BAŞIN BELADA ARKADAŞ - 03.02.2016

1748 kere okundu

Aşık mısın diye sordum. Durdu biraz, bekledi… Tekrar sordum aşık mısın diye. Düşünüyorum dedi, kafamda aşkı tasarlamaya çalışıyorum... Tamam dedim. Güldü. Bu evet demek mi diye sordum. Yine güldü, hayır dedi. Akıllıca dedim. Aşık olman büyük aptallık olurdu! Sen burada bekle dedi, ben de sorduğun sorulara cevap verebilecek daha zeki birisini bulayım. Güldüm… Aşk gençliktir dedi. Genceciksin dedim, hayat dolu görünüyorsun. Yine güldü, daha neler dedi…

Evet, çürümüş bu hayat, kokmuş. İçten bir gülümsemenin hasretini çekerek öleceğiz belki de. Çocukların kirlenmemiş dünyasında arıyoruz mutluluğu. Geri dönüp tekrar kirleniyoruz ve tekrar aramaya koyuluyoruz kaybettiklerimizi. Ümit var mı peki? Tabi ki yok. Neden kandırıyoruz kendimizi o zaman. İnsanız ve ölmediğimiz sürece yaşamak zorundayız. Sırf başkalarına değil kendimize de temiz görünmek istiyoruz ve her kirlendiğimizde düşüyoruz yollara. En büyük yalanları kendimize söylüyoruz, en büyük kötülükleri kendimize yapıyoruz. Sahip olduğumuz değerli olan ne varsa kıymetini bilmiyor değersizleştiriyoruz. Ya çocuklar? Onlar da büyüyecek eninde sonunda ve büyüyen her şey bize benzeyecek.

Başın belada arkadaş. Hiçbir silah seni gerçekten koruyamaz. Tekildir gerçek. Geri kalan ne varsa kendimizi kandırma biçimimizdir. Bazılarımız iyidir bu konuda ama bazılarımız kötüdür. Şimdi bana en iyi yalanını söyle ben de sana en samimiyetsiz kahkahamı atayım. Güvenli olan yer sevdiklerinin değil seni sevenlerin yanıdır. İşte hakikat budur.

İçinde doğruları olan yanlış bir bakış açısı dedi. Mükemmel değilim ki ben dedim. Hatalar yapıyorum hep. Hataların içinde bile hatalar yapıyorum. Doğrusu tek olan dünyada farklı doğruların peşinde koşuyorum. Belki de yanlış olan içinde olduğun şeydir dedi, aradığın şeydir doğru olan. Gücüm yok ki, inancım kalmadı. Neye dedi. Hiç kimseye, hiçbir şeye... Önce kendime olan inancımı kaybettim sanırım. Sonrası çorap söküğü gibi geldi.

Yoruyorsun beni dedi. Neden ki diyorum, ne yaptım yine. Her zamanki şeyler. Güldüm. Sevgiden onlar. Sevgi yormaz ki dedi. Haklısın ama seni yoran cümlelerim değil, çevrendekiler. Nasıl yani dedi. Diğerlerine gereğinden fazla önem verdiğimiz için cümlelerimiz ya da davranışlarımız rahatsız edici olabiliyor. Oysa kimse yokmuş gibi düşünürsek sevdiklerimizle daha mutlu bir hayat süreriz. Sırf çevredeyiz diye bize değer verenlerin duygularını umursamaktan yaşamaya fırsat bulamıyoruz. Hafifçe güldü. Hayatlarımız bize ait değil ki dedi. Beşikten mezara kadar başkalarına bağlıyız. İşlediğimiz her suç, yaptığımız her iyilik çevremizdekileri etkiler. Onlarınkiler de bizi. Peki, aslında umurumuzda olmayan insanları umursamak da buna dahil mi dedim. Yine daha zeki birisi lazım bize dedi gülerek. Hayır dedim, keşke daha aptal olsaydık.

İnsanları kontrol altında tutmak için onlara bir şeyler vermeniz gerekir. Verecek bir şeyiniz yoksa ya da bir şeyler vermeyi keserseniz artık size ihtiyaçları kalmaz. Eskisinden bile daha kötü olabilirsiniz. Sizin için en iyisi sizi umursamamalarıdır. İsteklerinizin diğerlerinizin isteklerinden farkı yoktur aslında. Düştüğünüzü sandığınız uçurum bir yanılsamadır, zamanla ilgili bir meseledir. Zamanımız doldu mu dedi. Bilmem dedim, bu aralar bildiklerimle bilmediklerim savaş halinde ve hangisinin kazandığını anlamayacak kadar körüm. Gördüm dedi, gözlerini gördüm, güzeller. Her şeyi görmüyor olmalarını tercih ederdim dedim.

Bir rüya gördüm dedim. Yer altında bir şehirdeydim, harika bir melodi çalıyordu. Hayatımda duymadığım kadar güzel bir müzikti, sarhoş ediyordu ruhumu. Yüzleri birbirinin aynısı kadınlar vardı, gülüyordular. Hepsi aynı gülüyordu. Birini durdurup sordum, duyuyor musun dedim. Neyi dedi. Müziği dedim. Hayır dedi. Güldü yine, hepsinin gülüşü aynıydı. Benim bilmediğim, benim görmediğim hatta duymadığım bir şey vardı sanki ve bu her neyse hepsine aynı şeyi hissettiriyordu. Canın bir şeye mi sıkıldı senin dedi. Durdum… Yolun karşısına baktım sonra. Balıkçının tabelasında ışıklı yazıyla kiloyla balık kızartılır diye yazıyordu. Sustun dedi. Hayır dedim, canım neden sıkkın olsun ki!

