı.

Öyle söylendiği kadar da soğuk değil fikrimce, kafanda beren boynunda atkın varsa yolunda işler, istediğin gibi at gövdeni sokağa, korkmaki üşürsün. Sabah sokağa çıktığımda çimlerin üzeri beyazdı, gökten düşen mutluluk beyazdı, sahile inip Adalar’a baktım, Adalar beyazdı. Ömer ben ve Rabarba okul yolu çocukları kadar şendik halbuki, uyanamadın hala dedi, oysa öyle bir uyanıktım ki, duş bile almıştım sıfırın altında.

Her zaman da mutsuz etmiyor sen konuşurken yüzüne bakanlar. Bu akşam keyif verdi ders, kısa kesmek zorunda kaldım daha da keyiflendirmek için, yolumuz sıcak çaydan geçti, havadan sudan geçti.

Bu niye böyle sessiz dedi uzun saçlı olan, bakma öyle durduğuna fırtına öncesi sessizliğidir dedi hanım hanımcık olan diğeri, gözüm bahçeye yağan karda, kulaklarım onlarda aklım uzaklardaydı. Çevirdim kafamı, güldüm alışılagelmiş halimle, devam ettim seyre. Konuşmak zamanı geldiğinde Onur vardı yanımda, anlamlı cümleler kurdum hiç de tarzım olmayan, gerçi tarzım olmasına tarzım da hal iyi değildi, alışılagelmişin dışında cıvımayan. Mercimek çorbasıyla kutlayalım bunu bari, yanında bir dilim de ekmek, Yayla’dan...

Güncemin “i” ve “e” hali “k” ve “m” hali bu sıradanlığını koruyan. Doğa olayları, insani didişmeler, işe gidip gelmeler, susmalar ve söylenmeler... Güncemin cam kırıkları, içeri sızan rüzgarları, denizi ve baharı, ormanı ve kışı... Sahi kaç bin kez daha vazgeçmeyi gözümüzde küçülteceğiz, yazdan güzden, sazdan sözden geçeceğiz, biz olmaktan çıkıp duvarlarımız ardına gizleneceğiz. Güncemin “off” hali, tırı vırı Dünya’mın “de” hali, kalmamış hali, bu hal aylarca uyuma hali.

Kalem kendini kandırmaktan yana, elim kalemden, kalp elimden yana... Teslim etmişim varlığımı aklıma, bakmayın gittiğime bir o yana bir bu yana, yolum hep ben olmaktan yana, ben duvarlarımdan, duvarlarım taştan, taş kalbimden yana. Kalbim ölmüş ilk gençliğimde nedense, üstelik hiç sebep yokken çekmiş gitmiş Mardine, taş yapılardan taşlar biriktirmiş, süs yapmış kendine.

02.36 - çift sarılı yumurta - 12.2.2012

0 kere okundu

Uzun süredir bu kadar keyifli bir sohbet içerisinde bulmamıştım kendimi, yemekten kalktığımızda saat henüz sekiz olmuştu, eve döndüğümüzde ise gecenin ikisi. Üst komşumuz Şahin Abi ve Ülker Abla ile Erzincan’dan Trabzon’a, Kürtlerden Çerkezlere kadar konuştukta konuştuk. Nasıl geçti onca zaman, nasıl sıkılmadım konuşmaktan anlamadım. Komşuluk iyi bir şey olabiliyormuş komşular iyiyse.

Çalışarak başladığın cumartesi gününü çift sarılı yumurta tadında bir kahvaltıyla kurtarmaya çalışmaktır yaşamak. Okulun bahçesinde kartopu oynamak, Eren Şeker koca kafası kaçarken koşturmak peşinden önlüğün ceplerine sıkıştırdığın kartoplarıyla, çaldığın ama açılmayan kapılarda beklemek ayaküstü, karın soğuğunda, kışın rüzgarında tadını çıkartmak zamanın. Sebzeli bulgur pilavının üzerine dökülen kızarmış tereyağıdır yaşamak,  aynı tereyağına bandırdığın ekmek, ağzında ki köy tadı, köydeki annen, baban…

