BAZI ŞEYLER ÇOK GÜZEL - 11.6.2017

1355 kere okundu

Bazı şeyler çok güzel; sabahın körü de olsa serçelerin cıvıltısıyla uyanmak mesela. Ya da uyumak çekirgelerin gürültüsüyle. Bazı şeyler çok güzel; denizi yaşamak sakin bir sahil kasabasında, balık avlamak gün batarken, sohbet etmek eşle dostla.

Yeşil olur da kötü olur mu hiç diyor kitap, daha yazılmamış bir kitap. İçinde aşka dair cümlelerle. Sevgilisinin gömleğinde, atkısında ya da beresinde. Hatta kolunda taktığı bileklikte. Yeşil olur da kötü olur mu diyor kitap; gülüyor sevgili, içten bir bakışla cevap veriyor cümleye, yeşilleniyor baştan ayağa. Çok güzel olan bazı şeylerden biri oluyor bir anda. Bir anda güzelleşiyor dünya.

Nisan tadında Eylül gibisin diyor başka bir kitap. Uyanmak zorunda olmadığın bir sabah uyanıp koltuğa uzanıyorsun. Karşı koltukta beş yaşlarında bir kız çocuğu. Bebeklerini dizmiş karşısına öğüt veriyor. Sen çok yaramaz bir kızsın, artık benim sözümü dinlemelisin diyor birine. Diğerine derslerini yaptın mı diye soruyor. Üçüncüsüne aferin diyor, sen çok güzel bir çocuksun. Sen çok güzel bir çocuksun diye geçiriyor aklından karşı koltukta başka şeylerle uğraşıyormuş gibi davranan adam; bazı şeyler çok güzel diyor içinden, dudağının kenarına paha biçilemez bir tebessüm çörekleniyor.

Beyaz bir sayfaya yeşil bir fırça darbesi iniyor. Üzerinde büyük harflerle kısa bir cümle, altında küçük harflerle bir isim. Bir düş devam etsin diye uykulara doyulamayan, bir masal anlatanın dilinden bal olup damlayan, bir hayat yüzyıllarca yaşansa da bıkılmayan. Şimdi sen her neredeysen ve her kimsen gel söyle bana, ikna et beni daha güzeli olmadığına. Bazı şeyler çok güzel bu hayatta.

Sakin akan bir nehrin kıyısında, denizle birleşmeden hemen önce; yine yeşil ve bu kez maviyle birlikte. İnce belli bardakta tavşankanı çay, hayat yeterince güzel olduğundan şekere ihtiyaç duyulmamakta. Ben bilmem adını sanını, öğrenmemişim, öğretmemişlerde; güzel bir müzik çalmakta. Biraz gitar, biraz saksafon ve kontrbas. Caz diyorlar adına. Belli ki eskiden kalma, güzel şeylerin çoğu gibi; annem gibi, babam gibi, harmanda fındık ayıklarken gözünün bir ucuyla bize göz kulak olan dedem gibi, temmuz ortasında evden kaçıp denize gider gibi, henüz masumluğunu yitirmemiş çocukluğum gibi, abim gibi… Usulca esiyor rüzgâr, deniz kokusu karışıyor çayın tadına, hayat güzelleşiyor bir kez daha.

Bazı şeyler çok güzel sevmeyi bilene, kıymet verene, güzeli çirkinden ayırt edebilene.

editör tırı vırı dünya
19.6.2017 Pazartesi

teşekkür ederim :)

Ecem Küçükoğlu hayatı yaşamasını bilene güzel...
15.6.2017 Perşembe

Doğum gününüz kutlu olsun :)

KAFAMDA BİR TUHAFLIK - 19.6.2017

2191 kere okundu

Eşimin ilk hamile olduğunu öğrendiğimde değil, Eylülümün ilk tekme atışını hissettiğimde de değil. Hastane odasında annesinin memesine tutunmaya çalışan patates yumrusu kılıklı o bebeği gördüğümde hiç değil. Ben baba olduğumu gece su içmek ya da tuvalete gitmek için uyandığımda, su içmeden ya da tuvalete gitmeden acaba kızım üzerini açmış mı diye odasına gidip bakmaya başladığımda anladım. Eve ilk benim kucağımda girdi, annesi nasıl tutacağını bile beceremezken ben ellerimin arasına alıp yıkanırken tuttum onu. Defalarca koynumda uyumuşluğu da vardır, sokak sokak kollarımda gezmişliği de. Trabzon’dan dönerken uçakta elini gömleğimin içine sokup baba meme demişliğini bile hatırlarım. Ama baba olduğumu anlamak için iki odayı birbirinden ayıran duvar da olsa aramıza bir engelin girmesi gerekiyormuş.

