BİTEN SÖZ - 6.4.2016

1416 kere okundu

Kapanır kapı, müzik başlar, eller kadehlere uzanır, sigara dumanı dolaşır masaların arasında. Otuzlu yaşlarını geçmiş iki kadınla karşılıklı oturan adam şu saat ölse gözü arkada kalmayacaktır. Nefes almaktan başka hiçbir bağı yoktur hayatla. Bir de gecenin sonunda gelecek hesabı düşünür zaman zaman… Uzakta başka bir adam birasını yudumlar. Garsonluk yaptığı lokantadan çıkıp demlenmeye gelmiştir. Dinleyen olsa ne çok şeyi vardır anlatacak. Yıllardır birbirine tıpa tıp benzeyen günleri yaşarken bıkılmadık bir şey bırakmamıştır. Elleri fazlalık gibidir sahnedekinin, cebine gizler birisini. Diğeri mikrofondadır. Ağır ağır söyler her zamanki türküsünü. “gün ola bağlana yolların dostum…” dili peltekleşmiştir artık. Ayakta zor duruyordur. Gel otur derim, gelir oturur.

Ne çok şeydir bu lanet şehir ne çok insan için. Stabil mutlulukların cehennemidir, kimseye vermez her istediğini. Eksiktir hep bir şeyler, bir vermişse üç almıştır her seferinde. Ama yine de hastalıklı bir aşkla sevilmektedir. Kaçmak çözüm değildir, kurtulmak için ölmek gerekir. Öteki tarafın iyi bir yer olduğundan emin olsam giderdim çoktan der siyah saçlı kadın. Dur derim, daha rakı içeceğiz seninle.

Ne kadar saklansa da görürsünüz İstanbul’u. Kalabalık sokaklarındaki yalnızlığı da görürsünüz, milyonlarca ışığın arasındaki karanlığı da. Yakacık’ta kirli bir gazinoya düşer yolunuz, ayaklarınızın altındadır şehir. Dönüp sorarsınız yanınızdakine. İstanbul da bizi görüyor mudur acaba. Yok der. Çünkü kimse görmez kimseyi aslında. Gördüğünüz her şeyin yolu kimsesizliğe çıkar. Tek başınıza çıktığınız yolda yine tek başınıza yürümektesinizdir. Birine merhaba dediğiniz yerde bir başkasına eyvallah dersiniz. Ne gelen giderir mutluluğa olan açlığınızı ne de gidenin yokluğu acıtır canınızı. Susar şarkı; sağır eden bir sessizlik çöker üstünüze. Konuşacak kelime bulamazsınız. Bitmiştir söz, siz de bitmişsinizdir.

Eninde sonunda bulmaz birbirini kırılarak ayrılan parçalar. Filmdir o, zannettiğiniz gibi olmadığını öğrendiğinizde iş işten geçmiştir. Pazar bitmiş pazartesi olmuştur. Hatırlayan için her şeyin bir hatırası vardır. Tendeki tuzun, saçtaki kokunun, masanın üstündeki derginin, bitter çikolatanın. Sormuştum bitter mi beyaz mı diye. Beyaz demişti. Bodrum mu Ayvalık mı demiştim. Tabi ki Bodrum demişti. Son soru da karışmıştı kafası… Ne ilgisi vardı domates salatasındaki soğanların konuyla. Gözüm yanmıştı, oradan gelmiş olmalı aklıma. Sahi siz ne yapardınız? Ayakkabınızı kırmızı mı isterdiniz yeşil mi. Çok anlamsız bir zaman dilimi hayat denen şey. Tırı vırı dediysek vardır bir nedeni. Bir şeyi kaybettiğin yerde arıyorsan yol alamazsın. Çünkü kırılan parçaların birleştiği görülmemiştir. Göz yanılsamasında haberi yoktur aksini söyleyenin.

Yoktur kimsenin kimseden farkı. Boktan bir mutsuzluğu bile aramızda eşit paylaşamayız günün sonunda. Gözümüz açtır, yetmez iç sıkıntımız, biraz daha fazlasını isteriz. Oysa her kitap aynı şeyi yazmaktadır. Bilmeyiz okumadığımız için. Daha çok üzülerek hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir.

Birasını bitirir yaşı geçmiş garson. Masaya yirmi lira bırakıp kapıya yürür. Kapının dışında da aynı karanlıktan vardır. Ulan der içinden; “ulan ne yana gitsek karanlığa düşüyor yolumuz.”

