İNADINA - 22.3.2016

1395 kere okundu

İnadına savrulur deniz
Dalgalar inadına
Martı doyar hüzne
Deniz üşür
Deniz çekilir kabuğuna
Unutmak ister balık
Unutamaz inadına

Kısa şiir olarak değerlendir, hani var ya havalı olanlar, onun gibi dedim. Salladı kafasını iki yana, güldü. Değerlenmez mi dedim. Bekleme boşuna dedi, devam etti gülmeye. Tamam dedim içimden, suya uzandım. Elim mi cama değdi cam mı elime bilemedim. Kısa düşündüm, uzun uzun yudumladım suyu. Fondip yapsak iyiydi diye geçirdim aklımdan. Votka ya da tekila olmasa da olur değil mi dedim. Anlamış gibi sevmem ben dedi. Belki seversin dedim. Severdim belki ama şimdi kalkmam gerek dedi. Ağzımı açamadım, açsam deniz dökülecekte olanca tuzuyla.

Bir hesabım vardı, benim adımdan farklıydı adı. Uzun sarı saçları vardı, omuzlarıma kadar uzundu. Herkesin bir hesabı vardı. Kiminin siyahtı saçları, bir kaçı kızıldı bir kaçı ben gibi. Sokaklardan şöhrete giden yolun iki yanında ışıklar vardı. Renk renktiler, yanıp sönüyorlardı her fırsatta. Ben hep sönük zamanlarına denk geliyordum. Seviyordum şöhret dedikleri şeyi ama bir türlü üzerime geçiremiyordum. Akıp gidiyordu su gibi. Gitmem gerek diyordu fırsatını bulunca, kalkıp masadan uzaklaşıyordu. Bakakalıyordum ardından. Sarı saçlarımda uzun boylu esmer bir kadının kokusu kalıyordu. Sol gözünü kısıp sağ gözünü kocaman açıyordu, yudum yudum içiyordu suyunu, bana bakmıyordu.

Yazabiliyordum, kısa şiirler var ya… Hani şu havalı olanlardan dedim. Anlamadım dedi, sordu neden aradın diye. Adettendir diye dedim. Deme dedi, kapattı telefonu. Dur dedim hiddetle. Burada mı dedi minibüs şoförü. Işıklarda dedim. Hangisinde dedi. Şöhretli olanlarda dedim. Belki tav olur bana, suyunu bölüşür, bir yudum bana bir yudum ona.

Sahi neden geldin sen, nedir istediğin. Gördüğünden farklı bir şey yok burada. Kısa şiir dedim ya. Hem sordum da yazarken. Olmaz dedin ama yine de dinledin. Şimdi ben tam yazmaya başlamışken, seni seyrederken, sen yudumlarken suyu usul usul. Tam da bundan bahsediyorum işte; komedyen değilim ki güldüreyim seni. Pandimim diye bir şeyden bahsetmiştiler bir zamanlar, çok hüzünlüymüş. Siyah beyaz bir adam hüzün verirmiş seyredene. Benim elden düşme üç beş rengim var, sesliyim de. Hüzne de gebeyim tebessüme de. Ama sakın ha çok bir şey bekleme. Evde geçirmek zorunda olduğun bir cumartesi gecesi farz et. Herkesin bir yerlere gittiği ama senin yataktan çıkmak zorunda olmadığın bir pazartesi sabahı. Keyfi yerinde bir hüzün… İstediğin bir şey oluyordur ama eksiktir bir yanı. Ben eksiğimdir mesela, var gibi yokumdur ya da yok gibi var. Kısa şiirler gibi ama bu kez havalı olanlardan değil. İtelesen belki olacaklardan ama halin yoktur, itelemezsin.

Sahi şimdi soğur mu havalar dedim. Yok dedi. Sahi nasıl sevmiştin beni diye sordu yudum arasında. Nasıl da sevmiştim seni dedim. Mevsim normallerinde sevmiştim. Çiçeğe durmuştu erikler, içimde nisan yağmurlar. Deniz suyu yağmıştı sabahlara dek, tuzu tenimi yakmıştı, kokusu kalmıştı yokluğunun. Sahi şimdi soğur mu havalar dedim. Yok dedi, sarı saçlarında kalır aklım şimdi.

