11:15 - paintball günü - 1.5.2010

0 kere okundu
     Geçen hafta tırı vırıydı ya, bu hafta da ben tırı vırı oldum, ya geç kaldım ya koştura koştura yetiştim okula, hep bir yetişememe, hep bir yetiştirememe hali içerisindeydim. Ama her şey gibi bu hafta da bitti ne mutlu.
     Havalar güzelleşti epeyce, 1 Mayıs bugün, havanın güzelliğinden olsa gerek bir dolu koca kafa sokağa dökülecek yaşasın 1 Mayıs demek için. E yaşasın be arkadaşım, bana dokunmayan yılan olsa bile istediği kadar yaşasın. Babam işçiydi, dini bayramlar dışında bayram havasına girdiğini hatırlamıyorum, çok bilinçli bir adam değildi, bildiği şey çalışmaktı ve bildiği şeyi yapardı. Ben memurum, üstelik öğretmenim de. Hani günde 1-2 saat çalışan, Ocakta 15 gün yazları da 3 ay tatil yapan şanslı kesimdenim. O yüzden karşıyım yürümeye sebep ne olursa olsun, en iyisi yatmak. Yoksa hayatı boyunca bir halt olamamış, üniversite sınavında yarımız kadar puan alıp, biz haylaz çocuklarıyla cebelleşirken sadece işimiz bittiğinde ne yaptığımızı gören insanlara malzeme çıkmaz.
     Telefonum 1 kez çaldı, ardından bir kez daha. Oysa beş dakika arayla kurarım ben saatini, bu kadar sık çalması normal değil dedim ve kafamı çevirdiğimde Orhan Çam’ın aradığını gördüm. Bu sabah bana gelecekti, sabahın altısıydı saat ve kapıdaydı. Kalkıp kapıyı açtım ve uykuma kaldığım yerden devam ettim.
     Bir saat kadar önce uyanıp Çam ile birlikte kahvaltı yaptım. Koca kafa iş görüşmesi için Levent’e geçti, ben ise bilgisayar başına. Öğleden sonra bizim çocuklar ile paintball oynayacağız. Ama şimdi umursamaz bir uyuma isteği var içimde. En iyisi güzellik uykusuna yatmak, belki güzelleşirim biraz, çıkmadık candan ümit kesilmez.

12:02 - Elif ananın kağnısı ve paintball - 2.5.2010

0 kere okundu
     Yok, arkadaş unlarla iş olma, koca pololarını peşlerinden sürükleyemiyorlar bile, sizin neyinize paintball, gidin evde savaş filmi seyredin. Karşı takım Şerafettin, Özer ve Özer’in iki kuzeninden oluşuyordu. Bizim takımda ise ben Ömer Levent ve Burak vardı. Şerafettin’in boynundaki morluk benden yadigâr. Bu görünen hasar sadece, yoksa kaşının üstünden mi vurmadım kolundan mı poposundan mı? Sadece ben de değil,  elemanlar bizim takıma hedef tahtası oldular. Özer’in göbek deliğine kadar girmişti boya oyunun sonunda. Bir kez bayrak için hamle yapayım dedim delik deşik etti karşı takım, bir keresinde de mermim bittiği için isabet aldım. Neticede Şerafettin ve Özer’in işi değil bu, savaş çıkarsa onlar Elif Ana’nın kağnısı ile silah taşısınlar Ömer ile bana.
     Sürünmekten ve koşturmaktan yorulmuşum, dün gece saat ilerledikçe hissettirmeye başladı kendisini bitkin düşen kaslar. Kapağı yatağa attığımda saat 1 olmuştu. Orhan’ım Çam’ım ile hata veren Uydunet bağlantısından ümidi kesip biraz aspx çalıştığımızı da eklemeliyim. Yaza dair planlarım netleştiği an kursa başlayacağım, niyetim bozuk.
     Sabah dışarıda kahvaltı yapmaya karar vermiştik, koca kafa Orhan sabahın sekizinde uyanıp beni de uyandırdı. Dokuz buçuk gibi yola vurup sahilden yürüyerek Çamlık adında bir yere gittik. Oburluğumuzu hat safhada yaşayarak açık büfe kahvaltıdan yiyebildiğimiz kadar yedik. Bizimkine öküzlük deniyor, ne gerek var o kadar tıkınmaya, varsın açık büfe olsun, kıtlıktan mı çıktınız be sığırlar denmeyi hak ediyoruz.
     Öğleden sonra dersim var ama şişmiş midemden ötürü yatmak dışında hiçbir şey istemiyor ruhum.