Devam ediyor twitter maceramız efendim, kan kaybetsekde yürüyoruz uygun adım. Bir önce ki stratejimde birilerini ekleyerek beni eklemelerini sağlıyordum, sonra da onları elimde tutmak için zekamı serpiştirdiğim afili cümleler kuruyordum. Egomu mutlu kılacak sayıda takipçiye ulaştığım için artık biraz seçiciyim. Önce birilerini ekliyor, sonra neler yazdıklarına bakıyorum, iyileri tutuyor, daha az iyileri ve kötüleri uğurluyorum. Birisini takip etmem için beni takip etmesi gerekmiyor artık. Başka birileri de beni takip ediyor diye onları takip etmemi beklemesinler. Bu hesapla on iki yıl sonra otuz bin takipçiye ulaşmayı hedefliyorum.

Bir şeyler daha yazacaktım ama twitter sakinlerinden bir kaçına cevap yazarken uçtu gitti ilham teyze, gecenin bu saatinde de peşinden sokağa çıkılmaz, popom üşür hasta olurum, yorgan döşek düşer dururum, duruna da kimse para vermez bu devirde aç kalırım Allah göstermesin.

Derin’e de yazayım bir şeyler; amcan özledi seni be kızım, artık konuşmaya başlamalısın, amcanı arayıp sormalısın, hatta kimseye duyurmadan sıvışıp bana kaçmalısın.   

01.18 - Whitney Huston - 13.2.2012

0 kere okundu

Bugün bir haller içindeyim, mevsim değişmiş de sanki ben üç ay öncesinde kalmışım, bağ bahçe çiçek açmış da ben kar altında kalmış gibiyim, yaz gelmiş de ben daha filize yeni durmuşum sanki, tuhafım bugün, gitle kal arası gibiyim. Çocukluğumdan kalma bir Grup Gündoğarken şarkısı gibiyim…

Sıcak geceler gibi
Al beni kollarına bu gece
Dokunsalar ağlayacak
Çocuk gibiyim
Denizdeki dalgaların ucuna
Beni sal bu gece
Her yeni gün doğacak
Çocuk gibiyim…

Gökmenle gitmiştik filme, bekleme salonunda otururken gelmişti Ayşe emel ve yanlarında tanımadığımız bir kız daha. Onlar arkalarda bir yerlerde otururken biz beyazperdenin tam da önünden seyretmiştik Kevin Costner ve Whitney Huston’u. O kadar güzeldi ki The Bodyguard uyurken bile aklımda olan ilk aşkımı unutmuştum ekrana bakarken. İlk aşkım dediysem öyle şimdi ki gibi taze tüketilen aşklardan değildi bizimkisi. Üç yıl boyunca okuduğumuz lisede herkes birbirimize aşık olduğumuzu bilse de cesaret edip bir araya gelememiş iki aptal aşık, iki masum çocuktuk sadece. Farklı arkadaşlarla gittiğimiz ve farklı yerlerde oturduğumuz sinema salonunda sanki yanımda oturuyormuş, sanki uzansam elini tutacakmışım gibi heyecanlandığım ama ne yanımda oturmuşluğu ne de elini tutmuşluğum olmayan bir aşktı Ayşe.

Bu sabah okudum gazeteden, otel odasında ölü bulunmuş Whitney Huston. Kocasının alıştırdığı uyuşturucu batağından bir türlü kurtulamayan, ayrılığın yükünü kaldıramayan bir kadın haline gelmişti ünlü yıldız. Çocukluğumdan kalma güzel anılardan biri daha ölmüştü gazetenin manşetinde… Allah rahmet eylesin…

