SAÇMA SAPAN DÜNYALAR - 11.9.2018

960 kere okundu

O yakışıklı ben değilim, olmadım hiç. Denedim pek çok kez, briyantin sürdüm saçlarıma, gömleğimin yakalarını havaya diktim, jilet gibi ütülettim pantolonumu ama olmadı. Kazağımı pantolonumun içine koydum, dudağımın sol yanına en havalı gülüşümü kondurup olmayan bıyığımın altından yedi numaralı bakışımı attım ama yine olmadı. Yokmuş olası, yirmi yaşımdan sonra öğrendim, beş yıl sonra, belki altı. Dedim olmaz benden ama sonra vazgeçtim. Çünkü kimseden olmuyordu, dikkatli bakınca görmüştüm. Zamana göre yanılabiliyordu göz; benimki de başkaları da. Jölenin de son kullanma tarihi geçmişti zaten.

O defterin çizgisiz sayfalarına yirmiden fazla çizgi çektim yatay. Dikine de çekmek istedim ama dur dedi. Durdum, laf dinlerim ben. Sonra ilk çizgiden başlayarak yazdım. Çok şey vardı yazacak ve ben yazabiliyordum. Herkesin bir meziyeti vardı ama benim yoktu. Vasıf nedir öğrendiğimde üzerimden yirmi beş yıl geçmişti. Yirmi beşi de öyle bir geçmişti ki üzerimden ve ben öyle bir fark edememiştim ki anlatsam içler acısı. Çok darbe yemiş olmalısın demişti bir keresinde her şeyi bildiğini sananlardan biri. Hayır demiştim, hiç yemedim. Ama gel de anlat. Ne anlatsam değişmeyen fikirler vardır, üzerimden geçenlerden sonra öğrendim bunu. Öğrendiğim pek çok şeyi üzerimden geçenlerin arkasından bakarken anladım. Öyle der kitap; önce öğrenirsiniz sonra öğrendiğinizi anlarsınız. Ben anladım.

Yok üzülecek bir şey, varsa da yok. Çünkü bütün deneyler göstermiştir ki boşunadır hepsi. Ayrıca belirtmek isterim ki bu deneylerin hepsi gerçek denekler üzerinde yapılmış ve test edilmiştir. Benim de üzülmüşlüğüm vardır çok eskiden. Haliyle işe yaramadığını da görmüşlüğüm vardır. Ha ben illaki üzüleceğim diyorsanız geri zekâlılığınıza doymayın. Ben hızlı doyanlardanım. Bazısı ne kadar üzülse doymaz, akıllanmaz bir türlü. Onlara önerilecek kitaplar var. Benim girmediğim topların gol gibi duran ama puan kazandırmayan pozisyonlarından çıkan kitaplar bunlar. Yok üzülecek bir şey, okuyan okusun; Allah deyip ötesini bırakan insanlar bile gördüm ben.

Uzaktan kayıt ettim ben. Ne var ne yok iki göz ve iki kulakla kayıt ettim. Sonra seyretme huyum yok ama. Bilgisayarım film dolu, aynı terane. İndirip indirip seyretmiyorum. Kaydedip kaydedip giderim ben. Demişti ya İsmail Abi; benim de genlerimde posta arabaları at koşturuyor. Bir yanımda Sunay, bir yanımda Serdal. Arkadaş tutacaksan kafası kırık olacak. Ne o öyle takım elbiseli, kravatlı züppeler. Algıda seçici olamamak da cabası. Ne var ne yok bi kulaktan giriyor, öbür taraftan çıkamıyor. Ne Sunay var şimdi ne de Serdal. Varsa yoksa günaydın demeyi hüner sanan gereksiz kalabalıklar. Hepsi de çok akıllı, inanamazsınız. Kayıt altına aldığınız ve işlerine gelen her şeyi can kulağıyla dinleyip kafalarını sallarlar, popoları kalkar ama belli etmezler. Ben bilirim, ben popolarına da bakarım hepsinin. Çoğunun ki yüzlerinden daha olduğu gibidir, anlayan herkes bilir ki kimse poposunu makyajla saklayamaz.

Saçmalık hepsi, göründüğümden daha aptalım ben. Ama daha da aptalların dünyasında yaşadığım için sevilmesem de zeki görünüyorum. Ki otuzunu geçmiş bir adam artık sevilmeyi çok fazla umursamamalı. Eğer umursuyorsa sevilmiyordur da. Gerçi umursamıyorsa da sevilmiyor olabilir. Hem bu sevgi denen şey genelde ikiyüzlüdür. İşine yaramayanı sevmez insan, işine yarayanı da işine yaradığı sürece sever. Sonra herkes bana benzer. Belki biraz daha aptal ya da akıllı. Ama aslolan şu ki o yakışıklı ben değilim, kanıyorsanız kendinizi sorgulayın beni suçlamadan önce. Çünkü sizde istediğim şeyi alabilmek için zaaflarınızı kullanmak zorundayım. İtiraf edin, eşekler gibi şekilciyiz hepimiz.