21:03 - bizim işimiz değilmiş yürümek - 3.5.2010

0 kere okundu
     Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, yetmedi üç beş adım daha gittik, bir de baktık ki yerimizde duruyoruz. Oysa yürüyorduk biz, yorulduğumuzu hatırlıyorum, durup dinlendiğimizi sonra tekrar yola koyulduğumuzu… Yalanmış, hep yerimizde sayıyormuşuz, bizim işimiz değilmiş yürümek.
     Nereden çıktı diyeceksiniz yukarıdaki satırlar, inanın hiçbir anlamı yok, sırf süslü bir şeyler olsun diye yazdım, tamamen tırı vırı yani.
     Eylül ayında bir muhterem zat için yanlış anlamaya olanak verecek birkaç kelime kullanmışım, sağ olsun bir arkadaş uyardı da değiştirdim. Kıyısından köşesinden özgür basına müdahale olarak algılanabilecek bir durum -ki buradaki özgür olan basın benim- az hasarla atlatıldı. Yapıcı eleştirilere her zaman açığız ama ispiyonlamak yerine ziyaretçi defterime not düşmek daha yararlı olur diye düşünüyorum. Allahtan saygı duyduğum bir insandan geldi uyarı da başım gözüm üstüne dedim, yoksa dünya denen küre bana düz biline.
     Hani benim 22 Nisan kafa iznim vardı ya, hani ballandıra ballandıra anlatmıştım ya, bol acılı çiğ köfte gibi oldu. Meğer ava giderken avlanmışım, kafa izni yapayım derken 50 kâğıttan olmuşum. Bu da bana akıl parası olsun, bir daha ki sefere iş görmez kâğıdı alırım ne de rapor. Derim doktor amcaya ya da teyzeye sabahın köründe geldim akşama kadar bekledim kâğıdı ver bana, olmadı çamur yaparım, o da olmadı gider memleketimin özel doktorlarından özel muamele talep ederim.
     Ömer ile oturuyoruz, sınav kâğıtlarını okuyup sevgili öğrencilerimizin akıl dolu cevapları üzerine laflıyoruz. Akıl dolu derken içinde bulunulan kinaye durumu gözden kaçmamıştır umarım. Yılmaz Özdil Beyaz Şov’da birkaç güzel laf etti. Öğretmenlere yatırım yapılmadıkça eldeki öğrencilerden daha iyisini beklemek hayalcilik olur. Var mı bina yaptırıp malzemeyle dolduralım ya da haydi kızlar okula diyelim sanki okuldakilere bir şey öğretiyormuşuz, okuldakiler bir şey öğreniyormuş gibi…

17:50 - Urfa da bize TRABZON - 5.5.2010

0 kere okundu
     Kupa bizim, fener kimin olursa olsun...

19:20 - içimden geldi yazdım - 6.5.2010

0 kere okundu
     Sevmek bir beceridir ama ben pek becerikli değilim, nefret duygusu ise bir kusurdur ve sevmek konusu kadar başarısız ve isteksizimdir bu konuda da. Sevmek Allah’ın bir lütfu, insanın içini ısıtan, yaşama gücü veren bir duygu.
     Bir önceki paragrafta bir dolu şey geveledim, yazdım, sildim, sonra tekrar yazıp tekrardan sildim. Diyeceğim o ki, sevmiyorum ikiyüzlü insanları, kötü ya da iyi olabilirsin. Mutlak bir şey değildir insanın iyi olması, umulduğu gibi her yaradılanın içinde sevgi yoktur, kötüdür bazısı… Kendini inkâr etmektir kötülüğünü saklamak, gizliden kötülük yapmak. Merhaba dersin, merhaba der ama sevmezsin, hoşuna gitmeyen bir şeyler vardır. Ay canım der canımı uzata uzata, saçların ne de güzel olmuş, ağdalı konuşması yetmezmiş gibi bayıldım diye de ekler. Neden yalan söylüyorsun arkadaşım, salak mıyım ben, görüldüğü üzere berbat olmuş bahis konusu saçlar. Ayyy canııııım, çok şekersin… Yahu ne şekeri, bariz ikiyüzlü, akıyor suratından riyakârlık, bakma şirin şirin durduğuna, iki kuruşluk aklından neler geçiyor kim bilir. Bazı insanlar iğreti durur hayata, samimiyet bulamazsın bakışlarında, bazıları iyi numara yapar kandırır ir dolu kişiyi, kötü olsa da yeteneklidir. Üzgünüm saygı duymuyorum varlığına ve sana sevgiyle yaklaşmamı bekleme. İyi ki nefret etmeyi beceremiyorum, yoksa sırf yaradılışından ötürü nefret etmem gerekecek senden.
     Daha kötü bir şey daha söyleyeyim mi size. Bazen iyi insanları da sevmeyebiliyorum, çok derli toplu insanlar olsalar da sevemiyorum. Çevremdeki çoğu insanın sınırları var, her ne kadar açık görüşlü olduklarını söyleseler de ziyadesiyle at gözlüğüne sahip bir bakışları var dünyaya karşı. Eleştirip yargılıyorlar, sınıflandırıp ona göre tutum sergiliyorlar. O kadar mide bulandırıcı anlatamam. Ben de aynı şeyleri yapıyorum bazen, tek farkım çok azı gibi itiraf edebiliyorum kabahatimi. Suçunu itiraf eden bir suçlu ne kadar masumsa o kadar masumum.
     Filiz doğum yaptı, minik bir kızı oldu geçen hafta. Sıkıntılı günler geçirmekte çocuğunun sağlığından yana. Umarım her şey gönlünce olur ve gülen yüzüyle en kısa zamanda aramıza döner.

