yeni yıl - 2.1.2014

487 kere okundu

Girişinden belliydi çıkışı, geldiği gibi gitti şerefsiz. Her yıl birbirinden beter, her gün bir öncekinden kötü… Nereye gidiyoruz bilen yok, ümidi olan yok, gülen yüz yok, tatlı söz yok. Üstadın dediği gibi, bindik bir alamete gidiyoz kıyamete.

Keramet yılda değil insanda; insanlar değişmedikten sonra yıllar değişmiş, yüzyıllar değişmiş ne fayda. 31 Şubat’ta hayatımızın içine edenler 1 Ocak’ta da bizimle olacağı için yeni yılın eskisinden hiçbir farkı olmayacak. Dünyayı birlikte değiştirmeye çalışmak yerine sizi değiştirip kendisine benzetmeye çalışan insanlarla ancak bu kadar olur. Hatta umarım bunlar iyi günlerimiz değildir!

Erkeklerin hayatını kurtardık diyor Sakarya’nın yerel radyolarının birinde kendini ulusa takdim eden zatı muhterem. Gergedan boynuzu diyor, uff diyor, hem ye hem yanında yat diyor. Yanında kadınlar için istek artırıcı damla diyor. Bunu içirdiğiniz kadın yirmi dakika oturduğu yerde dursun paranızı iade edeceğiz diyor. Siz ise kalkmış vatan millet Sakarya derdine düşmüşsünüz. Oysa Sakarya mutluluk problemine gergedan boynuzuyla çözüm getirmiş. Diyeceği o ki bu adamlarla aynı dünyayı paylaştıktan sonra her gün yeni yıla girsen ne fayda.

Sonuç olarak iki bin on üçün bana bıraktığı en güzel şey eylül balık macerası, en kötü şey… Yok öyle bir şey sanırım, hayatımın her ayrıntısına güzel bakmayı öğreneli çok oldu. Ama alışkanlıklarım ve mensubu olduğum toplumun gereği eleştirmekten kendimi alamıyorum. Dünya benim için dönüyor ve her dönüşünü Eylül’de bitiriyor. Yıkılsa altına benden bir şey kalmış mı diye bakarım. Yok kafaya takacak bir şey aslında; beni sevenlere mutlu yıllar dilerim ama çok sevenlere. Gerisi top olsun varsın.

almira ah kelimeler...
2.1.2014 Perşembe

yazıların keyfli ama bi o kadar karamsar

ha dost olmuşsun ha düşman - 3.1.2014

424 kere okundu

2014’ün ilk güncesinde insanları değiştiremediğimiz için hayatımızı da değiştiremeyeceğimizden bahsetmiştim. Kerametin yeni yılda olmadığını söylemiştim. Bir önceki yılın içine eden irili ufaklı kim varsa bu yıl da dilenci sümüğü gibi yakamızdan düşmeyeceğine dair cümleler kurmuştum. Ya da bunlara benzer konulardan dem vurmuştum.

Bazen bir konuyu binlerce cümle kurarak anlatamazsın. Susmak en iyi cevaptır diyor ya üstat, yalan. Konuştukça konuşası geliyor insanın. Yüzsüzlüklerini yüzlerine cümle cümle tükürüp tükürüp rahatlayası geliyor. Benciliz, kirliyiz, başkalarını yerine koyduğumuz salaktan daha salahız. Üstelik bunun farkındayız da. Ama öylesine bir yüzsüzlüğe bürünmüşüz ki hiçbir şey fayda etmiyor bize, kanserin bile tedavisi bulunur da bunun bulunmaz. İflah olmayız biz, ateşe atsalar yanmayız, buza gömseler donmayız. Öylesine bir yokluk ki bizimkisi, sırf bu yüzden bıçak saplasalar kalbimize ölmeyiz.

En kirli yalanları en yakınımızdakiler söyler, en büyük kazıklarımızı dostlarımızdan yeriz. Sırtımızda defalarca taşıdığımız insanların vefasızlığıyla kendimize geliriz. Oysa öylesine masumlardır ki cümle kurarken, dersiniz bende mi sorun. Kirli ellerini temiz cümlelerle aklayabileceklerini sanan ucuz aptallarla sarılı dört bir yanımız. Düşmanın adı var, arkadaş dediğin hepsinden beter.

