KİME ANLATAYIM SENİ BEN - 3.8.2018

1271 kere okundu

Dünyanın en güzel melodisisin sen en güzel enstrümanlarla çalınan. En güzel sözsün her dilde ayrı bir tebessüm uyandıran. En güzel günde bestelenmiş, en güzel şarkısın; söylesem ayrı heyecan, dinlesem ayrı.

Işıksız bir gecede içtiğim çayın içine düşen yıldızsın sen. Telaşlı dilekler dilediğim. Sensin o çay, o yıldız, o dilek. O gece de sensin, ertesi gün de. Akşam ayrı bir meltemsin sabah ayrı. Kenarısın denizin, tenimi okşar geçer esintin. Başısın dağın gözden uzakta; tam da istediğim gibi bir bana kalsan. Sevdasın sen, aşksın tutkuyla dolu. Öyle bir sevsem, öyle bir sevsem ki kimselere demesem.

Soluduğum nefessin, damarımda akan kan, kalbimdeki tıkırtısın. Bu kadar güzelse hayatta olmak sebebi sensin. Yüzüme doğan güneş, gecemi aydınlatan aysın. Neşen ayrı güzel, hüznün ayrı. Uçuyorsa kuşlar, aşık oluyorsa insan insana yadsınamaz varlığın. Varlığın dost varlığıma, varlığın yoldaş bana. O yol ki bitmesin hiç. Etrafı en güzel çiçeklerle donansın. Papatyalar, lilyumlar, menekşeler ve hanımeli. Ben kırmızı diyeyim güle sen pembe. Sen çiğdeme tutul ben sana. Kokular dost olsun yolda kalana. O yol ki bir sana doğruyu göstersin bir bana.

Şimdi sen söyle bana hangi ağustos gebe değil sana, hangi kasımı süslemiyor varlığın. Hangi sonbahar bu kadar güzel; kaldırımlara dökülen yapraklar, azar azar soğuyan hava, yeni yeni başlayan mevsim yağmurları. Şimdi sen söyle bana ben mi senim sen mi ben. Ayrılır mı tırnaktan et, göz göze değmeden filizlenir mi sevda.

O yıldızlı gece, o sıcak çay, o dilekler hep sen. Ben seni hangi hüzünlerime saklayıp, hangi sevinçlerimde göklere fırlatıyorum bir bilsen. O hırçın deniz, o sabahı gecenin, o yüzümü aydınlatan güneş hep sen. Kime anlatsam seni göğsümü gere gere, kimden gizlesem. Kaf dağının ardındaki mutlulukları bile kıskandırır varlığın ah bir bilsen. Bir Eylül masalısın; içim sen, dışım sen.

KISA ŞARKI - 8.8.2018

1098 kere okundu

Her şeyin akla uygun bir anlamı yok çünkü. Her şeyi anlayabilecek kadar da akıllı değilsiniz, değiliz. Bazı şeyleri oluruna bırakmayı öğrenmiş olmamızın zamanının geçtiğinden bahsetmiyorum bile. Her gün doğan güneşi ve bu güneşin her gün batışını bile tam olarak anlayamayanların sorunu bu. Sizin değil, bizim hiç değil. Tekâmül bunu gerektiriyor çünkü; su akar yatağını bulur, sen kenarına oturup huzurla seyredebiliyor musun ondan bahset. Sonra sevdiğin şeylerin güzelliğinden bahset, gözlerinin içi gülsün, sesinde sadece ötmesi gerektiği zaman öten serçelerin neşesi olsun. Parmaklarının arasında demli çay bardağın olsun. Ama ille de keyfin yerinde olsun. Kafanda soru işaretleri olmasın. Bırak, bazı şeyler senin dışında gelişsin ve sonlansın. Yorma kafanı, hayat o kadar da uzun bir şarkı değil çünkü, bitiverir sen keyfince dinleyemeden.

Kim ki efendin senin, yaşın kaç, nerde doğdun ve nerede ölmeyi düşünüyorsun? Kadın mısın erkek mi? Yeşili sevdiğin kadar maviye de gönül vermeyi denedin mi? Neden kırmızı baştan çıkartıyor seni ve neden hep sorarak devam ettiriyorsun hayatı. Diyor ki bir bilen; “doğru sorular yol gösterir insana, yanlış sorular ise yoldan çıkartır.” Hangisi doğru sorularının ve hangisi yanlış? Doğru yolda mısın, yoksa yoldan mı çıktın. Mutlu usun onu anlat sen bana. Hayat kısa ve sen yolun neresinde olduğunu bilmiyorsun bile belki de, ne acı!