00:43 - yemin töreninden cız bıza - 8.5.2010

0 kere okundu
     Gün hızlı başladı, sabahın köründe Gebze’den kalkıp koştura koştura eve geldim, arından hızımı kaybetmeden okula vardım.
     Nöbetçi müdür yardımcısından izin almak ve sağlık ocağına gidip “iş görür kâğıdı” yazdırmak seçenekler arasındaydı. Sağ olsun Aziz Hoca sorun çıkarmadı, saat 9 da girdiğim yolun sonuna vardığımda saat 10 olmuştu. Toplu taşıma ve taksinin olmadığı bir yerde otostop çekerek Hastal kışlasına ulaştım. Teyze oğlu Selahattin İskender yemin töreni için arkadaşlarıyla hazır bulunuyordu. Fotoğraf çekecektim ama önce Selahattin’i görmem gerekiyordu. Ama ne mümkün, orta yaşlı gözlerim 60 tane koca kafa arasından seçemedi aradığını. Yine de daha taşa bakıp bastım ardı ardına deklanşöre… Askerlik hırpalamış onu, 20 kere istikamet yediğini, süründüğü söyledi. 30 yaşına rağmen ensesine şaplak bile yemiş. Dönüş yolu yine otostopa gebeydi, onuncu denememde durdurduğum amca Trabzonlu çıktı, 1o yıldır otostop çekmiyordum, eğlenceli oldu.
     Okul çıkışı aslında çok da abartılmaması gereken bir konuda bir öğrencim üzülüp ağladı. Sevmedim durumu, ne öğretmeni açısından gerekli bir durumdu ne de koca kafalı öğrencim için büyütülecek bir olaydı. Üstelik insanların değerlendirmeleri farklı olabilir, yargıları da değerlendirmelerini etkileyebilir. Buna alışmak gerek, hayat dediğin bundan ibaret.
     Okul çıkışı Maltepe sahilinde koca kafalı 10 C sınıfı öğrencilerinden bir kaçı ile mangal yaptık. Mangal dediysem tam bir facia, magandalar gibi bir dolu çöpü etrafa yayıp, acemi ellerle bir dolu tavuğu iç ettik. En çok Ersin ve ben yedik, en kötü esprileri Ozan yaptı, en çok Osman çalıştı, en ana kuzusu Aykut en göbeklimiz Birkan’dı.  
     Trabzonspor basketbol takımı birinci ligde, artık basketbola da heyecan geldi…

07:32 - hareketli bir hafta sonu - 10.5.2010

0 kere okundu
     Yoğun bir cumartesi –Pazar geçirdim, uykudan yana nasipsiz sokaktan yana dolu dolu. Cumartesi sabahı Çamlık’da kahvaltıyla başladı, her zamanki gibi açık büfe oburluk hissine kol kanat gerdi. Ardından ver elini Kadıköy… Dolmuş sürücüsü Kadıköy’de haysiyet yoksunu bir partinin yeşilli kırmızılı mitingi olduğunu söyleyip bizi Söğütlüçeşme’de bırakacağını söyleyince caddede inmek gereklilik oldu. Üstelik Boyner’de indirim vardı ve para harcamak her zamanki kadar cazip görünüyordu. 4 saat kadar kaldık içerde sadece, üç beş kuruşumuzu bırakıp yorgun argın evin yolunu tuttuk.
     Cumartesi gününü, kanepeye uzanıp film seyrederek değerlendireyim derken telefon çaldı, arayan Cansu hanımdı ve Kadıköy’e gelmemi istiyordu. İstemeye istemeye de olsa kalktım yattığım yerden, Cansu değil de bir başkası olsa kesin olarak hayır derdim sanırım. Beşiktaş iskelesinin üzerinde, Deniz Yıldızı’nda oturduk 2 saat, Esra, Melike Cansu ve ben. Eve döndüğümde saat onbir olmuştu ve benim yönetim bilgi sistemine bakam gerekiyordu.
     Akşam vakti Ömer aramış Adalar’a gelmiyor musun demişti. Hafta içi gideceğimi söylemiştim ama daha sonra pek ses seda çıkmamıştı. Nereye, nasıl ve ne zaman gidileceğine dair hiçbir fikrim yoktu. Yoğun bir cumartesi adaları unutturdu bana yani.
     Pazar sabahı koştura koştura dershaneye gittim 10-12 ek ders vardı. Dersten sonra eski öğrencim Emine il Big Big’de oturduk bir süre, ardından başka bir eski öğrencim İsmet’in yanına geçtik. Koca kafaların daha geçen yıl mezun olmalarına rağmen bazıları evlenmiş bazılarının da bu doğrultuda planlar yaptığını görmek çok mutlu etmedi beni. Daha 20 yaşındalar ve hayat hakkında çok az bilgiye sahipler…
     Öğleden sonraki derste çocukların kafasını ütülemekten geri kalmadım, sınav yaklaştı ve zamanımız az. Geçen hafta üzerime fazlaca gelen Fenerbahçeli Serdar ve Fırat’a üçer tane çiğ hamsi getirip yemelerini istedim ama ne fayda. Golü yiyorsun da çiğ hamsiye neden mırın kırın ediyorsun, bir hafta önce bol keseden konuşması kolaydı. Hayat böyle işte gereksizce konuşursan özenle susturulursun.
     Geç kalacağım okula biraz daha yazarsam, üstüme bişiler geçirip eğitim mabedinin yolunu tutayım…

