KEYFİMCE YAŞIYORUM - 04.12.2015

1398 kere okundu

Kadın sessiz bir gülüşe saklamış sevinçlerini, biriktirmiş kuytusuna. Dokunmuyor zamana, mekândan bağımsızlığını istiyor. Yeşil üzerine siyah gül desenleri olan pijamasını giymiş. Siyah kalın hırkasını geçirmiş sırtına. Kendine kahve yapmak için mutfağa giderken antredeki mor halının üzerine basıyor çıplak ayaklarıyla. Beyaz üzerine kırmızı kalpli kupasını alıyor dolabın üst gözünden. İkisi bir aradanın ağzını yırtarak açıyor, boşaltıyor bardağa. Düğmesine basıyor ısıtıcının. Biraz sonra tık diye bir ses duyuluyor. Pencereden dışarı seyreden gözlerini ısıtıcıya çeviriyor. Bardağı sıcak suyla dolduruyor. Isıtıcının fişini çekip oturma odasına yürüyor. Koltuğuna oturmadan kahve dolu kupasını sehpanın üzerine bırakıyor. Karıştırmadığı geliyor aklına ama üşeniyor tekrar mutfağa gitmeye. Koltuğun kenarına koyduğu kitabını alıyor eline. Seksen dokuzuncu sayfayı açıyor;

Haz;
Yaşamın doğrusu yanlışı, haklısı haksızı olmaz.
Hızlısı hızsızı olur.
Keyfimce yaşıyorum, demek ki haklıyım.

Yaşamak milyonlarca bilinmeyeni olan bir denklem. Ve milyonlarca yoldan çözülebiliyor tuhaf bir şekilde. Ve yine tuhaf bir şekilde milyonlarca yoldan denenip çözülemiyor bir türlü. Kalabalıkta kaybolarak deniyor şansını bazısı. Bazısı gününü gün ediyor tanıdığı ve tanımadığı insanlarla. Durgun akan bir nehrin kenarına ev yapıp domates biber yetiştirmeyi seçen de var, onlarca katlı, dışı camla kaplı binalardaki havalı odalarında son nefesine kadar çalışan da. Akşam olunca dingin bir şarkı duyuluyor. Buğulu sesi iliklerine kadar işliyor insanın, kadına eşlik ediyor adam kemanıyla. Bir tek cümle kalıyor akıllarda; “Tanrıya inanırız, şeytanı ise biliriz!”

Bir yudum alıyor ikisi bir aradasından, kupanın sıcaklığını hissediyor dudaklarında. Yaslandığı minderin yerini değiştiriyor. Dizlerini kırıp ayaklarını altında topluyor, biraz daha gömülüyor siyah hırkasına, kaldığı yerden devam ediyor okumaya.

Yirmili yaşların hızından kurtulduğumuzda başlıyoruz yaşamaya. Hızla akıp giden hayattın kenarına çekilip seyrediyoruz olup biteni. Daha önce hiç düşünmediğimiz anlamlar yüklüyoruz geçip gidenlere. Kalanların kıymetini gözden geçiriyoruz. Vazgeçiyor bazı şeylerden, sıkıca sarılıyoruz bazılarına. Denizin mavisine aşık oluyoruz tekrar. Saçlarımızı okşamasına izin veriyoruz sabah rüzgârının. Güneşin batışını seyrediyoruz verandada oturup. Duruyor zaman, zamanı durduracak güce sahip olduğumuzu anlıyoruz ilk kez. Ayrı ayrı tanrılar biriktiriyoruz kendi kendimize, hep aynı inanıyoruz. Karşılıksız sevmeler acıtmıyor. Beklemiyoruz artık gelmeyeceğini bildiklerimizi. Sessiz gülüşe sakladıklarımızı çıkartıyoruz sakladığımız kuytudan. Eski resimlere bakar gibi bakıyoruz yalnız kaldığımızda. Birilerinin geldiğini görünce yerine koyuyoruz tekrar. Büyütüyoruz duvarlarımızı, dünyalar kuruyoruz bi başımıza, sokmuyoruz kimseleri dünyamıza.