Bİ SOR - 05.02.2016

1405 kere okundu

"Hadi ordan"dan fazla "ha sittir"den az zamanlardayız. Giderimiz olmasa da atarlıyız, kızmışız bir şeylere, küsmüşüz de belki. Kafamız bozuk, kafamız bi milyon ama ayaktayız. Susmak kolayına kaçmak çünkü. Konuşmazsak içimiz içimizi yiyor. Gerçi konuşsak da boka sarıyor ama susmaktan iyidir her şey. Belki ilerde, çok daha ilerde susarak da anlatabiliriz meramımızı ama şimdilik o seviyelere gelemedik. Hamız daha, bakmayın yıllardır yaşadığımıza.

En iyisi hiçbir şeyi bilmediğini kabul etmek. Kime ne dünyayı kurtarmaktan. Afrika’daki çocuklardan, Suriyeli göçmenlerden, sokakta güpegündüz öldürülen kadınlardan kime ne. Kendimize yetemiyoruz daha. Elimize yüzümüze bulaştırıyoruz ne varsa. Neye başlasak son durağına ulaşamadan başladığımız yere dönüyoruz. Boka sarıyoruz sizin anlayacağınız. İki eliyle bir çükünü doğrultamayanlar olarak bize ne diğerlerinden. Daha kapımızın önünü temizleyemeyen sefil yaratıklarız. Dünyayı kurtarmak neyimize. En iyisi hiçbir şeyi bilmediğimizi peşin peşin kabul etmek.

Ben koca bir hiçim kendi adıma mesela. Süslü cümleler kurarım, poz keserim sağa sola zaman zaman ama içimi açıp baksanız mideniz bulanır. Şu kazağımı giysem şu pantolonu mu diye düşünür dururum. Havaya yazı mı tura mı diye para atsam yere düşmeden başka hesaplara dalarım. Kaybettin deseler gülerim, kazandın deseler umursamıyormuş gibi havalara girerim. Ve kaç yıldır yaşıyorum söylesem şaşarsınız. Gülersiniz bana içinizden. Dışınızdan gülmenize izin vermem, bağırır çağırırım, hır çıkartırım. Egom var benim, boyumdan büyük, saçlı sakallı, koca götlü beş para etmez bir ego. Ceketine toz değse yedi düvele küsecek kadar aptal bir ego. Bakmayın eteğimdeki taşları döktüğüme, onun da altında bir çapanoğlu vardır kesin.

Zayıfsak zayıfızdır nedir yani. İtip kalksalar bizi, sürükleseler yerlerde ne olur sanki. Çok mu acır canımız, çok mu madara oluruz toza toprağa. Adam martısının uçuşunu gökteki mavilere bölüyor, ağlıyor sevdiği için yanıyor. Biz tozun dumanın derdindeyiz. Adam cümle olup yağmur gibi yağıyor üstümüze. Ben diyeyim Müslüm Baba sen anla Orhan Gencebay. Yüzüm olsa utanırdım kendimden, cümle alemden utanırdım azıcık yüzüm olsa. Ama yüzsüzüm, her sabah başkasıyla karşılaşıyorum aynada ve akşama kadar kaçıyorum kendimden.

Tamam ezildik, üzüldük, hırpalandık. Ama sor bi, niye diye sor bi. Sevdik ulan, sevdik. Fakirin peyniri ekmeğe katık etmesi gibi biz de sevebildiğimiz kadar sevdik. Manda yüreği vardı da biz mi esirgedik. Ne geldiyse elimizden, o kadarıyla sevdik. Zayıfız dedik ya, bizden köy de olmaz kasaba da dedik ya. Demedikse demedin de! Olmayınca olmuyor işte. Kıvamını yakalayamadık. Şubat başında güneşi gören erik ağacı gibi çiçek açalım dedik ama ayaza kaldık, duman geçti üstümüzden, donduk. Sonrasını biliyorsunuz zaten. Bize ait olmayan bir yol çizdik kendimize. Birilerinden birkaç adım aşırdık, diğerlerinden birkaç kelime. İçimizdeki eziklik görünmesin diye konuştuk hep aynı cümlelerle. Yolun tadını çıkarmak yerine akıl verdik bizi bir halt zannedenlere. Sabah oldu uyanın artık.

Tut işte yine cümleler ardı arkasına. Okusan bi bok anlamazsın. Adam sanırsın beni de hayra yorarsın. Yorma! Kafanı da yorma hiç. Rüzgârsız kalmış rüzgârgülüyüm farzet. Gül dediğime bakma en ucuzundan kâğıttanım. Yırtılırım az sonra, takıldığım yerden koparım. Yağmur yağar ıslanırım. Akar giderim yol kenarlarından, su birikintilerinde kaybolurum. Gözden de uzak düşerim gönülden de, kendi kendime karalanırım, yaralanırım. Kendi kendime hırpalanırım.

Hadi onca yılın hatırı var bi sor, niye diye sor bi. İçtim ulan içtim işte anlasana. Dört duble rakı, iki kadeh şarap, koca bir somun ekmek yanında. Fakirlikten mi yoksa cahillikten mi bilmem. Ekmeğe olan sevdam midemi bozuyor hep, kafamı bozuyor. Tamam, zengin değilim belki ama hiç o kadar fakir de olmadım. Cahillikten benimki. Her boku bilmekten. Zamanlı zamansız gitmeyi istemekten. En çok da sevmekten. Hadi sor bi neyi sevdin diye, Allah’ını kitabını seversen bi sor. Denizi sevdim ulan, yağmuru sevdim. Herkes uyurken balkonda oturup kahve içmeyi, boş sokakları seyretmeyi sevdim. Seni sevdim ulan. Annemin yaptığı balık kızartmalarını sever gibi sevdim. Gözden uzak bir dağ başında etrafı karla kaplı bir kulübede seninle ısınmayı sevdim. Sobanın ateşini sevdim. Kavrulmuş fındıkla ekmek yemeyi sevdim. Bi sor neyi sevdin diye Allah rızası için, bi sor. Eski olan ne varsa onu sevdim ben. Yeşili sevdim avuçlarında, maviyi gözlerinde sevdim. Saçlarından esip geçerken rüzgar senle kalmayı sevdim. Kardeş kokusunu unutmuşken senin kokunu sevdim.