21:27 - evime sokmam sizi - 11.5.2010

0 kere okundu
     Sıkıldığımı görüp beni heyecana davet edenlerden Allah razı olsun, her nerde ve ne haldeyseler. Severim adrenalini, tek düze hayat tarzım değil, yaşlanmayı hızlandırıyor, zamanı monotonlaştırıyor.
     Büyüğü dert, küçüğü cızırtı, zil çalıyor, yine çalıyor ve yine çalıyor… Sokak ayrı sevdada, ev ayrı, sokakta her şeye varım bilesiniz ama evime sokmam sizi.
     Dinlemiyordum hocam diyor hiç utanmadan, azıcık da olsa sıkılmadan. Hocam sizin ne dediğiniz umurumda değil demek istiyor farkında olmadan. Evladım sorunun cevabı nedir diye sormuşsun gayet doğal olarak… Neden böyle davranıyorsun desem, yalan mı söyleyeyim hocam der. Hayat ne duruma getirmiş çocukları, seçenekler saygısızlık ve yalan ki ikisini birden seçiyorlar defalarca. Saygısızlığın adı özgürlük olmuş, saygısızlığın adı açık sözlülük. Bu yol eve gitmez söyleyeyim bir daha, benden geçer, okuldan geçer, çarşıdan pazardan geçer ama eve gitmez. Gitse de o ev gidilmesi gereken değildir. Çözüm yok ve ben üzgün değilim.
     Umut Kaf Dağı’nda, Kaf Dağı başka diyarlarda ve benim ne yürüyecek halim var ne de inancım. Ekinlere ne yağmur olasım var ne güneş, gidiş bozuk hal bozuk, düzen bozuk yol bozuk, kafam iyi Allahtan… Gemime kaptanım, gelmek isteyen varsa güneşim ayrı telden çalar yağmurum ayrı, yola çıkmadan söyleyeyim. Hasat zamanını görecek gözüm yok.