Yağmurun sesine takılıyor kulağı, okusa da uzaklaşıyor kitaptan. Bilinçsizce ilerliyor satırlarda. Akşama nohut yapacaktı, suya koymuştu geceden. Ve bulgur pilavı… Severek yapmadığında güzel olmazdı. Sevmiyordu son zamanlarda yemek yapmayı. Külfet haline gelmişti. Tek başına yemekten mi sıkılmıştı yoksa çok yapıp bitirememekten mi bilmiyordu, düşünmemişti de hiç. Soğan, domates, çarliston biber ve havuç atıyordu bulgur pilavının içine. Bu sefer havuç kullanmasam mı diye düşündü. Yağmur hızlanmıştı. Kalkıp pencereye yürüdü. Tülü çekip cama yaslandı. Ne güzel de yağıyordu. Üşüdüğünü hissetti. Çıplak ayakları geldi aklına. Yatak odasına gidip çekmeceyi açtı. Kırmızı çizgili çoraplarına uzandı önce. Sonra fikrini değiştirip siyah olanları aldı. Yatağın kenarına oturup çorapları ayağına geçirdi. Ayaklarının artık üşümediğini hissetti. Minik adımlarla tekrar pencerenin önüne yürüdü. Omzunu cama yaslayıp yağmurun altında yukarı aşağı koşuşturan insanlara baktı. Otuz üçündeydi ve eskisinden daha yaşlı hissediyordu. Marketin önündeki tezgâh ıslanıyordu. İş çıkışı eve dönen kız ıslanıyordu. Öğrenciler, Pazar alışverişinden dönen kadınlar ıslanıyordu. Sokak köpekleri eski dükkânın saçağının altına sığınmış yağmuru seyrediyordu. Başıydı aralığın. Hiç şairane bir ay değildi, yağmur uzağındaydı romantizmin. Soğumuştu hava. Uzanıp kahvesini aldı sehpadan. Büyük bir yudum alıp usulca yuttu. İki ekiyle sarıldı kupaya, içi ısındı. Güzel şeydi yaşamak. Son birkaç yılda ne çok şey öğrendiğini düşündü. İnsanın bilmediği şeyler bildiklerinden fazla olursa hayata daha sıkıca bağlanırmış, öyle okumuştu kitapta. Düşününce güldü. "İyi ki her sorunun cevabını bilmiyorum, yoksa nohudu suya boşuna koymuş olurdum dün geceden!"

(Emre Yılmaz’ın şeytanın fısıldadıkları kitabından alıntı vardır)

 

DÜŞ GİBİ - 07.12.2015

1694 kere okundu

Alır ellerine ellerimi şimdi, usul usul akar bir nehir gözden uzakta, usul usul karışır sular sulara. Karanlık çökmek üzeredir şehrin üstüne, el ayak çekilmiştir. Haberi yoktur kimsenin kimseden. Bir yıldız kayacaktır birazdan,  birazdan iki kişi ayrı yerlerde aynı dileği tutacaktır. Serseri ruhum serseri ruhuna tutulacaktır!

Çok zaman önce tenim tenine değmiş gibi, üzerinden üç güz, iki de yaz geçmiş, çok olmuş da olmaması gerekirmiş gibi, kış gibi… Yokluğunun denizini seyrediyorum şimdi; kulağımda sesin, belli belirsiz bir koku saçlarında, zor yerlerden gelip zor yerlere gidiyor gemiler… Gemilerde sen; geliş midir bu gidiş mi bilinmez, çok zaman olmuş görmeyeli. El sallamak istemişsin giderken de sallayamamışsın, sarılamamışsın doyasıya, büyümüş içinde özlem, özlemin özlemimle kardeş gibi. İç Anadolu’nun denizi olmayan şehirlerinden birinde yıllarca yaşadıktan sonra denize upuzun kıyısı olan Karadeniz şehirlerinden birine gelmiş gibi.

