ŞARAP TADINDA - 17.12.2018

799 kere okundu

Bana bir şeyler yazdır, siyah ve sade cümleler olsun. Bilmesin kimse enini sonunu, sen bilme, ben bilmeyeyim. Rüzgâr ne getirdiyse, nereden getirdiyse öyle olsun. Aralık sonu olsun, ocak başı. Şöminenin başında oturalım, Hüsnü arkan çalsın plaktan; “fincana kahve koydum gel yârim.” desin, bu gece şeytana uydum gel. Gel neyin var neyin yoksa. Ardında kalanları unut bir gün batımından gün doğumuna. Hesaplaşmalarını telli dolaplara kaldır. Engelleri kaldır…

Bordo mu yeşil mi diye sorsunlar, sen siyah de. Kalabalık şehirler mi, yeşili bol uzaklar mı desinler, hadi gidelim de. Bir sabah erkenden çıkalım yola. Ayrılmadan kenarından denizin, havanın soğuğundan, yağmurun sağanağından gidelim. Gözden uzaklara gidelim bir kereye mahsus. Bir kereye mahsus biz olalım henüz vakit varken. Unutmadan kendimizi, bir daha geri dönemeyecekmişiz gibi gidelim. Kederi keyfe devşirelim, hüznü neşeye, dünü bugüne. Senden ve benden biz yapalım; biraz sohbet katalım içine, biraz tebessüm, biraz da umut… Gece mi gündüz mü diye sorsunlar, sen kapa gözlerini, başını yasla omzuma.

Bana bir şeyler yazdır; şarap olsun kadehte, Çanakkale’nin üzümlerinden, gül renginde, teninin renginde… Tenin gül koksun, boynunda biriksin ne var ne yok.  Aralık sonu olsun, ocak başı. Şöminede meşe ya da kayın yansın. Uzun uzun yansın, sönmesin. Ateşin şavkı düşsün yüzüne; yüzün yüzüme, yüzüm yüzüne… Kar başlamış olsun, dışarısı ne kadar soğuksa içerisi de o kadar sıcak olsun. Sen ol, içimdeki huzura sebep ol.

Sinop mu Amasra mı diye sorsunlar. Gitmeyelim çok uzağa de. Zaman az, hayat kısa, göçüp gitti sevda yüklü kuşlar. Biz yakına gidelim de. Balık yiyelim, seversin sen. Levrek söyledim sana, ızgara. Kendime tavada tekir. Ortaya iskorpit. Bi bak tadına hayır demeden önce, güven bana. Salatayı sen seç. İçmeyelim rakı, ayık kalalım. Seyretmek istiyorum seni deniz kenarında. Bu mevsimde kimseler olmaz oralarda; bi sen bi ben. Tam da istediğim gibi, istediğim mevsimde, istediğim yerde kalırsın bana. Sırf bana; gözden uzakta, kalpte yakına.

Bana bir şeyler yazdır; kalem itaat etsin kâğıda. Bana bir şeyler yazdır aşka meyletsin dost tadında. Kelimeler yabancılık çekmesin, cümleler küsmesin, küstürmesin. Bir gece sürsün isterse ama gün doğana kadar bitmesin. Hükmetsin huzur mekâna, nüfus etsin ruha.

 

MİNİK BİR SERÇE - 19.12.2018

1331 kere okundu

Tenime vuran yağmur damlalarının yaşadığımı hissettirmesini seviyorum. İnsanlar sokaklardan evlere çekiliyor, boş sokakları seviyorum. Toprak kokusunu, soğuyan havayı, esen rüzgârı seviyorum. Sonbaharı arkada bırakıp kışa dönüyorum yüzümü, kasımı da seviyorum aralığı da.

Minik bir serçe konuyor söğüdün dalına, eğilip kalkıyor dal. Ürkek bir serçe; korkmuş, üşümüş bir serçe. Sağa sola çeviriyor kafasını hızla, bilmediğim bir dilde telaşlı cümleler kuruyor. Mutlu cümleler değil, belli. Kulak veriyorum ama anlam veremiyorum. Eser kalmamış bahardaki şen halinden. Uzak düşmüş eşten dosttan. Nereye gider bu soğukta diye geçiriyorum aklımdan, ne yer, ne içer şimdi. Sıcak vücudumdan utanıyorum. Kül rengi tüylerinde soluyor bakışlarım.

