AŞK BİLMECESİ - 07.05.2014

1461 kere okundu

Hiç icat edilmemiş şeyleri icat etmemizi bekler kadınlar. Oysa biz farklı ağaçlardan elde edilmiş, bazımız iyi bazımız kötü marangozlarca işlenmiş odunlarız. Küreğe sap olabiliriz, sandalyeye bacak, sehpanın üzerinde dekoratif bir biblo olabiliriz. Hatta soğuk kış gecelerinde sizi zevkle ısıtabiliriz ama sonsuz mutluk denen şey için yaratılmamışız. Mutlu olmak için beklentilerinizi aşağıya çekin otuzunuza gelmeden, yoksa boktan bir hayat yaşar ve mutsuz ölürsünüz. Hem dost olacak hem arkadaş, hem iyi sevişecek hem gecenin sabahında yatağa kahvaltı getirecek. Yok efendim yok, adam gece sizi mutlu edememişse kahvaltıyla işi bağlamaya çalışır. Gece işini layıkıyla yapmışsa sabah uyandığınızda yanınızda öküz gibi yatıyordur. Tamam, ilk birkaç seferde hem gece hem sabah sizi şaşırtabilir ama eninde sonunda aslına döner. Ya masaya bacaktır, ya kapıya kol ya da televizyona sehpa.

Aşk bilmecesi filmin adı, Fransız işi. Adam lezbiyen arkadaşına çocuk yapması için yardım ediyor. Eşinin hoşuna gitmiyor bu, gidip Amerika’da at gibi başka bir erkek buluyor. Adam kalkıp Amerika’ya gidiyor, lezbiyen arkadaş da orada! Sonra eski bir sevgili de giriyor işin içine. Adam hepsiyle iyi, hepsiyle kavgalı... Filmin sonunda üç kadın aynı bankta oturuyor. Eski eş “sana üçümüzün birleşimi lazım sanırım” diyor. Bitiyor film.

Ulan herkes Fransız mı? hem Fransız olsa ne olur, erkek erkektir neticede yetiştiği toprağın ne önemi var. Kesin gay bir adama aittir senaryo. Adam gibi bir adam bilir ki üçünün birleşimi değil üçü de lazımdır ona. Ortalıkta bir dolu da çocuk var; eski eşten iki tane, lezbiyende bir tane ve eski sevgilide iki tane. Bu kadar kadının olduğu yerde tek çocukla stres atılmaz zaten. Az önceki paragrafı ben yazmadım bu arada, kadınlar bizi çok mutlu ediyor da biz mi eksik kalıyoruz sanki. Bu adamlar sokakta “başka karılar”a bakıyorlarsa hayatlarında ki kadınların burnundan kıl aldırmamasındandır. Düz adamdan Romeo bekleyen çakma Jülietlerle bu kadar neticede...  Tamam, vardır birkaç Romeo ama onlar da kesinlikle Jüliet’e denk gelmez. Har durumda boka sarar aşk. Filmi seyredin, iyiydi.

Hayat hep tekrarlar kendini; insanlar değişir, mekânlar değişir ama yaşananlar hep aynıdır. Yok, bu sefer öyle dediğimiz her şey aslında anın büyüsüdür. Ve ilk geç kalınan buluşmada büyü bozulmaya başlar, sonrası sokakta gördüğünüz bir sürü adam ve kadın. Alman bir filozof ilişkileri nakışa benzetmiş. Önce ön yüzünü görürsünüz, çok güzeldir. Sonra arkasına bakarsınız, iplikler birbirine girmiştir, karışıktır, güzel görünmez. Karmaşayı çözüp aynı güzelliği nakışın arka yüzünde de görebilirseniz devam edip gidersiniz. Ama çoğumuz başaramayız bunu, ilk sapakta yol değiştiririz.

