LUWAK KAHVESİ - 7.12.2016

843 kere okundu

Dünyanın en pahalı kahvesinin Endonezya’da yaşayan Misk Kedisi’nin yediği ve sonrasında dışkıladığı kahve çekirdeklerinden üretildiği geliyor aklıma kahvemi yudumlarken. İlgili kedinin adı yerel dilde Luwak olduğu için kahve de Luwak Kahvesi deniliyor ve kilosu yaklaşık olarak bin liraya satılıyor. Tanrının ironilerinden birisi de bu olsa gerek. Kedi pisliğinden ayıklanarak elde edilen kahveleri yudumlayan insanoğlu bu kahve dünyanın en iyisidir diyor!

Bir başkası Beşiktaş’ımızın hakkı yendi diyor dün gece. Bütün dünya bir olup Ruslar ya da Ukraynalılar Türkleri yensin diye (yazar bütün cahilliğiyle Kiev’in Ukrayna sınırları içerisinden olduğundan emin olamıyor) sözleşmiş sanki. Emrah Twitter’dan yazıyor; “Uhud savaşının kaybedilmesinin sebebi sabahtan şarap içmeye başlayan askerlerin disiplinsizliği olduğu söylenir.” Bu da ikinci ironisi günün; anlayana...

Ne çok büyük her şey, ne çok büyütüyoruz en küçük şeyi bile. Ölümün olduğu bir dünyada hiçbir şeyi ciddiye almaz diyor düşünür. Muhtemelen çok az düşünerek varıyor bu sonuca. Ama biz günlerce, hatta aylarca düşünsek de başladığımız yerden bir adım öteye gidemiyoruz. Suçu hep başkalarında ararken kötü malzeme ile iyi şeyler yapılamayacağını fark edemiyoruz. Ve sözünde duruyor uzaklarda bir başkası; Kendimi öldürmüyorsam bu sadece beni seven insanların üzülmesini istemediğimdendir diyor ve hayattaki tek yakını, babasının ölümünden saatler sonra kendi elleriyle son veriyor hayatına.  Yahudi kökenli, Fransız asıllı Uruguay vatandaşı Albert Caraco’nun 8 Temmuz 1919’da İstanbul’da başladığı hayat yolculuğu 7 Eylül 1971’de Paris’te böylece son buluyor.

Dışarıdan gelen gürültüye gidiyor aklım; benden başka kimsenin sevmediği aklım, her gün güneşe çıkardığım, gübresini, suyunu eksik etmediğim aklım, dikenli yaprakları olan akılsız aklım… Sussunlar istiyorum, hatta benim görmediğim bir yerlerde sessiz sedasız ölsünler istiyorum. Ne haberleri gelsin ne kokuları karışsın rüzgâra. Başkalarının istediği zaman ziyaret ettiği ama benim kimsesizler mezarlığı diye bildiğim bir yerlerde beklesinler dünyanın son gününü. Usulca… Lambanın cini duymuyor sesimi, kulaklarımı tıkıyorum ama nafile. Olanca görgüsüzlükleri ve hadsizlikleriyle nota bilmez ramazan davulcusu gibi hem koşturuyor hem de eziyet ediyorlar kulak zarıma.

Az insan çok huzur dileyenler için, kendine yetenler, başkasına dokunmayanlar, hatta suya sabuna dokunmayanlar için. Benim için, mahallemizin az delisi İbrahim Abi ve onun yeni arkadaşı için. Tanımadığım her kim varsa huzur isteyen ve de gereğini yapıyorsa en çok da onun için. Öylesine güzel olduğundan onu hak edecek söz bulunamayan şarkı için; klasik gitar ya da piyano, hatta yan flüt hiç fark etmez. Birileri çalar, biz dinleriz farkında olmadan.

