TIRTIL - 16.5.2018

851 kere okundu

İnce eleyip sık dokurken çıktı karşıma, hesapta yokken hiç, baharda... Fırtınadan yeni çıkmıştı, yırtıktı yelkenleri. Şiirlere gebeydi belli ki, özenle yazılmış şarkılarla nota nota geldi. Biliyordum cevabını ama yine de Bodrumdan mı Ayvalık’tan mı diye sordum. Çeşme dedi. Dudağımın sol köşesinde bir tebessüm belirdi, görmedi kimse. Söylemedim ben de, sakladım kendime.

Eskiden, biz daha çocukken Bursa’da ipekböcekleri olurdu.  Dut yaprağı alıp ipek verirlerdi. Ermezdi aklım, aklımız o zamanlar ayrıntılarla pek ilgilenmezdi. Tırtıllar kelebek olurmuş meğer, kısacık ömürlerini boşa geçirmemek için canla başla çalışırlarmış. Üstelik kısacık ömürlerimizi boşa geçirdiğimiz bu dünyada olurmuş bunlar. Tırtıllar kelebek olurmuş. Kelebekler renk katarmış hayata, sevda olurmuş, huzur olurmuş. Ömürleri kısa olurmuş.

Hızlı giden şeyler çabuk bitecekmiş gibi gelir bana dedi. Beklerim dedim, zamanımız var. Güldü galiba o da, yüzünü denizden yana çevirdi. Sen de Tirilyeli misin dedi sonra. Yok dedim, ben Ege’yi seviyorum. Sana Egeli diyelim o zaman dedi. Poyraz Musa geldi aklıma, Fırat suyu boyunca iğde kokuları yayıldı etrafa. Yarına bitmez bu dedi. Güzel değildir o zaman diye üsteledim, kısa şeyler kısa sürer bilirim ben dedim. Çok biliyorsun sen dedi. Egeden olsa gerek dedim. Bu kez çevirmedi kafasını, gördüm güldüğünü. Sen Tirilyeli’sin o zaman dedim. O da yok dedi.

Kötü insanların da güzel geceleri olur. Çekilir el ayak sokaklardan, kimsesizler bile bir köşeye sığınıp uyur, sokak köpeklerinin ağırlaşır adımları, martılar bırakır kendisini boğazın akıntısına. Anadolu Feneri’nden yola çıkan Garipçe’de alır soluğu, Emirgan’da vurur kıyıya. Denizi seyreder adam bir bankta, sessizliği dinler yanında oturan kadın, martılar gelip geçer usulca. Başlar bir düş hiç hesapta yokken ve hiç hesapta yokken biter yana yıkıla.

Ben istemedim kötü olmayı dedim. Susalım biraz dedi, biliyorum; anlatmana gerek yok. Kelebeğin ömrü sanıldığı kadar kısa da değildir aslında. Birkaç gün yaşayanları da vardır birkaç hafta da. Hatta bazıları bir yıl bile yaşar. Kanadındaki toza takıldı aklım, dokunursam incineceğinden korktum. Korkarak yaşanmaz dedim fısıldayarak. Efendim dedi! Bitter mi seversin, beyaz çikolata mı dedim. Sütlü dedi. Ben de severim diyemedim.

ARKADAŞLAR - 20.5.2018

1093 kere okundu

Bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar. Pazar sabahı daha keyfine varamadan beni uykumdan koparan hayat size de en fazla bu kadarını yapar. Kimse kimseye bir şey yapmıyor aslında arkadaşlar. Kim ne yaparsa kendisine yapıyor. Diyeceğim o ki bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar.

Çukur dizisinin seti mi okul mu belli değil. Daha önce de geçirmiştim bunu aklımdan. Birkaç kat aşağıdaydım, yine istemeye istemeye uyanmış ve kalkmıştım yatağımdan. Hiç mi gören yok burayı demiştim. Köpek bağlasan huysuzluk eder. Hele ki minicik olan, kokoş kadınların elinde gezdirdiği tuhaf köpekleri bağlasan altı ay ağzını çekmek zorunda kalırsın. Sen hav hav sanırsın ama o altı ay önce bağlandığı bu harabeden bahsediyordur. Bilsen heyecan gelir hayatına ama bilemezsin. Nereden bileceksin hemen. Bu hayatın heyecanı meyecanı yok deyip geçenlerdensin sen de.