23.02 - Ulan ben bu adama da selam vermem - 14.2.2012

0 kere okundu

Karaköy iskelesi mi Beşiktaş iskelesi mi belli değil, eleman vantuzluyor hatunu, diğeri sokuldukça sokuluyor, arkadakinin bile bile arkada kaldığını anlamayan yok. Ulan tamam sevgililer günü diye bir şey var ama bu uluorta sevişesiniz diye icat edilmiş bir şey değil ki. Geri zekâlı erkekler daha az geri zekâlı kızlara sırf kapitalist düzen diretiyor ve daha az geri zekâlı kızların da işine geliyor diye hediye alması olayına dayanan bir gün bu. Ama yok efendim daha bir sırnaşacaklar birbirlerine, niyeymiş anacım, sevgililer günüymüş, e biz de hazır sevgiliyken belli edelim dağa taşa. Benim evin anahtarını verecem sevabına ama öteyi beriyi karıştırırlar diye güvenemiyorum, yoksa dükkân sevgililer gününün.

Baktım etrafıma, bir dolu insan uzun ve kısa saçlı. Cümleler kurduğum, cümlelerini dinlediğim bir dolu insan. Günaydın dediğim iyi akşamlar dileklerine iyi akşamlar dileklerimle cevap verdiğim. Sahi ne işim var benim bunlarla, neden çoğunu beğenmediğim bu insanların yanındayım, iki kuruşluk aklımla kullanıyor muyum onları, yoksa öğrenmek için girdiğim sınıfın sevmediğim sınıf arkadaşlarımı hepsi. Baktım bugün, öyle çok irdeleyerek de değil üstelik, şöyle bir gezdirdim gözümü. Çektim kapıyı ve gittim yoluma, ne işim var bu insanların yanında benim.

Eve giren hırsızın sağlayacağı kazanç kadar para ödüyorum güvenlik şirketine. Her gün evden çıkarken, her gece yatarken alarmı kurup Pronet’in güvenli kollarına terk ediyorum evimi. Benim güvenime her ay üç haneli faturayla karşılık veren Pronet’e güzel evimi. Değiştiririm ben bu alarm sistemini arkadaş, nasılsa girmiyor hırsız, elin kazıkçılarına para vermek istemiyorum artık.

Yağmur varmış dışarıda, öyle söyledi bir bakan, bir bakana hadi biz de çıkalım dedim, burun kıvırdı bana bakıp. Baka baka geçirdiğim hayatın çatısına yağmur yağıyor, yağmurdan bile koruduğum gövdeme bakıyorum aynada, ayna bana bakıyor, yağmurdan bile koruduğum gövdeme. Ulan ben bu adama da selam vermem ya dua etsin her aynaya baktığımda yüz göz olmak zorunda kalacak olmama.

00.21 - ben bir sığırım adım da Otis - 16.2.2012

0 kere okundu

Kahvaltının yıldızının içine mi düşsem, sağa dönüp nutellaya, sola dönüp yine nutellaya mı bulansam, bir kadeh elma suyu, bir kadeh üzüm suyuyla kafa mı bulsam, sarhoş olup sokağa mı çıksam, ah ben ne yapsam ne yapsam. Ne diyordu amcam; dut gibi bulut gibi, kovulmuş ve lut gibi, geçmişime kargayım, bir başkayım bu akşam...

Ne olurdu sığır olsaydım, parti hayvanlarında ki Otis olsam mesela, her gün şamata peşinde koşsam, otlaklarda dolansam, çiftlik sahibine sataşsam, bildiğiniz sığır olsam yani. Ulan insan olmak ne zor iş, aklın falan var fazladan, zekân var gururun var, var oğlu var anasını satayım. Takılamıyorsun kafana göre, alıkoyamıyorsun kendini bir şeyleri düşünmekten, ne yaşasan yük üzerinde ne yaşayamasan dert. Yok be abi ben sığır olmalıymışım bir çizgi filmde, alıp alıp başımı dağlara çıkmalıymışım, kafama göre möö yapıp kafama göre otlamalıymışım.

