KATYA - 5.1.2017

1073 kere okundu

Keskin sirkeyle sınanıyoruz, küpümüz elden düşme… Bir ölüyor, bir daha ölüyoruz. Zaman zaman ölüyor, canımız sıkıldıkça ölüyoruz. Öyle de ölüyoruz böyle de… Ölüyoruz hep keskinleştiğimiz yerde. Biz hayat sanıyoruz, koca bir dünya sanıyoruz ama küpten öteye geçemiyor yolumuz. Yaşamak varken uzatıp ayaklarını püfür püfür esen rüzgârda, bir haziran akşamında denize karşı çayımızı yudumlamak varken boğuluyoruz iki kulaç derinlikte. Oysa tutmak gerekmiyor nefesimizi, derin bir soluk alsak su dolacak içimize, temizleneceğiz belki.

Acılarımız da elden düşme, sevdamız da, kinimiz de… Sen de elden düşmesin sevgilim ben de. Güzel cümlelere tav olduğumuzdan beri bu hengâmenin içerisindeyiz. Sen de seversin küçük şeyleri ben de. Haklıyız çünkü, yeterinden çok eksilip, yeteri kadar eziliyoruz çünkü. En azından küçük şeyler hakkımız çünkü. Bir karşılığı olmalı akıp giden zamanın, yaşananların, bu sabah erkenden kalkmaların, karanlıkta yola düşmelerin bir karşılığı olmalı küçük de olsa. Yolun yolumdur, sözün sözümdür çünkü. Kuvvet doğar birlikten sevgilim. Oysa ne kadar da güçlü görünmeye çalışıyoruz gücümüzün son kırıntılarında. Hep bir eksik, hep bir yarı yoldan ileri gidememe. . Şimdi ben bir kahve alacağım kendime sevgilim, istersen sen de gel otur yanıma, yar olsun yaraların yaralarıma.

Hangi çelimsiz rüzgârdı bizi buralara getiren, gözümüzde büyümeden önce ne kadardı, kimin umuruna değildi de bize kaldı. Kokuya mı aldandık, serinliğe mi tav olduk önce. Sonrası bildiğin gibi… Küçük şeyler büyümez biz istemesek. Yeşil bir pabuçtur sevimli ayaklarında, keskin bir bitter tadıdır damağında, Ayvalık yakınlarında… Patricia koyunda bir öğleden sonra, uzatmışsın ayaklarını masaya… Yaşlı garson bir şey ister misiniz diye soruyor. Daha ne isteyeyim diyorsun. Sen de beyaz çikolata yerine bitteri seçer miydin ya da Bodrum yerine buraları diyorsun. Hep isteyip de hiç sahip olamadığımız, olmadığımız huzuru seçer miydin? Düşünmedim hiç diyor garson, buralar beni seçti ve ben de ses çıkarmadım. İyisi mi soğuk bir bira getireyim size!

Gideceğim, bütün keskinliğimle küpüme döneceğim. Kalabalık şehirlere, içinden çıkılmaz trafiğe, beton yığınlarına ve kızgın insanlara… Yağmurlu bir ocak sabahında uyanıp işe gideceğim. Odama girip masama oturacağım. Kahvaltı etmeyeceğim, çay içmeyeceğim, sana Katya diyeceğim. Kendimi onlardan azat edeceğim. The Thief filmin adı, kadının adı Katya, oğlunun adı Sanya. Bir süredir ayaklarım sağlam basıyor yere, sağlam vuruyor ve sağlam kaçıyorum. Aldırmıyorum küfürlerine. Sevmemelerine, yalan sözlerine, ikiyüzlü gülüşlerine. Adamın adı Tolyon, kaç kurtul ondan Katya. Önceleri onlar sevmezdi beni, sonra sıra bana geçti; Tolyon kalabalık şehirler gibi herkesi seviyor Katya, payına düşenle ne kadar daha yaşayabilirsin bilmiyorum. Kaç kurtul ondan!

beyaz Akıllı insanlarla kırıştıramazsın bile, bilinmeyenin cazibesi eksiktir hep
15.8.2017 Salı

neresinden tutulsa şimdi bu cümlenin ?!

JAPON BALIĞI İLE SÖYLEŞİ - 16.1.2017

927 kere okundu

Ella Fitzgerald sever misin dedi?
Dinlesem severdim belki dedim!
Hiç dinlemedin mi dedi?
Hiç dedim… Ama yalan söylediğim de görülmemiş şey değildir.

Yağmurlu bir pazartesi sabahı işe gitmek zorunda olan herkes gibi, mevsim itibariyle dalından düşmüş ama geri döneceğini de bilir gibi, sen gibi biraz, biraz ben gibi… Çıkıp ıslansan kuruyacak zaman yok, öyle bir yalnızlık ki ya erken gelmiş oluyorsun hep ya da her seferinde geç kalmış hissediyorsun… Oysa cümle kurarken duygularımızın alındığına dair, duvarlara dair laflar etmekten geri kalmıyoruz. Farkımız yok birbirimizden; ben güzel olduğum için yalanlarıma inanmış gibi yapıyorlar, sen çirkin olduğun için konuşmaya fırsatın olmuyor. Güzelim ben diyorsun içinden içini gösterdiğin kaç kişi yanında hala düşünmeden…

Bu kadar önemli mi güzel ya da çirkin olmak dedi?
Tabii ki değil dedim, ben senin içini sevdim!
Görmeden önce mi dedi?
Görmeden sevebilseydim Ella’yı severdim dedim, hem onun sesi senden çok daha güzel.
Hani dinlememiştin dedi.
Sen beni dinlemiyorsun dedim.