Bakmayın böyle bol keseden atıp tuttuğuma. Bu satırları yazmak için filmi kaç kez ileri geri sardım, kaç kitap karıştırdım bilseniz yemekten değirmen taşı kadar olmuş popolarınızla gülersiniz bana. Bir Ankaralı’nın dediği gibi herbokologsam her boktan anlamam gerekir. Hem ben haziranda doğumluyum, ikizler öküzü olmak bunu gerektirir. Siz siz olun deliler gibi sevin, hayvanlar gibi sevişin. Çünkü güzel şeyler uzun sürmüyor, bitiyor eninde sonunda. Yapabileceğiniz tek şey bitene kadar tadını çıkartmak!

D&R'dan satın almak için tıklayın         

KİTAPYURDU'ndan satın almak için tıklayın

 

HANİFTALAR DİYARI - 08.05.2014

3252 kere okundu

İçimizde yaşadığını sandığımız çocuk el kaldırıp izin istiyor tuvalete gitmek için. İndir elini diyor büyük olan, sabret beş dakika. Ben çocuğum diyor içerdeki, sabretmek benim neyime. Senin yaşına geldiğimde sabrederim, söz.

Çocuklar durmaz sözlerinde, delikanlılık sonradan icat edilir; ya verdiğin sözleri tutacaksın ya da tutamayacağın sözler vermeyeceksin. Söz verdim tutmuyorum sayın hocam, çükümü mü keseceksin. Ne güzel bir şeydir beklentilere teğet geçmek, sorumsuzca atıp tutmak, ciddiye alınmamak. Sahi ciddiye alınınca boyu uzayan var mı içinizde. Çok ciddiyim öğretmenim bir daha abimin kafasına taş atmayacağım ama o da her oyunu kazanmasın lütfen. Evladım olur mu öyle şey, oyun kazandı diye abinin kafasına taşla vurulur mu? Ne yapayım öğretmenim, kaybetmesini mi bekleyeyim? Sahi siz hiç kaybetmenin tadını çıkartmayı denediniz mi? Ben denedim harika. Gülümseyin yenildiğinizde, hayata kallavi bir küfür sallar gibi gülümseyin, yenildim ama keyfim yerinde deyin. Size bir sır vereyim; keyfiniz yerindeyse skorun hiçbir önemi yoktur ve kesinlikle yenilmemişsinizdir.

Saçma sapan bir zaman dilimine kaçıp geldim, bisikletimin selesinde mayıs ayından en güzel meyveler; yenidünyalar, çilekler, erikler ve kirazlar. Çilek deyip geçilen günlerden geldim, yaban çileklerine “hanifta” denen yerlerden, dik yamaçlardan, azgın sulardan. Gülerek geldim üstelik, keyfim yerindeydi. Komşunun eriğinden aşırabildiğim kadarını aşırıp ceplerime doldurdum. Kiraz dalında güzel; en tepesine tırmandım ağacın, yedim de geldim. Mustafa ve Osman abiler vardı yanımda, Savaş ve Barış yoktu henüz. Yenidünyaya “Frenk muşmulası” denirdi, kimse yemezdi pas vurduğu zaman. Ben onu da severdim, passa bizim pasımız, en tatlılarını seçerdim. Sereserpe uzandığım hamaktan kardeşime seslendim; “Çiğdem su getir bana.” Ana gibi yar denir ya, bizde kardeşler de anne yarısı… Bir ömür uğraşsak ödenmez hakkı. 

Yatmışım banka boylu boyunca, güneşle göz gözeyim. Gel keyfim gel demeden gelmiş keyfim, hoş gelmiş üstelik sefa gelmiş. Emre Yılmaz çalışkan insanlar güzel bir resmi yakarak ısınmaya çalışan ahmaklar gibidir der. Çalış çalış nereye kadar, kime kadar, ne zamana kadar? Ben yatmayı seçeli çok oldu. Herkesin yaptıklarıyla övündüğü şehirlerde ben yapmadıklarımla hava atmayı seçtim. Ben onların seçimlerini aptalca buldum, onlar bana burun kıvırdı. Kimse sevdiği insanın burnundan bahsetmez mesela, eğer birinin burnundan bahsediyorsam çalışsın altmışına kadar koymaz bana. Benim gönlümün aslanı yeteri kadar çalışmalı, sonra gelsin dişi aslanlar, tavşanlar, tilkiler. Çakal sevmem ben, sırtlan sevmem, bir de kedi sevmem. Üçüncüsü tüy döker içine eder keyfimin, ikincisinin adı bile kötü, birincisinin işi gücü çakallık. Hem onca hayvan varken kim çakal sever.