Geç kalmış gibi biraz. Evdeymişsin de kapıyı açmamışsın, beklemişsin de gelmemişim gibi. Çalar zil, bilirsin ben olduğumu, perdeyi aralayıp bakarsın yola, gelmiyordur beklediğin. Gitmek istesen gidilmez bu saatten sonra, gelmek için yol yoktur. Caddenin bir yanında sen, bir yanında ben. Göz göze gelmemek için kaldırım taşlarını sayar gibi, utanılacak bir şey yapmış, sevmiş gibi. Sanırsın gerçek ama değildir, ayağın takılmış da düşmüşsün gibi. Acır canın, uyanırsın düşten uyanmış gibi. Boştur yatak, yastık kimsesizdir. Sanki koltukta müzik dinlerken gelip koynuma girmemişsin gibi. Çalar zil, uzun uzun çalar ama açılmaz kapı; ben başka şehirde, sen başka şehirde yaşarmış gibi.

Her tonu güzeldir, her notasında ayrı bir ahenk. Uzanmak istersin yetişmez elin, duymak istersin kesilir ses. Kanundur bu değişmez, güzel olan her şey kısa sürer. Tut işte biz yine döndük başladığımız yere!

Bayılırım yürümeye demiştin ama biz oturup çay içmiştik. Gözlerimin içine bakıp sevdiğini söylemiştin. Güzel olan ne varsa yeşildir demiştin. Gülmüştüm yeşile, sana gülmüştüm, haklısın demiştim. Yıllar sonra karşılaşmışız gibi, kaldığı yerden devam eder gibi, düşürmeseler sonsuza dek süren düşler gibi… Yeşil olur da kötü olur mu hiç; sen gibi…

BİR ADAM HAKKINDA - 11.12.2015

2033 kere okundu

Usul usul dönüyordu yelkovan, akrep inatla duruyordu yerinde. Televizyonun sağ tarafında üç, sol tarafında da üç fotoğraf vardı. Sağ taraftaki fotoğraflardan ikisi üstte yatay olarak asılmıştı. Üçüncü fotoğraf altta ve diğer ikisine eşit uzaklıkta, dik olarak duruyordu. Diğer yandaki fotoğraflarda aynı biçimde asılmıştı. Evin küçük kızının fotoğraflarıydı bunlar. Bir belki iki yaşındaydı ancak. Fotoğraflarda da olsa mutlu görünüyordu. Sabaha karşı dördü gösteriyordu saat. Hava kararmadan gelmişti. Akşam yemeğinde dışarıdan pizza söyleyecektiler. Ama vazgeçip evdeki fasulye ve pilavdan yemişlerdi. İkea’dan alınmış ahşap masanın uzun kenarlarında karşılıklı oturmuş, birbirlerine bakarak yemeklerini yemişlerdi. Güzel mi demişti fasulye. Güzel demişti adam. Ama pilav güzel değil değil mi demişti kadın. Pirinç işte demişti adam, ne kadar kötü olabilir ki. Gülmüştüler birlikte.

Yemekten sonra birlikte mutfağa gitmişlerdi. Kapıya yaslanıp kadını seyretmişti. Tabakların biri tertemizdi, yenmişti her şey. Birinde biraz pilav vardı. Kadın çöp kovasının kapağını açıp elindeki peçeteyle kalan pilavı çöpe süpürmüştü. Sonra tabakları sudan geçirip bulaşık makinesine dizmişti. Film seyredelim mi demişti adam. Tamam demişti kadın, ne istersin.  Hugh Grant’in yeni filmi gelmişti aklına; “about a boy.”