KAÇIN KURTULUN - 29.4.2016

604 kere okundu

Sabah oldu uyan diyor telefonun alarmı. Ötüyor car car ama anlamsız. Sebepsiz hatta. Boşu boşuna. Uyanmak isteyen ruh gövdeyi uyandırır zaten. Senin üzerine ne vazife gâvurun malı. Sen kim köpeksin hem. Ne haddine beni uyandırmak. Sıcak yatağımdan ayırmak... Kime hizmet ediyorsun, kimin adamı, hatta köpeğisin. Devir kötü olmasa, zaman karışık olmasa yedi ceddinle sabah şeysi yapardım ama yemiyor işte. Dua et yoktun yirmi sene önce, yoksa! Yok efendim yok, beyefendi çizgimi bozmayayım ben yine; kalkıp yüzümü yıkayayım, bir şeyler geçireyim kıçıma başıma da sokağa çıkayım. Yoksa sinir edecek bu meret beni, hasta edecek. Susmayı da bilmiyor deyyus; kurulmuş gibi beş dakika arayla car car car. Müslüman icadı olsa böyle olmazdı işte, bırakırdı yatayım istediğim kadar. Gâvurluk hep bunlar, hayınlık, gaddarlık.

Sokak da sokak olsa. Minibüsçüsünden taksicisine, amirinden memuruna, bakkalından manavına. Hepsi aynı fabrikanın malları. Çekilir gibi değil, yenilir yutulur değil. Bu hayvanları görmemek için yakında kör olacağım. Hadi görmedik sesleri kulağımıza giriyor. En iyisi maymunlar; kör, sağır, dilsiz. Gerçi küfretmek için konuşmak gerek ama beyefendilik işte. Küfrü, kötü sözü yakıştıramıyoruz kendimize. Bahar gelmiş hem, yakışık olmaz. Gerçi bahar bu danaların hepsine gelmiş. İstemiyorum ben bunlarla aynı baharı yaşamayı aslında ama el mahkûm. Kışta, hatta sonbaharda kalsam ne olurdu sanki. Tenha olur oralar hem, insanı az olur. İnsan lafın gelişi, yoksa tamamına yakını hakkıyla hayvandır adı geçenlerin ve geçmeyenlerin. Ne günahımız vardı da bela oldular başımıza anlamak mümkün değil. Hep gâvurluk bunlar. Tut işte telefon ipnesi; Amerika’dan sevgilerle…

Çam Burnu’na giderdik eskiden, Giresun Kalesi’ne. Hatta daha da eskiden Dere Düzü’ne. Siz bilmezsiniz oraları, bilseniz içine ederdiniz zaten. Hatta şimdi bilseniz taa o zamanlara geri döner içine ederdiniz yine. Çünkü siz vandalsınız, hayatın yakıp yıkmak için yaratılmış, iyi giyimli, yer yer tahsilli canı çıkasıca canlılarsınız. Derenin kenarında kocaman bir toprak saha vardı. Gadani’de top oynayan adama Dere Düzü Barcelona stadı gibi geliyor. At topu koş peşinden, salgılanan mutluluk hormonundan ada yapsan Kıbrıs’tan büyük olur. Dün akşam da top oynadık ama nafile, sakat ayak kaldı hatıra. Çam Burnu’na da gitmedim, Giresun Kalesi’ne de ama bu onların yirmi yıl önceki değerlerini azaltmıyor. Zamanlıca kalkıp hazırlansam, hangi ayakkabıyı, gömleği giyeceğim derdini yaşamasam. Hepsinden bir, bilemedin bir buçuk tane olsa. Okul gezisi olsa, yürüyerek gitmeye bile razıyım. Sırayı bozmadan hatta, uygun adımla. Özgürlük diye bir şey icat etti gâvurlar. Telefonu yapan gâvurlarla özgürlüğü icat edenler aynı insanlar mesela. Buradan bile anlayabilirsiniz üstünüze oynanan oyunları ama salaksınız siz. Yalanla düzüşmek gerçeklerle bakışmaktan daha kolay geliyor.

Neyse efendim neyse… Kalkmaya gör yataktan, yaşamak zorunda kalıyorsun şu boktan hayatı. Üstelik İstanbul’da, sevmemek için tanımana gerek olmayan bir dolu insanla beraber… Neresinden tutsan elinde kalıyor yani. El ki sabah yıkamış olsan da sokağa çıkar çıkmaz kirleniyor. İnsanlar kirli, şehir kirli, hava kirli; kirliyiz affet Allah’ım. İşimiz O’na kalmış netice itibariyle. Şükür ki inanıyoruz, bir de inanmasak ne olacak kim bilir! Ben bilmiyorum mesela; ki saçmalıyorsam da budur sebebi. Hem mantıklı olunca da değişmiyor bir şey. Ya dünya benim yükümü çekecek ya ben dünyanın. Benim seçimimi anlamışsınızdır. O durumdayken bile hal böyleyse hiç aynaya bakmayın. Tırnağınızın ucuna sürecek aklınız yok. Kaçın kurtulun şu kalabalıklardan, ölmeden yaşayın biraz.