CİNLER CİRİT ATARKEN - 18.4.2017

1211 kere okundu

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, cinler cirit atarken çalmış telefonun zili… Uyanmak istememiş önce, sağa sola dönmüş yatakta, açıp açıp kapamış gözlerini. Güneşin bile niyeti yokmuş doğmaya, alacakaranlık dedikleri bir ülkenin ortalık yerinde cirit atan cinlerle bir yolunu bulup anlaşabilir miyim diye geçirmiş aklından. Günlerden pazartesi, şehirlerden İstanbul, mevsimlerden bahar ve milyonlarca insandan sadece biri!

Yaşamak için onca neden varken aptalca bir kayıtsızlıkla ölmeyi seçmiş siyah saçlı, sarı saçlı, saçsız, sabahları simit ve peynir ile beslenen, çay içen, içinden gelmese de her gün karşılaştığı insanlara günaydın diyen insanlarız biz. Siyah ayakkabının içine yine siyah çoraplar giyer, herkesin okuduğu kitapları okur, özensiz cümleler kurarız. Sonradan icat edilmiş kahvecilerde sıra bekler, üzerine adımız yazılı bardaklarla kahvelerimizi yudumlarken sebepsiz yere iyi hissederiz. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, cinler cirit atarken biz çocukken oynadığımız bütün oyunları yorucu bulur, çocukken sevdiğimiz her ne varsa sadece cümle içinde kullanarak mutlu olabileceğimizi sanırız. Cinler cirit atarken bizim bu uyuşukluğumuzun nedeni düşünmemek için ne kadar aptalca mesele varsa, çözülmeyecek ne kadar sorun varsa kafamıza takar, zevk almadığımız hayatı küçük ve zevksiz adımlarla yürümeye devam ederiz.

Neydi başladığımız yerin adı, yürüdüğümüz yollardaki izler bu kadar önemsiz miydi? Hiç mi ders yoktu çıkartacak, hiç mi sebep yoktu başa dönüp yeniden başlayacak. Yapmadık işte, bilerek ve isteyerek, üstelik ısrarla yapmadık. Sevmedik yeterince, gidemedik peşinden. Hayat izin vermiyor dedik yüreksiz yüreklerimizin aslında gümbür gümbür attığı yalanını söyleyerek. Soluğumuzun kesilmesinin tek nedeni sebepsiz koşturmalarımızdı. Dalından koparılmadık çiçek bırakmadık, sıradanlaştırmadığımız duygu, saklanmadığımız uyku kalmadı. Zaman her şeyi çözer dediler; bir çözüldük bir daha bağlanamadık. Rüzgâra da hasretiz limana da, ne martılar şarkı söyler artık, ne dümenimiz doğru yolu gösterir.

Ne dostumuz var ne aşığımız, ne kazanabiliriz artık ne de kaybedebiliriz. Olanca yokluğumuzla var olmanın savaşını veririz beyhude… Şiir okumak varken, şarkı söylemek varken, pembeye ve yeşile inanmak varken bir var olup binlerce kez yok oluruz. Ne adımızı anan olur, ne bakan arkamızdan. Milyonlarca yılın içinde bir an, binlerce dünyanın içinde bir noktadan öteye gidemeyiz.

sarı yürek
15.8.2017 Salı

iç hesaplaşma olsa gerek, herkesin yapamadığı

HİÇLİK ÜZERİNE - 26.4.2017

1343 kere okundu

Bendeki varlığınızı bana borçlusunuz. Ben var ettim diye var oldunuz, yok ederim yok olursunuz. Öyle ki ölsem ölürsünüz mesela, hiç hükmündesiniz. Yanan ateşte duman, akan suda köpüksünüz. Toplamada sıfır çarpmada birsiniz. Hepiniz birbirinizden farksız, birbirinizden değersizsiniz. İnsansınız işte. En bilindik türsünüz. Varlığınız dert, yokluğunuz huzur.

Sabah uyandığımda yanımda birisi olmasaydı mesela. Sokağa çıktığımda kimseyle karşılaşmasaydım. Evimin karşısında bir market olmasaydı ve içinde dolaşan birileri. Ya da kocaman apartmanda tek başıma olsaydım. İstanbul trafiğinde yapayalnız kalsaydım. Birileri balık tutmasaydı benim akşam yemeğinde doymam için. Birileri ekmek yapmasaydı balığa eşlik etsin diye. Roka ya da soğan yetiştirmeseydi bir başkası… Ne kadar da tuhaf olurdu! Varsınız! Çünkü sokakların boş kalmaması gerekiyor, yaşadığım apartmanın, yürüdüğüm sokağın, gittiğim işin boş olmaması gerekiyor. Sorgulamayın varlığınızı. Yaratanın bir bildiği var elbette. Gereksiz canlılar değilsiniz hiç biriniz. Varlığınızı varlığıma borçlusunuz. Anlamsız bir dünya olmasın diye, boş kalmasın diye var oldunuz. Ben gittiğim an yok olacaksınız. Aslınıza dönecek, benim için başladığınız görevi tamamlayacaksınız.

Yağmur yağacak ıslanacaksınız umursamayacak kimse. Rüzgâr çıkacak üşüyeceksiniz. Belki güneş açacak ama umurunuzda olmayacak. Hasta yatağınızda iyileşmek için dua ediyor olacaksınız. Öleceksiniz belki, belki yaşayacaksınız. Sabahları uyanıp hiç sevmediğiniz işlere gitmemek için alarmla savaşacaksınız. Kaybedeceksiniz her seferinde. En sevdiğiniz öğünü simit ve peynirle geçiştirirken ikiyüzlü günaydınlarınız yankılanacak evrende. Aymasını en az benim kadar istemediğiniz bir günün sabahında en az benim kadar sevmediğiniz, en az sizin kadar ikiyüzlü insanların size yutturmaya çalıştıkları yüzlerine güleceksiniz. Öleceksiniz yaşadığınızı sanırken. Serpilmeyi umarken örseleneceksiniz. Huzurunuzu mahkûm edeceksiniz üzerinde büyük adamların fotoğrafı olan küçük kâğıt parçalarına. Bir şarkı çalacak radyoda. Bir çocuk dans edecek. Zaman bulup dinleyemeyeceksiniz, seyredemeyeceksiniz mutluluğun anlamsız hareketlerini.

Varsanız vardır bir sebebi. Yok olduğunuzda da bir sebep bulacağım her birinize. Bazısını bileceksiniz, bazısını saklayacağım bazılarınızdan. Gözlerinizin içine bakacağım önce, sonra kaçıracağım gözlerimi. Sözlerimi duyacaksınız, anlamlı ve anlamsız sözlerimi. Anladıklarınızı beğenmeyecek anlamadıklarınızı da saçma bulacaksınız. Aptalca yargılarınızla hüküm giydireceksiniz bana ölürken. Düşerken tutunmaya çalışacaksınız. Tuttuğunuz her şey kayıp gidecek elinizden. Yoklukla terbiye etmeye çalışacak sizi düzen ama beceremeyecek. Varlık nedir bilmeyeceksiniz zaten ömrünüzce. Ve sizce, ve bizce, ve en çok da bence olmayan anlamınızla havaya karışacak dumanınız, kaybolacak. Akıp gideceksiniz suyla beraber. Ne kimse görecek sizi ne sesiniz duyulacak bir daha.