Kısa cümlelerden ibaret hayat, merhabalar, hoşçakallar, nasılsınlar ve iyiyimler. Kısa aşklardan ibaret dünya; sevgilimler, özledimler ve pekiler. Ne yana baksan güz ne yana baksan yağmur çamur. Televizyon denen kutu bile kabul etmiyor esaretini, kusuyor seni daha çiğnemeden. Yok efendim bitmiş her şey, konuşacak söz kalmamış ne kadar çırpınsan da, hayat böyle bir şey olmuş, kısa sürmesi gereken ölümlü bir şey. Sahi ben sığır olmalıymışım bu hayatın tadını çıkartmak için, varsın nüfus müdürlüğünde ki öküz Otis adı Türkçe değil desin, fark etmesin sığır olduğumu adam zannetsin. Dişisine sarıkız denen bir dünyanın erkek kahramanında aklım, o olmalıyım sıkıldım benden.

01.29 - varsın düşmesin yolun... - 17.2.2012

0 kere okundu

Devrim’in filmi oynamaya başladı, bizim çelimsiz Richard Cameron ünlü bir adam oldu sayılır. Filmi seyretmedim ama hakkını vermeliyim ki afişte çok havalı. Normal şartlarda kıskanmam gerekirken sadece mutlu oldum. Önce Osman Akca televizyondan el salladı, şimdi de Devrim Evin beyazperdeyi renklendiriyor. Hiç fena değilmiş bizim Ölü Ozanlar grubu, zorlasak üç beş profesyonel oyuncu daha çıkarırmışız, ebru, Seçil, Gökhan… Web sayfasını yapıyorum devrim’in, çorbada benim de tuzum olsun…  http://www.devrimevin.com/

Kıraç albüm yapmış yine, yine yapmış yapacağını öküz, dinle dinle dur anasını satayım. Bir de Funda Arar yapsın, hazır keyfim yerindeyken bir de o yapsın da dört köşe olayım, önümdeki bir yılı kurtarayım, alıp başımı uzaklara kaçayım her şarkıda, gidip gidip evime sığınayım.

Geç kaldığım bahar
İçimi yakan yazsın
Gözümün yaşında güz
Üşüdüğüm kışsın sen
Varsın çalmasın kapım
Varsın düşmesin yolun
Ayrılık desin güncem
Gün bu gündür aşksın sen…

03.51 - kırık dalın yaprağı erken sararır - 18.2.2012

0 kere okundu

Kırık dalın yaprağı erken sararır, baharına güz gelir, toprağa döner yüzü, susuz kalır, sessiz kalır olan bitene, için için yer durur kendini. Kırık dalın yaprağının kalbi kırılır, kolu kanadı kırılır kimsesiz kalır, yüzünü döner toprağa elinde bir tek ölüm kalır.

Yine kar yağar, yine gecenin en zor zamanlarıdır ve yine kötü biter gün doğarken başlayan. Güncede bir soğukluk, soğukta bir kız çocuğu, içi üşür, yüzü elleri üşür. Uzatsam tutamam ellerini, yüzünü yüzüme süremem, yenik düşerim her nefeste, her nefes bir adımdır uzaklaştığım, gücüm biter, soluğum kesilir, karanlık içime içime çöreklenir, üşür minik kız, minik minik ölür içimde bir şey. Hayattasındır ve ölmek bir yaşama biçimidir, herkes masumdur, bir sensindir suçlu ve kurulur darağacı şehrin meydanına. Kaçamadığın şehir sonun olur…

Kırık dalın yaprağı erken sararır ve mevsimsiz sararmak hiçbir kitapta hayra yorulmaz.

02.18 - cumartesi gecesi huzuru - 19.2.2012

0 kere okundu

Cumartesi dediğin yatakta geçmeli, gömülüp yatağın içine kâh uyumalı kâh uyanmalısın içinde en ufak bir sokak özlemi olmadan. Cumartesi dediğin yatakta geçmeli, şehrin pisliğinden, insanların gereksiz kalabalığında ve kargaşadan uzakta geçmeli.

