KÖTÜ FİKİRDİ - 14.07.2016

1307 kere okundu

Sırf bu yüzden çalar telefon, sırf bu yüzden bakmaz kimse, uzar gider sırf bu yüzden. Kötü fikirdi zaten dedi adam, kadın çıkarmadı sesini. Adam duymamazlıktan geldi; duysa konuşmak zorunda kalacaktı, konuşsa kalacaktı. Kalmak çözüm değildi, öyle yazıyordu bütün kitaplar. Öyle derdi eski dükkânın eski sahibi Hasan Reis. “Tam da kitabın orta yerinden diyeceğim sana, anlar mısın anlamaz mısın bilmem” derdi. Anlardım hep. Bazen anlamamazlıktan gelirdim, biraz daha konuşsun isterdim. Severdim onu dinlemeyi. Kelimeler bir araya gelince can bulurdu dilinde, tutar kolumdan olur olmaz yerlere götürürdü beni, severdim o yerleri. Herkes severdi, o da severdi gelseydi benimle, ama çıkarmadı sesini. Kolay olan konuşmaktı, en iyi yaptığım şeydi. Ama susmak öyle değil; zordu. Ben susamazdım hiç, az sussam çok sorun çözülecekti, bilirdim. Kitap da öyle derdi, eski dükkânın eski sahibi Hasan Reis de. Kitapları da çok severdim onu da. Ama laf geçiremezdim kendime. Tam da benim susmam gerekiyordu oysa ama o sustu. Adam duymamazlıktan geldi. Duysa başaramayacaktı susmayı. Konuşsa dert olacaktı içine.

Güneşli bir Perşembe sabahıydı sadece, yine uyku tutmamış ve yine sabahlamıştı. Büyütmezdi hiçbir şeyi, aynı boydaydı bütün sıkıntıları, farksızdılar birbirlerinden. Perşembe sabahına denk gelen uykusuzluğunu da büyütmedi, kalkıp mutfağa yürüdü, çaydanlığı yarısına kadar su doldurup ocağın üzerine koydu. İki kez denedi ocağı yakmayı ama beceremedi. Bazen öyle olurdu, en kolay şeyleri beceremezdi. Meslek lisesinde elektrik okuduğu zamanlarda sigorta bağlamayı beceremezdi. Pazartesi eline geçen haftalığını Salı gününe kadar harcamamayı beceremezdi. Maç yapardılar mahallede, boş kaleye gol atmayı beceremezdi. Kızardı arkadaşları hep bu yüzden. En susması gereken yerlerde susmayı beceremezdi. Ve beceremediği her şeyi büyütürdü gözünde. Ama eskidendi hepsi.  Üçüncü seferde alev aldı gaz. Dolaptan mavi saplı kupayı alıp tezgâhın üzerine koydu. Çekmeceden kahve kavanozunu çıkarıp kapağını açtı. Hoşuna gitti kahve kokusu, bir şeyler geldi aklına ama sorgulamadı. Pencereden dışarı baktı, sokaklar yine dolmaya başlamıştı. Çok insan vardı. Tanımaya başladığından beri sevmezdi insanları. Niye diye soran olursa binlerce cümle kurardı. Haklıydı ama kimse kabul etmek istemezdi. Çünkü kimsenin onu sevmesine izin vermezdi. Ve yine kimse sevmediği insanın fikrini kolayca kabul etmezdi. Düşünürdü bazen; sevmelerine izin vermem mi daha akıllıca yoksa söylediğim her söze karşı çıkmalarına aldırmamam mı? Biraz düşündükten sonra sıkılır, ikisine de aldırmadığını aklına getirirdi. Kızardı bazen, bazen küçük çocuklar gibi küserdi ama uzun sürmezdi. Dertlerin hepsi aynı boydaydı ve hiçbiri kafaya takılacak kadar önemli değildi. Emin olduğu tek şey vardı, ne yaparsa yapsın su akıp yolunu bulurdu.

Evin giriş kapısının hemen solunda bir çeşme vardı. Çeşmenin suyu duvarın kenarında küçük bir oluktan akıp giderdi. Oluğun bittiği yerde bir hanımeli vardı. Güzel kokardı. Bütün hanımeliler güzel kokardı ama o kalırdı aklında hep. Erik vardı biraz daha aşağıya yürürsen armut vardı, kiraz vardı, siyah incir vardı. Suyun aktığı oluğa kâğıttan kayıklar yerleştirip suyla birlikte sürüklenmesini seyrederdik. Oynamak için zamanımız vardı. İyi arkadaşlarımız vardı. Her şeyimiz vardı eskiden. Su akıp yolunu bulmuştu, savrulmuştuk farklı yönlere. Sevmezdi bazen suyun yolunu ama karşı koymanın da faydası olmadığını öğrenmişti.

Hep bu yüzden çalar telefon ve hep bu yüzden kimse açmaz. Çünkü yoktur bazı şeylerin çözümü. Akarken biter su, göremez yolun sonunu. Sırf bu yüzden bile sevmemeliydi adam kadını, kadın adamı sevmemeliydi sırf bu yüzden. Demişti eski dükkânın eski sahibi Hasan Reis; “bir kadının gönlüne düşen adam bir adamın gönlüne düşen kadından daha ağırdır; adam gönderir kadını ama kadın adamı kolay kolay gönderemez.” Ama öyle değildi işte, bir Perşembe değildi ki uykusuz gecenin sabahına rastlayan. Kaç Salı, kaç Çarşamba olmuştu ardı ardına.