Sahi neredesin şimdi, senin de bir hesabın var mı saçı saçına  benzemeyen, yeşil gözlü bir hesabın var mı? Ben seni hesaplayarak sevmiştim desem şimdi ve hesaplayamıyorum nasıl unutacağımı. Desem şimdi... Ya da sussam… Siyaha ve beyaza boyasam saçlarımı, ellerimle kuş olsam, hüzün bıraksam ardımda. Kısa olsa hayat ve kuşların bununla hiçbir ilgisi olmasa.

ÜÇ KEZ SÖYLEDİM ONA - 26.3.2016

1418 kere okundu

Üç kez söyledim ona; üç ayrı günde, üç ayrı şehirde ve üç ayrı dilde… Seni seviyorum gibiydi ama belirsizdi gelecek. Gelmeyebilirdi hatta, hiç olmayabilirdi. Her şey bir düş olarak kalabilirdi. Üç ayrı şehirde üstelik, üç ayrı dilde ve farklı zamanlarda. Deniz kenarındaydı şehirlerden biri. Yazları çekilmez bir sıcağı ve daha da beter bir kalabalığı olurdu. Suyun içinde ya da klimanın yakınında olmadığın zamanlarda kaçasın gelirdi ama yapmazdın. İkinci şehir koca bir ovanın ortasındaydı. Yazları sıcak ve kurak, kışları yağışlı olurdu. Sevmezdim insanlarını ama nefret de etmezdim. Üçüncü şehirde simit fırınları vardı. Sabahları sokak fırından yeni çıkmış susam kokardı. İyi hissettirirdi, çok iyi hissettirirdi ama yine de yetmezdi.

Süper kahramanlar da böyle yapardı belki ama ben süper değildim. Kahramanlık yapmak için fırsatım da olmamıştı. Ki olsa da değerlendirmezdim. Sabahları yüzümü yıkardım. Dişlerimi fırçalardım zaman zaman. Uykum gelirdi, acıkırdım, üşürdüm, özlerdim ve üzülürdüm. Sıradandım yani, herkes kadar kötü ve herkes kadar çaresizdim. Geceydi, uzaktaydım. Ne telefonum çalıyordu ne kapım. En sevdiğin şarkıcının konserine giderken deprem olmuş gibiydi. Kimse ölmemişti belki ama her şey yerle bir olmuştu. Kötüydü yani, kötüden de beterdi hatta. Süper kahraman olsam anlatırdım ne kadar kötü olduğunu ama değildim işte. Çaresizdim...

İyileşeceksin her zaman olduğu gibi ama bugün değil. Yarın da değil hatta ama pazartesiden sonrası için ümitli konuşabilirim. Hangi pazartesi olduğunu sormasınlar, bilmiyorum. Mevsimleri de karıştırdım saatler gibi. Yağmur yağıyor, üşüdüm. Oysa zerdali çiçekleri görmüştüm gündüz, kadifemsi pembeliklerine tav olmuştum. Mutlu bile olmuştum. Olmakla aram iyi olmadığı halde koy vermiştim kendimi. Güzeldir zerdali çiçekleri bilir herkes.

Siz bana iyi davranırsanız ben de başkasına iyi davranırım. Döngü bu. Beni boyadığınız renklerden ibaretim, kime dokunsam bulaşır rengim. Siyah da size ait kırmızı da, yeşilde sizin eseriniz mavi de. Fikrini değiştiren her insan ısıtır içimi; bazen bahar sıcaklığıdır, bazen yazın kavuran ateşi. Ben ise huzur isterim, yeşil isterim ve açık mavi. Biraz beyaz ve mor. Bir de siyah saçlarında kadın kokusu. Ve tam da burada boka sarar her şey. Zayıf düşerim, eline düşerim. Önce kendimden geçerim sonra senden. Kalmaz değerim, elden düşerim, geçer son kullanma tarihim…  Ne kendimden geçmeye değer üstelik ne de senden. İlk nerede mutlu olduysam oraya dönerim yüzümü. Boşunadır çırpınışlarım; küçük mutluluklarımı yeniden keşfedene kadar döner dururum eksenimde. İnanmazsın söylesem; çok küçükken Hacı Şakir sabunla banyo ederdim, kokusu var şimdi tenimde. Yoksun, kaç saat oldu; temizim.  