Bizim evde yemekleri ablam yapar bu arada. Düzenbazım ben, yalancıyım, yüreksizim, beş para etmez biriyim. Birkaç cümle önce içtim dedim ya o bile yalan! Sen git artık ben kalacağım. Sabahlayacağım burada, belki donacağım. Ölürsem rahmet okuma bana ama kalırsam hiçbirinizi tanımayacağım.

MEZARA GÖMSÜNLER BİZİ - 09.02.2016

1460 kere okundu

Belki yüz kere, belki bin, on bin kere dinledim. Elim ayağım tutmuyordu. Güneşler doğuyordu dağların ardından uyurken ben. Bir ses beni uyandırıyordu. Susuyordu kadın, adam şehvetle piyano çalıyordu; bahar mezara da gömsünler sizi, bahar mezara da gömsünler sizi, bahar mezara da gömsünler sizi.

Harika bir şey keşfetmiş olmanın heyecanı vardı içimde. Bir şey olmuştu, hiç hesapta yokken çıkmıştı karşıma. Diğerlerinden farkı yok gibiydi ama ben oluyordu bir çırpıda, beni söylüyordu. Yükseliyor ve alçalıyordu. Sessizce çığlıklar atıyordu. Susuyordu. O sustukça dinliyordum ben. İçimdeki küskün çocuk şarkılar söylüyordu; Yaz mezara da gömsünler bizi, yaz mezara da gömsünler bizi, yaz mezara da gömsünler bizi…

Yoktu paylaşacak kimse, bir başına olmak yetmiyordu. Bulutlara teslim oluyordu gök, içimi bir hüzün kaplıyordu. Tutuyordu elimden kadın, adamın yüzünde kocaman bir gülücük beliriyordu. Bozacı geçiyordu sokaktan, duyulmuyordu sesi. Kimsesiz nefeslerim duvarlarda çınlıyordu. Rüzgârdı, yağmurdu, yapraklar vedalaşmıştı dalla, yeşil sarıya dönmüştü. Rüzgâr kulağıma haince fısıldıyordu; güz mezara da gömsünler sizi, güz mezara da gömsünler sizi, güz mezara da gömsünler sizi.

Bir hevesle elim kaleme gidiyordu. Korkup geri çekiliyordu sonra. Soğuk bir kimsesizliğe teslim oluyordu. Bir yükselip bir alçalıyordu ses. Yalnızlık bilinçsizce büyüyordu. Limanı terk ediyordu gemiler. Sevilen kim varsa gemilere binip gidiyordu. Karla kaplanıyordu cam, siyah beyaza öykünüyordu. Dans ediyordu içimde kadın, adam yanı başımda şehvetle çalmaya devam ediyordu. Kulaklarımda kimseye söyleyemediğim bir ses, aklımı başımdan alan bir şarkı; kış mezara da gömsünler sizi, kış mezara da gömsünler sizi, kış mezara da gömsünler sizi.

Kelebek Dört Mevsim
12.02.2016 Cuma

Bu kadar güzel bir yoruma bu kadar güzel bir yazı sizin elinize yüreğinize sağlık fazıl say ve serenad Bağcana da teşekkürler

SEVGİLİLER GÜNÜ - 14.02.2016

811 kere okundu

Seven insana her gün 14 Şubat, bırakın bu sevgililer günü saçmalığını. Vazgeçin bir şeyleri diğerlerinden ayırmaktan. Çünkü zaman eninde sonunda öğretir; gereğinden fazla önem verdiğiniz her şey eninde sonunda başınıza dert olur. Bu bir insan da olabilir, bir amaç da alelade bir gün de.

Güneşli bir Pazar sabahı, gece geç uyunmuş. Yine uyku akıyor gözlerden. Midede bir yangın, kahvaltı ne kadar da gereksiz bir şey. Sahi bir insan yemeden ne kadar durabilir, kaç kilo verip kaç gün dayanabilir. Ben denedim, beş gün eve ekmek almadım, beş gün akşam yemeği yemedim. Bir halt olmuyor. Öğlen yaptığım minik atıştırmalık kaçamakları saymıyorum tabiki.

Babacım keser misin şu dikenleri diyor. İyi de seviyorum onları. Öperken kaşındırıyorlar beni ama diyor. Gözümün kenarını gösteriyorum öpmesi için, alnımı, boynumu… Öpüyor da. Ama vazgeçmiyor istediği şeyden. Ben dudağını öpmek istiyorum diyor, keser misin şu dikenleri artık a-ca-ba.

Ne garip yaratık insan denen şey. Hiç kimse için yapmayacağı şeyleri sevdiği için kolayca yapabiliyor. Vazgeçebiliyor her şeyden. Ya da hiç yapmam dediği şeyleri yapabiliyor. Üzülüyor onun için, seviniyor. Gece uyanıyor sırf üstü açılmış mı diye. Açılmışsa örtüyor, açılmamışsa burnunu boynuna sokup kokluyor, öpüyor usulca. Uyanmasın diye özen gösteriyor. Ne garip şey sevmek. İnsan sevince başka birisi oluyor.