Çok eskiden babasının bestelemiş olduğu bir yılbaşı şarkısının telifiyle geçinen genç bir bekarın hikâyesiydi bu. Kadınları uzaktan seviyordu. İçlerine girse de içine almıyordu hiçbirini. Duygusal olarak zayıf ya da eksik kadınları tercih ediyor, zor kadınlara pek bulaşmıyordu. Marcus’un aklından geçenlerle Will’in düşündükleri birbirinden çok uzak olsa da bu çok iyi arkadaş olmalarına engel değildi. Tek gecelik kolay ilişkilerin adamı on yaşındaki arkadaşı sayesinde kendisini yeniden keşfediyordu.

Film seyretmediler; Birsen Tezer, Efkan Şeşen ve Jülide Özçelik dinlediler aynı koltuğun farklı taraflarında oturarak. Üşürsün dedi adam. Sustu kadın. Battaniye almalısın dedi dizlerinin üzerine. Haklısın dedi kadın. Aynı battaniyeyi paylaştılar ayaklarını birbirlerine uzatıp. Çoraplarını çıkardı kadın. Adam belinin sol yanında, böbreklerinin üzerinde hissetti kadının ayaklarını, sıcaktılar. Işığı kapat dedi, çok aydınlık. Peki dedi kadın. Yanıma gel istersen dedi adam. Duydu ama gelmedi önce. Sonra gelip yanına kıvrıldı kadın; ısındı oda, ısındı kadın.

Yangın merdivenine açılan tahta kapının en üst rafında bir deniz feneri maketi vardı. Onun hemen yanında içinde minik bir mum olan yaldızlı cam bir bardak. En sağda deniz fenerinin boyunda alt tarafı lacivert, üst tarafı açık mavi olan poşeti açılmamış bir mum vardı. Kompozisyonu bozan yek şey üs tüste duran minik plastik bardak altlıklarıydı. Alt raftaki minik yelkenli tekne üst raftaki deniz feneriyle aynı renkteydi belli ki ikisi de aynı yerden alınmıştı. Yelkenlinin üzerine Bodrum yazıyordu.

Otuzunun başlarındaydı kadın, kızı olduğunu yeni öğrenmişti adam ama sormamıştı ayrıntıları. Evli olup olmadığını bile bilmiyordu. Gereksiz ayrıntılarla gecenin tadını kaçırmak istememişti. Bir dahaki sefer olacak mıydı bilmiyordu. Gelecekteki varlığından emin olmadığı insanların geçmişini kurcalamayı sevmezdi. Anlatmak isteyen anlatırdı zaten. Bazı zamanlarda anı yaşamak gerekirdi. Yarın, yarın düşünülmeliydi.

Kahve içer misin dedi kadın. Olabilir dedi adam. Yürüyüp mutfağa gitti. Adamın gözleri salonda geziniyordu. Kahverengi koltukların üzerindeki renkli yastıklar odanın havasını değiştiriyordu. Mutfaktan gelen ses süt ister misin dedi. Hayır dedi adam. Süt var dedi kadın. Teşekkür ederim istemem dedi adam. Sorun değil dedi kadın, hemen ısıtıp kahvene ekleyebilirim. Sağol dedi adam, sen nasıl içiyorsan ben de öyle istiyorum. Kahveleri yudumlarken neden kalktın dedi kadın, uykun yok mu? Annem geldi aklıma dedi adam. Biliyor musun yirmi bir yaşımdan beri ayrıyım evimden. Beni en çok annem sever ama ben yılda ancak birkaç gün görürüm onu. Yaşlanıyorum sanırım dedi adam, annemi özlüyorum. Neredeler dedi kadın. Trabzon’dalar dedi adam. Bizim herkes orada, bir ben buradayım. Küçükken özgür olmak, evden uzakta olmak ne güzel şeydi. Şimdi ise en güzeli ev. Annemi özlüyorum ben dedi adam. Yatalım mı dedi kadın. Çok güzelsin dedi adam. Durgun bir nehrin kenarında oturup suyun akışını seyreder gibi baktı kadınına. Usulca kapatıp açtı gözlerini kadın, usulca kapatıp açtı gözlerini adam. Kozalak şiirini bilir misin dedi kadın; Behçet Aysan’ın? Bilirim dedi adam. “Benim acım diner hep, yağmurum dinmez. Kozalaklarım ıslaktır hep, yanmaz… “ Güldü kadın… Gülünce sonbahar gibi oluyorsun dedi adam; Eylül sonu, ekim başı gibi oluyorsun. Sokulup boynunu kokladı; kasım gibi kokuyorsun. Saçları yüzüne değdi kadının. Sevmezdi bunu ama bu kez hiç rahatsız olmadı. Biliyor musun ben senin adını unuttum dedi adam. Kızmadı kadın, şaşırmadı. Bana güneşim dersin hep dedi. Hatırladı adam.