Deli Dumrul’un hikayesini bilirsiniz. Azrail canını istediğinde annesinin yanına koşar, benim yerime sen ver canını der, istediği cevabı alamayınca babasına koşar, o da vermez canını. bir sorun en yakınınızda kim varsa, hemen sorun üstelik. Benim için ne yapabilirsin diye sorun. Ne kadarını yapabilirsin. Ve kulak verin yalanlara, kıpırdamayacak kıl için kelimelerle kurulan sahte dünyalara. Arkadaş mıyız gerçekten, ya da dost gibi bir şey mi. Ha siktirin ordan, postunuz beş para etmez. Ama diyemeyiz bunu, en yüzsüz halimizle bir sonraki gün yüz yüze bakmak zorundayız. Kendi dertlerimizi anlatırken bülbül başkasını dinlerken dudu olmalıyız. İnsanız biz, en beş para etmezinden, en ipe sapa gelmezinden. Tek derdimiz bedenimizi ve ruhumuzu süslemek, süslemek ve başkalarına göstermek.

İçinizde ki çocuk kirleneli çok oldu, içiniz kirleneli çok oldu. En iyi numaralarınızı bile yutmuyor hiç kimse. Düşmanlarınız kadar kötü, dostlarınız kadar ikiyüzlüsünüz. Ne çok hiç tanımamış olmayı istediğiniz insan var, ne çok sizi hiç tanımamış olmayı isteyen insan…

Bu şehir bizi böyle yapmadı, bile bile, isteye isteye içimizde ki kötüye hayat verdik. Arkasında dimdik durduk üstelik. Hangi söz işimize gelmediyse parmağımızı sahibine yöneltip sensin suçlu dedik. Her saldırışımızda biraz daha tükendik. Her yendik dediğimizde biraz daha yenildik. Kolay olan insan olmaktı. onu bile beceremedik.

al beni Poseidon - 7.1.2014

363 kere okundu

Ehliyet alacak kızcağız, direksiyon sınavına girmiş. U dönüşü yapmak yerine c dönüşü yapınca orta banketle akraba olmuş. Ne dese beğenirsiniz; “şimdi ben kalır mıyım hocam?” Yok evladım yok, sen kesin geçtin, hatta karşı şeride geçtin. Seni tutabilene aşk olsun. Öylesine alışmışız ki görmezden gelinmeye, emek vermeden hak etmediğini elde etmeye... Zaten yeterince canavar var, ben de aralarına kaynarım demiyorsan eğer sınavında kaza yaptığın trafik ne yapsın seni.

Ne çok gereksiz insan var, ne çok kalabalık sokaklar. Filmlerle kandırıp duruyorlar bizi. Yok Amerika’nın bilmem neresinde salgın olmuş da, yok deprem olmuş ya da tusunami de insanlar telef olmuş. Yalan hepsi, uydurmaca. Tavşan gibi üreyen süper ötesi bir topluma sahibiz. Bırt yapan salıyor bebesini sokağa. Nereye gitsen insan, tereye baksan kuru gürültü. Ben gürültü sevmiyorum Allah’ım, affet beni.

Mikro film diye bir şey var. İşe başlarken akciğer filmi ve doktor raporu istiyorlar. Filmi götürmeyip doktor raporunu götürürsen kabul etmiyorlar. Ulan bu doktoru ben evde mi yaptım. Bu memleketin üniversiteleri diploma vermiş adama ya da kadına. Yetmemiş aynı memleketin kurumları görev de vermiş. Hatta belgeyi kabul etmeyen kıçı kırık hastalanınca gitmiş böbreğini dalağını aynı doktorun eline vermiş. Ama film olmadan rapor kabul edilmiyor. Makineye güveniliyor ama doktora güvenilmiyor. Sormazlar mı adama be hey kıçı kırık kişi… Ne yapacaksın ufacık filmi, dürüp bi tarafına soksan bi zevk alamazsın, arkasına lamba tutup baksan bi bok anlamazsın… Gürültü dedim ya işte, boş kalabalıklar dedim ya… Al birini vur ötekine. Her yetki sahibi yetkin olamıyor ne yazık!

Güneşi göğsümde yumuşatıp ayağımda sektirdim mi değmeyin keyfime. Aç bana kollarını Bostancı sahili… Yumurtalı mezgit ve istavrit tava da cilası. Poseidon dedikleri bir adam var Yunanistan vatandaşı. Mail adresine bilen varsa bi zahmet göndersin bana. Cv mi göderip iş isteyeceğim. Hayat Deniz’de neticede, Deniz hayatta…

Yunus Emre ve Borges - 9.1.2014

465 kere okundu

İyi tarafı hayatımda ilk kez bir film galasına katıldım, kötü tarafı uzun süredir almak istediğim kitapları aldım ve bilmediğim bir yerde bıraktım. Saat 01:09 evdeyim.