Gereksiz ayrıntılar insanın canını sıkar. O yüzden anlatıp yormak istemiyorum kimseyi. Güneş var, bulut var, kafa dumanlı. Sevgililer günüymüş, kimin umurunda. Varsa yoksa bir şeylerin reklamını gözümüzün içine içine soksunlar. Mutluluk vadetsinler bize para karşılığında. Sahi pırlanta kimi mutlu eder en çok. Parasını ödeyen ahmak mı, yüzüğü takan salak mı yoksa satan esnaf mı? Ben söyleyeyim size bayanlar baylar. En çok ipimizi elinde tutan kapitalizmin baronlarıdır mutlu olan. Çünkü bizi içinde öğüttükleri çark o pırlanta sayesinde dönüyordur. Adam istemeye istemeye parayı ödüyordur. K diğer kadınlardan geri kalmamak, havasını atmak derdindedir. Kuyumcu ise ekmeğinin peşinde. Döngü devam eder gider. Kimimiz küçük küçük öğütülürüz kimimiz kocaman kocaman. Sahi kaç evliliği kurtarır bir pırlanta yüzük, kaç adamı dünyanın en mutlu erkeği yapar. Kaç kadın sevgilisi ya da eşi ona pırlanta aldı diye daha mutlu bir sürer. Siz de biliyorsunuz cevabı ben de. Ama yine de sevgililer gününü hediyesiz geçmeyelim.

Gel öp kızım dedim, gitti dikenler. Geldi öptü, dudağının ucuyla. Daha çok öpsene dedim, senin için kestim dikenleri. Çeneme dokundu eliyle. Burası biraz dikenli. Siz ne kadar severseniz sevin, ne kadar mutlu etmeye çalışırsanız çalışın eksik kalır bir şeyler. O sizi seviyor diye sevmeyin kimseyi ya da iyi davranıyor diye. Sevgiyle mutlu olmak istiyorsanız karşılık beklemeyin. Olsun dedim, ben seni öperim yine de.

KIZDIM KENDİME - 18.02.2016

1086 kere okundu

Kadani’den, mahalle maçından terli terli eve dönen çocuklardan bahsetmek isterdim sana, çiçeğe durmuş filizlerden, kuşlardan ve kelebeklerden. Her sabah uyandığımda seyrettiğim kara denizden bahsetmek isterdim. Rüzgârın okşadığı söğüt dalından, solucan peşinde koşan tavuklardan, annemin bahçeden gelen sesinden, içimdeki sebepli sebepsiz neşeden... Sana güzel şeylerden bahsetmek isterdim güzel bir yerde. Ama ne güzel bir şey var anlatacak ne de güzel bir yerdeyim bu aralar.

Dün akşam senle yürürken dinlediğim şarkıdan açıldı konu. Sustum önce, içim konuştu. Dinledim uzun uzun. Özledim biraz, içim ezildi. Sonra doldu gözlerim. Utanmasam birkaç damla yaş da düştü derdim ama diyemem şimdi. Çok kalabalık buralar. Tanımadığım bir dolu insan. Ne zaman kendimle sohbete başlasam üşüşüyorlar başıma. Umurumda olmayan şeylerden bahsediyorlar. Umursarmış gibi yapıyorum bir süre. Sonra sen geliyorsun aklıma, düşüyor yüzüm. Tutup kaldırmıyor hiç biri. Neyin var diye soruyorlar sadece. Ben de hep aynı cevabı veriyorum; uykum var. Dün akşam senle yürürken dinlediğim şarkıdan açıldı konu. Dört mevsim mezara girmek istedim senle, ölmek ama sırf senle. Coşkuyla dokunuyordu piyanonun tuşlarına Fazıl Say, kadın sanki bizi dinliyoruz diye söylüyordu. Dört mevsim toprak altındaydık. Nefesimiz kesiliyordu. Çöreklenmişti bir karanlık üzerimize, göz gözü görmüyordu. Sonra saçlarına dokunuyordu elim, soğuk saçlarına. Ölüm kokuyordu. Dün gece senle yürürken dinlediğim şarkıdan açıldı konu. Sustum önce, içim konuştu. Senden bahsedecekti bıraksam. Bildiğim bir dolu şeyi anlatacaktı yeniden. Yeniden içim acıyacaktı, yeniden varlığın da yokluğun kadar acıtacaktı. Tamam dedim, sus dedim. Yarıda kestim şarkıyı, sana dair olmayan bir şeyler dinledim.

Şimdi sana güzel şeyler bahsetmek isterdim. Ne varsa anlatmak isterdim. Bil isterdim her şeyi. Ama küstüm içime. Her aklına estikçe senden bahsetmesine içerledim. Beni düşünmemesine, hiddetini göz ardı etmesine. Şimdi sana kırmızı başlıklı kız ile büyükannesini anlatmak isterdim. Rapunzel’in yanına tırmanmak için her gece koşup gelen prensten, yedi cücelerin yedisinden de bahsetmek isterdim. Ama haindi kurt, cadı kötüydü. Pamuk prenses sanıldığı gibi birisi değildi. Hiç olmamıştı üstelik. Kandırmıştılar bizi, çocuktuk, meyilliydik kanmaya, kanmıştık da.  

Kalktım oturduğum yerden, üstüme bir şeyler aldım, ayağıma ne giydiğime dikkat etmedim. Sokağa attım kendimi, yürüdüm. Evde bıraktım seni, klavyenin tuşlarında, kâğıtta ve kalemde bıraktım seni. Aşk bitmez ama akıl vazgeçer demişti Cezmi Ersöz bir keresinde. Aklım toplamıyor aklını başına. Gönül gözü bildiğiniz gibi zaten, körlüğünün cezasını ödüyor. Aklımın güneş gören yerlerinde bıraktım seni, deniz kenarında, yağmur altında. Gidişinden onlarca acı türetmiştim, acıyan yerlerimin uzağında bıraktım seni. Kalktım oturduğum yerden, bir bardak su içtim, bir kaç badem attım ağzıma. Bardakta kalan suda bıraktım seni. Şimdi sana güzel şeylerden bahsetmek isterdim. Bağışla beni. Parçalara ayırdın beni, en az sevdiğin parçamda bıraktım seni.