Kalkıp koltuğun üstünden montunu aldı adam. Kapıya gidip halının üzerinde ayakkabılarını giydi. Kadın hiç sevmezdi halılara ayakkabıyla basılmasını. Gülerek bu halıyı sen yıkayacaksın dedi. Peki dedi adam. Aklına duvardaki fotoğraflar geldi. Bir kızın olsaydı adını ne koyardın dedi. Eylül dedi kadın. Güldü adam. Yine gelecek misin dedi kadın. Geleyim mi dedi adam. Gelme dedi kadın. Uzanıp yanağına bir öpücük kondurdu adam, peki dedi.

 

BİR TUHAF YALNIZLIK - 19.12.2015

1533 kere okundu

Bir romanlık aklım var mıdır diye merak ediyorum mesela. İçimdeki dünyanın yüzölçümü nedir, zorlasam en fazla kaç insana yer vardır, kaç cümle kursam kuyrukları değmez birbirine.  Satsam kendimi kaç para ederim, vitrine çıksam kaç kişi bakar, bağırsam duyan olur mu, sussam aldırırlar mı? Kimim ben, kimin neyiyim, kimlerin hiçbir şeyiyim.

Başlar ve biter hayat, arada neler yaptığınız sizin sorununuzdur. Sabahın tadını çıkarmak için birkaç saatiniz vardır, akşam için de böyledir bu. Kışları soğuk, yazları sıcaktır. Nem vardır. Rüzgar eser. İnsanlar barışır bazı kavgalardan sonra. Bazı kavgalar ise yolları sonsuza dek ikiye ayırır. Bazı yazılanlar ömür boyu saklanır, bazıları silinir birkaç günde.

Merak ediyorum senin için yazılanları, hikayeni, ayrıntılarını… Yürüdüğün kaldırımları, solduğun havaları merak ediyorum. En sevdiğin renk hangisidir, siyah pantolonun altına yeşil ayakkabı giyer misin? Sıcak havalarda kısa kollu gömlek mi daha çekici gösterir seni yoksa kolları kıvrılmış uzun kollu mu? Sabahları huysuz olur musun, erken yatar mısın geceleri. Her şeyini merak ediyorum; kendi kelimelerimle cümle cümle merak ediyorum. Kısa ve anlamlı cümlelerle üstelik, ardı ardına sıralanmış sana dair dingin ve anlamlı cümlelerle. Şiir tadında… Hani uzanmışım yanına da yüzüne bakarmışım gibi, buğday renkli tenini okşarmışım gibi. Ilık bir bahar günü Karadeniz’in denize yakın bir köyünde kır çiçekleri toplar gibi, menekşe gibi, sümbül gibi. Kokusu akıllara kazınan eski zaman gülleri gibi. Göğsümü gere gere, göstere göstere sever gibi. Kısacık sarı saçların gibi.