Güçlü olmak istiyorsan acı çekeceksin diyor kitap. Ben istemiyorum o dediğinizi, zayıflığıma alıştım, seviyorum onu. Keyfini çıkarmayı bile öğrendim zamanla. İçimdeki çocuk ölüyor güçlendikçe. Bakmayın asık suratıma, gür sesime, hırçınlığıma. Oyunun kurallarını siz koyuyorsunuz diye mızıkçıyım. Siz git diyorsunuz diye kalıyorum, siz kal diyorsunuz diye başlıyorum en kötü sesimle şarkılar söylemeye. Sonra en iyi sesim geliyor aklıma, en kötüsüne ne çok benzediğini fark ediyorum. Seviyorsan sen de suçlusun, içinde yaşatmasan razıydım ölmeye. Ama yaşatırken öldürmek sığmıyor yiğitliğe. Kanım akar şimdi kaldırımlara, bulaşır ayakkabısına birinin. En yakın büfeye gidip bir su alır, kanımı temizleyecektir ayağından. Büfedeki kirli sakallı adam kırklı yaşlardadır, geceden kalmıştır, mutsuzdur, beni dinlemektedir radyoda. En kötü sesimle söylemeye çalışsam da içine ediyorumdur parçanın; ateşim dinsin diye okyanusa sığınamam ki…

ARTARDA ÜÇ NOKTADAN İBARETTİK - 30.3.2016

1649 kere okundu

Her an vazgeçebilirsin gittiğin yoldan, bildiğin doğrudan, sevdiğin adamdan, kafanı kurcalayanlardan. Aldığın nefesten vazgeçebilirsin, ödediğin bedelden, sana dayatılan şeylerden… Sabah uyanmaktan da vazgeçebilirsin gece yatmaktan da, eve gitmekten de vazgeçebilirsin beni görmekten de…  O şiir öyle bitmiyordu çünkü; ne ben bıkıyordum sana yazmaktan ne de sen vazgeçiyordun bana susmaktan!

Artarda üç noktadan ibarettik, biter gibi yapıp devam ediyorduk.  Öncemizi biliyorduk ama sonramız belli değildi. Engebeli bir patikayı yürüyerek kat ediyorduk. Ayrılıyordu yolumuz zaman zaman, zaman zaman birleşiyorduk. Gördüğümüz son insanlar oluyordu ve ilk insanlara anlatıyorduk son gördüklerimizi. Ben yazıyordum yine ve sen susmaya devam ediyordun. Vazgeçebilirdik her an ama zor geliyordu. İçimizdeki şeytan mıydı bizi böyle hırpalayan yoksa kendi ellerimizle mi bitirmeye çalışıyorduk birbirimizi.

Seninle gurur duyuyorum… Öğrenecek öyle çok şey var ki! Neden kuşlar böylesine hafif, neden dünya herkesin etrafında dönüyor. Bu kadar haklı olmadan da yaşamak mümkün mü? Ateşin yaktığını bile bile neden sokuyoruz elimizi en sıcak yerlere. Her seferinde aynı şeylere o kadar da sevinmesek de aynı şeylere neden üzülüyoruz her seferinde. Tama hiçbir zaman ilk seferdeki gibi acıtmıyor. Tamam, alışıyoruz her seferinde biraz daha ama değişmiyor kural. Neden yokluğun çölü andırıyor, nefessiz kalıyorum neden. Saçlarının neden bildiğim her şeyden daha güzel kokuyor. Boynunun neden her kitapta sevabı var. Neden yeşil olunca güzel oluyor hep. Öğrenecek öyle çok şey var ki! Hayat salıdan perşembeye ancak varıyor. Biz varamıyoruz istediğimiz yere. Kötü bir patikanın tadını çıkarmaya çalışıyoruz. Umutlarımızı sırtlayıp vurmuşuz yola. Seni bilmem ama benim ayaklarım acıyor artık.