Cumartesi gecelerinin huzurunu çocukluğumuzla birlikte çok gerilerde bıraktık ne yazık, şimdi bilgisayarın tuşlarındaki parmaklarımızı ve çay doldurmak için mutfağın yoluna düşen ayaklarımızı birer zulüm aracı görür olduk. Ne yazsalar yetmez oldu, nereye yürüseler yol bitmez oldu. Ne güzel günlerdi onlar, Cüneyt Arkın’ın oynadığı bir film varsa mesela ki bir hafta öncesinde Pazar gününden ilan edilirdi… Bir şeyler bir şeyler işte bir daha geri dönmeyecek olan. Bize düşen boş boş konuşmak eskiyi arayarak, beş on yıl sonra bugünü de arayacağımızı düşünmeden. İnsan olmak meşakkatli iş, nerede abuk subuk bir halt varsa yapmamızı sağlayan bir iş.

Çocukluğumda beş para etmez bir adamdım ben. Nerede bir seviyesizlik, nerede bir haylazlık varsa ben oradaydım. Çenesi durmayan, öteyi beriyi karıştıran korkak mı korkak bir adamdım. Doğru düzgün bir arkadaşım bile yoktu, dayak yemekten korktuğum zamanlarda arkasına saklandığım abim bile beni koruduğu nadir zamanlarda yanlış bir iş yaptığının farkında olurdu. Ama ahh bu kendini seven ben, ahh o zamanlar ne olduğunun farkında olmayan çok da üzerinde durmayan ben. Gelişine vurulup da güzel golleri görmemizi sağlayan toplar misali gelişine yaşanmış bir hayatın beş para etmez bir veleti ve güzel anılarıyla süslü yılları, cumartesi gecesi Türk Filmleri, Pazar sabahı Pazar Sinemaları… Ve şimdi aynı Pazar gününün çekilmez Pazar Konseri… Gerçi artık klasik müzik de dinler oldum, adam oldum hesapta, Salı oldum, Çarşamba oldum hesapta…

İşte böyle kafası kırıklar, aklı başında salaklar ve geçmişi mumla arayan alıklar. Öğleden sonra kalktığım yatağa gece yarısından sonra dönecek olan ben pek çok gün gibi bu gününü de harcamış bulunmaktayım hayatımın. Bakmayın birkaç kitap karıştırdığıma, bir film seyredip birden fazla öğün yemek yediğime. Toplasan da çıkarsan da elde var sıfır her durumda. Halil Sezai şarkıları gibiyim nedense…

İçim yanar, içim kanar da...
İsyan...
Geriye bir avuç yalan
Beni bu derde sen attın da
Gittin ya kafam hep duman...

Tam bunları yazarken dışarıda bir gürültü… Yirmili yaşlarda iki aşık kavgası, kız kaçtı çocuk peşinde… Tam yakalarken direğe vurup güm yere. Kız çocuğun başında ağlıyor ben pencereden seyrediyorum, çocuk uzanmış yere ses seda yok. Yardım ister misiniz dedim, evet lütfen dedi kız, dışarı çıktım yoklar, kalkıp uzaklaşmışlar… Eve gidelim pılını pırtını topla git diyor erkek, kız ağlıyor… Aşk denen şey keşfedilmeden önce ne güzel şeydi hayat;  bakmayın bu kadar el üstünde tutulduğuna meretin, ya biter yok olarak ya da ardında kırık dökük bedenler bırakıp ortak payda olmaktan çıkar…

11.02 - güzel bir pazartesi günaydın - 20.2.2012

0 kere okundu

Sabahına günaydın İstanbul, ezogelin çorbana, taze sıkılmış portakal suyuna günaydın, günaydın  mamunuma, koca kafama, akılsız kafama günaydın, facebook’a, twitter’a, tırı vırı Dünya’ya, minikheceler’e günaydın.