Sorgulamanın sonu yoktur, bir kere sormaya başladın mı yetmez hiçbir cevap. Hep bir fazlası vardır, hep bir bilinmeyen, hatta iki, üç… Kabul etmekten geçer mutluluğun yolu. Önce sorgulamak maceraya gebedir ve macera kısaltır ömrü. Ama kabul etmek ve gerekiyorsa sorgulamak huzurdur. Nereye varacağın bellidir, sana kalmıştır yolun rengi, istersen kırmızıdır istersen mavi. Gereğinden fazla karmaşık hale getirilen bir hayat, hayat olmaktan çıkıp eziyete dönüşür. Hiçbir eziyet zamanı keyifli kılmaz. Keyif almak kabulden geçer, önce kabul et, sonra sorgula. Bir ile biri toplarsan iki eder ve bazı ikiler birden daha birdir.

İkimizden bir olur mu merak ediyorum. Nerde girersin söze, nerede susarım ben. Nereye gitsek mutlu oluruz, nerede kalsak mutsuz merak ediyorum. Sonbaharın sonlarında Ege sahillerinde minik bir balıkçı köyü merak ediyorum. Yazları kalabalık, kışları olması gerektiği gibi olan bir köy. Akşam yemeğinde kokusuna bile tav olduğumuz ızgarada çipura hayal ediyorum. Salataları sen yapıyorsun. Nar ekşisi ister misin diye soruyorsun. Sen istersen ben de isterim diyorum. Rokayı unutmuyorsun, limonlu ve sarmısaklı sosu da. Kış ortası Batı Karadeniz ile İç Anadolu’nun kesiştiği bir yerleri hayal ediyorum. Karaçam ağaçlarının arasında bir kulübe, bir metreye yakın kar yerde, yeterince odunumuz var, yeterince yemeğimiz ve suyumuz da var, sen de varsın. Kitap okuyoruz lapa lapa yağan karı seyretmekten bıkınca. Senin elinde adını bilmediğim Amerikalı bir kadın yazarın yine adını bilmediğim bir kitabı. Belki on kez söyledin ama ben hatırlamıyorum. Benim elimde Sebahattin Ali’nin Yeni Dünya’sı; Taylan çok iyidir demişti, haklıymış. İkimizi hayal ediyorum,  soruyorum kendime bizden bir roman çıkar mı diye. Çıksa satar mı? Hadi geçtim satmasını okunur mu, sevilir mi merak ediyorum. Susuyorsun, duymuyorsun da beni. Kelime kelime susuyorsun... Bir araya getiriyorum ama cümle kuramıyorum susmalarından.

Sıcak yaz akşamlarından soruyorum seni, cıvıl cıvıl bahar sabahlarına göz gezdiriyorum. Kulağım seste seni dinliyorum. Ne gelen var ne giden. Ne gelenlerden biri sana benziyor ne de gidenlerin arasındasın. Bir tuhaf kimsesizlik hissi, bir tuhaf yalnızlık...   

BEN GÖRMEDİM O SÖYLEDİ - 23.12.2015

1768 kere okundu

Ben görmedim o söyledi. Sabah ezanı okunuyordu. Fırınlardan taze ekmek kokuları yayılıyordu sokağa. Sokak köpekleri işbaşı yapmamıştı henüz. Birkaç serseri martı sesi ve utanmaz birkaç kediden ibaretti hayat. Ben görmedim o söyledi; sessizce dönmüşüm köşe başından, bahçesinde erik ağaçları olan apartmanın duvarının kenarından aşağıya doğru yürümüşüm. Uyuyan köpeklerden biri kafasını kaldırıp bakmış ama umursamamış. Devam etmiş uykusuna. Berberin önünden geçerken ara sokağa bakmışım göz ucuyla. Sağ elimi kaşe montumun sağ cebine sokmuşum. Üşüyormuşum belli ki. Sağ elimden bir sıcaklık yayılmış içime, içimde senden yana bir ümit filizlenmiş belli belirsiz.

