FAŞİST SÜMÜĞÜ - 7.11.2015

808 kere okundu

Burun akıntısı diye bir şey çıktı geldi mevsim itibariyle; çekiyorsun akıyor, akıyor çekiyorsun ama nafile.  Kaç on yıl oldu ama alışamadım merete. Bilenler bilir; sümük eksik olmazdı burnumdan, haliyle de önlüğümün kolundan. O zamanlar önlükler siyahtı, sırf şekil olsun diye kırmızılı, yeşilli formalar giyemezdik. Bayramdan bayrama ancak, 23 Nisan’da; çocuğuz ya… Siyah önlüğün kolunda beyaz sümük lekesi dendi mi ya Sunay gelirdi akla ya da ben. Özgürlük harika bir şeydir, başkalarının ne düşündüğünü umursamadan yaşıyorsun hayat denir ona. Şimdilerde armudun sapı, üzümün çöpü diye heba ediyoruz kendimizi. Sokaklarda özgürlük, özgürlük diye bağıranlar da cabası. Faşistler de haklı görünüyor bu mantıkla. Sen içindeki bir kişiyi bile özgür bırakmazken, devletlerden milyonlarca kişiyi özgür bırakmasını istiyorsun. Olmaz o iş efendim, sümüğü halledelim gerisini hiç karıştırmayalım. Özgürlük de neymiş, faşistiz Elhamdülillah!

Sağlıklı bir insan vücudu günde ortalama bir litre sümük üretirmiş. Burunun içini nemlendiren ve ısıtan bu madde burun kıllarını ıslatarak dışarıdan gelen mikropların tutulmasını sağlar. Bu sümük nereye gidiyor diyorsanız söyleyeyim. Yutuyorsunuz efendim, herkes günde ortalama bir litre sümük yutuyor. Hemen bulanmasın mideniz; adı geçen maddenin yüzde doksan beşi su, yüzde üçü organik maddeler, yüzde ikisi de sudur. Tüketilmesinden hiçbir sakınca yoktur anlayacağınız. Burun içerisindeki kılların titreşimi sayesinde geri itilen sümük, burnunuzdan dışarı akmak yerine midenize yönelir ve sindirilerek dışarı atılır. Ama hasta olduğunuzda ya da alerjiniz varsa işler değişiyor. Vücut hasta olduğunuzu düşünüp daha fazla sümük üretiyor. Soğuk hava ya da alerji gösteren maddeler o hiç sevmediğiniz burun içi kıllarınızın yapısını bozarak çalışmasını aksatır ve sümüklü bir insan olmanıza yol açar. Bilimsel açıklaması akla yatkın olsa da, cumartesi sabahı kafasıyla bile bunu anlamış olsam da sevmiyorum sümüğü. Özellikle de çocukluğumda ki gibi kolumla rahatça temizleyemiyorsam. Faşist olabilirim ama Google kullanmayı biliyorum, nabeeeer!!!

Hadi bir gün üç gün olsa eyvallah ama on gün çekilmez ki bu dert.  Lisede iken edebiyat öğretmenlerimden biri sürekli burnumu çektiğimi görünce; “çıkar mendilini bir kere sümkür, sen de kurtul biz de kurtulalım demişti”. O gün bu gündür etraftakilerden çekinmeden sümkürürüm. Ama o zaman da burnum tahriş oluyor. Orta güzellikte bir suratın ortasında kırmızı bir burun taşıdığım zamanlardan hatırlıyorum, hiç güzel bir şey değil. Hadi ona da eyvallah ama yarın imza günüm var Tüyap’da. Gelecek üç beş kişiye havalı görünmek istiyor insan. İnsan sonuçta, yirmisinde de olsa kırkında da olsa insan. Kendimden bahsetmiyorum, konumuz Ali Lidar! Üstelik saatler bir saat ileri ya da geri alınacak bu gece. Bula bula bu geceyi buldu zalimler. Gelecek üç beş kişi de tehlikeye girdi. Şaka şaka… Ben sonunda “izm” olan hiçbir şeyi sevmem, bi Liberalizme sıcaklığım vardır o da lafın gelişi; faşizm ya da sosyalizm yapıma ters. Her boktan koku çıkartan geri zekâlılar için yazdım son cümleyi!