Her dağınıklıkta bir düzen vardır, kaos güzeldir güzeli görebilene. Hem her şeyin derli toplu olduğu yerlerde papyon kravatlı amcalar, spor ayakkabı sevmeyen teyzeler yaşasın. Ben çimenlerin üzerine uzanmak istiyorum, yanımda piknik sepeti, içinde soğuk sandviç ve termosta çay. Artık bardağa doldurup içiyorum, bir kere olur o, termos yanığı geçmedi hala! Deniz kokusu da gelsin efil efil, ölmeden cennet size. Anlayana ama, anlamayan yoldan karşıya geçip Pelit Pastanesi’nde frambuazlı çikolatalı pasta yesin, hatta güzelim pastayı heba etmesin zıkkım yesin.

D&R'dan satın almak için tıklayın         

KİTAPYURDU'ndan satın almak için tıklayın

 

ADI ÇARŞAMBA - 13.05.2014

1155 kere okundu

Çok zor günlerden bir gün adı Çarşamba. Ne cumaya yakın ne pazartesine. Geri dönsen bir dolu saat, ileri gitsen bitecek gibi değil. Öyle ortada kalakalmışsın, yağmak istiyorsun ama bulut yok, konuşmak istiyorsun ama söz yok, kalmak istiyorsun ama neden yok.

Çok zor günlerden bir gün; farzet Çarşamba. Ne güneşin tadı var ne yağmurun. Düşün; yataktayım, ne kalkmak istiyorum ne devam etmek yatmaya. Yüzümü yıkamamışım, kahvaltımı etmemişim, çoraplarımın biri ayağımda biri geceden kayıp. Üşüyorum üstelik, battaniyenin yarısı yere sermiş kendini. Dışarıdan sesler geliyor, çocuklar oyun oynuyor. Sevmem çocukları böyle zamanlarda, sesleri davul çalar kafamda, pata küte vurur durur tokmak adamın elinde. Adam dediğin kötü yüzlü gavur, gavur dediğine de bizim oralarda iyi gözle bakmazlar hala.

Çok zor günlerden bir gün; farzet Çarşamba. Akşamdan kalmışım, ne vardı o kadar içecek. Hem ben rakı da sevmem, neden uydum sana bilmiyorum. Şarap en güzeli; hem tadı katlanılır, hem de daha feminen. Rakı ne öyle, sorsan erkek adam içkisi. Yerim öyle erkekliği, bok gibi meret. Bok yemekle övünen erkek de bizim topraklarda yaşar ancak. Kafam balon, midem depresyonun dibine vurmuş. Acı kahve iyi gelir derler ama ben onu da sevmem.

Çok zor günlerden bir gün; farzet Çarşamba. Abimle kavga etmiş, inmişim arabadan. İn cin top atar dağın başında. Ben diyeyim üç buçuk siz dörde beşe yorun. Hava soğuk üşüyorum, kafamda "kafama sıçayım" mevzuları. Bizim evden “evet ben haksızım” diyen adam mı çıkar. Bi babam, o da “Allah büyüktür” ile iplemez koca dünyayı. Taksi çağırsan telefon çekmiyor, yol desen daha az önce in’den cin’den bahsettim. Şimdi bu bizim dana tükürdüğünü yalayacak da gelip beni alacak; ölme eşeğim ölme. Eşek ölür ben ölmem, yürürüm iki üç saat. Ama hep o yol üstü evlerin kapısında ki köpekler. Ben onlara düşkün değilim bilir herkes ama onlar bana pek düşkün. Ne bulaşırsın kendi halinde ki yolcuya, neymiş efendim hav hav hav. Hırlı mısın hırsız mısın nereden bileceğim. Köpeğe bulaşmazsan o da sana bulaşmaz diyen adamın kafasına kuş sıçsın. Ben mi bulaştım ite gece vakti. Gördü beni, boynu bükük havlıyor. Mezarlıktan korkmam köpekten korktuğum kadar ama inatsa inat yürünecek o yol. Varsın üç buçuk üçle beşle çarpılsın. Zaten bende şans olsa abim ablam olurdu.