Ben görmedim o söyledi. Seni düşünmüşüm uyanır uyanmaz. Ceket sevdiğin gelmiş aklıma. Lacivert takımımı giymişim hiç hesapta yokken. Açık mavi gömleğin üzerine kravat bile takmışım. Dişlerimi fırçalarken muhtemelen konuşuruz bugün diyerek heveslenmişim. Kaşe montumun sağ cebini yoklamışım, tokan orada mı diye kontrol etmişim çıkmadan.

Ben görmedim o söyledi seni. Dün gece eve geç gittiğini. İçtiğini o saçı sakalına karışmış adamla. Sohbet ederken güldüğünüzü bol bol. Ben görmedim o söyledi ne kadar eğlendiğinizi. Eğilip eğilip kulağına bir şeyler söylediğini. Elini omuzuna koymuş bir keresinde, çıkarmamışsın sesini. Çatalın yere düşmüş de sana çatalını vermiş. Onun çatalıyla rakıya meze yapmışsın peyniri, kavunu onun çatalıyla yemişsin. Gerek yoktu yenisini getirmenize bile demişsin garsona; “bu yeterdi bize…” Haydariyi sevmediğini unutmuşsun. Beni bile unutmuşsun, gelmemişim aklına, dalıp dalıp gitmemişsin hiç. Aramış mı diye bakmamışsın telefonuna. Dün gece vazgeçmişsin benden; ben görmedim o öyle söyledi…

Minibüs yoluna inince karşı kaldırıma geçmeden yürümüşüm bir süre. Garanti Bankası’nın ve Kafkas Pilavcısı’nın önünden geçmişim. Sorsalar söyleyemezmişim İşkembecinin açık olup olmadığını. Pazar sokağından aşağıya inen caddeden karşıya geçerken araba geliyor mu diye kontrol etmemişim. Fırından gelen taze ekmek kokusunu hissetmemişim. Simitçiye girip üç simit seçmişim. Dün gece beni unuttuğun gelmiş aklıma birden, birini geri koymuşum. Hatırlamışım sana gelmediğimi; düşmüş yüzüm, içim ezilmiş. Titremiş elim parayı uzatırken; kaç lira vermişim, simitçi üzerini kaç lira vermiş bakmamışım bile.

Gözlerimi gizleyemem demiştin. İlk aklıma gelen o olmuş. Yakalamışım gözlerini başka gözlerde, bana bakar gibi bakmışsın başka yüzlere. Önce siyahmışsın, sonra yeşile dönmüşsün. Attan inip eşeğe binilmez demiştim sana, yürüyerek giderim ben o yolu seni kalbime gömüp. Kalkıp gitmişim. Bir yılan düşmüş aklıma kıvır kıvır, bir deli kuşku yemiş bitirmiş beni. Vazgeçmişim…

Ben görmedim o söyledi seni. Yine çok güzelmişsin, yine yeşiller varmış üzerinde, yine kısa kestirmişsin saçlarını, yine olanca güzelliğiyle çıkmış ortaya yüzün. Tuhaf olmuşum yine duyunca. Düşmüşsün aklıma, tutup elinden kaldırmışım hemen. Sevmişim ama belli etmemişim. Ben görmedim o söyledi seni, çok özlemişim.

ADAM - 26.12.2015

1157 kere okundu

Dedi adam, sustu, konuştu, güldü, kızdı, sakinleşti, sarıldı, sevdi, üzüldü… Sabahın köründe uyanıp çayını içti, iki şeker attı çayına, karıştırmadı. Simit aldı köşedeki simitçiden, iki tane. Dört dilim peynir yedi. Bir çay daha koydu, bu sefer hiç şeker atmadı. Radyoyu açtı, Teoman çalıyordu, duydu ama kulak vermedi. Pencereden dışarı baktı, beklediklerinden hiçbiri gelmiyordu, hiç gelmezdiler zaten. Yağmur yağacak dedi içinden, demediyse bile aklından geçirdi. Şehri terk etmeye hazırlanıyordu. Bir yudum daha aldı tek şekerli çayından. Bir kez daha baktı yola. Bir kez daha gördü kimsenin gelmediğini. Bir kez daha konuştu, sustu, üzüldü, sevindi. Bir kez daha umursamadığına sevindi.