Mor lavantaları seviyorum sen seversin diye, mor menekşeleri, sümbülleri. Teninin kokusunu seviyorum uzak şehirlerin bilmediğim otel odalarında. Kalabalıklardan kaçmışız, alıp başımızı gitmişiz. Yol kenarlarında yarenlik etmişiz kavun satıcılarıyla. Hep ben pazarlık ederim ama bu kez sana bırakmışım sözü. Ucuza aldım ama değil mi demişsin bana. Gülümsemişim, evet demişim. Ucuza aldın bu kez. Radyoda Türkçe sözlü hafif batı müziği çalmış yetmişli yıllardan kalma. Yol uzayıp kıvrılmış altımızda. Akşam olurken varmışız ilk durağa.

Kurduğumuz hayalleri seviyorum. Gözümü kapatıp kapatıp geliyorum yanına. Kahve yaptım içer misin diyorsun. İçerim diyorum. Paltomu çıkartmadan balkona geçiyorum. Yeşilin rengi solmuş arka bahçende. Söğüdün yaprakları dökülmüş, kırılmış güçten düşmüş dalları. Uçup gitmiş serçe, küçük bir serçe, bilmediğim bir dilde ürkek cümleler kuran serçe. Yağmur diyorsun, gittikçe hızlanıyor seversin sen. Evet diyorum çok severim. Seni de severim, en çok da yağmurlu günlerde severim. Islak saçını, üşüyen ayaklarını severim.

BİR ŞEYLER KAHROLSUN! - 28.12.2018

925 kere okundu

“Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.” Der öyküsünde Sait Faik Abasıyanık. Ve sonlandırır cümlesini “Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Diye. Alemdağ’da birden çok yılan var çünkü. Gönül kelebeklerin kanat çırpışındaki sessizliğe meyletse de akıl gürültücü canlıların uğultusuna takılmaktan alamaz kendini.

Ne güzel şeydir insan ve ne kötü. Aklını başından alan da odur, aklını kaçırtan da. Seni bulutların üzerine çıkaran da odur dipsiz kuyulara terk eden de. Siyah da odur beyaz da.

Yalnızlığından yaratılmayan insanların kalabalıkta kayboluşunun öyküsüdür bu. Kargaşanın içinde hiç olmanın, iğreti durmanın öyküsü... Sabahın mutsuzluğu da bundan ötürüdür akşamın kederi de. İnsan içine karışmadaki hevesin tek sebebi yalnızlıktan duyulan korkudur aslında; dostluk denen şey yalandan ibarettir, neşenin hükmü ikiyüzlülüğe zorlar kişiyi. “Sevme beni der, hak etmiyorsam sevme beni. Ama saygı duy lütfen. İnsanım ben. İnsan olduğum için saygı duy. Benim için değil, kendin için yap bunu.” Çünkü saygıyı kaybettiğimiz yerde insanlığımız da uçup gitmeye başlar elimizden, çünkü saygıyı kaybettiğimiz yerde sevgimiz de değersizleşir usul usul.

Çiçeklerin kokusu yoktur artık, otun, çimenin özgürce uzamasına izin verilmez. Yapraklar inatla süpürülür Arnavut kaldırımından bozma asfaltlardan. İçindeki kiri eliyle temizleyebileceğini zanneder insanoğlu. Yanılır ama söylemez kimseye, kendinden bile gizler kendine dair hayal kırıklarını. Batar yalnız kaldığında parçalar, atar kendini sokağa, kalabalıklara karışır, bağrış çağrış sürüklenir ordan oraya. İçinden gelen o sesi duymamak içindir gürültüsü.  

Uyuşturucu gibidir kalabalıklar artık. Unutturur olanı biteni. Acıların üzerini kapatır. Plastik güller kokmaya başlar, beton yığınları ilham vermektedir artık. En sade şeyler bile süslenir gereksizce, methiyeler dizilir söyleyenin de, duyanın da inanmadığı. Seçilip alınır bir gövde ve hızla tüketilir, sonra bir başkası ve bir başkası… Tükettikçe tükenilir.  Beden de hükmünü kaybetmiştir artık, ruh da. Ölmeden mezara girilir, daha ısınmadan yatak teslim olunur uykuya. En iyi haldir bu, uyumak kaçmaktır kötü gidenden.  