02:28 - Hasan Sadi Mastar - 12.5.2010

0 kere okundu
     Ben 2004 de değiştirdim adımı, Burak oldum Salim iken. Bizim Maraş ise daha geç uyandı bu işe, Mustafa idi Cüneyt oldu2007’de. Geçenlerde bir ara sarmıştı bana yine, tarih Aralık 2009’u gösteriyordu. Son telefon konuşmamızda epeydir bakmıyorum senin sayfaya demişti, bakmış ve yorumunu esirgemeden yazmış. Baykal’ın olduğu söylenen videodan etkilenmiş olmalı ki benim de videolarım olabileceğini yazmış. Senin canın sağ olsun Maraş, çeker gönderirim sana ama karşılığında taze mezgit isterim. Söz, ağı sereceğiniz yeri de ben göstereceğim. Başkası olsa “anladın sen onu” derdi ama ben demeyeceğim zira zaten anlamışsındır sen onu.
     Romantik komedi adında romantik komedi türünde bir filme kurban ediyordum uykumu ki Facebook’a giresim geldi. İyi ki girmişim, uzun süredir konuşmadığım Hasan Sadi Mastar hocamla karşılaştım. Lafladık biraz, hal hatır sorduk 10 yıldan fazladır görüşmemiş olmanın uzaklığı ve internetin sıcaklığıyla. Bıraktım öğretmeyi dedi, atık öğrenmek isteyen geliyor yanıma. Tiyatroyla uğraşıyormuş, festivallere katılıp, turnelere çıkıyormuş. Şaka bir yana her ne kadar adını Cüneyt yazsa da Mustafa arkadaşımın yorumunda bana saydırması geldi aklıma. Koca kafalı bir sığırken tarih 1994’ü gösteriyordu ve ben lise son sınıfa gidiyordum. Daha önce elektroteknik dersimize girmiş olan Sadi Hocanın tiyatro grubu kuracağını haber alıp adımı yazdırmıştım. Gel zaman git zaman 25-30 kişilik bir kadro ile harika bir oyun çıkarmış, Ölü Ozanlar Derneği’ni bir dolu ödül kazanıp, 2 kez de Trabzon Devlet Tiyatrolarında 300 kişilik salonda araları da doldurarak oynamıştık. O yılın sonunda tayin isteyip gitmişti Sadi Hoca. Sonra ki yıllar aynı grup Semih Hoca’nın gayretleriyle birkaç oyun daha çıkarsa da Ölü Ozanlar’ın başarısına ulaşılamamıştı.
     Semih ve özellikle Sadi Hoca’dan bir şeyler öğrenmiştim o yıl, n olduğunu bilmiyordum ama bir şeyler değişmiş, eski ben yeni ben olmuştum. Yıllar sonra anlayacaktım hayata bakışımın değişmeye başladığını, hocalarımdan öğrendiklerimin beni eğittiğini. Öyle derse girip birinci dakikadan kırkıncı dakikaya kadar anlatılan şeyler değildi öğrendiklerim, hayata karşı duruş sergilemeyi öğrenmiştim, farklı bakabilmeyi, sözlerle anlatılamayanı anlamayı öğrenmiştim. Öğrenmek belki abartı olur biraz, öğrenmenin yolunu öğrenmiştim ben ve bu çok büyük bir basamaktı insan hayatı için, benim hayatım için. Sonra gel zaman git zaman ben de üstüne bir şeyler koyarak bu hale geldim. Mustafa’nın dediği gibi Everest falan işin makarası üstelik ben korkarım yüksekten. Öğretmenlikten yana umutlu değilim, bu dünyaya öğrencilere ders anlatmak için geldiğimi düşünmüyorum. Gerçi onların da birkaç istisna dışında pek umurunda değil bir şey öğrenmek. Doğru ya da yanlış, güzel ya da kötü, yararlı ya da zararlı bir hayat seçmek onların elinde ama bir kaçına dünyaya farklı bir açıdan bakabilmeyi öğretebilirsem ne mutlu bana. Ne görmeleri gerektiğin kendileri karar vermeli, yollarını kendileri çizmeli, hayat onların hayatı ve seçim onların seçimi olmalı. Bakmayı öğretmek niyetim, gördüğünü anlamayı, anladığına duyarlı davranmayı, aklını kullanırken adil olmayı, seviyeyi bozmadan saygı göstererek yaşamayı öğretmek…
     Ne zamandır sabahlamıyorum, her nedense yorgun argın düşüyorum eve. Oysa pek çok insan öğretmenlerin hiç çalışmadığını, yatarak para kazandığını söyler. Sanırım bende ve bir dolu arkadaşımda sorun var.Hiç çalışmadan para kazandığımız halde her akşam yorgun düşmüş olarak eve atıyoruz gövdemizi. Üstelik o kadar yorgunuz ki kazandığımız eşek yüküyle parayı harcamak için gece kulüplerine bile gidemiyoruz, banka hesaplarımız kabardıkça kabarıyor, mülklerimiz arttıkça artıyor. Darısı memleketi kurtarmak için öğretmenlere inat canla başla çalışan diğer meslek gruplarının başına. Yatarak para kazanmak güzel şey vesselam… Paragrafı bitirmeden giriş cümlemi bağlayayım, ne zamandır sabahlamadım, bu gece sabahlayacağım.

01:33 - gofretten meseleler - 13.5.2010

0 kere okundu
     Laboratuar boştu bugün, Ömer, Umutcan ve Pınar’ın boş günü olduğundan maya kutuları bana kalmıştı. Laboratuarda ders yapmak sınıftakinin yarısı kadar zor değil. Tam keyifli bir iş günü olacaktı ki yine bir pürüz çıktı çikolatadan gofretten yana. Bende bir sorun var galiba, kurşun mu döktürsem, doğrularımı mı değiştirsem bilemiyorum. İnanmadığım şeylere kendi kendimi ikna edemezken başkalarının sözlerine tav olmak zor geliyor.
     İş çıkışı Tamer koca kafası aradı, eski okuldan müdür yardımcım Semra Hoca doğum yapmıştı on gün önce ona gidecektik. Bekle dedim Fehmi’ye arkadaş geçerken alacak bizi. Tamam dedi Fehmim yiğidim 1 saate yakın beklemek zorunda kalacağımızı bilmeden. Semra’ya gittiğimizde kadro tamamdı. Tolunay, Volkan, Özlem, Esra, Şenay, ben ve Tamer… Doğu cephesinde değişen bir şey yok, her şey bıraktığımız gibi, her şey bildiğimiz gibi. Kuzey koymuş oğlunun adını Semra, bana inat sanki bir dolu saçı var veletin, ufacık çirkin bir şey ama gelecek vaat ediyor, 3-4 aya kadar abisi kadar sevimli olacak muhtemelen.
     Yarın Pendik Ada Tesisleri’nde 12-A´nın mezuniyeti var, Gülçin benim için kırmızı halı sereceğini söyledi, umarım doğrudur, yoksa kaprisin bini bir para… Tamer ile teşrif edeceğiz davete, koca kafaların mezuniyet sevincini paylaşacağız.
     Dün gece Sadi Hoca ile karşılaşmıştım Facebook’da, bu gece de aynı gruptan Ebru ile sohbet ettik. Özlemişim arkadaşımı, lise yıllarına dair güzel günlerimiz olmuştu, Ankara’daymış.

21:56 - 1 ayda ikinci kez - 15.5.2010

0 kere okundu

Eve geldim az önce

Binanın girişinde bir dolu polis…

Ne oldu dedim?

Hırsız girdi dedi

Kime girdi dedim?