Çok zor günlerden bir gün; farzet Çarşamba. Kışları soğuk ve kar yağışlı bir şehre gitmeli cumadan, kalmalı pazara kadar. Kar yağmalı sıcak çayı yudumlarken, radyoda Yaşar çalmalı eskilerden;

Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor
Şarabım bütün ekşi suyum soğuk
Yanımda olmadın mı seni daha bir seviyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git… 

AKLIM SOMA´DA KALDI - 18.05.2014

414 kere okundu

Bir rüzgar esiyor vapurun güvertesinde. Ufukta nereye gittiği ya da nereden geldiği belli olmayan küçük yelkenli tekneler, balık tutmaktan habersiz amatör balıkçılar, en serseri halleriyle martılar. Bir çocuk koşturuyor yolcuların arasında, pembe pantolonlu mor kazaklı bir çocuk. Gözlüklü bir adamın yanında durup adamın yüzüne bakarak gömme diyor, gömme, gömme, gömme… Belli ki bizim bilmediğimiz bir adı var bildiğimiz bir şeyin. Ama onun dünyası bizimki kadar kurallı değil. İstediğine istediği ismi takabilir, istediği yere gidip istediği yerde kalabilir. Ne giydiğinin, ne yediğinin pek bir önemi yok. Deniz kadar temiz derdim deniz temiz olsaydı, gökyüzü kadar aydınlık bulutlar olmasaydı. Vazgeçip yaşıtı çocuklardan birinin yanına gidip sarılıyor, çocuk sarılmak isteyince oradan da kaçıyor. En serseri adımlarla kat ediyor güverteyi, üç adım ardından yürüyen babasına yaslamış kendini, güvende ve mutlu.

Ülkemde yas vardı günlerdir, ne güvende hissediyorduk ne de mutlu. Büyümüştük iyi bir şeyler olacağını umarak. Ama her zamanki gibi yanılmış geri de dönememiştik. Sabah evden çıktıklarında bir daha dönmeyeceklerini bilseler ne yapardılar acaba, ne derdiler evlatlarına, sevdiklerine nasıl sarılırdılar. Ama ne onlar biliyordu dönülmez yola girdiklerini ne de biz tanıyorduk herhangi birini. Soma’nın Manisa’nın ilçesi olduğunu kaçımız biliyordu, kömür madenlerini, olmayan yaşam odalarını, alınmayan önlemleri, kömür tozuyla kapanması muhtemel, yeşil, mavi kahverengi hayat dolu gözleri. Öldük, öldüğümüzle kaldık, Soma’da, yerden yüzlerce metre aşağıda, birileri lüks hayatlarına devam etsin diye, evimize kuru ekmeğin yanında peynir ve zeytin götürelim diye. Öldük, para harcamamız için her türlü dalavereyi yapan, gözümüzü boyayan kalabalıkların gönlü olsun diye, ihtiyacımız olmayan onuncu ayakkabıyı alırken kullandığımız kredi kartımızın asgari tutarını ödeyelim diye. Öldük, hiç tanımadığımız, selam versek almayacak, bizi asla beğenmeyecek birileri tatminsiz gönüllerini ümitsizce hoş tutmaya çalışsın diye.

Birileri çıktı laf etti, birileri üzüldü ağladı, çıktı geldi birileri kilometrelerce uzaktan bizi sizin hakkınızı koruyacağız dedi. Oysa biz ölmüştük, bir daha sevdiğimizin gözünün içine bakamayacağız, vardiya bittiğinde bizi bekleyen küçük kızımıza en ucuzundan bir çikolata alamayacağız, her şey ters giderken anamızın dizine yatıp huzur bulamayacağız.

