BAZI ŞEYLER - 9.10.2018

806 kere okundu

Varlığından utanacaksa yokluğun esmesin rüzgâr, salınmasın yaprak. Ötmesin her sabah keyifle cıvıldayan serçe, akmasın su, koşturmasın önlü arkalı yelkovanla akrep. Dursun zaman en kötü yerinde, resmetsin resmetmekle görevlendirilmiş her kimse. Fırça fırça anlatsın gördüğüne, yeşil anlatsın, kahverengi anlatsın. İnansın dinleyen, anlasın.

Bitsin sarı sıcak yaz, gelsin sonbahar. Unutulsun unutulduğunda mutlu olunacak yalanlar. Yalnızlıkla sınanmasın insanlar. Çünkü esince rüzgâr, yağmur yağınca çünkü bazı şeyler bazı şeyleri yaşamışların genzini yakar.

Bir kadın tarasın saçlarını sabahın ilk ışıklarında, bir çift ayak yürüsün yatak odasından banyoya. Bir kol uzansın, bir el dokunsun tarakla dost saçlara. Bir yüz gülsün, mutlu olsun bir kadın içten bir dokunuşa.

Daha iyi misin dedi bana. Daha iyiydim ki dedim. Seviyorum dedi. Neyi dedim. Güzel cümlelerini seviyorum dedi, bir gün yanıldım deme ihtimalim olsa da, umurumda değil. Yanılmasan da değişim şartlar dedim. Şartlarla değişirim ben de, sen de değişirsin. Ama şimdi çok güzelsin. Halamın evinin önünde ki hanımeli kadar güzelsin. Yok şimdi ama otuz yıl önce vardı. Hem ne de güzel kokardı, unutmadım. Seni de unutamam bir gün yanıldım deme ihtimalin olsa da. Bir yanın gider belki dedim ama bir yanın kalır bende, sen olmasan da kalır bendeki sen bende. Gülümsedi… Kapadı gözlerini, çenemin altına soktu kafasını, saçlarının kokusunu duydum. Evim olsun mu burası dedi. Sıkıca sarıldım omuzlarına. Seviyorum dedi. Biliyorum dedim.

Yaklaşacak liman, savrulacak fırtına olsun. Kasım ayının ortaları; Cuma belki, belki Salı. Rengi siyaha çalmış bir deniz, hava yeterince soğuk, ortalık tenha. Bakılacak iki güzel göz olsun, tutulacak el, yürünecek yol olsun. Aşk olsun. Dalgalar hınçla vursun kıyıya, aldırmasın kumlar. Sen aldırma olan bitene yanında ben varken. Ben aldırmıyorum çünkü olan bitene seninleyken.

Sahiden mi dedi. Sana hiç yalan söyledim mi dedi. Hatırlıyor musun dedi, geçerken uğramıştın da sabaha kadar sohbet etmiştik. Hatırladım dedim, kahven yoktu da çıkıp almıştım ben.

LEGAL SEVİŞMELERDEN ÖTÜRÜ - 16.10.2018

674 kere okundu

Ölüme yakın bir dinginlik, puslu sabah, alışıldık martı sesleri, eskiden kalma birkaç dilim ekmek, peynir, zeytin… Gece vakti güzel bir kahvaltının tabii ki gideri vardır. Hele de uyumak gibi bir düşünce yoksa menüde. Çekmiş gitmiş her zaman ki gibi eylül, kasım göz kırpıyor. Aşka davet ediyor davete icabet etmeye dünden razıları. Ama bir ay ama bir yıl. Üç beş kalp tıkırtısı, birkaç güzel söz, biraz sürtünme, kavga ve gürültü. Çarkı böyle dönüyor gönül işlerinin. Üstelik zengin fakir ayırmayan sosyalist bir müessese. Herkese eşit, herkese aynı mesafede…

İnsandan yana yüzü gülmeyen kedide arıyor teselliyi. Yok efendim yok ne kadar itelesek de olmuyor bizden. Daha insanı doğru dürüst sevemezken kediler neyime. Nefret ettiğim zannedilmesin lütfen. Ben sadece sevgi beslemiyorum. Ama açık sözlüyüm, kediler neyse insanlar da o benim için. Sevdiğim hayvanlar yok değil. Balık mesela, bayılırım… Haftanın üç günü yesem bıkmam. Yedi günü yediğim zamanlar da vardı ama yeniden bir yüz bin lira daha sokağa atamam. Yok zira! Kuşları da severim, dalda olanları, özgürce uçanları. Kafestekiler sevimsiz, sahipleri de öyle. Ama kedi sahipleri mi, kuş sahipleri mi diye sorsanız balık hali diye cevap veririm. Aşk bu; ottan boktan çıkartamıyor burnunu.

Kâğıt kaleme bakıyor, kalem bana. Ben duvarlarda gezdiriyorum gözlerimi. Yazmak için sebep gerek ve epeydir anladım ki duvarlar sebep değil buna. Ama yine de bakmadan edemiyor insan. Bir duvarım vardı benim çok eskiden. Tek katlı bir köy evinde yaşardım. Amcam askere gitmişti. Uyurken tavanı seyrederdim, karşı duvarı seyrederdim. Uyurken dediğim uyumadan öncesi. Hatta uyandıktan sonra da bakardım. Duvarda bir iz vardı. Siperin ardından kafasını hafifçe çıkarmış mihverli bir askere benzetirdim onu, amcamdı… Gel zaman git zaman amcam askerden geldi, ben büyüdüm, iz kayboldu, ev yıkıldı ve yenisi yapıldı yerine pek çok şey gibi. Ben sevmedim yenileri; bi amcam değişmedi bildim bileli. O da ne çorbaya tuz olur ne de tatlıya şeker. Ama değişmemesini sevdim hep.

Mevzu da dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyor farkındayım. Ama süre bol, hikâye az. Anlat anlat nereye kadar. Dedem Rus işgalini görmüş; meşeye kaçtık annemlerle derdi. Anlatırdı hep, hep dinlerdik. Çok keyifliydi. Babaannem de cadı hikâyeleri anlatırdı. Cazi karısı derdi; gece evin ortasında ki kömür karası zincirden iner, evdeki bebeği boğar, sonra da gidermiş. Çocuk felci, boğmaca, zatürre nedir bilmiyordum ki, inanıyordum cadıların bebekleri öldürdüğüne. Velhasıl keyifli hikâyelerin keyifli dinleyicisiyken sıkıcı hikâyelerin ısrarlı anlatıcısına evrildik. Elde bu var arkadaş, Ruslar işgal etti de durun yapmayın mı dedik, evi barkı bırakıp da ormana mı gizlenmedik. Yok yani öyle delikanlılık falan. Bildiğin gizlenmişler meşelerin içerisine korkudan. Sorsam paşalarıma asar keserler. Can tatlı cancağazım. Kolay değil öyle soğuk demire delikanlılık yapmak. Ben yapmam mesela. Gönül adamıyım ben. Ne iş yaparım ne de savaşırım. Sevişirim belki ama o da ağır aksak… Netice de ne çalışan mutlu ne de savaşan. Ama sevişen öyle mi ya? Legal sevişmeleriniz olsun efendim. Kalın sağlıcakla.