Hem ne ki o içimizdeki dolmayan boşluk. Uzak bir şehrin pek çok yanı su ile kaplı kasabasında rastlanan. Rastlandığında kalınan. Nedir o gece el ayak çekilince sokağa çıkan, yaşayan ve yaşatan. Sarı kısa saçlarında neşe gizliydi belki. Denedin mi hiç makası eline alıp, kısacık kestin mi saçlarını, açığa çıkartabildin mi yüzünü; makyajsız, hilesiz, savunmasız… Dokunulunca baştan aşağı çiçek açtın mı hiç? “Ben bir çiçek açtım, olmasın sabah artık” dedin mi kendi kendine. Hatta yüksek sesle dile getirirken fark ettin mi kendini?  Hanımeli misin yoksa menekşe mi, yoksa çok az kişinin adını bildiği bir dağ çiçeği mi. Uzak mısın gözden ve mutlu musun kimselere görünmemekten. Değilsen değilmiş gibi davran. İçten yık duvarlarını. Kimse yutmuyor artık bunları. Herkesin haberi var herkesin yalanından. Kimse vurmuyorsa kimsenin yüzüne bunu tek sebebi korkuyorlardır da kendi yalanlarından.

 

ŞAFAK TÜRKÜSÜ - 25.8.2018

1263 kere okundu

Geçmişiz yolun yarısını, durup dinlenmeden, soluklanmadan… Güzel günler yaşamışız, kötü zamanlar geçirmişiz, sevmişiz, sevilmişiz… Neşeliyken göremediklerimizin farkına kederliyken varmışız. Yolda karşılaştıklarımızla değişmişiz yola çıktıklarımızı bazen, bazen de her şeye rağmen devam etmişiz başladıklarımızla. Ama güzel ama çirkin...

Ben bir deniz gördüm düşümde, dalgaları okşuyordu ince kum tanelerini. Uyanacaktım tuttum kendimi. Çıkardım üstümdekileri, pantolonumu sıvadım dizime kadar. Çıplak ayaklarımla koşup kavuştum suya. Parmaklarıma dokundu tuzlu tuzlu. Soğuğu da hissettim sıcağı da. Hüznü de yaşadım sevinci de. Ben bir rüya gördüm denizin ucu bucağı yoktu. Yüzüp uzaklaşacaktım kıyıdan ama cesaret edemedim.

Ölmek ne garip şey diyor şiirinde Nevzat Çelik. İdamla yargılanırken yazıyor bu dizeleri; bağışla beni anne diyor suçlu olmadığını bile bile. Yine de bağışa beni anne diyor; oğul tadında bir mektup yazamadım sana. Yaşamak ağrısı asıldı boynuma, oysa türkü tadında yaşamak isterdim… Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı,  sedef kakmalı bir kutu içinde, vermek isterdim çocukların ellerine. Damdan düşer gibi vurulmak isterdim bir kıza!

Bayram kartlarına tutsak ettik bayramı. Bize teslim ettikleri gibi teslim edemedik çocuklarımıza. Hep bir şeylerin eksikliğinden dem vurup durduk. Bize dokunmayan yılanın kenarından dolaşıp geçtik. Eski günlere duyulan özlemleri biriktirdik içimizde. Kaybolup giden güzel şeyleri koyduk yanına biriktirdiklerimizin. Bize gösterilen sevgi gibi değildi bizim gösterdiğimiz. Hep en çok kendimizi düşündük. Hep en iyisini biz bildik. Ama hep bir şeyler eksikti ve hep başkalarındaydı bunun suçu. Şimdi ne bayram kartları kaldı ne de kelebekler yapıp kitapların arasına koyduğumuz bayram şekerlerinin jelatinli kâğıtları. Şeker bayramını çikolatayla kutlar olduk, kurban bayramından kalan etleri aylarca saklayabileceğimiz derin dondurucular edindik.

Ben bir çocukla karşılaştım gece yarısı. Sarılmış oyuncaklarına ağlıyordu anne diye. Uzatıp elimi saçlarına dokunmak istedim. Cesaret edemedim, korktum kirlenir diye. Ben bir çocuk gördüm gece yarısı. Huzurla uyuması gereken saatlerde yanaklarından düşen yaşları silen.