Bir insan nasıl ayrılır kuzusundan, nasıl bırakıp gider. Sabah evden çıkarken ardımda tek bir Eylül değil de on iki ayı birden bıraktım sanki, biraz kalbim olsa ağlamam işten bile değildi. Neyse ki domuzluğum tuttu vurdum kapıyı çıktım; Eylül öksüz, Eylül yetim…

Eskiden tuvalete gittim, yemek yedim, pantolon ütüledim diye kalem kalem yazardım günceme. Ama artık öyle şeyler yapmıyorum. Kıçımızın kılına kadar her şeyimizi başkalarıyla paylaşır olduk, ne yediğimiz yemek kaldı, ne önünden geçtiğimiz mekan. Facebook’ta öyle bir özellik var işte diyor koca kadın, yaaaa diye de uzatıyor; Sibel bugün keyifsiz, Mübine yorgun hissediyor… İnsanı edebiyattan soğuturlar vesselam, bi teşhirciliktir almış başını gidiyor. Ama adı üstünde günce; arada sırada saçımdan sakalımdan bahsediyorum yine de.

Dün akşam Devrim aradı, yarın akşam gala var gelsene dedi.  Gider miyim gitmez miyim düşünmeden tamam dedim, saat kaçta. Oysa eve erken dönüp Eylül ile ekimi kasımı görmek vardı niyetimde. Yetmezmiş gibi bir de Ünzile gelmez mi öğle vakti. Hırçın kızı piyano dersine bırakıp lak lak yaptık, havadan sudan dem vurup en masum halimizle kaynattık. Eve vardığımda saat beş olmuştu. Bir gün önce aldığım balıklara bir ayar çekmeliydim, yoksa bir gün daha bekleyecek ve tazeliklerini kaybedeceklerdi. Bir saatte temizleyip kızarttığım balıkları ardımda bırakarak kendimi sokağa attım. Önce metro sonra vapur sonra da taksiyle vardım hedefe.

Jorge Luis Borges adında Arjantinli bir amca var, rahmetli; pek bir muhterem, pek bir değerli sizden iyi olmasın. Epeydir iki kitabını arıyordum; “Ficciones Hayaller ve Hikayeler”, “Yedi Gece”… Beşiktaş’ta bir kitapçıda buldum nihayet, bastırıp parayı aldım da. Ulan salak senin neyine Borges.

Orhan ile gittim galaya, bir dolu artist bozması beleş kraker için koşturmuş gelmiş. Eskişehir ve İstanbul valiler, bir de Orhan baba. Bu baba olan Orhan bizimki değil yalnız, arabeskçi olanı. Bizim Orhan tutturdu Orhan Baba ile fotoğrafımı çek diye, ben girmem o toplara aga. Birisiyle fotoğraf çektireceksem benim istediğim kadar o da istemeli. Hem birisiyle fotoğraf çektireceksem arkadaşımla çektiririm, Sevim Emre teyzenin sevgilisiyle değil.

Yine döktürmüş bizim oğlan. Belgesel tadında güzel bir film olmuş. Kötü adamın gereksizliği, Taptuk Emre’nin kızının makyajı ve takma kirpikleri dışında her şey muntazam. Bir de Altan Erkekli amcanın sakalları var ki bildiğin mısır püskülü. Ben yapsam daha iyi yapardım o sakalı. Film verilmek isteneni veriyor neticede, şiir tadında diyaloglar, aşka dair can alıcı tespitler ve Devrim Evin. Bizim millet hareket ister, heyecan ister. Bizim millet Yunus’u, Mevlana’yı Twitter’da paylaşmak için sever. Yunus Emre’yi bilmekle Yunus Emre’yi seyretmek arasında fark var. Kendi adıma diyebilirim ki artık Yunus Emre’yi daha iyi tanıyorum.