Uzun süredir dün geceki kadar erken uyumamıştım, bu sabahki kadar rahat uyanmamıştım. Hayat denen karmaşanın içinde sürüklenirken saat denen düzmeceye yenik düşmekten alıkoyamıyor insan kendini, her gün ve her gece bir dolu boş iş peşinde harcıyor dakikaları ve saniyeleri. Sahi neden geldik biz bu hayata, bilgisayar başında geçirmek için mi ömrümüzü, ne kadar karşı koymak istesek de silinmemizin kaçınılmaz olduğu güncelerde heba olmak için mi, engellenmek mi payımıza düşen güzel olandan. Başlat tıklanır, sonra bilgisayarı kapat ve biter her şey. Fişi çekilmiştir önem verdiğinin, soluğun kesilmiştir, bir başınasındır sahip olduğun huzursuzluğun ağırlığıyla. Debelensen de kar etmez, senin verdiğin önemden habersizdir ekran, senin yazdığını yazmaz sana klavye, soğuktur, kalpsizdir, umursamaz ne düşündüğünü. Uzun süredir bu kadar erken uyumamıştım, güzel bir Pazar hoşça kal ve güzel bir pazartesi günaydın.

02.26 - Dünya denen yanılsama - 22.2.2012

0 kere okundu

Anlamını sorgulamanın pek bir anlam taşımadığı bir dünya bu yaşadığımız. Minik bir bedenle doğuyoruz, kirlendikçe büyüyor, büyüdükçe kirleniyor ve kirletiyoruz. Kirimizi fark ettiğimizde geri dönemeyecek kadar saplandığımız batakta ölümü bekliyoruz. Anlamını sorgulamanın geçerli bir amacı olmayacak bu dünya bizi kendine benzettiği günden beri yaşamak bir yanılsama aslında, gözümüzü açıp kapadığımız süre kadar ömrümüz.

Işığı gördüğüm yer Kocaeli, kendimi tanıdığım, anlamı olmayan şeylerde anlam aramaktan vazgeçtiğim yer. Yunus’un pişmesine öykünüp kısık ateşte harlandığım yer, ne kadar pişmeye çalışsam da hep çiğ kaldığım. Kirlendiğimi fark ettiğim, temizlenemeyeceğimi görüp kirlerimi sevdiğim yer Kocaeli. Bugün güneş hatıraların şehrinde battı, yarın yine aynı şehirde doğacak, ben eskisinden daha yaşlı, eskisinden daha bilge ve eskisinden daha cahil…

Devrim’i seyrettim dün, ilk oyunculuk deneyimini paylaştığım lise arkadaşımı. Ölü Ozanlarda çelimsiz bir çocukken, büyüyüp padişah olan, oturduğu tahtın hakkını veren arkadaşımı seyrettim. İtiraf etmeliyim ki beklediğimden çok daha iyi bir performansla karşılaştım ve gururlu bir mutluluk yaşadım.  Yan koltuğumda oturanlara dönüp padişah benim liseden arkadaşım demek geçti içimden, o kadar doldurmuş ki Fatih karakterinin içini, başrol oyuncusu değil de bu iyi oyuncu benim arkadaşım demek geldi içimden. Keşke Devrim Evin’in performansının yarısı kadar iyi olsaydı yardımcı rollerin performansı, keşke Ulubatlı Hasan’ın diktiği bayrağı daha yükseğe çıkarsaydı ardından gelenler. Ama yine de çok sevdim, Amerikalı türdeşlerini aratmayacak animasyonlar ve dövüş sahneleriyle, kurgusu ve vurgularıyla harika bir yapım Fetih 1453.

16.41 - sevgilim yatak - 23.2.2012

0 kere okundu

Gece geç girilen yataktan sabah erken kalkılır, duş alındıktan sonra şeytana uyulup tekrar yatılır, hasta olunur, halsiz olunur, bir dolu bahane bulunur boy boy, çeşit çeşit. Saat dokuz olur, on olur buçuk olur ama uyku denen afeti devran çekip gitmez bir türlü. Bahaneler bir bir heba olur, boy boy silinip çeşit çeşit arazi olur. Saat on bir olur, yatak tüm sıcaklığına rağmen terk edilmesi gereken sevgili olur, pantolon ölüm olur, gömlek eziyet, kravat işkence olur.