Birileri çok üzülüyor şimdi, biz de öldük diyor altlarında lüks arabalarıyla gezmelere giderken, bizim bir ayda kazandığımızı bir gecede harcarken. Oysa yerin dibine biz onlar yüzünden girdik. Biri çıkıp kocaman telefonlar alın dedi, biri evinizdeki mobilyaları yenileyin, bir diğeri bir ayakkabı alana ikincisi bedava. Biz onların reklamlarda bize sattıkları yüzünden girdik yerin altına, biz onların timsah gözyaşlarına kandık bizden öncekilere ağlarken. İhtiyacımız olmayan şeyleri bize öyle akıllıca sattılar, öyle güle oynaya bizi kandırdılar ki. Para harcadıkça mutlu olacağımızı sandık ve harcadık, borçlandık ama yine harcadık. Sonra yerin yüzlerce metre altına girdik daha fazlasını harcayabilmek için, borçlarımızı ödeyebilmek için. Ve öldük hiç tanımadığımız birileri için. Şimdi o timsah gözyaşları, o içi boş cümleler bizim çocuklarımızı kandıracak. Bizim gömüldüğümüz çukurlara onlar canlı canlı girmek zorunda kalacak. Yaşamak zorundayız çünkü, biz çok akıllı insanlar değiliz kanarız iki güzel lafa. Birileri ihtiyacımız olmayan şeyleri satın almamızı öğütleyecek, birileri satacak ihtiyacımız olmayan şeyleri ve çocuklarımız da ardımızdan gelecek.

Bir şarkı çalıyor televizyondan; bazen karanlık seni de korkutuyor mu, sessizlikten gelen o ses seni de ürkütüyor mu,  güneşte ki o kar gibi hüzün kalbini eritiyor mu? Sen aynı sen, ben aynı ben, yol aynı yol, biz kaybeden…

Çocuk yorulup oturuyor kapının eşiğine pembe pantolonuyla. Babası koşup kaldırıyor yerden toz bulaşır diye. Ağlıyor çocuk, henüz kirlenmek nedir bilmiyor, henüz umurunda değil kirlenmek. Henüz büyümemiş çocuk, ağlarken gomme diyor babasının gözlüğüne yapışıp. Rüzgar azalıyor karadan uzaklaştıkça, dalgalar daha bir dinginleşiyor. Ufukta ne balıkçılar var artık ne de yelkenli tekneler. Giden gittiğiyle kalıyor, arkada kalanlar unutuluyor. Birileri ölürken birileri büyüyor başka birilerini doyurmak içinm.

 

uğur böceği - 26.05.2014

2762 kere okundu

Biz küçükken, henüz bıyıklar terlememiş, denizler kurumamış, Trabzonspor’un son şampiyon olduğu yıl unutulmamışken köyde yalınayak gezerdik. Öyle şimdi ki gibi yerlerde cam kırıkları olmazdı, teneke parçaları olmazdı. Değerliydi her şey, insanlar daha saygılıydı, bir şeyler kırılıp dökülüp etrafa serpilmezdi. Tek tehlike dikenlerdi, bir de ısırgan otları. Ama ne dikenden korkardık ne de ısırgan otu yakınca kaşımaktan kızartacağımız tenimizden. Nisan Mayos aylarında Uğur Böcekleri olurdu, daha ekilmemiş tarlaların otla kaplı yüzeyinde yakalar parmağımıza kondururduk; “uç uç böcek, annen sana yağlı moma verecek” diye şarkı söyler, böcek uçunca da mutlu olurduk. Böcek dediğime bakmayın, en sevdiğimizdi onlar, kaptan derdik, uğur böceğini sonradan öğrendik.

Mutlu olunca eli kalem kâğıda ya da klavyenin tuşlarına gitmiyor insanın. Neden mutluyum, niye mutluyum durup buradan size açıklamayacağım haliyle. Sonuçta çoğunuzu umursamıyorum, çoğunuz beni umursamıyor. On altı yıl önce kaybettiğim sandaletimin eşini buldum desem burun kıvırırsınız, kirazlar oldu desem e yani dersiniz soru soran bir tonda, sanane öküz desem okur geçersiniz; okuyun ve geçin. Mutlu olunca yazamıyor insan, bahar geldi, tatil yaklaştı, eylül desen tam kıvamında. Ve uğur böceği; uç uç böcek annen sana yağlı moma verecek. Burada ki moma mama yerine kullanılmıştır. Biz babama da Vayit Buba derdik zaten, millet kafa bulurdu bizimle. Millet belli bir zamana kadar bazen yüzümüze karşı, bazen arkamızdan hep kafa buldu bizimle, hor gördü. Şimdi onlara selam veriyoruz, mutlu oluyorlar. Mutlu demişken yine başa döneyim, yazma yazma nereye kadar. Bazen saçma sapanda olsa mutsuzmuşsun gibi davranmalısın.