Günaydın o zaman. Bunca yalnızlığı, bunca uğultuya, yalan dolana günaydın. Burun kıvırana, öyleymiş gibi davranana, derdini başkasından ötürü sanana günaydın. İçi kötülükle dolana, dostunu kollamayana, insan seçene günaydın. Vefasıza günaydın, hayırsıza, uğursuza günaydın... Her şey bununla başlıyor zaten, bu yalanla. Aymayan günü karşılayan ikiyüzlü bir yalanla; günaydın.

ESKİ YIL - 31.12.2018

509 kere okundu

Başlayan her şey bitiyor; dert de bitiyor neşe de, gün de bitiyor gece de. Tut işte bir yıl daha bitiyor. Daha dün milenyumda her şey altüst olacak demiştik de olmamıştı bir şey. On dokuz yıl olmuş, dile kolay. Ne çabuk geçiyor zaman, insafsız zaman, vefasız zaman.

Seksenli yılların başı, okula gitmiyoruz daha. İşlemeli cam bardaklarda sarelleler var o zamanlar, ekmeğe sürmüş annem, yiyoruz abimle... Babam elleri dolu giriyor kapıdan. Mandalina almış, elma almış, kabuklu fıstık almış. Yılbaşı kutlaması var evde. Mevsim kış haliyle, dışarıda kar var, soğuk var. Poşetlerin içinde sürpriz var, incir kurusu. Minik oval paketlerden almış her birimize; dört tane. Payıma düşeni kapıp evden dışarı atıyorum kendimi. Elli metre yukarıda babaannem var, halalarım, amcam var. Annem sesleniyor ardımdan ayaklarını giy diye. Çıplak ayaklarım, sadece terlik var, soğuk var, bitmek tükenmek bilmeyen yaşama sevinci, neşe var. Ama üşümüyorum o zamanlar; hem çocuklar üşümez ki, büyükler üşüyor zanneder onları. Sonrasını hatırlamıyorum, kimin yanına fittim, kime ne söyledim hatırlamıyorum. Muhtemelen payıma düşeni göz açıp kapayıncaya kadar bitirmiş, sonra da ciğercinin kedisi gibi abimin ya da ablamın peşinden gezdirmişimdir ya da Çiğdem’i kandırmanın yollarını aramışımdır. Başarısız olmam söz konusu değil, en kötü ihtimalle annem koşmuştur yardıma. Emir demiri kesiyor o zamanlar, annemin her sözü kanun hükmünde!

Bilmiyordum o zamanlar güzel şeylerin çabuk bittiğini. İncir kurusu biterse abimden ablamdan alabiliyordum, mandalina torbanın içinde ne çok görünüyordu. Sonsuz bir kaynaktan bonkörce sunuluyordu mutluluk. Annemin sözünün üstüne ebediyen söz söylenmez sanıyordum. Eşkinlikteki cavcaga fındıkları da eksik olmayacaktı hayatımızdan, her kafamı çevirdiğimde rüzgârda kuzulayan Karadeniz’i görecektim. Galafka’nın adam öldüren yolu, köy çeşmesinin soğuk suyu bitmeyecek sanıyordum. Bitti ama…

Sonra hava karardı gece oldu, gün bitti, o yıl bitti, sonraki yıl da bitti, bir dolu şey bitti. Seksenler geçti, doksanlar da geçti harala gürele. Kâh eksildik kâh arttık. Milenyum dediler, telaşlandık. O da geldi gitti diğerleri gibi. Sarelle vazgeçti işlemeli cam bardaklardan. Mandalina kaybetti hükmünü. Hatırı sayılır sevinçler yerini gel geç sevdalara bıraktı. Yılbaşı haramdır dedi birileri. Dansözlere rastlamaz olduk otuz bir aralığı bir ocağa bağlayan gecelerde. Dindar gençleri pek medeni şehirlerin meydanlarında turist kadınları taciz ederken görür olduk. Son rakama çıkan ikramiyeler bile mutluluğu esirger oldu. Büyük ikramiye o kadar da büyük değildi artık. Kazanan da mutsuzdu, kaybeden de.