Ne kadar güçlüysen o kadar şiddetle inkar ediyorsun yaralarını. Gizliyorsun akan kanı ama nafile. Görüyorum seni. Seni ve her ne düşündüysen, her ne düşünüyorsan görüyorum. Gözlerinde büyüyor şehirler, insanlar küçülüyor gün be gün. Kalabalıklarda öğreniyorsun yalnızlığı. Her yol bir başına olmaktan geçiyor; sen yalnızlığına sarılıyorsun, yalnızlığın sana. Tuzla ovulmaz yara, o öğretti sana. Çünkü hangi ten dokunsa tenine kanatmadan gitmiyor asla.

Her şey geride kalabilir. Ben düşündüm, çok düşündüm bırakmayı. Seni düşündüm, senin için de kendim için de düşündüm seni. Kar yağıyordu dışarıda bir keresinde. Balkona çıktım ama yetmedi. Kahverengi botlarımı giydim. Üstüme kalın bir şeyler geçirip sokağa attım kendimi. Lapa lapa kar yağıyordu sokak lambasının altında. Bir ben vardım, sen yoktun. Eksik hissettim. Her şey geride kalabilir dedim sen bakma bana. İçimden dedim, duymadı kimse. Sana da söyledim ama duymadın, duyamazdın. Doğrularınla ördüğün kalın duvarların ötesine geçemiyordu cümlelerim. Pişmanlıklarım birikiyordu sokak lambasının etrafında, önce üç parmak oluyordu, sonra bir karış. Sonra tatil oluyordu okullar, seviniyordum sabah erken kalkmayacağım diye. Gübre çuvallarından kızak yapıp kayarız diye geçiriyordum aklımdan. Evin yolunu arıyordum dönmek için. Yıkmıştılar yenisini yapmak için. Dört köşeli bir beton yığını dikmiştiler hatıralarımın üzerine. Yer karasına kurduğumuz tuzaklara aldanmıyordu serçeler. Akıllanmışlardı herkes gibi, açılmıştı gözleri onların da. Her şey geride kalabilir mi demiştin bana. Sormuştun ve ben cevap vermiştim sana. Ama işte kalındı duvarların. Sende herkes gibiydin. Sen de iyi olan ne varsa yıkıp üzerine dört duvarlı beton yığınları dikiyordun. Pencerelerin dışarıyı göstermiyordu. Geri dönmek için açıyordum kapını ama geri dönülmüyordu.

Güçlüydüm ve sorumluk sahibiydim, beklentilerim vardı hayattan. Ya da buna benzer şeyler işte... Ne oldu, neden oldu bilmiyorum. Nasıl dönüştüm böyle bir pisliğe. Aynaya baktığımda gördüğüm adamla ne ilgim var bilmiyorum. Bu yol, bu patika, bu engebe bana yaramıyor. Şimdi yazmaya başlasam bütün kelimeler yalana hizmet eder, kalemi kırsam kimseye karı olmaz yokluğumun. Eski bir yolun yeni sakiniyim sadece. Sakinim de üstelik, olmaması gerektiği kadar sakinim. Bıkkınım, gamsızım, duyarsızım… Bir senin söylemediklerini duyuyorum ve hiç hoşuma gitmiyor. Ama yine de gurur duyuyorum seninle, çok güzel öldürüyorsun beni.

Ve asla hazır olmayacağız beklentilerimize. Gelmeyecek beklediklerimiz. Bir şeyi gerçekleştirip diğerini gerçekleştiremiyorsak bunun bir nedeni olmalı. Bunun bizim bilmediğimiz, hatta asla bilemeyeceğimiz bir nedeni olmalı. Affetmeliyiz kendimizi, önce kendimizden başlamalıyız yaşamaya. Başarmak ayrıntı çünkü, kazanmak güçsüzleri doyurur sadece. Yürüyorsak yol güzel diyedir, nereye varacağı kimin umurunda. Ölüm diye bir şey var ve her yol ayrılığa çıkıyor ne kadar uğraşsan da.