Ben geçmem mesela; kırmızıda geçmem, Trabzon’a giderken Erzurum’dan geçmem, büyüğümü çiğneyip geçmem. Geçen var ama ben geçmem. Öyle öğretmiş annem babam. Öğretmenim, dayım, halam öyle öğretmiş.

Evladım yardım eder misin diyorum. Etmem diyor, az önce yürüyüş yolundaki topraklara iki süpürge vurdum, çok yorgunum. Hem yardım etmek zorunda değilim ki, öğrenciyim ben. Öğrenci olmuşsun ama adam olamamışsın diyorum. Kızına da diyorum bunu erkeğine de. Rizelisine de diyorum bunu, Muşlusuna da. Hem sen o hikâyeyi de bilmezsin, anlatmamıştır büyüklerin; hani adam vali olmuş ama senden farkı olmamış bilemezsin. Telefon vermiş anan eline, baban cebine üç beş kuruş koymuş. Deden, babaannen karışınca höt demiş, pedagoji diye bir şey var demiş, kulaktan dolma bilgiyle çocuğumun psikolojisi bozulur demiş. İyi bok yemiş haşa huzurdan. Nasıl davrandığına, kimle düşüp kalktığına bakmadan salmış sokağa. Hocam diyor görüyorsun, anlatmama gerek yok görüyorsun. Her şeyi yapıyorum diyor okusun diye, görüyorsun. Haşa huzurdan -ki bu ikinci kez oluyor- iyi bok yiyorsun diyorum. İçimden diyorum, o kadar delikanlı değilim henüz. Anlamıyor o, çünkü her şeyi bildiğini sanıyor salak.

Olmamış o çocuk kardeş olmamış, ablam olmamış, becerememişsiniz. Bugün it olmuş bu, yarın da kopuk olacak. Bu makyajların, abuk subuk kıyafetlerin, tavırların sonu felaket olacak. Sana dert olacak, yetmezmiş gibi bana da dert olacak. Senin çöpün benim kapımın önüne çevre kirliliği olacak. Evladım şu çöpü yerden alır mısın diyorum. Ben atmadım ki hocam, niye alayım diyor. Ben attım zaten üstün zekâlı evladım, hep ben attım. On tane zayıfı olan da benim, arkadaşımın annesine küfreden de. Kitap görünce hortlak görmüş gibi olan da benim, kırk beş kelimeyle gün boyu boş boş konuşan da. Sen sakın alma o çöpü yerden iyi aile çocuğu evladım, telefonuna gelen mesaja cevap ver, bekletme arkadaşını.

Bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar. Yüz kişiden ellisi aynı ayakkabıyı, sekseni aynı pantolonu giyse de hepsi kendisini çok farklı hissediyor arkadaşlar. Çoğunuzun ismi ya Merve ya da Burak… Size baktıkça sıkılıyorum arkadaşlar. Küçüğünüze de sıkılıyorum, büyüğünüze de arkadaşlar. Bakmayınca da niye günaydın demedi oluyor. Sizle ayacak günü istemiyorum, gece sonsuza dek sürsün arkadaşlar. Aldığınız yola bakayım diyorum önce, sonra bakmayayım diyorum göreceğim şeyi bile bile. Sizsiniz o ben değil. Tabi olmaz bu hayatın heyecanı meyecanı arkadaşlar.

Bu bina sizsiniz, bu öğrenciler, anneler, babalar sizsiniz. Ben değilim, karıştırmayın beni. Tamam, benim de ucuz taraflarım, bayağılıklarım var ama sizden değilim. İstesem de olamam, denedim çünkü olamıyorum! Sokakta yere tüküren sizsiniz. Nezaket ile ikiyüzlülüğü karıştıran sizsiniz. Doğruyu söyleyip yanlışı yapan sizsiniz. Düğünlerinizde, doğum günü partilerinizde görgüsüzlüğe tavan yaptıran da sizsiniz. Kumuşundan çıktığını unutup kestanenin dikenine burun kıvıran da sizsiniz. O çöpleri yere atan da sizsiniz, alır mısın dendiğinde ukalalık yapan da. Anne de sizsiniz baba da, çocuk da sizsiniz arkadaşlar. Ve arkadaşlar bu hayatın heyecanı meyecanı yok diyen de sizsiniz.