Yaz günü donduğumdan açıldı konu. Zamansız yağan kardan, altında kaldığım çığdan açıldı konu. Kimse var mı diye seslendim, hasret büyüdükçe ben küçüldüm. Mahkûm olduğum suskunluğundan açıldı konu. Yine ben dinledim ve yine ben konuştum. Bir çay söyledim, bir sigara yaktım. Bir küfür savurdum. Bir bir açılıp kapandı konu. Diyor ya adam ben beklemedim o da gelmedi, ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.

HOŞÇAKAL - 20.02.2016

1312 kere okundu

Şimdi bir mezar göster bana; birden fazla ikiden az olsun. Başlığı olsun. Adım yazsın orda, doğum tarihim olsun. Sen olma başında, minik bir çam ağacı olsun. Beş on adım uzağımda kara taştan yapılmış eski bir cami olsun. Upuzun bir minaresi iki de kubbesi olsun. Çeşmesi olsun yanında. Denize baksın. Yol geçsin yamacından. Sen gelip geç o yoldan sabahları ve akşamları. Denize bakarken gözlerin terkedilmiş iki katlı bir binaya rastlasın. Kapıları olmasın, camları kırık olsun. Dikenle kaplı olsun duvarları, duvarlarında yazılar olsun. Çocukluğumun yıldızlı pekiyileri olsun, en sevdiğim arkadaşlarımla kavgalarım olsun, daha terimiz kurumadan barış olsun. Zil çalsın en beklediğimiz zamanda, Şükrü Reis’in bakkalı biraz uzak olsun, her şey ateş pahası olsun ama cepte para olmasın. Fındıklı bisküvi olsun, gofret olsun, akide şekeri olsun. Şimdi bir mezar göster bana; birden fazla olalım ama ikiden de az olsun. Adım yazsın mezar taşına; yaşamak denirse buna yaşayayım ama doğum tarihim olsun. Bilinsin yerim, adresim belli olsun. Yokluğun olsun ille de. İster sabahın, isterse de gecenin körü olsun. Senin gibi olsun, görmesin, duymasın ve konuşmasın. Bizim oralarda süslü cümleleri sevmezler, aklından ne geçiyorsa o olsun.

Bahar olsun, yeşile boyansın fındık bahçeleri. Gışla’dan aşağı giden patika çimenlerle kaplanmış olsun. Gadani eskisi gibi hayat dolu olsun. Kara Halam da olsun Beyaz Halam da. Geçerken selam ver, birkaç kelam et muhabbet olsun. Benden bahset istersen. Dedemi sorar Kara Halam; “Emicem nasi oldi” der. İyi de iyi olsun. Kışları yatakta geçirir dedem, baharla dikilir ayağa. Susamışsındır belki, Balaban’dan soğuk bir su iç, afiyet olsun. İzlerim vardır orda, kokum kalmıştır belki. Yosunlu taşların üzerinde adım yazılıdır. Kızılağaçların yanından geç, uzayıp giden üzüm asmalarına bak, kızılcık ağaçları vardır harmanın yukarısında bilmezsin sen. Hem nereden bileceksin, ben bile unutmuştum. Ayı yemişlerini muşmulaları unutmuştum. Bir seni unutmadım sana rağmen. Dikkat et, taşlıdır yol, düşersin…

Alt yol tenhadır üst taraftan git. Hangi alt yol diyeceksin şimdi ama biraz daha yürürsen anlarsın.  Ben olsam yavaş yavaş yürürdüm, içimden bir şarkı söylerdim, seni düşünürdüm. Yeşile takılırdı gözüm; yeşil olur da kötü olur mu hiç derdim, tebessüm ederdim kimse görmeden. Sen görmezdin, duymazdın ve konuşmazdın ama ben seni severdim. Araba sesleri duyacaksın sahile yaklaştıkça. Deniz mavidir ama sen siyah göreceksin. Dalgalı olacak, birkaç küçük kayıkta balıkçılar olacak. İstavrit olacak kayığın kıç üstünde, belki mezgit… Akıntı kuzeye atacak kayıkları, açığa doğru. Üç beş dakikada bir pıt pıt sesleri duyacaksın. Tekrar eski yerlerine dönecek kayıklar. Seyredeceksin belki. Aklına gelmeyecek bir zamanlar benim de orda olduğum.

Anlatmadım sana mezarlıktan bahsederken. Evim var yukarıda, caminin karşısında. Tek katlı beton bir ev. Alt tarafında patates bahçesi var. Fasulye dikmiş annem yeni, henüz hereklere sarılmamış, boy atmamışlar. Domates fideleri, biber fideleri var. Birkaç sıra da karpuz… Yukarıda babaannemler, aşağıda Aziz Agalar var. Mandalinalar yok henüz ama iki tane greyfurt ağacı var, yan yanalar. Şimdiki gibi değil, patlıcan incirleri var, torosan incirleri var. Kara incir bile var. Çoluk çocuk var bir dolu, karayemiş yapraklarından milyonlarca lira paraları var. Belki görsen severdin beni; konuşurdun, dinlerdin. Ne güzel derdin, etraf yemyeşil. Tabi derdim; yeşil olur da kötü olur mu hiç.