Kaos güzeldir ama içinden hep yarı ölmüş çıkıyoruz. Tam yeniden canlanmışken başka bir kaos içine çekiyor bizi. “Seviyorsan git söyle abi” diyor dili dönen. Sevmiyorum abi, hiç sevmiyorum. Söyleyince kötü oluyorum. Sevenin hakkı var da sevmeyen gâvur mu? Yüreksiz olduğumuzdan bahsedip durur aşk acısı çeken kafasızlar. Oysa ne yazık ki yüreğimiz var ve daha çok ne yazık ki aklımız yok. Akılla vermemiz gereken kararları yüreğimizle, yüreğimizle vermemiz gereken kararları da olmayan aklımızla verdiğimiz için bunlar hep. Sevmiyorum abi, hiç sevmiyorum. Sevdiğimi ben alırım zaten ama şu sevmediklerimden yakamı kurtaramıyorum.

DEPRESİF SU KURBAĞASI - 9.12.2016

1330 kere okundu

İkiyüzlüyüz değil mi diye soruyorum. Maalesef diyor. Sabah ki neşene tanık oldum, reklam mıydı diye devam ediyorum. Hayır güzel uyandım diyor. Uyanmak zaten başlı başına kötü bir şey, hele de bu karanlıkta. Süründüm, geç yattım ama güne güzel başladım diyor. Şanslısın. Ya da yalancı. Umarım şanslısındır ama büyük ihtimalle değilsindir. Öyleysen bile gün içerisinden birileri yalancı çıkarır seni, gününün içine eder. Zor bir hayat ama depresif olmayı ruhum kaldırmıyor.

Ruhumuz neleri kaldırıyor oysa. Neleri nerelerden alıp nerelere koyuyor, kimleri nerelerde kaderine terk ederken kimleri ümitsizce yaşatmaya çalışıyor. Çöplük haline getirdiğimiz ruhumuz, ikiyüzlü ruhumuz, ruhunuz, ruhlarımız… Ruhsuzum ben sanırım diyorum, sorun değil diyor, ben bedeninle ilgileniyorum. Haklısın diyorum, ambalaj güzel olmadıkça kimse içindekiyle ilgilenmez. Ben ilgilenirdim ama sana istisna yaptım diyor. Kaideyi bozabilir miyim diyorum. Kaideyi bozmayana istisna demem ben diyor. Zil çaldı diyorum, benim teneffüse çıkmam gerekiyor. Burun kıvırıyor bana görmediğimi zannedip.

Depresif bir su kurbağasıyım ben, düşük çenem ve yaprak rengi bedenimle ayrılıyorum diğerlerinden.
-Ayna ayna söyle bana benden daha güzeli var mı;
-Pamuk Premses vardı ama o da ayağa düştü diyollar.
Ayak oyunlarını seyrediyorum keyifle, dolanıyor birbirine ayakları. Çok güzelsin bugün derken tek ayağı havada. Seni seviyorum derken göz kırpıyor bana. İkiyüzlüsün diyorum. Aşk olsun diyor. E sen onu seviyormuşsun ya diyorum, benimle nasıl olacak aşk. Tek gecelik bir şey diyor, anlam yükleme hemen. Hem sana göz kırpmıştım fark etmedin mi. Pardon diyorum, ben sizin orospu olduğunuzu fark edemedim, sadece ikiyüzlüsünüz zannetmiştim. Aşk olsun diyor yine! Epeydir başım bağlı ama müsait olursam neden olmasın diyorum, sen yaz numaranı bir kenara.

Prens olacağım koydum kafama; bir prenses bulup uzun uzun öptüreceğim kendimi, dilini bile kullansa ses çıkarmayacağım. Ama şimdilerin prenseslerinin aklında hep prens var, kim bakar benim gibi kurbağaya. Şunu öpeyim de prens olsun, keyfini sonra sürerim diyen birisi nereden bulunur? Hadi prensesler için eyvallah ama hatun bildiğin leş; ıssız adaya giderken yanına verseler ilk üç sene adayı Kıbrıs gibi ikiye ayırırsın, bir tarafta o dursun bir tarafta sen. Konuşmaya başlayınca sanırsın Adriana Lima.
-Ayna ayna söyle bana var mı benden güzeli.
-Sen süpersin ama ben seni yamuk gösteriyorum, Allah da benim belamı versin!