Sana girdi dedi…

1 ay önce karşı binadaki teyze de aynı soruma aynı cevabı vermişti…

22:55 - intikam soğuk yenen bir yemektir - 16.5.2010

0 kere okundu
     Bakmayın başlığın öyle olduğuna, ne kinciyimdir, ne de Bursa’nın şampiyon olmasına sevindim, Fenerbahçe olsa daha iyi olurdu fikrimce…
     Ama yine de 96’yı unuttuk mu sanıyordunuz?

15:01 - düğün mevsimi - 20.5.2010

0 kere okundu
     Trabzon’dayım, her şey her zamanki gibi, abimin evlenecek olduğunu saymazsak. İşin büyüğü bitmiş durumda artık küçük ayrıntılarla uğraşıyoruz. Pazar saat 16.00 da nikâh var, akşam 20.00 de eğlence.
     Ne çok yemek yedim son 3 gündür, her canım çektiğinde bir şeyler tıkındım. Bu akşam Akçaabat’a geçip köfte yemek var niyetimde,  tek eksik kalan o.
     Hiç düğün havasında değilim, tek bildiğim abimin artık evli birisi olacağı gerisi de teferruat.
     Yağmur vardı dün, bugün zaman zaman güneş yüzünü gösteriyor. Köyde her yer yemyeşil, zaman bulup dolaşamadım bahçelerde. Yenidünyalar, erikler daha yeni olgunlaşıyor, kirazlar yolun başında… 20 gün sonra olsaydı düğün daha güzel olabilirdi, belki de 15 yıldır yılın bu dönemi Trabzon’da olmamıştım.

11:54 - az kaldı - 21.5.2010

0 kere okundu
     Yağmur olanca hızıyla devam ediyor. Sabah erkenden uyanmak zorunda kaldım, babam aradı arkadaşının bilgisayarında sorun var diye. Kalkıp Yomra´ya indim, ben anlamam bu işten deyip Trabzon´a geçtim ardından.
     Abime ulaşmaya çalışıyorum ama telefonu kapalı koca kafanın.
     Öğleden sonra annem ve ablam ile alışverişe çıkacağız. hem takı hem de kıyafet almamız gerekiyor. Ben o işi halletmiştim çok şükür, takım elbisemi yılbaşında alıp kenara koymuştum, yenge hanıma takacağım seti de Trabzon´a gelmeden önce Kapalıçarşı´dan almıştım.

21:03 - yarın düğün - 22.5.2010

0 kere okundu
     He babam de babam koşturuyoruz, nikaha kaldı 20 saat. Yarın Trabzon genelinde elektrikler kesik, jeneratörler ile idare edeceğiz. Müzisyenle görüştüm, yarın Trabzon´a geliyor. bişiler bişiler bişiler...
     Az kaldı, bu gece yatacam kalkacam, yarın yatacam kalkacam sonra ver elini İstanbul ve huzurlu evim. Ama muhtemelen hırsız puştu girmiştir benim eve, sağlık olsun...
     Şimdi çıkmam gerekiyor, bir dolu eşya ve bir dolu düğün tatlısını da alıp eve gitmem gerekiyor...

22:46 - abimin düğünü (part 1) - 24.5.2010

208 kere okundu
Cansu adında bir kız çıkıyor ve varınızı yoğunuzu sizden alıyor, abinizle evleniyor… Aramızda kalsın 100 liramı iç eden nikâh memuru amca Cansu Yılmaz’ı eş olarak kabul ediyor musunuz dediğinde hüzünlendim ve salondan dışarı çıktım “komik” duruma düşmemek için.
 
Sabahın köründe kurduğum telefonlar kalkıp işe koyulmam gerektiğini haber verircesine çalmaya başladılar. Jeneratör alınıp top kılıklı kuaför amcalara götürülecekti. Tüm şehirde elektrikler kesikti ve kuaför diye geçinen sığırların jeneratörü yoktu. Üstelik bu durum umurlarında değildi, Burak jeneratörü getirip kuracaktı ve onlar para kazanacaktı. Aynen öyle de oldu, koca jeneratörü Gamez, (Osman Sezgin) Ceyhun, (Koloğlu) ve ben dördüncü kata kadar ıkına ıkına çıkardık. Sonra yanlış binadan aşağıya inip doğru binanın üçüncü katına kadar aynı ıkınmalarla hamallığa devam ettik.
 
Yomra’ya dönüp tıraş olmak istediğimizde sanırım damat yeni uyanmaktaydı. Berberden çıkıp eve giderken abimin cızırtılı sesi benim yüzümden geç kaldığını ve kol düğmelerini bulamadığını söylüyordu yüksek tondan en sevgi dolu haliyle. Giydiği ceketin cebindeki kol düğmelerini bulmak için medyum aradık ama mahallenin bu konudaki yetersizliği bize engel oldu.
 
Arabayı süslemeye gittiğimizde hafriyat yükleyen işçilerle kavganın eşiğinden döndük, sığırlık yapan hemşerilerimizin üzerine önce ben sonra abim yürüdü ama sağ olsun halaoğlu Gamez araya girip dayak yememize engel oldu. Yeterince stres yüklüydük ve rahatlamak için biraz bağırmaya ihtiyacımız vardı sanırım ama dayak fazla gelebilirdi.
 