Sakin akan bir ırmak bulup kenarına oturacaksın. Termostan doldurduğun çayı yudumlarken türkü sesi gelecek arkadan; ayva çiçek açmış yaz mı gelecek, gönül bu sevdadan vaz mı geçecek…  Çalış çalış nereye kadar, akıllı bir adam kırk yaşına kadar para kazanıp, sonra da ayaklarını uzatıp oturmalı. Daha önce oturmak da kötü, daha sonra çalışmak da. Yirmi yaşında çalışmaktan vazgeçerseniz kaynayan kanınızla başınız derde girer. Nerde ne bok yiyeceğinizi bilemez başınızı derde sokarsınız. Bir şeylerle uğraşmalısınız o yüzden, mümkünse para kazandıran bir şeylerle. Kırk yaşından sonra da çalışmayacaksınız, ya bel fıtığı olursunuz ya da kafayı yersiniz. Allah’ın size bahşettiği gövdeyi hor kullanmamalısınız. Bu dünya için eziyetin, öteki dünya için günahın kimseye yararı olmaz. Yol yakınken kendinize sakin akan bir ırmak bulun. Irmak konusunda ısrarcı değilim, az dalgalı deniz, gölet, hatta belediyenin açık bıraktığı çukurda birikmiş su bile olabilir. Ama kıçınız yere değsin kesinlikle, aklınız işte değil oynaşta olsun. Ya da kitap okuyun, maç seyredin, sevişin sevişebiliyorsanız.

Zoru gördü mü kaçacaksın arkadaş, erkekliğin lüzumu yok. Bugün pazartesi, zor bugün, kaçacaksın başka yolu yok bugün. Ben küçükken de öyleydim, popomun yemediği arkadaşlara apansız yumruk atar kaçardım. Üç beş gün ortalarda görünme, birkaç gün de arkanı kolla, bitti gitti. Çocuk bu, kan davası güdecek değil ya, morluk geçince unutacak her şeyi. Onun tarafından bakınca ben ipne gibi, puşt gibi bir şey. Benim tarafımdan bakınca; “öyle yersin yumruğu işte.” Kaçacaksın arkadaş; saçak altından yağmur altına, beton yığınlarından ormanlara, hamur işinden salatalara. Yok aga yok bu kilolar başa bela. Bildiğin memelerim çıktı, kas diye yutturmaya çalışıyorum ama kimse yemiyor. Bi ben yiyorum, ne bulursam yiyorum akşam yemeğinden sonra. Sonra kaç kurtul da nereye. Ne yumruk atacak birileri var artık ne de benim kaçıp kurtulacak kadar enerjim.

D&R'dan satın almak için tıklayın         

KİTAPYURDU'ndan satın almak için tıklayın

 

erkek halleri - 27.05.2014

400 kere okundu

Saat sekize kurulu ama ne mümkün uyanmak, beni o kadar erteleseler hır çıkartırım. Kısmet dokuzdan erken değil, kalk, duş al, belki dişlerini fırçala, saç sakal kendi halinde zaten. Metropol erkeği olunca üst baş da önemli, eskiden kim takardı kahverengi ayakkabıyla siyah kemeri.  Beline ip takanı bilirim. Şu kravat olayından kendimi kurtardığıma şükrediyorum. İki kravatı olan adamlar özenilesi olanlardır, elli tane arasından seçim yapmak cennette huri seçmekten zor. Yaşasın tam bağımsız kıyafet özgürlüğü. Ama özgürlük sizin bildiğiniz özgürlüklerden değil, bordo pantolon üzerine turuncu tişört, altına da yeşil converse giyebilmekten bahsediyorum. Nasıl bir hayatın içindeyim anasını satayım, on taneden fazla çantam var, bordo ayakkabıyla bordo çanta kullanmadığım zaman tedirgin oluyorum. Böyle erkeklik mi olur, içine ettik bir dolu şeyin.