Şimdi bir mezar göster bana denize bakarken. Birden fazla olsun ikiden az. Adım yazsın başlığına, doğum tarihim olsun. Çiçek olsun üzerinde. Hanımeli severim ben, bir de gül. Ama hanımeliler evimizin yanından, güller de babaannemin arka bahçesinden olsun. Çocukluğum koksun, sen kok, bu son gelişin olsun. Bir şey sormuşumda cevabın evetmiş gibi olsun. Varsın yalan olsun, varsın sormamış olayım, duymamış ol. Bir kerecik olsun. Yağmur yağsın şimdi, toprak koksun. Bir damla düşsün yanağına, gözyaşına karışsın. Son ağlayışın olsun. Şimdi bir mezar göster bana, adım yazsın başlığına, içinde hasret olsun. Varmışım gibi bir şeyler söyle, güzel bir şeyler. Gül biraz, gözlerin yeşil olsun. Aç kapa bir kere, mutlu bir hoşçakal olsun.

 

OKUMAK GEREK - 23.02.2016

670 kere okundu

Öküz olmak neyi gerektirirse yaparız, sorun değil. Ama bu şartlar altında duygulu, hatta duyarlı görünmenin kimseye zararı yok sanırım. Netice itibari ile bir dolu insanla aynı ortamda yaşıyoruz. Sosyal bir varlık olmanın gereğini yerine getirmek için azami gayreti göstermeliyiz. Ya da ona benzer bir şeyler. Elimden geleni yapıyorum kendi adıma ama içimdeki hayvana karşı da bu kadar duyarsız olmak konusunda çelişkiler yaşıyorum. Netice itibari ile bu ben değilim. Eşi dostu kandırmanın da anlamı yok.

Öğretmen öğrencisine tecavüz etmiş, kız da utancından ya da başka bir şeyden dolayı intihar etmiş diye başlayan bir cümle ama ile devam ediyorsa ayrılın oradan. Cümleyi kuran kişiye verdiğiniz selam, kurduğunuz cümleler, harcadığınız nefes külliyen israftır. Müslümansanız haramdır. Ben kayıtsız kalmaktan yanayım. Evimin önü yeterince temiz olduğunda başka evlerin önüyle de ilgileneceğim, söz. Ama iflah olmaz cümle kalabalığı, zayıflık, akıp giden zaman…

Gelir dersen ar gelir, gün aşırı alacaklılar gelir diyor Edip Akbayram. Dışarıdan çocuk cıvıltıları. Kimin nesi kalmış bizde bu zamana kadar. Aldığımızdan fazlasını vermişiz hep. Ama insanoğlu defolu yaratık. Ki yaratık demişseniz uzatmanın da anlamı yok. Cemreler düşüyor bir bir, bahar geliyor, herkese geliyor üstelik, iyi ki de geliyor. Boşuna değil çocuk sesleri, kuş sesleri, keyifle çalan müzik.

Kaçmalı şimdi, nere gittiğini önemsemeden kaçmalı diye başlarsan lafa yürümez bu iş. Ben demedim kitap diyor. Kaçarak mutluluğu yakalayana rastlamadım ben. Gitmek ile kaçmak arasındaki farktan bahsederdim size ama okuyucularımın çoğu akıllı insanlar. Akılsızlara ne desen kar etmez. Denedim daha önce, zaman zaman kendimi adadığım duyarsızlığımın budur sebebi.

Ne tez canlısın diyor. İyi de hayat kısa. Fırsat varken, heves varken yaşamalı mereti. Heves geçince her şey geçiyor. Palamudun ölü benim yaralı kurtulduğum hadise sol elimin beş parmağında on dört dikiş bırakmakla kalmamış içimde ki balık lokantası hevesini de söndürmüştü. O dakikadan sonra dünyanın en iyi yerinde, en iyi şartlarda, en iyi müşterilerle bile olsa eskisi gibi olmazdı. Tavında dövülmeli demir. Zannetmiyorum ki ibadet bile olsa kazaya bırakılmış namaz vaktinde kılınan kadar huzur versin, mutlu etsin. Deneme yayınlarıyla olacak iş değil bu. Salı ve Cuma akşamları yayındayım sevgili dinleyiciler. Meselenin fikrini kafama sokan “çalgıcı” müsait olduğunda eşlik eder bana.’ İki’nin ‘bir’den iyi olması ‘bir’in kötü olduğu anlamına gelmez. Hem kötü olsa da ucunda ölüm yok ya. Sizi mutlu eden şeyleri sizi mutlu ettiği sürece yapın sayın okuyucular. İnat edin hatta, gittiği yere kadar gitsin, boka sarmadan bi tık önce bitirin ama.  Boka sarması size de eziyet boka da diğer insanlara da.  Diyeceğim o ki; Tiriviridunya.caster. fm bir süre gönlümü eğlendirecek. Sizi de eğlendirirse ne mutlu, eğlendirmezse hazır bahar gelmişken kör topal da olsa bir sevgili bulun. Yoksa hazirandan sonra çok canınız sıkılır.

Eskiden hep böyleydi, kendimden bahsederdim. Sıradan insanların sıradan hayatlarını önemseyen birileri var sanırdım. Yokmuş… Öğreniyor insan zamanla. Oruç Aruoba’yı öğrendim mesela geçenlerde. Elimdeki kitapları bitirebilirsem onu okumaya başlayacağım. Okuyun mesajı da verdiğime göre yazımı sonlandırabilirim. Teşekkür ederim... Dağılabilirsiniz!

BU SAATTEN SONRA - 24.02.2016

522 kere okundu

Parçaya da tav oluruz bu saatten sonra buluta da, yağarız bazen, bazen güneş açarız. Güz de oluruz baharda. Susmak da yakışmaz bize konuşmak da. Kaybolup yok oluruz, görünür çok oluruz, bilmeden geç oluruz bazen ya da bile bile tez oluruz.