Kuaförden gelini almaya giderken yağmur olanca hızıyla üzerimize yağıyordu.  Önden ben arkamdan abim ve Cansu elimdeki fenerin ışığına sığınarak merdivenleri indi. Arkadaşlar da gelmiş ve 7-8 arabalık minik bir konvoy oluşturmuştuk. Gelin arabası önü kesen çeteleşmiş veletlerle uğraşmak bana kalıyordu. Önce buraya gelin ben para vereceğim deyip gelin arabasını gönderiyor ardından da en az masrafla tüyüyordum. Büyüyünce serseri olacak tipler her ne kadar ısrar etse de, içinde gelin olmayan sıradan bir arabanın önünü kesmekte onlar için d çok akıllıca değildi. Üstelik gelin arabası tehlikeli bölgeden uzaklaşmış oluyordu ben veletlerle ilgilenirken. Her çocuğa para verecek olsam, minimum 5 TL den abartısız 70-80 çocuğa 300-400 TL bayılmak zorunda kalırdım ki bu beni hiç mutlu etmezdi.
 
Kornalar eşliğinde Cansuların evine gidip oradan da fotoğraf çektirmek için önce Ayasofya Müzesi’ne sonradan da Trabzonspor’un tesislerine yöneldik. Profesyonel fotoğrafçılarımız Mesut ve Özlem sabah dokuzdan gece bire kadar yanımızda olacaktı. Yeşil çimlerin üzerinde poz verilecekti ama koskoca tesiste tüm toplar malzemeci tarafından depoya kaldırılmıştı. Arayışlar sonucunda hoş bir sürprizle karşılaşıp Trabzonspor’un Fenerbahçe’yi 3-1 yendiği kupa maçında kullanılan ve üzerinde tüm futbolcuların imzası olan top ile çekim yapma şansını yakaladık. Gerçi tek bulabildiğimiz topun o olmasının da etkisi vardı bunda.
 
Saat yaklaşmış ve nikâh vakti gelmek üzereydi, herkes tiril tiril giyinmişti ve ben Özge’nin boğazındaki düğmeyi zorla iliklediği gömleğin içinde terliyordum...
 
     Devamını yarın yazmalı koca kafalar, mevzu uzadı…
 

00:16 - abimin düğünü - (part1,5) - 27.5.2010

0 kere okundu
     Sürecin her anında Cansu’nun arkadaşları pek bir heyecanlı, pek bir neşeli bizim taraf ise ziyadesiyle sakin ve sessizdi. Hadi Cansu geç kaldık telkinleri eşliğinde Gündoğdu ile Zorlu Grand’a geçip misafirleri ağırlamaya başladım. Yolunu kaybeden gelmişti. Kapıda duracak ve erkek tarafının misafirleri ile ilgilenecektim ama neredeyse kimseyi tanımıyordum, 1996 yılında Trabzon’dan ayrılmıştım, tanıdıklarım şekil değiştirmiş, şekil değiştirenler tanınmaz olmuştu. Her gördüğüme hoş geldiniz diyordu ve bir dolu insan hoş geliyordu.  Kısa süren nikâh ve ardından takı töreniyle oteldeki işimizi bitirmiştik. İmam nikâhı için bizim eve gittiğimizde yağmur olanca hızıyla devam ediyordu. Ama şansımı yaver gitmiş Trabzonspor tesislerinde çekim yaparken bulutlar aralanıp güneşe yol vermiştiler kısa süreliğine de olsa.
     Köydeki işimiz bittiğinde Fatih ben ve Aslı Galanima’ya gidip son hazırlıkları yapacaktık. Çılgın şarkıcımız Kaptan bizden önce gelip orkestrasını yerleştirmiş rakısını doldurup kavun ve peynir eşliğinde demlenmeye başlamıştı. Misafirler gelmeye başladığında biz planımızı yapıp, kimin nerelere oturacağını kararlaştırmıştık. 
     Saat 20:00 olmadan misafirler gelmeye başlamıştı, abim ve Cansu ise yarım saat gecikmenin ardından mekâna teşrif etmişti.
     Uzatmak isterdim ama hiç yazacak havamda değilim. Her şey çok güzeldi, abim çok mutluydu, haliyle ben de mutlu oldum. Üstelik katıldığım en eğlenceli düğündü diyebilirim. Gece bittiğinde saat 01.00 idi ve biz hala Galenima’daydık. Abimi evine bıraktıktan sonra Murat ile birlikte köye çıkıp eşyalarımı hazırladım, yastığa başımı koyduğumda uyumak için 3 saatim vardı.

