istanbul orospusu - 23.05.2013

5599 kere okundu

Sarı şekerim hadi bize gidelim, bana şekerini ver diye başlıyor şarkı. Şekeri az bir Dünya’nın ümitsiz eğilimlerini beste yapmış söylüyor adam. Belli ki yatağa atacak hatunu, bıkana kadar da yapacak bunu üstelik. Ya defolarını görecek, ya defolarını gösterecek. Eninde sonunda boka saracak her şey. Ya adam mırın kırın ya şeker dır dır dır… Sarı şekerim hadi bize gidelim, bana şekerini ver...

Kimsenin şekeri sonsuza dek tatlı kalmaz oysa, şeker istediğiniz renklere dikkat edin. Gıda boyalarına kanıp tatsız tuzsuz ayrıntılarla sabahlamayın.

Üremek için gelenlerin sayısı çok daha fazladır diyor Dostoyevski amca. Topluma bir şeyler vermek için Dünya’ya geldiğini sananların hepsine yakını çocuk yapmaktan ileri gidemez. Ki bunların da yarısından fazlası çoğalmak için gerek koşul olan sevişme eyleminde hiç de başarılı değillerdir. Beş dakikada bitirdikleri işin meyvesi olan bir bebeden de kimseye yarar gelmez, beş dakikada kurtulmaz hiçbir Dünya. Gerçi ben başka bir şeyden bahsediyordum. Dostoyevski insanları dünyaya geliş sebeplerine göre ikiye ayırırmış. Bir bölümü insanlığa bir şeyler katmak için doğarken, bir bölümü ki bu belirttiğim üzere tamamına yakınıdır sırf soylarını devam ettirebilmek için yaşarlar. Çoğunluğu oluşturan bu bölüm varoluş sebeplerine çok büyük anlamlar yüklediğinden asıl yapmaları gereken şeyi de yapamazlar genelde. Akıllı adamlar sırf bu yüzden doğum kontrol yöntemlerini geliştirmiş olmalı. Beş dakikalık çalışma ürünlerinin bir halta yaramayacağını düşünüp ne kadar az o kadar iyi biçiminde bir görüşe hayat vermişlerdir. Gidin evinize sevişin neticede, boş verin sağa sola ahkâm kesmeyi. Sizden ne köy olur ne kasaba bu saatten sonra, bari keyfini çıkartın aptal hayatınızın.

Ne tarafa baksan bir defo, kimi dinlesen boş lakırdı. Aynaya bile baktığında iyi şeyler göremiyorsun. Körle yatılan bir Dünya’da şaşı olmak kaçınılmaz son. İnsan dediğin boş doğar ve zamanla dolar. Ama çevrenizdeki insanlar boş şeylerle doluysa size fazla bir seçenek kalmaz. Önünüzden bakıldığında arkanız göründüğü halde kıçınız tavanda burnunuz bokta gezer durursunuz. Küçük hesaplar yapa yapa küçülür, boş işleri kafanızda büyüte büyüte bunalıma girersiniz. Kime sorsam ermiştir, kime sorsam Nirvana’nın bir tık altı. İyi de bende mi kabahat, zira ne yana baksam bok götürüyor insanlıktan yana. Hatta aynaya bakınca bile sizi görüyorum, size benziyorum, sizin gibi oluyorum lanet olasıca küçük dünyanızda.

Şehirlerin orospusudur İstanbul. Peşinden koşturduğu milyonları harcar hiç çaktırmadan. Bir dolu insan onu becerdiğini sanırken aslında tükendiklerinin farkına varmazlar. Kaybolup giderler şatafatın içinde, boyasına aldanıp masasına meze olurlar sürtüğün. Orospuyla hayat geçmez, arada bir hovardalık yapmakta yarar var ama takılıp kalmak hiç olmaz…

Bir dolu beş para etmez insanla koca kıçlı bir orospunun bir arada bulunduğu yerden hayır gelmez. Mutluluk kişisel becerilere yalancı kalplere mahkûm olur. Ve eninde sonunda baltanın ağzı taşa rastlar, örselenir, ezilir gün be gün. Beğenmediğiniz Bizans´ı ararsınız İstanbul´un kalıntılarında.

D&R'dan satın almak için tıklayın         

KİTAPYURDU'ndan satın almak için tıklayın

 

seher al
01.02.2014 Cumartesi

Ne guzel anlatmissiniz, agziniza saglık