Düşünün işte, her sabah bunlardan daha fazlası aklımdan geçiyor giyinirken. Çıplak çıksam sokağa kafan daha az ağrıyacak, o kadar yani. İş arkadaşlarım sekizde işe başlarken ben “on”dan önce gittiğim günleri erken gittim diye not alıyorum. Geçen sene balık lokantası maceram için koşturmalarımın acısını çıkartıyorum desem çıkmaz o acı. Dile kolay, elli kağıt girdi kol gibi. Gerçi ortağın attığı kazığın onda biri kadar acıtmadı adı geçen elli.

Uyuyordum uyandırdı telefon, bizim yangın merdiveni kapısı açık mı kalmış acaba diyor karşı komşu. Daireyi gündüz kullandıkları için akşamları in cin top atıyor. Gerçi dün akşam in ve cine misafir olarak iki de tarla faresi gelmiş. Muhtemelen karşı daireyi kontrol ettikten sonra beşinci katın kapısını zorlamışlar. Ulan geri zekalı hırsızlar, gecenin on birinde eve mi girilir, hadi girildi yangın merdiveninde ki demir kapıdan mı girilir. Polis çağırdık normal olarak. Burada ki normal polis için kullanılamayacak bir özellik. Bu merdiveni buraya neden yapmışlar zaten diyor. Ulan dana, yangın merdiveni neden yapılır, tabiki kaçamak yaptığında hatunu ya da adamı görünmeden kaçırabilmek için. Yoksa yangın çıkacak da, sen arkadan kaçacaksın da… Yok yani öyle şeyler, güvenlikmiş falan…

Bir program kurayım diyorsun yanında itini kopuğunu da getiriyor. Moviemaker nere sweet-page nere. İstemiyorum arkadaş. Tamam, sen bi şekilde tukaka oldun makineme ama istediğimde de kurtulayım senden. Kurbağa sümüğü gibi yapışıp kaldın şerefsiz. Senin yüzünden ağrıyan kafama mı yanayım girdiğim günahlara mı? Hadi sana eyvallah dedim, senden kurtulmak için kurduğum eklentiler de ayrı dert, çırpındıkça batıyorum. Eninde sonunda geliyorum hakkından ama kafamı şaaptığın yanıma kalıyor. Az insan çok huzur yetmez, az teknolojiyi de eklemek gerek, hatta az program çok huzur. Word, firefox, photoshop, bsplayer yeter. Gerisini elimle halledeceğim.

Allahtan kiraz ve erik çıktı da stres atıyoruz. Bir de şu kitaplar bitse ne hoş olacak. Sanırım yaşlandıkça daha çok okuyacağım. Unu eleyip eleği asınca yapacak başka da bir şey yok gerçi; ya oltayı alıp balık avlamaya gideceksin ya da kitap okuyacaksın. Bir de öğlen kuşağı evlendirme programları var ama pek bana göre değil. Evlilik dediğin zaten başlı başına çok akıllıca olmayan bir şey, aptallık yaparken tüm Türkiye’yi şahit edenleri seyretmek onlardan da daha aptal olunduğunu gösteriyor olabilir. Ben istesem de egom enseme şaplağını atıp kitabına bak der diye düşünüyorum.

Magnum beyaz, ya da badem. Gerçi beyaz çikolatalı badem çıkarmış danalar, daha tatmadım.  Panda kapak yaptı ya bu Algida’ya. Adamlar orgazm tadında dondurma reklamı yapıyorlar diye kalın kalın giydirdi ya. Panda da denemek lazım, zekaya saygı duymak lazım. Dondurma dondurmadır, Maraş’ta bilmem ne ustanın dondurması değil neticede. Canım dondurma çekti, son paragraf ona istinaden…