Köylü olmak köylü olmayı gerektirmiyor; cahilliğe yakın anlamda kullanılan köylülük kelimesi artık şehirde hayat buluyor. Cahil insanın şehirlisi de evlere şenlik. Bi cesaret, bi kendine güven anlatamam. Dağ başında, ormanın içinde bilemezsin böylesini. Eski cahiller en azından haddini bilirdi az da olsa, şimdikilerin cüreti rüzgâr olsa dokunduğu yerde tozu dumana katar. Atatürk’ün lafına geliyoruz eninde sonunda; köylüdür milletin efendisi, gerisi sonradan görme oldu artık. Şimdi sümükten buraya nasıl geçtin diyeceksiniz! Sümükten beter insanlar var, üstelik kendilerini Anzer’de bal sanıyorlar! 

BAŞI SONU BELLİ DEĞİL HİKAYEMİN - 13.11.2015

877 kere okundu

Kavga ederken, dert anlatırken, ilanı aşk ederken hep aynı cümleler kullanılır. İçi boş tuğlalardan yapılan güzel evler gibidir bazıları. Kırmızı tuğlalardan yapılan soğuk ve çirkin binalar gibi. İzmir gibi, Ankara gibi, Mardin gibi… Ortalama dört yüz kelime kullanarak sürdürüyoruz hayatımızı, kavgalar ediyor, pişmanlıklar yaşıyor, barışıyor ve küs kalıyoruz. Ölürken de aynı kelimeleri kullanıyoruz öldürürken de. Severken de aynı dili konuşuyoruz nefret ederken de.

Alemdağ’da Var Bir Yılan, Baharda Yine Geliriz, Korkuyu Beklerken Ve Sırça Köşk… Parasız Yatılı, Yaza Yolculuk Ve Taş-Kağıt-Makas. İnternette arattığınızda Türk edebiyatının en iyi öykü kitapları olarak ismini yazdığım kitaplara rastlıyorsunuz. Bazen şehrinizi kitapçısından ki en zevkli olan budur, bazen internetten bazen de alışveriş merkezlerindeki renkli ama soğuk kitap marketlerden aldığınız bu kitapları keyifle okuyorsunuz. Tomris Uyar size hitap etmiyor, yakalayamıyor sizi ya da siz onunla aynı duyguları paylaşmıyorsunuz. Barış Bıçakçı alışıldık cümleleri alışıldık olayları anlatırken yine alışıldık bir şekilde kullanıyor. Düşününce hak veriyorsunuz. Yazar dediğin sizin göremediklerinizi sizin anlayacağınız dilde anlatan insandır. Süse gerek yoktur çoğu zaman. Güzeldir sadelik. Alıp götürüyor size Alemdağ’da Var Bir Yılan. Çarpıcı bir anlatım var sade cümlelerde. Sizi size sizin bilmediğiniz bir dilde anlatıyor. Dinlerken öğreniyorsunuz dili, anlıyorsunuz anlaşılması gerekeni. Tesadüfen Yanık Saraylar gelip geçiyor gözlerinizin önünden, kafanızı karıştırıyor. Bin dokuz yüz altmış beşin Türkiye’sinde nasıl olur da bir kadın bu cümleleri kurabilir. Hayranlığınıza şaşkınlık karışıyor, imreniyorsunuz. Hadi Sait Faik zaten başlı başına bir çınar diyorsunuz ama bu Sevim Burak denen kadını neden duymamışım. Sonra aklınıza daha önce duymadığınız, araştırdıkça tanıdığınız yeni ve harika sanatçılar geliyor. Size yeniler sadece, başkaları yıllardır tanıyor onları. Kelimeler hayat buluyor kalemlerinde, yeni dünyalar kuruyorlar satır satır, cümle cümle çekiyorlar sizi o dünyalara.