Galadan sonra ver elini Taksim. İçine onca baharatı katınca ne bok yediğin belli olmuyor, adı kokoreç ama kendi güzel bir şeymiş gibi geliyor. Tabiî ki yetmez, ıslak hamburgerler de cilası. Ulan göt göbek aldı başını gitti, tut artık şu pisboğazını diyorum her gün aynadaki görüntüme ama vız gelip tırıs gidiyor. Şerefsiz bana mısın demiyor. Hadi pisboğazımı tutamadığımı da geçtim ama o tantanada Borges amcanın kitaplarını kaybettim. Köyde her hafta bir film gösterime girerdi zaten, görmemişe gala gösterirsen olan Borges'e olur.

kötü yerlerden uzak durun - 16.1.2014

220 kere okundu

Kötü yerler kötü kokar. Kim olduğunuzun, ne yaptığınızın ya da hangi kelimeleri kullanarak hangi cümleleri kurduğunuzun bir önemi yoktur. Kötü yerleri kötü insanlar kötü yapar; ne söylediklerinin, ne yaptıklarının ve kim olduklarının bir önemi yoktur. Diyeceğim o ki at izini it izinden ayırsanız bile kötü yerlerden uzak durun.

Çünkü kralın çıplak olduğunu alışmışızdır çocuktan duymaya; daha da kötüsü çocuk der geçeriz alışmışızdır çıplak olmaya.

koy .ötüne rahman gitsin - 20.1.2014

443 kere okundu

Gecenin üçü, sonbahardan kalma bir hava, çiğ kestaneler İnegöl’den, söz ve müzik Funda Arar; sen uyuyor musun? Ayaktayım, gözlerim acıyor, sabah erken kalkılacak, varla yok arasıyım, gitmekle kalmak, uçmakla konmak, sönmekle yanmak…

Kim şu Pazar gününü icat etti, pazartesiyi de icat etmesi gerekiyor muydu? Yarın daha iyi çalışmak için mi yatmamız gerekiyor yoksa yattığımız için mi çalışmamız gerekiyor. Her kimden soruluyorsa bu işler azlimi istiyorum, ne Perşembe istiyorum ne de cumartesi.

Haftaya finaller var, ikinci dönem dersleri başlayana kadar hafta sonları ders anlatmak zorunda değilim. Varsa yoksa yatmak, geviş getirmek de cabası. Biliyorum sığırların geviş getirdiğini ama sizin gibi insan olmaktansa etim var sütüm var diye övünmeyi tercih ederim. Siz mi kimsiniz? Kim acaba ben miyim diyorsa odur kastım, diğerlerinin masumiyeti göz yanılsaması. Zira hepimiz birbirimizden bokuz ama kimse ayranına bile toz kondurmuyor. Varsa yoksa vurun size batana.

Düğün Dernek seyrederken katılarak gülmek beni ne kadar mutlu ettiyse üçle çarpın, ortaya çıkan her neyse İsmail Amca’nın öldüğünü duyduğumda hissettiğim üzüntü o. Ben insan sevmem bilir sevmediklerim. Ama Ajda Pekkan hala şarkı söyleyebiliyorsa ben de İsmail Amca ile birkaç kez daha oturup uzun uzun sohbet etmeliydim. Olmadı, kader değilmiş. İntikam soğuktur bazen ara sıcaktır diyor Power Türk’te, zekiler unutur aptallar intikam alır diyor filozof. Neyin intikamı hem, ölümlü dünya bu ve herkes ölecek. Herkesin yaptığı yanına kalacak, anımsattıkları bakacak ardından.

Haftaya Trabzon’a gideceğim; abim, Derin Eylül ve ben. Babalar ve kızları; abim domuzdur biraz, Derin benim de kızım. Geleceğe dair küçük mutluluklara peşkeş çekmek bugünü hiç akıllıca değil. O uyurken kendim için yaşamak, uyandığında o. Tamam abarttım biraz ama birisi için yaşamak kendinden vazgeçmek değildir. Bir günde koca koca yirmi dört saat varken üç beş insana yetebilecekken şikâyet etmek bizim millete yakışır. Beceriksizlik kelimelerle örtbas edilir.

Ah benim durum tespitlerim, eşin dostun kafasını şişirmelerim. Diyor ki yazarınız bugün Pendik’te yürürken kendi kendine… "Bir kişi her seferinde sizin haksız olduğunuzu söylüyorsa o kişi o kadar da yakınınızda değildir, ister bebek kadar saf görünsün ister kuzu kadar masum." Sonra bir markete girip ülker çikolatalı gofret alıyorum ve bir tespit daha geliyor; çikolatalı gofretin olduğu bir dünyada iyi de senin bakışında saklıdır kötü de. Ah benim bu durum tespitlerim, yanılgılarımın kafasını şişirmelerim… Ben böyleyim ve siz hiç işime gelmiyorsunuz. Zaman her şeye ilaç, üç beş seneye gitmez ne bok olduğumuzu kendi gözlerimizle görürüz zaten.