TEKİR VE MEZGİT - 18.9.2018

606 kere okundu

Neyin var dedi, yok dedim bir şeyim. Tuttu elini elimin üzerine koydu. Var dedi bir şeyin, anlarım ben. Yok dedim, olmadı hiç. Çekti elini geri, ben varım ya dedi. Var mısın dedim. Varım dedi. Güldüm biraz ama görmedi, göstermedim. İnsan bazen kimsenin anlamadığı şeylere güler. Niye güldün ki dedi. Sen görmedin ki dedim güldüğümü. O da güldü, görmedim ben.

Konuşmak ister misin sıkkınsa canın. Havadan sudan, uçan kuştan, gürültücü martıdan konuşmak ister misin? Olur da sıkılmıştır belki canın; akıp giden zamana sıkılmıştır, hep yerinde duranlara, kalabalıklara sıkılmıştır. Belki kanayan yerlerine tuz basıyorsundur gizli gizli. Yaraların vardır göstermeye utandığın. Bir zamanlar gülen yüzüne akşamüzeri hüznü çökmüştür. Birileri ölmüştür içinde ya da içindekileri öldürüp gitmiştir birileri. Konuşmak istersin belki…

Japon karıncaları dünyayı istila etti dedi. Otuz yıl önce bunların filmi olurdu, ele geçirirdiler dünyayı. Küçüktüm ben, korkardım karıncalardan. Isırınca acıtırlar da hainler. Hepsini geçti tek de dolaşmaz bunlar, ben korkarım kalabalıktan. İnanma dedim öyle şeylere. Uzaylı mı bunlar istila etsinler dünyayı. Şunun şurasında üç beş ay… Korkacak ne var. Şaka be şaka dedi. Konuşacak laf olsun. Ben fareden korkarım aslında. Ondan ben de korkarım dedim. Sen korkma dedi, ben senin yerine de korkarım. Gülelim mi biraz dedi. Sorulur mu hiç? Güleriz tabi, ne zaman istersen. Şimdi dedi. Şimdi olmaz dedim, benim yemek yapmam gerek.

Tekir ve mezgit… Kırmızı balık derdi kızım. Bana hep kırmızı balık alır mısın baba derdi. Alırım derdim, alırdım da. Annesi mezgit severdi, hala sever. Tekiri kızartırken kırmızı bir su salar, yağı olmasa bandır ekmek ye. Ben ekmek severim. Bizim oraların ekmeği güzel olur, eskiden daha da güzeldi. Yılda bir giderdim bizim oralara. Mevlana fırınında ekmek alır kuru kuru yerdim. Taksim Fırını da iyidir. Dedemle gitmiştik bir kez. Rahmetliyle Şehre de bir kez gitmiştik zaten; ben peynirli yemiştim o yağlı. Bilmezler şimdiler yağlıyı. Eskiden öyle lüks yoktu, fazla seçenek yoktu. Bi peynirli vardı bir de yağlı. Yuvarlak, açık pidenin ortasına iki yumruk büyüklüğünde yağı koyar kenarından koparıp koparıp bandırarak yerdi. Beyaz sakallarına bulaşırdı yağ. Ertuğrul’un fırını da derlerdi eskiden. Sırf dedem gitmedi, çoğu gitti dedemden önce, dedemden sonra. Yeniler bilmez Ertuğrul’u, Taksim Fırını’nı bilirler. Ben çok şey bilirim de kalmaz aklımda, unuturum. Ama bazılarını unutmam, olmayacak zamanda gelirler aklıma. Ağlayasım gelir ama ağlamam. Hem tutarım kendimi, hem utanırım. Ağlamaya bile fırsat yok şu dünyada. Kim demiş yalnızlık var diye. Ben hiç yalnız olmadım, iyi mi kötü mü zaman zaman değişiyor fikrim. Bir gün ben de giderim kızımla Ertuğrul’un fırınına; ona peynirli söylerim kendime yağlı. İçerisine bir yumruk yağ atarım. Derim dedemle geldim, anlatırım uzun uzun. Belki dinler o da…