Ve eve dönülür anlatılması hiç de zevkli olmayan bir iş gününden sonra. Akşam ders vardır, sonrasında maç vardır, ev dağınıktır mutfakta bulaşık vardır, makinede çamaşır. Ha gayret denir kalkılır, çeki düzen verilir oturma odasına ve çalışma odasına, mutfakta ki bulaşıklar makineye dizilir, çamaşırlar için ayar yapılır, yemek için plan… Yatak odasına girmenin anlamı yok, nasılsa birkaç saat sonra tekrar varlığımla düzeni bozulacak, eski haline dönecektir.

Güya balık yapacaktım, üstelik üç gün üç gece yapacaktım acısını çıkartmak için ayrı geçen günlerin. Ama birileri beddua etmiş olmalı ki dünden geçti yapamadım bir şey, bugünden de hayır yok. Yarın mübarek gün, hadi hayırlısı deyip iyimser olmaya çalışmalı, akşam Pendiğe geçince yarın için balık almalı, güzelce temizleyip hazırlamalı.

23.32 - yatak mutfaktan güzeldir güncemde - 24.2.2012

0 kere okundu

Uykusuzluk çeken bir gövde zemzem suyuyla yıkansa temizlenmez. Kirliyim, çok kirliyim sabahın yedisinden beri, yatağa gömülesice gövdemi sokağa çıkaran aklımın taaa içine, en içine üstelik, çalışmaya başladığım güne, yedi yoı tadını çıkarttıktan sonra üniversiteden mezun olduğum güne…

Ne vardı büyüyecek, misket oynayıp sudan sebeplerden kavga ediyorduk güzel güzel, evden kaçıp denize gidiyorduk ıslanan külotlarımızı annelerimizden saklamak için kırk türlü dalavere çevirip her seferinde de yakalanıyorduk. Gerçi o zamanlarda da annem musallat olurdu kafamıza sabahın köründe, kalkın artık okula geç kalacaksınız diyerek sabahın katlanılması zor karakteri olduğunun farkında olmadan geleceğimize ışık tutmaya çalışıyordu. Ulan aydınlığa yürüdükçe hayatımızın kararacağını bilseydim kalkar mıydım sabahları erkenden, eşek gibi ders dinleyip evde tekrar etmedim diye hayıflanır mıydım? Gerçi valide hanım pek bir mutlu, Allah sizi utandırmadı, gayretlerinizin karşılığınızı aldınız diyor hep burnumuzun battığı boku görmeden, sabahları işe gitmek için uyanmak zorunda olan oğlunun çektiği ızdırabı bilmeden.

Şimdi mutlu bir İzmit akşamında uykuya birkaç saatten az kalmışken gerdeğe girecek delikanlı mutluluğuna yakın bir yerlerdeyim. Tevekkeli değil geceler gündüzlerden daha güzel güncemde, ev sokaktan, yatak mutfaktan, Trabzon İstanbul’dan… Trabzon buraya pek uymasa da şıftırdım araya uykulu adam kontenjanından.

NOT: Sabah seni çağırıyor dediler, gittim ortam az buçuk kalabalık, yalnız bırakır mısın dedi kalabalığa, sorun yok dedim, aptalın birinin gazına gelip bana gider yapacak güya, gördüm elini rest çektim, hatta ileri gidip heeeeyyytt heeeyytt dedim, hızımı alamayıp büyük boyuna… Babam otursa sevemiyorum koltuğu arkadaş, insan dediğin sandalyede oturacak, olur olmaz lafların gazına gelip… Sevgiler sunuyorum canım arkadaşım, ferman koltuğun sandalyeler benimdir.