Kürek mahkûmu gibi hissedenler olarak mahkûmuz size arkadaşlar. Çekilir gibi değilsiniz üstelik. Ölmeye dursanız bitmezsiniz. Haklısınız ama arkadaşlar, çoksunuz çünkü. Haşa huzurdan üçüncü kez arkadaşlar; sizle de bi bok olmaz sizden de arkadaşlar.

BÜYÜK ŞEHİR - 24.5.2018

898 kere okundu

Diğer günlerden farkı yalnız uyanmamış olmamdı. Sağ tarafımda sarı saçlarını hissedebiliyordum. Kokusuna alışmıştım. Gözlerimi ovuşturdum, uyumaya devam edebilirdim ama etmedim. Ona döndüm. Yeni uyanmış olmalıydı, gözlerini henüz açmıştı. Günaydın dedim. Günaydın dedi dudağının kenarındaki sıcak tebessümü göstere göstere. Abartı yoktu halinde, huzurlu görünüyordu. Mutluydu da.

Kahvaltı sever misin dedim. Severim dedi cevabını aynı gülücükle süsleyerek. Yatağa da istersin sen dedim. Neye borçluyum bunu dedi, günün güzelliğine mi. Hayır dedim, gün güzel diye değil, sen güzelsin diye bu. Gün sana borçlu güzelliğini, sen güne değil. Uykulu olmasa sokulup sarılacaktı, öyle bir sıcaklık okundu gözlerinde ama yapmadı. Ruhunu teslim etmemişti daha; tedirgindi belki benden yana biraz, korkuyordu kapılıp gitmekten belki. Çok canım yandı demişti bir keresinde, yine yansın istemiyorum. Ben de demiştim, ben de istemiyorum.

Kalkıp mutfağa yürüdüm, mayıs başıydı, ısınmaya başlamıştı hava, sıcaktı. Perdeyi aşıp içeri girmek ister gibiydi güneş, pencereyi araladım temiz hava için. Su koydum çaydanlığa, altını yaktım. Dolaptan iki yumurta aldım önce, sonra yetmez belki deyip bir tane daha aldım. Tereyağı çıkardım, zeytin ve peynir çıkardım. Taze ekmek yoktu, tost makinesinin fişini prize taktım kızarmış ekmek yapmak için. Olmazsa aradığım bir öğün değildi kahvaltı ama içimden gelmişti bugün. Güzel bir gecenin sabahı da güzel olmalıydı. Tezgahın üzerindeki radyoyu açtım. Sever misin diye seslendim, Grup Abdal “altın yüzüğüm kırıldı, suya düştü su duruldu” diyordu karıncanın denizden su içişi gibi…  Neyi diye cevap verdi. Grup Abdal’ı dedim. Seveyim bari dedi. Sev bari dedim, duymadı sesimi. Sağanda pişen yumurtaların sesini de duymadı, keyifle uzandığı yatakta telefonunu karıştırıyordu.

Sokağa çıktığımda saat on bir olmuştu. Geç kalmıştım işe, olsundu. Saate göre yaşayacak değildik ya her gün. Kaçamaklar da gerekliydi mutlu olmak için. Birkaç saati emrimize amade yapmaktan kimseye zarar gelmezdi. Garajın kapısının açılmasını beklerken marketteki kıza takıldı gözüm, mutsuz gürü. İnsanların çoğu mutsuzdu. Mutlu olanlar da sebep arıyordu mutsuz olmak için sanki ve hayat bu konuda çok bonkördü.  Mutsuzluk isteyene istediğinden fazlasını veriyordu hep. Sağa sinyal verip birinci vitesle devam ettim ara sokaklarda ilerlemeye. Rüyadan henüz uyanmıştım, istemeye istemeye gerçek hayata dönüyordum. Büyük şehir beni bekliyordu ve ben yine hazır değildim.