Hamdım, yandım ama pişemedim… Bu da benim kefaretim olsun, bedeli olsun yaşadıklarımın, yaşayamadıklarımın hayıflanması olsun. Seçim olsun her yol ayrımında, sen sağ de ben sol seçeyim. Sağ tarafta neşe olsun, coşku olsun, olabildiğince çok insan olsun. Konuşup gülüşsünler, güzel günlerden bahsetsinler. Sevsinler çokça , zaman zaman sevilsinler. Küsüp gitsinler, dönsünler bir müddet sonra. Bağışlasınlar kime küstülerse, hangi kalbi kırdıysalar af dilesinler. Dokunsunlar her fırsatta. Sevmek dokunmak demektir, dokunarak sevsinler bolca. Sol tarafta bolca mavi ve huzur tadında yeşil olsun. Toprak koksun ve ille de insan az olsun.

Menekşeler açmış olsun bahara yakın. Gözden uzak bir köy olsun. Henüz kirlenmemiş olsun amcalar ve teyzeler. Varsın üst baş olmasın, delik olsun ayakkabı, pantolon yırtık olsun. Kelam hesapsız olsun, gülünce gözü gülsün gülenin, bakana keyif olsun. Kuş sesleri çocuk seslerine karışsın, plastik bir top olsun peşinde koşturulan, az bulunur olsun ve değerli olsun. Kaleler olsun yere sokulmuş minik dallardan ibaret. Vursun sarı saçlarını yeşil gözleriyle süsleyen çocuk, kara lastiğinden utanmayan diğeri tutamasın topu, gol olsun. Koştursunlar birbiri peşine, dünyanın en güzel şeyi olsun. Bir sonraki şutu kurtarana kadar üzülsün diğeri sadece, kalmasın o minik surat düştüğü yerde. Hava kararana kadar sürsün. Anne sesleri duyulsun evlerden, akşam yemeği hazır olsun. Kuru fasulye olsun, tarhana olsun, türlü olsun ama ne olursa bahçeden olsun. Amcalar toplansın köy kahvesinde, çayın demi sohbetin tadına eş olsun.

Varlığa da tav oluruz bu saatten sonra yokluğa da. Gideni severiz kalanı da. Karşılık beklemeden, ummadan, yermeden ve olabildiğince üzmeden. Açız sonuçta, her şeye açız. Sevgiye açız, ilgiye açız, sevişmeye açız. Doymayacağımız ne olursa olsun, kim olursa olsun devam edecek açlığımız. Hepimiz öyleyiz üstelik. Bizi doyuracak kadar sevgi yok dünyada.  Saklamışız birbirimizden güzel olan ne varsa. Zincirler vurmuşuz, asma kilitler takmışız kapılarına. Anahtarlarını derin denizlere atmışız. Unutmuşuz yüzmeyi, tükenmiş ümidimiz.

EFKARIMIZLA BARIŞSAK - 26.02.2016

1239 kere okundu

Her doğan günle yeniden başlasak hayata, her sabah bu dünyadaki ilk günümüz olduğunu bilsek. Tanımasak kimseyi, hiçbir yeri bilmesek. İlk kez tatsak çayı, ekmekle tanışsak. Bir yerlerden tereyağı bulsak ne işe yarar diye sorsak. Acıkmasak hatta, midemizdeki tuhaf hissi anlamlandıramasak. Yeni bir kafa verseler bize, kalp kırıklıklarımızı da hayal kırıklarımızı da dünde bıraksak. Bir şeyler giysek üstümüze güzel mi değil mi düşünmeden. Gerinsek doyasıya, temiz havayı ciğerlerimize dek solusak. Yıkamasak yüzümüzü, dişlerimizi fırçalamasak. Yeniden doğsak uzun lafın kısası, her gün bir kez daha çocuk olsak ve birkaç saat de olsa çocuk kalsak.

Ne kötü bir hava, ne kötü insanlar. Bulut çekip gitmiyor kafamın üzerinden, nereye gitsem peşimde dolanıyor. Gölgesi düşüyor üzerime, güneşe aman vermiyor. Gök gürlüyor ama yağmur yağmıyor, yağsa da ıslatmıyor. Islansa kurumuyor. Neresinden tutsan elinde kalıyor yani, tat vermiyor. Pazartesinin salıdan farkı kalmıyor, Çarşamba da boka sarıyor cumartesi de.

Az insanın çok huzur olduğunu öğrendiğimden beri çevremdeki kalabalık dinmiyor. Sürekli bir kargaşa, gürültü… Kimse kimseyi beğenmiyor. Herkes dost herkese, herkes düşman. Cümleler bayağı, beklentiler tanıdık, hayat ya yaz ya kış. Kime sorsan şikâyetçi durumdan, kimi dinlesen aynı şeyler. Nasıl beceriyorlar gülmeyi, nasıl hayatta kalıyorlar. Vazgeçiyorlar seçtiklerinden sonra tekrar vazgeçip geri dönüyorlar. Kuytulara çekilip göz önü muhabbetler yapıyorlar. Karışıyorsun içlerine sen oluyorlar, uzaklaşıyorsun başkasına dönüşüyorlar.

Sahi ben size mi bakmıştım yoksa o başkası mıydı anlatabilir misiniz bana. Hesaplarınızın sağlamasını istiyorum insanlık adına. Denizim tükendi, içecek suyum bile kalmadı, varsa biraz su verin bana. Kanayan yerlerinizi gösterin, nefret ediyorsanız çekinmeden söyleyin. Sarılın seviyorsanız, sevmiyorsanız zaman kaybetmeyin. Kurulan cümleleri düşündüğünüz kadar kendi kurduklarınızı da irdeleyin. Ya da önce biraz susun, sessizliği dinleyin. Sonra konuşun herkes konuşurken, kaybedin sesinizi kalabalıkta, diğer seslerden ayırt etmeyi deneyin. Duyamazsanız da görün kendinizi, göremezseniz dokunun. Ama ille de dokunun. Sevmek dokunmakla başlar asıl ve dokunamamakla biter. Başkasını sevmeden önce iştahla, sevinçle ve keyifle kendinizi sevin. Sahi ben size mi bakmıştım, benziyorsunuz ama o değil gibisiniz. Yanılmışım galiba affedin beni, hep yapıyorum bunu bağışlayın. Kızın ama küsmeyin… Sevmeye başlayınca unutuyorum, görmeye başlayınca hatırlıyorum, anlayınca telaşlanıyorum. Kaybettim sanıyorum zaten var olmayanı. Sebepler arıyorum. Kelimeler biriktiriyorum, bahane buluyorum başımda dolanan buluta. Ben size bakmamıştım ama başkası çıktı affedin beni…