Çölde çiçek yetiştirmek zor dedi adam; su zor dedi, güneş zor. Parmaklarının arasını dolduran kumları seyretti, sayılmayacak kadar çoktular. Yine de denedi şansını, saydı sayabildiği kadar ama hep karıştırdı. Şaşırmadı karıştırdığına hiçbir seferinde. Çiçeği seviyordu, güneşe de razıydı suya da. Kafasın kaldırıp güneşe baktı, yanakları kızarmıştı, su içmek istiyordu. Çiçeğe baktı ardından, sustu, düşündü, radyoda çalan şarkıyı dinledi. Kızmadı, kızamazdı, kalbi olsa kırılırdı. Güneşe baktı yine, suyu düşündü. Çölde çiçek yetiştirmek zordu; çiçek baharı istiyordu, mevsim yazdı. Yüzü düştü, sustu adam.

Eski bir hikâyeydi bu, yakılırdı liman demir alınca, arkada kül ve duman bırakılırdı. Yağmur yağan şehirler bile çölleşirdi zamanla. Limanı terk ederdi gemiler. Çiçekler solardı. Arnavut kaldırımlarında yürürdü adam; Tabakhane’den Zağanos’a, Fatih’ten Meydana, Uzun Sokak boyunca kulaklarında aynı şarkı; “ağlamışsın gözlerinden belli.”

Yaralarını hatırladı adam, her zamanki tebessümden minik bir parça belirdi her zamanki yerinde dudağının. Yarıştıralım yaralarımızı istersen dedi. İstemedi kadın. Az da olsa tanımıştı adamı. Biliyordu yarışları sevmediğini, yarışınca öleceğini biliyordu. Rüzgârı hissetmek için durdu. Tenini okşamasına izin verdi esintinin, sesini dinledi. Büyük bir nefes çekti içine, saklamadı, geri verdi. Sevmiyordu borçlu kalmayı. Sevildiği kadar sevmeliydi en az, güldüğü kadar gülmeliydi, konuştuğu kadar dinlemeliydi. Üzüldüğü yanına kar kalıyordu, üzmek hiçbir yarayı sarmıyordu. Sarılmayan yaralar bile zamanla acıtmaz dedi adam. Duymadı kadın, acısın istiyordu belki.

Adamın saçlarına beyaz karıştı, açıldı önleri. Düşünecek çok şey vardı ama sustu. Çayını bitirip kapıya yöneldi. Çıkıp yürüdü sokak boyunca. Son sapaktan sağa döndü. Işıklardan karşıya geçti. Denizi gördü önce. Doğduğu yerde uçsuz bucaksızdı deniz. Buralarda karşı kıyı görülüyordu. Sevdi karşı kıyıyı da. İçine çekti sevdikçe, çekip gitse özleyecekti. Ellerini cebine soktu. Yine çalsa yine dinlerdi aynı şarkıyı. Aynı denize bakardı yine. Aynı kadını severdi ve yapardı yine aynı hataları. İçine çekerdi doya doya. Yine sustu ve bekledi, gelmedi beklediği, şaşırmadı. Kısa bir maceraydı hayat ve güzel olan ne varsa kısa sürerdi. Zaman dedi adam denize bakarken, ilaç her şeye zaman. Kıyıya yakın bir martı geçti, bir balıkçıl kayboldu suların içinde. Sevimli bir dalga dokundu kıyılarına. Üşütmedi, incitmedi. Yine belirdi dudağının ucunda o serseri tebessüm ama içine işlemedi.