ŞİKAYETÇİYİM HER ŞEYDEN - 26.12.2016

1043 kere okundu

Burcum ikizler ama yükselenim boğa dedi. Öküz gibi olan boğa mı dedim. Hee dedi uzatarak. Tamam dedim. Benim de ikizler ama yükselen bir şey yok, en azından şimdilik. O zaman bir şarkı mı söylesek dedi. Sen müziği gir sözleri ben yazarım dedim. Güldü… Gördüm güldüğünü.

Adam el çantasının fermuarını açtı küfrederken. Silahı çıkartıp bize doğru doğrulttu. Silah göstermekle olmuyor o işler dedi Emice. Şerefsiz ya da ona benzer birkaç iltifat da sıralamış olabilir. Ben torpidonun altına mı girsem, kapıyı açıp koşarak kaçsam mı diye düşünüyordum ki madara olma ihtimali geldi aklıma. Bir metre altmış beş santim ve elli kilodan ibaret olan bir adamı siper almak da çok akıllıca olmazdı. Ama ben yine de akıllıca olmayanı yaptım. Adam küfredip silahı sallamaya devam ediyordu. Basit bir yol verme tartışması yaklaşık bir dakika süren kırmızı ışıkta gürültüyle acı bir şekilde son bulabilirdi ki yeşil ışık yandı. Silahı göstermekten öteye gitmeyeceği kurduğu cümlelerden ve vücut dilinden belli olan şehir magandası -ki yalnız olsam silahı kullanıp kullanmamasını hiç umursamadan kaçardım oradan ama Emice’nin hatırına kaldım- 34 CKR 34 plakalı beyaz passat marka otomobiliyle gaza basarak hızla uzaklaştı. Hayatın ne denli ucuz bir şey olduğunu bir kez daha gösterdi bize İstanbul ve hayvanları. Hiçbir halta yaramayacağını bile bile polisi aradım, karakola gidip şikayet edin dedi telefondaki ses. Ben de seni seviyorum dedim içimden kapatırken.

Şiir kitabım hazır dedim. Olmaz dedi, roman yaz. Yazamam ki dedim. Ben kısa şeylerde iyiyim. Sevinirim kısa sürer, üzülürüm kısa sürer, yemeğe otururum kısa sürer, yazarım kısa sürer. Şiir yazarım ben, deneme yazarım. Hadi zorladım kendimi hikaye yazarım. Ama roman çıkmaz benden. Satmıyor dedi şiir. Roman yazıp okuyucu kitlesi oluşturmalısın dedi. Okumayan bir kütleden okuyucu kitlesi oluşturmanın zorlukları film şeridi gibi geçti önümden. İlk kitap denemem olmayacaktı çünkü. Seyretmeyi seven insanlara okuyacakları bir nesneyi vermek, hatta üzerine para istemek çok sağlıklı bir hareket değildi. Tamam dedim, yazarım. Yazar değilim ama roman yazabilirim. İnanmadım söylediğime.

Karanlık yerini gün ışığına bırakmamışken daha sokağa çıkan insanlar olarak mutlu olmamak için yüzlerce sebebimiz olmasına rağmen minik bir poğaça ve bir bardak sıcak çayla mutlu olabiliriz. Ama tabi ki böyle bir şey yapmıyoruz. En şikayetçi halimizle ısırdığımız poğaçayı yudumladığımız çayla ıslatıp midemize indirirken batsın bu dünyalı cümleler sıralıyoruz. Kesiyor sözümüzü hiç sevmediğimiz bir tanıdığımız. Ben daha çok şikayetçiyim diyor benzer bir cümleyle. Ben seni de sevmiyorum diyorum içimden. Küçük şeylerle vakit harcayamayacak kadar meşgul insanlar olduğumuz için vücut dillerimize dikkat etme ihtiyacı hissetmiyoruz. Gerçi o da beni sevmiyor, gördüğü için varlığımı umursuyor sadece. Önemsizim, önemsizsin, önemsiz. Önemi yok hiçbir şeyin. Önce şikayet edip sonra boş veriyoruz. Boş vermekle boş vermemenin farkının olmadığını da biliyoruz; düzen değişmiyor ve güçsüzüz nispeten ve hep biz düzülüyoruz.