Satırlara hapsettik sevmeyi. Sevdik belki ama hakkını veremedik. Yenildik zamana bile bile. Öptüğümüz kızları unuttuk bir bir. Yenilerini edindik eskilerinin yerini tutacağını umarak. Hep daha az sevdiğimizi fark ettik sonra ama aldırmadık.  Kimse tutmadı kimsenin yerini, içimizdeki boşluk büyüdü her seferinde. Oğul tadımız bile kalmadı annemizin gözünde. İyi olan her şeyi gömdük içimize. Özlemle yürüdük hep; dursak yenildik sanacaklardı, geri dönsek vazgeçmiş olacaktık. Oysa bir yarıştı bu ve kaybedemezdik. Öptüğümüz kızlar da yarıştırıyorduk, kazandığımız paraları da. Günün sonunda başımızı koyduğumuz yastığı ıslatan gözyaşlarından bahsetmiyorduk hiç kimseye.

Geçmişiz yolun yarısını; içimizdeki denizin dalgalarında batırmışız gemilerimizi. Enkaz altında kalmışız ama dik kuyruğumuz. Güzel günler de yaşamışız elbet; elbet boşa geçmemiş zaman. Ama türkü tadında da yaşayabilirdik hayatı. Küçük hesaplara mahkûm etmeden kendimizi. Vardığımızda dünyayı değiştiremeyeceğimiz duraklara nefessiz kalana kadar koşturmadan. Kırıp dökmeden, eğip bükmeden hoşumuza gitmeyeni.  Çekip gitmeden ait olduğumuz yerlerden. Ait oldukları yerlerden göndermeden sevdiklerimizi.

Şimdi bir eksiğiz, beş eksiğiz şimdi, on eksiğiz. Eksile eksile yürüdüğümü yolun yarısını bırakmışız geride. Mutsuz değiliz, öğrenmişiz mutsuz olmamayı. Mutlu olmamaya da alışmışız. Nasıl gidiyor sorusuna düşe kalka cevap vermeyi de öğrenmişiz.

Ben bir yağmura rastladım sılada. Pencerenin ardından dinledim sesini, camdan süzülüşünü izledim. Toprağın kokusunu çektim içime, içim sığmadı içime sokağa attım kendimi. 

ÇÜNKÜ BURALAR HEP BENİM - 28.8.2018

975 kere okundu

Çaldı saat uyandık, sabahın yedisi… El yüz yıka, belki diş fırçala, geceden birikmiş çiş torbasını boşalt, ağzına bir şeyler tıkıştır, belki bir fincan üçüncü sınıf kahve… Ya da sar başa filmi, telefonun alarmı çalsın. Üçüncü ertelemeden sonra homurdanarak uyan. Gerin biraz yatakta. Kalkıp lavaboya yürü kıçından sarkan şortunu da ardından sürükleyerek. El, yüz, çiş derken giyinme merasimi. Hangi pantolon, hangi gömlek derken kravat tantanası da işin içine girerse vay haline. Dış güzelliğin hiçbir önemi yok aslında ama yine de havalı görünmek gerek. Ben demiyorum ha, sizin fikriniz bu. Ben dış güzelliğe önem veririm.

Saçmalayabilirim, çünkü buralar hep benim!

Neyse efendim attık kendimizi sokağa, harala gürele işe gidiyoruz. Yakınıyoruz da çalışmaktan. Diyor ki istatikçinin biri; memlekette her on kişiden yedisi işe gitmekten memnun değil, geri kalan üç kişi de patron zaten. Kimse de çıkıp demiyor ki suratına ulan gerzek işin var da kıymetini mi bilmiyorsun unca işsiz ortalıkta dolaşırken. Ama adettendir şikâyet etmek, pazartesi sendromundan bahsetmek. Trend böyle, yoksa benim bir kabahatim yok. Sendrom ne diye düşündüm bir an, sonra boşver dedim. Nasılsa kullandığımız kelimelerin yarısının anlamını tam olarak bilmiyoruz. Ha bir fazla, ha bir eksik.

Trafik çok yoğun, inanamazsınız. Sürücülerin saygısızlığı da cabası. Ne işim var benim bu şehirde, bu şehir hayatıyla. Ama yirmi ayakkabı ve otuz beş gömlek sahibi olmak için mecburum buna. Hem beş bin liraya aldığım telefonla on beş liraya içtiğim kahvenin fotoğrafını çekip paylaşmazsam ezikliğim ortaya çıkar. Ben değilim o, hiç değilim, olmadım hiç. Olmaya da niyetim yok ayrıca.