Seviyor musun dedi. Sevmez mi insan dedim. Hem yaşanır mı sevmeden. İçi kararmaz mı insanın. Senin için beyaz mı ki dedi. Pembe dedim ve de mavi, biraz da yeşil. Ben dedi, benim rengim ne. Senin kirpiklerin uzun dedim. Benim de uzundular eskiden ama şimdi değiller. Eskiyle derdin ne ki senin dedi. Yok dedim, eskiyle bir derdim yok. Sorun yenide. Nesi var yeninin dedi. Yok dedim bir şeyi. Ruhu yok, tadı yok, adı bile başkalarından aşırılmış. Şimdi tutsan anı biriktirsen yirmi yıl öncesinden utanırsın, ezilirsin yemin ederim, yerin dibine girersin. Diyeceksin yok mu anısı olan, şimdikiler anısız mı? Var elbet, olmaz mı? Ama akan suyun duran sudan farkı var, birinde kurbağalar yaşar birinde balıklar. Yine tekir ve mezgit mi dedi. Kızımı özledim dedim. Ben de özledim dedi. Mezgiti mi dedim, alırım yarın. Bana mezgit alma, mezgit tut dedi, hem anısı da olur. Olur dedim, yarın balığa çıkalım. Birlikte mi dedi. Yok dedim tek başıma, hem belki ağlarım da biraz.

PALAMUT ÜZERİNE DENEMELER - 24.9.2018

1303 kere okundu

Eylülün biri dedi mi insanın içine bir serinlik düşer, yaz bitmiş ve güz başlamıştır. Temmuz ve ağustosta bunaltan sıcaklar yerini gece üşümelerine, ince battaniyelere ve uzun kollu gömleklere bırakmıştır. Yazcıların yüzü düşmüş, kışçılar bıyık altından ki bıyığı olmayanlar da dudak ucundan gülmeye başlamıştır.

Ağır balıktır palamut, sevmez herkes. Eylülde yavan olduğunu bahane ederler, ekimde ise yağlı. Haklılardır da vesselam, her mide üstesinden gelemez derya kuzusunun. Ki her el de yenir hale getiremez sonbaharın efendisini. Bu yıl bol bol görüyoruz tezgâhlarda. Mezgitin kilosunun yirmi liraya satıldığı yerde palamudun on-on beş liraya satılması pek çok kişi gibi benim de hoşuma giden bir durum.

Kasım gelecek birazdan. Ne kaldı şunun şurasında; altı gün, altı da gece. Kasımda aşk başkadır filminden sonra mı aşk kasıma yazılır oldu yoksa aşk kasıma yazılıyor diye mi böyle bir film çektiler bilmiyorum. Ne kasımla özel bir ilişkim var ne de aşka çok önem vermişliğim. Sonu olan şeyleri çok fazla umursamamak gerektiğine inanırım. Aşk dediğin iki üç yıl süren bir aptallık dönemi. Akıllanınca, yani maymunlar gözünü açınca ne kasım umurlarında olur ne de aralık. Ki kasımın en iyi tarafı çinekoptur ama bizim konumuz şimdilik palamut.

Bir kilo civarı olacak palamut. Ben bir kişiden fazlayım dersiniz belki. Olabilir… Ben tek palamutla vereyim aklı, siz gerekirse çoğaltırsınız. Yok efendim yok dilimletmeyeceksiniz beyefendiyi. Nedense bazı balıklar erkek, bazıları da kadındır benim gözümde. Çipura erkektir mesela, levrek kadın. Lüfer de kadındır… Palamut ise erkek. Konumuzla ilgisi yok bunun gerçi. Laf uzasın diye yazdım. Karnı temizlenecek sadece balığın; dilerseniz kuyruğunu ve kafasını da kesebilirsiniz. Ben kuyruğunu kesip, kafasını bırakıyorum mesela. Güzel görünüyor öyle yapınca.

Benim kız eylülün birinde doğdu. Eskiden bir eylül av sezonunun başlangıcıydı, yedi yıldır ise kızımın doğum günü. Hiç sevmem doğum günlerini. Muhtemelen yetiştiğim kültürden ötürü. Bizim oralarda boş işlerle uğraşmazlar pek. Doğmuşsan doğmuşsundur, tantana yapmazlar. Sünnet düğünü yoktur mesela, doğum günü partisi yapılmaz. Yirmi yıl önce tabii ki. Artık sonradan görme usullerin başkenti oldu memleketim. Komşumuz Hasan Dayı’nın kıçı boklu torununun doğum günüsü Demet Akalın’ın bebesinin doğum gününden farksız. Sonradan görmelik durumları da farksız. Bi harcanan paralarda fark var; ona da at büyük göt kovuk derdi annem. Hasan Dayı’yı Demet Akalın’dan aşağı gördüğüm anlaşılmasın sakın; benim gözümde yirmi tane Demet bir tane hasan etmez ama o gelin yok mu o gelin… Çağa ayak uyduracağım diye ne yapacağını şaşırıyor, alışmayan kafada da şapka böyle duruyor. Biz karışmıyoruz böyle şeylere artık. Kızıma da doğum günü yapıyoruz her ne kadar istemesem de. Her yıl hediyesini kendi seçerdi; malumunuz aptal aptal oyuncaklara, geri zekâlı bebeklere para verirdim kaçınılmaz olarak. Bu yıl hediyesini kendim seçtim, özgürsün dedim. İstediğini yiyebilir, istediğini içebilirsin. İstediğin yere gider, istediğin şeyi yapabilirsin. Bu yıl doğum günü hediyen özgürlük olsun dedim. Aptal oyuncaklara para verilmesine kızdığımı bildiği için mi yoksa gerçekten hoşuna gittiği için mi bilmem ama sevdi hediyesini. Şamata sevmiyorum ben, seveni de sevmiyorum. Yaşlandım, huysuzluğum arttı; malzeme bu diyorum, sevmeyen gitsin, ben varsa sevenlerle yoluma devam edeceğim. Ne kaldıysa şunun şurasında artık…