Başı sonu belli değil hikayemin. Cümleler yapım aşamasında henüz. Dönüp duruyor fikirler başucumda. Kafamı yastığımdan kaldırıyorum, terliklerimi arıyorum karanlıkta. Havalar soğuyunca terlik de giyer olduk, yaşlılık da var tabi. Her zamanki yerinde anahtar, uzanıp yakıyorum lambayı. Üstüme bir şeyler alı salona yürüyorum. Yemek masasının üstünde dört ampul var, televizyon tarafında altı. Yazarken aydınlığı seviyorum. Önce lambayı sonra bilgisayarı açıyorum. Ne yazacağımı bildiğim kadar nasıl yazacağımı da bilsem dört beş tane kitabım olurdu. İmrenmiyor değil insan. O alışveriş etmeyi sevdiğiniz büyük kitapçıların küçük raflarından birinde yan yana duruyorlar. Biri denemelerden oluşuyor, ilk kitap. İkincisi kısa öyküler, üçüncüsü roman. Dördüncü kitap ise tabiki şiir. İnsan ya aynı dille farklı şeyler yazmalı ya da farklı dille aynı şeyler. Şu an yazdıklarımı karıştırsam deneme türünden iki kitap daha çıkartırım sanırım. Muhtemelen birileri sever de. Hatta ikinci, üçüncü kitap olunca daha fazla seven de buluna bilir. Ama ben sevmem. Aynı şeyleri yazmamalı insan; ya şekli değiştirmeli ya içeriği.

Ünlü bir yazar “artık kendinizi yazıyorsanız yazacak bir şeyiniz kalmamıştır” diyor. Haklı olabilir, ama olmayabilir de. Belki yazacak bir şeyim kalmamıştır. Sonunu düşünen kahraman olamaz diyen televizyon karakteri gibiyim. Bugünü yazarken yarın ne yazacağını düşünen insan yazar olamaz. Başı sonu belli değil hikâyemin. Küçükken babaannem eski kazakları söker yenilerini örerdi. İyi bir ipucu buldunmu sökülür içindekiler, yazmaya başlarsın. Bir yandan kelimeler sökülür, diğer yandan yeni dünyalar örülür. En iyi bildiğini yazmalı insan. Ben en iyi kendimi biliyorum.

GİT - 20.11.2015

1404 kere okundu

Şimdi bak sen bir beni dinle, kulağını bana ver. Kalk oturduğun yerden, topla pılını pırtını önce. Alıştığın her ne varsa son bir kez daha bak, sevdiklerinle vedalaş ama benim haberim olmasın. Varsa bir harita bul kendine, yoksa telefonundan Google Map’e bak. Yap bir şeyler işte, bir yer beğen kendine. En uzak yerlerden birini beğen, yolları dönülmez olan yerlerden birini. Hatta beğenmesen de olur, benim için yap. Dön sırtını bana, kapıyla yüzleş. Birkaç adım at, uzat elini, çevir kolu, aç kapıyı. Bozuktur hava şimdi, soğuk vuracak yüzüne, üşüyeceksin ama aldırma. Ben aldırmayacağım, sen de yap aynısını. Öyle bir çık ki kapıdan yüzün görünmesin bana, gidişinde en ufak bir pürüz olmasın, ümit olmasın içinde, gönlünde keyif olmasın. Kalbin sıkışsın mesela, üzerine çığ düşmüş gibi olsun, hem tenin üşüsün hem yüreğin. Ekim kasım değil de ocak şubat gibi üşüsün.

Ben saydım merdivenleri senin için, inerken on dört kez yön değiştireceksin, yetmiş iki merdiven basamağından yüze yakın adımla ineceksin. Sokak kapısından caddeye yedi metre var. Posta kutusuna bakmak gelmeyecek aklına, anahtarımı yanıma aldım mı diye düşüneceksin belki ama nafile. Düşünme artık, geri dönmeyeceksin bir daha. Caddeye çıkan yedi metrelik yolun iki tarafındaki dekoratif bitkilerin eskolonya mı ligistrum mu olduğuna takılmasın aklın. Alaca taflana burun kıvır son kez! Bizim kapının önünden taksilerin pek geçmiyor olmasına kızardın hep, yine kız, bağır çağır hatta, kaldırım taşlarını tekmele, o çok sevdiğin başparmağı acısın ayağının. Ağız dolusu küfürler savur hatta. Eninde sonunda sokağın başına kadar yürüyeceksin. Kimse yardım etmeyecek elindeki valizlere. Gereksiz kıyafetlerini, ayakkabılarını ve takılarını kendin taşıyacaksın. Sağ tarafta kocaman bir çöp kovası olacak. Beni mutlu etmek istersen en sevdiğin eşyalarının olduğu valizi o çöp kovasına atabilirsin ama yine de sen bilirsin. O kadar valizi taşıman gerekirken bile topuklu ayakkabı giymiş olmana değil de yürürken ayağının bir yerlere takılmış olmasına kızacaksın. Kız yine, hatta yine bağır çağır, umurunda değil hiç kimsenin. Taksiler dolu geçecek, yağmur çiselemeye başlamış olacak, hava usul usul kararmakta.