Neyse, başa dönelim. Karpuz aldım lan ben. Bölüp ortadan ikiye dolaba attım. Az sonra bir parçasını çıkartıp içini kaşıkla oyacağım. Oyuktan çıkanları da mideme indireceğim. Hanım abla yazmış twitterda; bir karpuz ve yedi pembe domatese elli lira verdim. Tamam, pahalılık var ama seni de sağlam kazıklamışlar be ablacım. Ben karpuza on iki buçuk TALE verdim. A uzatılarak okunuyor; Taaale. Domates almadım ama yedi domates iki kilo gelse ki gelmez. Kilosu da on lira olsa ki değil. Otuz iki lira elli kuruş öderdim. Bim’den falan da almadım, hemen ucuzcu demeyin. Koskoca Şok marketten yaptım alışverişimi.

Ekim iki bin sekizdi ilk yazmaya başladığımda. Günlük tutuyordum. Balık yediğimden, temizlik yaptığımdan dem vuruyordum. Arada da eşe dosta saydırıyordum. Çalgıcı benim yerimi dolduracak başka bir varoş gülü buldu sanırım bu arada, arayıp sorduğu yok kenar mahalle dilberinin. Sonradan sonradan edebi bir şeyler yazmaya başladım. Çat pat kıvırdım da işi ötesinden berisinden. Mütevazı olmaya gerek yok, yazabiliyorum biraz. Okuyan bazı salaklar bize ne senin yiyip içtiğinden, gezip gördüğünden diyorlardı ki hala diyenler vardır. Haklılar da, size ne benim yiyip içtiğimden. Kendimi eğlendiriyorum ben evladım. İlk üç paragraftaki geri zekâlının yüzdüğü boklu nehir beni de sürüklemeye çalışıyor ve ben elimden geldiğince kıyıya ulaşmaya gayret ediyorum. Neyse ne, sizle ilgili değil bu.

Yazamıyorum epeydir. Şiir kitabım çıkacaktı güya, ibnenin evladı dolar yükselince kağıt fiyatları da aldı başını gitti. Haliyle artan maliyetler yayınevlerini köşeye sıkıştırdı. Ana rahminde nefessiz kaldı benim bebe. Trabzonlu uyanık amcalar İzmit Seka’yı sudan ucuza alıp kapatmamış olsalardı kağıt üretimi için dışa bağlı olmazdık. Neyse efendim geçelim siyasi mevzuları. Bir çocuk ana rahmindeyken ikincisi için sevişmenin anlamı yoktur. Bu yüzden sanırım yazamıyorum. Ben de lak lak yapayım dedim. En iyi yaptığım iştir sonuçta. Kırk yıllık tecrübem var.

Yaşadığınız hayatın kıymetini bilin salaklar, berbat durumda olanlar, hatta artık yaşamayanlar var. Şikâyet etmek kimseyi mutlu etmiyor, daha çok mutsuz ediyor sadece. Çizdiğiniz hem sıkıcı hem de aptal profil de cabası. Sevmiyorum lan sizi, vallahi de sevmiyorum billahi de. Düşünsenize üniversite mezunu bir insan iki bin Liraya çalışabileceği bir iş bulsa sevinçten havalara uçuyor. Ama sen mutsuzsun gül gibi işinle. Okullar başlayacak şimdi. Öğretmen arkadaşların canı sıkılıyor tatil bitiyor diye. Haklarıdır iki ay tatil, çoluk çocukla uğraşmak sıkıntılı iş. Ama gözünü sevdiğimin minnetsizleri.  Günde beş derse girip onun da yarısını laklakla harcayarak ne kadar yorulabilir insan. İşini hakkıyla yapanlar var tabii ki, çok da var ama onlar şikâyet etmezler zaten. Şikâyet edenler işini düzgün yapmayanlardır. Yattığı yerden beş bin liraya yakın para kazanacaksın ve şikâyet edeceksin. Allah çarpar adamı; vallaha da çarpar, billaha da. Öğretmenlere bok attım da diğerleri daha mı iyi sanki; al doktorunu vur mühendisine memleketimin. Baştakiler ne kadar iyiyse alttakiler de o kadar iyi. Bakkalından, minibüsçüsünden bahsetmiyorum bile.

Sanki Ege’nin herkesin bildiği ama sadece hak edenlerin farkedebildiği bir yerinde sırf sizin için meyve veren eşsiz bir ağaç var, bir dal var, o dalda sadeliğiyle herkesi büyüleyebilecek rengârenk yapraklar var. Yok tabi salaklar yok, olsa da göremezsiniz o gözle. Alaçatı var size özel, keyfinize bakın!

Diyeceğim o ki kıymetini biliniz efendim, kıymetini. Hayat dediğin bir kerelik hak. Çar çur etmeye gelmez. Allah göstermesin ölüp gidersin. Sonra yandı gülüm keten helva…