Sosunu hazırlamak gerek balığın. Ama önce karnı temizlenmiş palamudun içine biraz kekik, biraz da karabiber koyup bir – iki saat bekletmekte yarar var. Sebebini sormayın, bilmiyorum. Yaptım, oldu; siz de yapın, olur… Bir adet çarliston biber, küçük boy bir adet kuru soğan, minik bir diş sarımsak ve bir adet domatesi rendeleyin ya da çok mimik parçalara ayırarak bir kaşık zeytinyağı ile karıştırın. Elde ettiğiniz karışımın üçte birini balığın içine yerleştirin. Geri kalanını da balığın etrafına bulayın. Sağlığa zararlı olduğu söyleniyor ama sigara kadar değildir sanırım. Sigarayı zıkkımlanıp, hormonlu meyveleri yiyip, sabah akşam kola içenler alüminyum folyo kullanmasınlar, öldürücü olabilir. Hazırlanan karışıma bulanan balığı alüminyum folyoya sararak fırına verin. Tuz atmayı da unutmayın emi. Kırk dakika iki yüz derecelik fırında pişen balığı sıcak sıcak servis edin. Öyle diyorlar ya televizyondaki aşçılar. Sıcak sıcak servis edin. Sanki balık soğutularak yenirmiş gibi. Gerçi yenir de herkes Karadenizli değil. Sıcak yiyin siz. Suyuna ekmek de bandırın. Birileri köylü müsün diyebilir. Evet köylüyüm deyin. Şehir hayatını iyi bir bok zannedenlerin yüzüne yüzüne böğürerek evet ulan deyin, köylüyüm ben. Fırında yapılmış palamudun suyuna batırdığınız ekmeğin keyfini sürün. Parmaklarınızı kullanın balığı yerken. Bırakın şehirliler ne bok yerse yesin. Siz dokunarak yiyin balığı.

Güzün serinliği, insanı eksilen sokaklar, uzayan akşamlar güzel şeyler. Şikâyet etmeye dursak günlerce konuşup, aylarca yazabiliriz ama elimize hiçbir şey geçmez. Benim geçmedi mesela, geçmiyor da. Güzel şeyler fırsat gibi. Misal palamut, misal kız evlat, ılık bir Eylül gecesi, sıcak çay. Yaşar Kurt radyodan eşlik ediyor; Hemşin Yaylaları’na yattım uyuyamadım… Gerçi yaylaların da içine etti benim her şeyi paraya çevirmeyi marifet sayan hemşerilerim. İnsan doğduğu yeri seçemiyor ama yaşadığı yeri seçebiliyor. Keşke doğduğum yerde başka insanlar yaşasaydı diyebiliyor ama duymuyor kimse. Amcam kızıyor beğenmiyorum bizim oraların insanını diye. Otuz yıl beğendim, gurur duydum, el üstünde tuttum. Peki onlar ne yaptı? Güzel olan her şeyin içine ettiler. İnanmayan Karadeniz sahil yoluna baksın, Uzungöl’e baksın, kış günü yanan, yakılan Çam Burnu’na yapılan sözüm ona turistik tesislere, eskiden dört ayaklı hayvanı şimdilerle her türlü hayvanı bol yaylalara baksın. Gözden göze fark var tabi. Akıldan akıla da. “Kestani gumişindan çikmiş da gabuğuni beğenmemiş” der annem. Öyle değil be anne, vallahi öyle değil. Kendinden olan iyi olsun istiyor insan, en iyi olsun. Geçtim iyisinden kötü olmasın bari diyor insan. Ne yeri eski yer oraların, ne insanı eski insan. Orman olmuş oralar hep ve bir dolu yırtıcı hayvan!