Hasta olacak derlerdi etraftakiler ama ben aldırmazdım. Bir şey olmaz derdim. Yazları evimizin yan tarafındaki araziye yerleşen Çingenelerin çocukları hasta olmamayı öğreniyorsa o da öğrenebilir derdim. Daha birkaç aylıkken kar kış demeden alır sokağa çıkarırdım onu. Bana mısın demezdi, ne hasta olurdu ne de tek bir öksürük sesi duyulurdu minik ağzından. Annesi çalıştığı zamanlardan birinde işe götürmüştüm de uykusu geldiğinde bilgisayar masalarının üzerine yatak yapıp yatırmıştım onu. Nasıl bir mutluluktu anlatamam. Benimdi, istediğimi yapabilirdim, babasıydım. Etraftakiler düşüncesiz ya da özensiz olduğumu düşünse de masaların üzerinde yaptığım derme çatma yatağın değme kuş tüyü yataklardan çok daha mutlu olduğunu bir ben biliyordun bir de o, Eylül. Bir de annesi, çünkü üç kişilik sıcacık bir dünyamız vardı ev neyle mutlu, neyle mutsuz olduğumuzu en iyi biz biliyorduk.

Erkekler güzel kadınlarla görünmekten keyif alırlar, severler caka satmayı etrafa. Benim hiçbir zaman öyle bir hevesim olmamıştı. Ama kızımla sokakta yürürken öyle böbürlenir öyle havalı hissederdim ki kilometrelerce yürüsem usanmazdım. Benle işe geldiği bazı günler kapının önünden taksiye bineyim, kavşağa kadar yürüyüp oradan bineyim, aşağı ki yoldan bineyim diye üç dört kilometreyi kucağımda onun sıcaklığıyla yürüdüğümü bilirim. Daha yolun üçte biri bitmeden uyur, eve gidene kadar hem kendi terler hem de beni terletirdi. Dışarıdan bakılınca ikimize de eziyet gibi görünen bu durum hayatın bana verdiği en değerli ödüllerden biriydi. Kızım olanca sıcaklığıyla kucağıma sığınıyor ve güven içinde uyuyordu. Değil on kile yüz kilo olsa bile taşırdım onu. Bir baba için bundan büyük bir mutluluk olamazdı, olsa da ben bilmiyordum.

Bir yandan televizyon seyredip bir yandan da kendi dünyasında oyunlar oynarken yıllarca çenesi üzerine gitmeyen artık orta yaşlı olan ve sessizlik arayan babasının kafasının şiştiğini nereden bilsin. Kendi odama gidip koltuğun üzerine uzandıktan birkaç dakika sonra yanıma gelip baba neden buraya geldin demesine mi yanayım yoksa çok gürültü yapıyorsun dedikten sonra tamam gürültü yapmayacağım, yanında oynayabilir miyim demesine mi? Tamam oyna dedikten sonra hop hop yaparak sağa sola atlamasını sessizce oynamak sanan bir çocuğa, kızınıza nasıl kızabilirsiniz? Kızmadım da… Ama zaman zaman kızdığımı söyleyen olursa da inanın. Her ne kadar en sevdiğim varlık da olsa söz dinlemeyince sesimin tonu değişebiliyor. Ve anında düşüyor minik dudakları, asılıyor güzel yüzü.  Güvendiği dağlardan kar geliyormuş da o hazırlıksız yakalanmış gibi ürkerek ve korkarak bakıyor yüzüme. Daha sözüm bitmeden pişman pişman olsam da bilirim ki bazen azarlamak gerekir çocuğu. Çünkü siz öğretmezseniz hayat çok daha zor şartlarda, dikkat etmeden, kırıp dökerek öğretir ömrün sadece bahardan ibaret olmayıp dört mevsime de gebe olduğunu.

Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık kitabını bitirmeye çalışırken sabahın beşinde karalıyorum bu satırları. Yıllardır kalın kitap okumamıştım. Lise yıllarında bazen günde bit kitap bitiren ben son on yıldır günde yirmi sayfadan fazla okuyabildiğimi hatırlamam. Ama Kara Kitap olsun, Yeni Hayat olsun okurken kendimden geçtiğim kitapların yazarının yeni romanı içimdeki eski sevdayı depreştirdi. Eski zamanlardaki kadar olmasa da hafta sonu iki yüz sayfadan fazla okudum sanırım. Konyalı Mevlüt’ün İstanbul’a gelişi, Reyiha ile evlenişi ve hayat mücadelesi aldı götürdü beni. Okumamış ama okuyacak olanlar varsa şimdiden özür dilerim. Kitabın sonlarına doğru Rayiha ölünce Mevlüt ve kızları bir başına kalıyor. Sabah işe gidecek olan ben uyumak yerine dertlendikçe sayfaları çeviriyorum. Kızım geliyor aklıma, annesiz kalan o çocukları düşününce. Daha birkaç saat önce baba beni sen uyutur musun yalvarışına birkaç dakikacık yanında yatarak karşılık verdiğim kızımın yatağına girip sarılıyorum ona, önce kaçıyor ama sonra sokuluyor bana. Kalkmasam, yatmaya devam etsem bir zaman sonra sıkılıp uzaklaşacak. Pek çok huyu gibi babasına benziyor bu huyu da. Gelemiyor sıkıntıya, uyurken de olsa özgürlük duygusu bırakmıyor yakasını. Gerçi o sizden uzaklaşabilir ama siz ona sırtınızı dönemezsiniz. Uykuda da olsa küser, sanki iki beş dakika önce kollarımdan kurtulup duvara yapışan o değilmiş gibi sen bana hiç sarılmıyorsun der ağlamaklı bir ses tonuyla.

Mevlüt önce üniversite kazanan kızı Fatma’nın daha birinci sınıfta İzmirli bir sınıf arkadaşıyla evlenmesine razı olup küçük kızıyla yaşamaya başlar. Bir yıl geçmeden Fevziye de Bolulu bir taksici için kaçar evden. Tek başına kalır yıllarca gündüz yoğurt satan, büfe işleten, parkta değnekçilik yapan, elektrik idaresi için tahsilâtçılık yapan, sokakta pilav satan ve her gece aksatmadan yanık sesiyle bozaaa, bozaaa diye bağırarak İstanbul’un mahallelerini dolaşan Mevlüt Efendi. Kızımın bir gün gideceği gelir aklıma. Elimden gelse bir damla yaş dökülür gözümün kenarından yastığa, öylesine kaçar keyfim. Yıl önce Yeni Hayat ile özgürlüğün tadını daha güçlü hissetmemi sağlayan Orhan Pamuk kırk yaşında ufacık bir kız çocuğuna nasıl da bağlandığımı sokar gözlerime satır satır.

Dün babalar günüydü. Sevmem özel günleri, sevmediğim günlerde de bana hediye alınmasını istemem. Gerçi bir hafta önce kırk bir yaşıma girdiğimden dolayı üzerine dikilen mumları üfleyerek iyi ki doğdun şarkısına karşı çıkmamıştım. Çünkü kızım çok seviyor doğum günlerini, o mutlu olsun diye her hafta doğum günü pastası üfleyebiliriz. Ama şu pastanın çilek ya da kiraz gibi bir şey değil de abur cubur olması bütün iştahımı kapatıyor.  Baba ben sana sadece resim yapabildim diye hüzünle yanıma gelen kızıma beni sevmen benim için en büyük hediye dedim. Anneler için hikâyeler anlatılır hep ama bilmezler ki bir baba için en büyük hediye kızının sıcaklığıdır. Kızım öylesine sıcak ki, hiçbir hediye onun yerini tutamaz.

Şimdi gidip kalan altmış sayfayı da bitirmem gerekiyor. Hava aydınlandı, lambayı yakmama gerek kalmadan kızımın yanına sokulup Mevlüt Efendi’nin öyküsünün kalan kısmını da öğrenebilirim. Kızımın sıcaklığında, soluğunu duyarak, mutlulukla ve huzurla…