11:35 - yatana kimse ekmek vermiyor - 28.5.2010

0 kere okundu
     Hızlı başladı İstanbul’da hayat, geç kaldığım okuldan geç ayrıldım pazartesi. Rötar yapan uçak yüzünden şehre 11.00 da vardım ve haliyle öğleden önceki dersleri kaçırdım. Kamu net mi nedir angarya bir şey yüzünden son 3 saatimin boş olmasına rağmen okulda beklemek zorunda kaldım.
     Salı günü pazartesiden daha hareketliydi, kameramanla cebelleştim sabahın köründe, ardından elektrik kesilmemesine rağmen jeneratör devreye girdi. Sağolsun Ceyhun koca kafası yerine teslim edip parasını ödedi meretin. Finalde ise okulun konseri vardı.
     Özer ve ben kulisten sorumlu ayak işleri müdürü olarak görevlendirildiğimiz Türkan Saylan Gösteri Merkezi’nde amatör ruhun verdiği hoşlukla birlikte gayet eğlendirici geçen bir konsere tanık olduk.
     Çarşamba günü dinlenmeye zaman vardı, okul çıkışı koştur koştura eve gittim.
     Dün Beşiktaş´ta acı veren bir işim vardı, yine okul çıkışı koşturarak eve gidip ardından  metrobüs ile karşıya geçtim.
     Okul suyunu çekmeye başladı, ha bitti ha bitecek. Temel Elektronik Ölçme ve Mesleki Gelişim derslerini bitirdim. BTT ise uzatmaları oynuyor. Sıra geldi finale, akla kara belli olacak artık. Sanırım öğrencilerimin çoğu dökülecek, bu performans ile başarılı olmaları zor, yatana kimse ekmek vermiyor.
     Türk dili sınavları var, serbest bıraktım çalışmaları için ama yarısı kakara kikiri de. Sınavdan sonra hocalarının peşinden koşturup not istemek daha kolay geliyor sanırım. Alışmışız istemeye, çalışmak zor geliyor. Hani Türk milleti zekiydi, hani çalışkandı… Çalışkan Türklerin yattıkları yerde kemikleri sızlıyordur, gerçi bu gençlik onu da umursamaz…

18:43 - cumartsei sabahı ateşi - 29.5.2010

0 kere okundu
     Sabah kalk, önce Özer’i sonra Ömer’i ara ikisi de açmasın, ardından Ömer arasın ve nedesin desin, geç kaldın desin. Atla taksiye koştura koştura okul, alel acele sınav, sonra tekrar ev taksiyle, ardından güzel bir kahvaltı sonra yine koşturarak okul ve yine sınav ve yine ev.
     Özer aradı, bowlinge gidecekmişiz, yarım saate kadar hazır ol dedi, peki dedim.

23:53 - karting hezimeti - 29.5.2010

0 kere okundu
     Oğlum Burak, senin neyine karting, sanki baban Trabzon’un dağında boş zamanlarında karting yapıyordu. Otur evinde aşağıya, sıkılırsan film seyret, daha da sıkılırsan in sahile denizi seyret ama karting yapma.
     Gidene kadar bir dolu dolaştırdı bizi Özer, dört erkekle birlikte cumartesi akşamı keyfine giriş yaptım. 25 lira bayılınca 15 dakikalığına minik arabanın sahibi oldum. Debriyaj yok, sadece gaz ve firen, tam sevdiğim gibi yani. İlk turda Ömer koca kafası düştü peşime, … var sanki ne takıldın kıçıma, yavaşla da ben yoluma gideyim, stres yaptırma. Ama dinler mi 3-5 hamleden sonra arkadan çarpıp taca attı beni. Ardından Özer geldi, o da heveslenmiş geçecek illaki.  Önüne kırıyorum olmuyor, gaza basıyorum gitmiyor, o da çarptı bana ve ben yine taca çıktım. Birkan var amcaoğlu Özer’in, en iyimiz oydu, yaklaştığını görünce bir iki eğlence manevrasından sonra yol veriyorum geçiyordu. Gerçi yol vermesem de duracak gibi değildi. 5 tur bindirdi bana utanmadan ve sıkılmadan. Paintballda ki vurulduklarının acısını çıkaramasa da yarışın birincisi Birkan oldu. En iyi tur zamanını yapan ve yarışı 2. Tamamlayan Ömer efendi de 3 tur bindirdi bana yine utanmadan ve sıkılmadan. Sonlara doğru Ömer ile Birkan saldırdı üzerime, şey kadar genişlikte yoldan ikisi birden geçecek beni. Ulan defolun gidin, ecelinize mi susadınız demeye kalmadan bir sağ arkadan biri sol arkadan geçirdiler bana boylu boyunca, ben yine köşe gönderine yakın bir yerden taç atışı olarak döndüm yarışa. Son tur eğlenceliydi, damalı bayrağı görünce çektim ayağımı gazdan, tıngır mıngır dolaşa dolaşa ağzımda kimsenin duymadığı bir şarkı vurdum kendimi yola. Kayıtlar göre 59 saniyede geze geze bitirdim turu.
     İşin özeti canlarım benim, en kısa zamanda yeniden kartinge gidip bu yerden bitme oyuncak araba sürücülerine hadlerini bildirmem gerek. Gerçi bildirmesem de olur, en az birinci olmak kadar zevkliydi sonuncu olmak. Her halükarda ben kazandım yani Ömerciğim.