21.56 - kirlenen Dünya´nın kirli insanıyım - 26.2.2012

0 kere okundu

Biz mi kirlendik büyüdükçe yoksa büyüdük diye mi kirlendi dünya. Çocukluğumun temiz yüzü, gülen gözü yalan söyler oldu aynalarda, hesap kitap adamı oldu, yürüdüğümüz yollar dönülmez oldu. Eskiye özlem oldu son iki gün, önce Devrim Evin sonra Semih Akgün oldu, Sadi Mastar oldu… Esat düştü aklıma, Osman’a merhaba dedim, Ebru ile lafladım… Ölü Ozanlar’ın gizli gizli şiir okuduğu mağarada elime gitarımı alıp hiç bilmediğim şarkıları çalıp hiç bilmediğim sözler söylemek istedim. Tesadüf bu ya Ayşe’ye de rastladım dün gece lisede aşık oldun mu diye sordu Ebru, evet dedim, Ayşe dedim. Arkadaşının arkadaşıymış, on beş yıl sonra resmini gördüm, yaşlanmış, çocuk yüzü gitmiş, biraz yaşlanmış, biraz kilo almış ama yine de lisedeki kadar güzel kalmış…

Kirlenen Dünya´nın Pazarlarından birinde, akşamındayım günün, uzağında sevdiğimin yarını bekliyorum. Doğacak günle kendimi sokağa atıp tüm ikiyüzlülüğümle yaşayacağım yine. Özlediğim temizliğimi unutup kirleneceğim ve kirleteceğim Dünya’yı. Ve yine cümleler kuracağım, yakınıp şikâyet edeceğim, yine sadece kendimi düşünüp bir dolu güzelliği görmezden geleceğim. Yüzüm kızarmayacak, vicdan azabı çekmeyeceğim, günümüz dünyasında insan olmanın hakkını layıkıyla vereceğim.

02.39 - anlamıştım benden sarhoş olmayacağını - 29.2.2012

0 kere okundu

El ayak çekilince işe koyuldu beyaz taneler, kar imzasını attı sokaklara, temizlendi etraf beyaza bezendi. Perdeyi aralayıp her bakışım da biraz daha artsın istiyorum yağış ama ne fayda, doğa ana her zamanki gibi kafasına takılıyor umursamıyor ne istediğimi.

Tavaya biraz su biraz sirke koyup yaktım ocağın altını, amaç balık kokusunu uzaklaştırmak evden, yarın ağır misafirim var. Eve dönerken balıkçıya uğrayıp bir aylık orucuma son vereyim dedim. Önce istavrit almak istesem de sipariş verdikten hemen sonra tercihimi zarganadan yana değiştirdim.  Balıklar temizlenirken her zamanki gibi dayanamayıp salaş bir yerden tavuk döner alıp iç ettim ayaküstü. Her istediğimi yemek konusunda sadece kalbimi dinlesem sanırım ya balığa ya da tavuğa benzerdim zamanla.

Önce denizden soğudum, bir yıldan fazladır eskisi kadar sevmez oldum denizi, gerçi sevmemek değil de ayağım çekmez oldu, kenarına da olsa gitmeyi istemez oldum. Şimdi de balıkla arama bir şeyler girdi. Anneme gidince yediklerimi saymasak iki aydır eve balık girmedi belki de. Bugünkü zarganalardan da tat alamadım ne yazık, yarısını yiyip yarısını dolaba kaldırdım. Eskiden bir numaram pişmiş balıktı, iki kadın, üç ise çiğ balık. Balıktan da geçtim kadından da artık, varsa yoksa huzur ki o da uzak memleket, kuş uçmaz kervan geçmez cinsinden.

Göksel; “kalbimin ortasında bıraktın aşkını batıyor” diyor power tv ekranlarından. Ah be Göksel, kalp bırakmadılar ki bişiler batsın, sabah meltemi gibi vurup geçiyor gelen, ne varlığı mutluluk ne yokluğu dert adamakıllı, saygı yok, sevginin adı dudaklarda sadece. Günümüz insanı kırmak ve kırılmak için yaratılmış, kırıla kırıla kalp kalmıyor, kıra kıra ne dost ne sevgili. Şöyle ucuzundan bir şişe Dikmen, kiloluk… İçip içip yatağa atsam gövdemi, sarhoş olup dağa kaldırsam kafamı, kafam bi dünya, şampiyon olmuş Trabzon, küme düşmüş Fener kafası… Ulan sarhoş etmediğini anladığımdan beri içkiyi de sevmez oldum ki ilk içtiğim gün anlamıştım benden sarhoş olmayacağını.