Dalgalı denizde yüzmeyi bilmeyen geveze bir tekneyim. Meşe ağacındanım. Yeşil yapraklarımı özlüyorum. Batmak üzereyim, su alıyorum. Ne imdat diyesim var ne de kurtulmaktan yanayım. Gecenin köründeyim ve her şeyi görmekle lanetlenmiş gözlerimle baş başayım. Yalnız değilim ama bir başımayım.

Şimdi biliyorsan sen anlat bana, dağ çileklerinin neden o kadar güzel koktuğunu anlat. Ve neden senin kokunun başkalarınınkine benzediğini anlat. Bana meşe ağacının öksüz kalmış palamutlarını anlat. Sustukça zehirlediğin ağaçları, konuştukça kopardığın yaprakları anlat. Bana en iyi bildiğin her ne varsa onu anlat. Ne demişti adam bir keresinde; “bu hayat bekar erkeklerle evli kadınların hayatı, gerisi sefillik gerisi ziyadesiyle berbat…”

Diyorum ya dönsek başa, yeniden yürüsek o yolları, aynı hataları yapsak yeniden. Bi sevsek bi sevmesek, bi ağlasak üç gülsek. Döşeme tahtalarının arasında kaybolmuş misketlerimizi bulsak, sevinsek. Annemize sarılsak özlemle; affetsek kendimizi, af dilesek. Çekip gitse o bulut, o insanlar azalsa birer birer, şiir olsa birileri, birileri güzel bir şarkı çalsa. Efkârımızla barışsak…

GÜNEŞLİ BİR GÜN - 27.02.2016

1166 kere okundu

İnandığımız her şeyin bir bedeli var; ya yaşayıp ödüyoruz ya da ödedikten sonra yaşıyoruz. Güzel bir sabaha uyanmak güzel bir gün geçireceğiniz anlamına gelmiyor. Mutlu bir cumartesi Pazar ile cezalandırılıyor her seferinde. Kimi sevsek ona benziyor; ya kalıp zehrediyor hayatı ya da çekip gidiyor. Yağmur diniyor, deniz kuruyor, baharı görmeden gelip çatıyor yaz… Üzerimize oynuyor hayat; ya ayak uyduracaksın ya da mutsuz olacaksın.

Ben gövdesi geniş bir meşe ağacına yaslanıp yüzümü güneşe çevirmeyi seçtim. Çalışmak zorunda olduğum saatlerde çalışmamayı seçtim. Özgürlük bahşettim kendime, lütfettim. Kumarını oynadığım düşlerim vardı, göze aldım düşmeyi. Yeşili seçtim, mavi kattım içine biraz, birazda kahverengi. Yaprak açtım, filiz attım bahara doğru. Ben bir şeyleri sevmenin mutluluğunu paylaşabilenlerin yanını seçtim. Dedemin tütün tabakasını anımsatan eski neşeleri, közde demlenmiş çayı, gitarla çalınabilecek en güzel şarkıyı seçtim dostun sesinden. Seni seçtim bir de resmi tamamlamak için. Olmasan eksik kalacaktı her şey. Tabakadaki tütünler yere saçılacaktı, teli kopacaktı gitarın, dost sesi susacaktı. Tuttum başköşeme oturttum seni. Meşe ağacının gövdesini paylaştım senle, güneşi paylaştım. Duyabilmeyi öğrendiğimde dinlemeyi seçtim. Sen susuyorsun diyeydi bütün cümleler, seni duymaya başladığımda susmayı seçtim.

Ayrıntılarla harcadığımız zamanlarda kaybediyoruz kendimizi. Büyük resmin keyfini çıkarmayı öğrenemeden geçiyor ömür. Ya bakmayı bilmiyoruz ya da baktığımız yerde olmuyor aradığımız. Aramakla bunmuyor mutluluk dediğin. Peşinden koşarken bitkin düşüyoruz, ya birileri hırpalıyor bizi ya kendi kendimize hırpalanıyoruz. Küçülüyoruz gün be gün, eziliyoruz kalabalıklarda. Beklediğimiz kar kalıyor yanımıza. Sonra bir şeyler oluyor, ummadığınız bir zamanda çıkıp geliyor, beklemiyorken hiç, aklınızdan çıkarmışken.

Serin bir yaz sabahı erkenden uyanmayı seçtim ben. Sıcak yüzümü soğuk suyla yıkamayı. Bahçedeki kiraz ağacının dalındaki kırmızıyı. Masum esen sabah meltemini. Senin hasretini… Doğmamış ve hiç doğmayacak bir bebeğin kokusunu içime çeker gibi çektim seni içime. Serin bir yaz sabahıydı, kaldın içimde. Ben kederimden keyif devşirmeyi seçtim. Yüreksizdim, gök maviydi, gün uzundu, yüksekten uçuyordu kuşlar. Yoktu senden haberleri, sevmiyorlardı beni. Hatıralar biriktirdim heybemde senden gizli. Çok şeydin sen, bedelin vardı. Durup vuruşmadım, güneşe çevirdim yüzümü, senden kaçmayı seçtim ben.