Kahveye neden süt katmadığı geldi aklına, dudağının sol üstünden gelip geçti bir gülümseme, bir nefes çekti içine. Yoktu onun kokusu, gizli gizli kokladığı yeşil şalı getirdi gözlerinin önüne. Uykusuzluktan acıyordu gözleri. Kötü fikirdi yazmak dedi içinden. Kahveye süt katmamak kötü fikirdi, susmak varken konuşmak kötü fikirdi. Su akıp yolunu bulurdu nasılsa. Uyuyunca düzelirdi çok şey. Bu geceyle tam on yedi gecedir doğru düzgün uyumuyordu. O sustu diye uykusuz kalmak kötü fikirdi.

SALI GECESİ - 20.07.2016

1499 kere okundu

İki simit o fırından ve birkaç dilim kaşar, bir de çay. İnce belli bardaklar da güzeldir ama kalın kenarlı, kalın saplı kupanın ayrı bir yeri var. Salaş, özgür, sıcak…  Sıkılarak yaşadığımız şu dünyada çaydan tat alalım bari, simitten, simidin yanında ki kaşardan tat alalım.

Çok saat oldu, saysam on iki, on üç eder. Üç katlı bir bina eder. Soğuk ve sevimsizdir. Yürüsem yüze yakın merdiven eder. Habersiz gitsen laf eder, haber versen surat eder. Her eden kendine eder derler ama bu ne etse sana eder! Ederi de var ama ne yalan söyleyeyim. Çekilir derdi, suratı, nazı çekilir. Ne çok değer yüklemişiz, etmeyecek olsa bile sırf bu yüzden eder. Etsin de, hakkıdır belki. Bilemedim şimdi. Bilmek için çok gencim, bilmeye çalışmak için çok yaşlı. Saysam yetmiş seksen eder; çıksan merdiven gibi, baksan bir ömür eder.

Şimdi ben kendimi nerelere saklasam, kimler arasa da bulamasa beni. Çeksem elimi ayağımı gürültünün içinden, kendime bir deniz kenarı bulsam. Biraz kum, biraz dalga ve varsa biraz da martı sesi. Kimse uğramasa olduğum yerlere, oldukları yere düşmese yolum. Olmayacak dualara kelam edilmeyen aminler! Şimdi neden efkârlandın diye sorsalar, bulaşıcı derim. Önce o efkârlandı. Birsen Tezer güzel güzel söylüyordu oysa.

“Sen bana geç geldin, ben sana erken…
Tutuşsun gün yansın geceler, vaktimiz varken.”

Oysa Birsen Tezer, oysa Hüsnü Arkan, Salı gecesi, birkaç yudum çay oysa…  Tek istediğimiz buydu oysa! Koca bir yalan vakit dedikleri, sen ne kadar iyi davransan da ardında bırakıyor seni. Dönüp bakmıyor, durup beklemiyor, incinsen umursamıyor, sevmiyor, sevdirmiyor! Hep o birkaç yudum çay yüzünden, o fırının simidi ve birkaç dilim kaşar peynir…

Şimdi kalkıp birkaç balık bulsam bir yerden, ocağın üstüne bir tava, tavaya biraz yağ, yağın içine birkaç balık… Mutlu olmanın sayamayacağım kadar yolu var ama biz hep aynı yoldan gitmek isteyen ahmaklarız. Kim demişse en iyi yol en iyi bildiğin yoldur diye halt etmiş. Bir dolu zahmet balık neticede. Üstelik kim bilir gecenin kaçıdır. Kalk gel demek istesem açmaz telefonu kimse, açsa saçmalama der, demese kim bilir ne kadar uzaktadır. Ki yakın da olsa olmaz bu saatten sonra. Dedim ya kim bilir kaçıdır gecenin.

Hoşça kal gülen yüzüm, tasasız başım hoşça kal. Kal sen öylece olduğun yerde. Şikâyet etsen de, dertlensen de kal. Pencerenin önüne oturup sokağı seyret. Sessiz bir geceyse dinle sessizliği. Huzuru çek içine, en içine çek doymayacağını bile bile. Ses varsa hafif yollu birkaç küfür savur. Ne eksil ne de art. Birsen Tezer de yorulmuş, olsun Hüsnü Arıkan da. Gülüşünün açtığı yaradan bahsetsin eskilerden bir ses. Kimse görmesin efkârı, kimse duymasın şiiri. Kafiye eksik olsun, mısralar yer yer sıralı, yer yer sırasız. Olacaksa bugün olsun, şimdi olsun, gökteki milyonlarca yıldızdan biri olsun, başkası için sıradan bizim için özel olsun ve bir ben bileyim hangisi olduğunu. Hoşça kal tatlı sözüm, çatık kaşım… Şimdi o Arıkan değil, Arkan olacak diyeceksin, biliyorum. Dönemeyeceğim kadar çok uzaklaştım kıyıdan, yanlış da olsa öyle kalmalı artık. Ama sen yine de fincanda kahveni hazır tut, bir sabah sırf yere düşen yüzünü kaldırmak için bile olsa çıkıp gelirim belki!