Beşinci, belki altıncı denemende kirli sakallı, geveze bir taksici duracak önünde. İnmeyecek araçtan, bagaj kapısını açıp valizleri yerleştirmeni bekleyecek. Ve taksimetreyi de açmış olacak, gerçi umursamazsın sen. Söylene söylene yerleştireceksin bavulları. Nereye abla diyecek taksici. Ne ablası diyeceksin içinden ama adam duymayacak bunu. Havaalanına diyeceksin. Karşıya mı buradakine mi diyecek adam. Ne karşısı diyeceksin, Sabiha Gökçen. Daha ilk dakikadan anlayacaksın adamın geveze olduğunu. Burnundaki sinirin saç tellerinin ucuna kadar uzanacak. Yarın saçımı boyatacaktım diye düşüneceksin, kuaförünü de değiştirmen gerekecek. Abla sahil yolundan mı gidelim diyecek adam E-5’e mi çıkalım. Hangisinde trafik azsa o olsun diyeceksin. Abla bu saatte her yer kilittir. Sahilden gidelim biz diyecek adam. Suadiye geçitten Cadde’ye ordan da sahil yoluna ineceksiniz. Deniz kenarında dolaşan mutlu insanlar göreceksin, seyret onları.

Abla yolculuk nereye kısmetse diyecek adam, pe suphanallah çekeceksin ama yine içinden. İş için diyeceksin adama başından savmak için. Maltepe’yi geçince aklına mangalcılar gelecek. Havalar sıcakken nasılda dumana boğuyordular buraları, arabayla geçerken bile nefes almakta güçlük çektiğin zamanlar oluyordu. Sinirlerin bozulacak. Birkaç damla yaş birikecek kirpiklerinin dibinde. Pencereyi açacaksın, soğuk hava yüzüne vuracak, rüzgâr savuracak gözyaşlarını. Neden diye düşüneceksin.

Seksen lira yirmi kuruş yazacak takimetrede. Seksen bir lira ama sen seksen lira versen yeter diyecek taksici. Yüz lira verip üstünü alacaksın. Bu kez inecek adam arabadan, valizleri indirip seni kaldırımda bir başına bırakacak. Giriş kapısına doğru yürüyüp sıraya gireceksin. Kemerini, takılarını telefonunu ve cüzdanını kovaya bırakacaksın. Ama yine de ötecek cihaz. Cebinizde bir şey mi var diyecek güvenlik görevlisi. Elini ceplerine sokacaksın hayır derken. Siyah bir saç tokası çıkacak kot pantolonunun arka cebinden. Pardon diyeceksin, unutmuşum. Bir daha geçer misiniz diyecek güvenlik görevlisi. Bu kez ötmeyecek cihaz. Valizlerini alıp Türk Hava Yolları’nın gişesine doğru yürüyeceksin. Kafanı kaldırıp tabelaya bakacaksın. Nereye gideceğim ben diye düşüneceksin içinden. Nereye ve neden? Elindeki valizlere bakacaksın, cep telefonunu çıkartacaksın kaşe kabanının cebinden. Saat dokuz olmuş… Poyraz Karayel başlamıştır diye geçecek aklından. Yine bozulacak sinirlerin. Banklara doğru yürüyüp oturacaksın. Yine birikecek yaşlar gözünde. Üzüldüğünü hissedeceksin, ağlayacaksın. Beni merak edeceksin ne yapıyordur şimdi diye. Yanılıyorsun; Poyraz Karayel seyretmiyorum, hatta televizyon açık bile değil. Yataktayım. Dışardan lahmacun söyledim. Bilgisayar yanı başımda. O hiç sevmediğin Çinli amcaların karete filmlerinden birini açmış keyifle seyrediyorum. Üstelik yatağa biraz kola döküldü ve hiç umurumda değil!