O kadar çok şey var ki konuşacak, dinlemeye fırsatımız bile olmuyor. Ne zaman susacak diye bekliyoruz, sıra bize geçsin de anlatalım kendimizi, dökelim içimizi. İçimizdekileri diğer içlerden farklı sanmakta Tanrı vergisi bir yeteneğimiz var. Üstelik tek yeteneğimiz bu da değil.

Muazzez Ersoy dinliyor olamazsın ya dedi?
Dumanlı dumanlı oy bizim eller dedim, oturup ağlasam delidir derler.
İnanmıyorum dedi!
Ben uzun süredir herkese inanıyorum oysa ve kimse kandırmıyor beni, uğratmıyor hayal kırıklığına. Zaman zaman yanıldıklarım olsa da biraz beklemek yetiyor normale dönmem için.
Şimdi sen normal misin dedi?
Güldüm… Tabii ki normalim, biraz dediğin ne ki!

Bütün suçlarımı affediyorum, unutuyorum kötü olan ne varsa. Fırtına dinince, çekilince sular elimde bir ben kalıyorum. Muhasebe yapmanın anlamı yok; zarar da benim kar da. Hayat kısa ve kuşların bununla hiçbir ilgisi yok. Ben akvaryumun karşısına oturup sıcak kahvemi yudumlarken huzuru seyrediyorum. Koşturmamızın nedeninin hafızamız olduğunu anlıyorum, kafamızın içinde bir şeyler sağa sola koştururken yavaş hareket etmek mümkün değil. İnsan hiç özenir mi Japon balığına. Dışı böylesine renkliyken nasıl da böyle sakin kalabiliyor. Hafızası insanın laneti olmalı. Güzel şeyler hatırlandıkça sıradanlaşıyor ama kötüler her seferinde kötü hissediyor. Turuncu pulların arasından göz kırpıyor bana usulca…

Anladın mı dedi?
Anladım ama hiçbir işime yaramayacak dedim.
Yer değiştirelim mi?
Yüzme bilmiyorum ben dedim, hem ciğerlerim su dolunca konuşamam da.
Konuşmak bu kadar önemli mi?
Aslında önemli olan susmak ama susamayınca açıkları önemli şeyler konuşarak kapatmaya çalışıyoruz.
Kapanıyor mu peki?
Kapansa susardık. Beyhude bir heves peşindeyiz satır satır, paragraf paragraf, sayfa sayfa.
Yalnızsın sen!
Yalnız olsam çok konuşurdum; çünkü yalnızlık çok gevezedir.
İşe yarıyor mu peki?
Yarasa herkes susardı bir zaman sonra. Adam yıllar önce söylemiş yalnızlığın paylaşılamayacağını. Bizimki sıradan bir kendini kandırma yöntemi, boşa çaba…
Söylenmemiş bir şey söylemek ister misin bana?
İsterdim ama hayat çok yorucu. Şimdi belki içinden dünyayı sen mi döndürüyorsun diyecek ama benim dünyamı ben döndürüyorum. Üstelik dönmemek için her şeyi yapıyor. Döndüğünde de hep aynı yönde dönüyor. Oysa değişiklik istiyorsun, hep aynı yoldan yürürsen hep aynı yere varırsın ve aynı yerler hep aynı tadı vermiyor.
Yeni tatlar için yaşlı değil misin?
Beni mi dinliyor ya da ben sesli mi düşündüm. Çok konuşunca her şey birbirine karışıyor. Yalnızlık Dolambacı’nda okumuştum. Bazen o kadar çok konuşuruz ki kaybolur güzel şeyler kalabalığın arasında. Ben de kaybolmuş olabilirim, sesli düşünüyor olabilirim, uyuyor bile olabilirim. Japon balığıyla sohbet ettiğimi düşününce her şey olabilir.
Kimle konuştuğunu çok umursuyor musun?
Herkesle konuşabilirim yeter ki düzgün cümleler kursun.
Seçici olmalısın bence!
Seni seçtim, kıymetini bilmelisin bence!

Öldürecek bu seçimler bizi, doğru seçimler, yanlış seçimler, eksik seçimler… Üç kuruşluk seçim hakkı veriliyor bize ve o da hep zor yerlerden çıkıyor. Bizim için pek çok kararı birileri verirken neden aynı birileri tüm yükü almıyor üzerimizden. Yirmi yıl daha genç olsam on yıl daha aptal olurdum. Git deseler yanıma birkaç arkadaş isterdim. Akıllı insanlarla aptalca seçimler yapılmaz. Akıllı insanlarla kırıştıramazsın bile, bilinmeyenin cazibesi eksiktir hep. O da bilir yolun sonunu sen de. Ve bilinene yürümek için henüz çok genç olduğumuz gelir aklımıza. Japon balığı karışır lafa, kandıra kendini der gülerek. Sen de gülersin ama sebebi başkadır. Akşam yemeğinde balık vardır.

Hadi yine iyisin dedim…
Neden diye sordu?
Sarıkanat da olabilirdin.
Günün tadını çıkartıyorum dedi. Yarının hesabını sen yap. Balıkların ömrü sizinkiler kadar uzun değil.