Sözüm güzel olacağına sesim güzel olmalıymış. Murat Boz ne güzel söylüyor; sen bile inanamazsın aşklarım büyük benden. Gerçi sözümün güzel olduğu da zamana ve mekâna göre değişiyor, dün güzelken bugün çirkinleşebiliyorum, bugün çirkinken yarın güzel... Allahtan döneklerin dünyasına da alıştım döneklere de. Ya da millet sabit de ben mi dönüyorum… Koy şeyine rahman gitsin diyor Volkan Konak. Haftaya Trabzon’dayım, en az bir ay hafta sonlarım boş, evimde keyfim yerinde, işim tıkırında… Adam olana çok bile!!!

yazarken bile gerilir mi insan - 23.1.2014

208 kere okundu

Eski yazılarımı gözden geçirip kitap için uygun olanları seçiyorum. İki bin sekizin sonbaharından bugüne tek tek okuyorum günleri. Ne bal var ne de mum. İnsanın hayatı hiç mi değişmez. Yine sevmiyor muşum insanları, yine uyumak için can atıyormuşum. Birilerini tepelemek istiyor ama tutuyormuşum kendimi. Ne büyüğünü seviyormuşum insanoğlunun ne de küçüğünü. O zaman da sırf şikayet etmek için mi şikayet ediyor muşum yoksa şimdiki gibi üç beş dakikalık hislerin cümleleri miymiş hatırlamadım, üstünde de durmadım pek.

Pendik’ten kurtulamamışım daha, ancak o kadar okuyabildim. Maltepe’ye geldiğim bir günde belki buraya taşınırım demişim. Hatta bir evin kirasını bile sormuşum. Kitap yazmaya karar vermişim mesela. Tarih 3 Nisan 2009. Gel gör ki ne bal var ne mum. Kürdistan için “babası iktidarsız, annesi kısır, üstelik sevişme özürlü bir çiftin hiç doğmamış ve doğmayacak bir bebek” demişim. Feci yanılmışım. Tamer ve Gülsefa ile basket oynamışım okulun bahçesinde.

Erdal Atabek öfke kontrolü hakkında seminer verdi, benim ne seminerle işim olur ne de öfkeyle. Siniri alınmış pirzola gibiyim, öyle uslu öyle sakin. Biraz takılıp kaçtım, benim işim o. Ayaklarım geri geri gitse de birkaç iş için sevmediğim bir yere uğradım. Önümüzdeki birkaç ay daha kafamı dinlemek için birkaç imza attım kağıtlara. Özer ile konuştum, Özkan ile dedikodu yaptım biraz. Dedikodu dediysem normal insanların kötü niyet gözetmeksizin kurduğu cümleler sadece. İsimleri dile getirirken diş sıkılan, yüz asılan, iç karartılan türden dedikodular değil yani. Belki de ben kötüyüm, kim bilir. Ama çok iyi bildiğim bir şey var; ne kötü insanlarla yüz göz olmak istiyorum, ne otuz yaş üstü ergenlerin ayağı yere basmayan davranışlarına maruz kalmak istiyorum. Dost da istemiyorum düşman da, kar da istemiyorum zarar da. Yazarken bile gerilir mi insan, geriliyorum.

En iyisi kestane, İnegöl’den… Geçen yıl Eylül Balık yüzünden arama mesafe koyduğum nimetle her hafta yarenlik ediyorum. Çizikler atıp önce suyun içine oradan da fırına. İki yüz derecede yirmi dakika…

Benim kızım var adı Eylül, bütün dünya bir yana o bir yana. Ne yaz isterim ne kış, ne bahar isterim ne güz. Benim kızım var adı Eylül… Nirvana’ya da ulaşsam hidayete de ersem dönüp dolaşıp geleceğim yer onun yanı. Geçenlerde bir arkadaş çocuğun için yaşamaya karar verirsen kendinden vazgeçmiş olursun gibi bir şey paylaşmıştı Facebook’ta. Ne kendimden vazgeçerim ne de çocuğumdan, çünkü ben ben olmazsam ona bir faydam olmaz, ben ben olursam onun bana bir faydası olmaz. Biliyorum anlamadınız… Sağlık olsun, her şeyi anlasak zaten bu halde olmazdık. Bir aynaya bakın kendiniz için, ama iyi bakın lütfen, dikkatli bakın, sırf kusur aramak için bakın bu seferlik.

Walter Mitty´nin gizli yaşamı - 24.1.2014

1365 kere okundu

The Secret Life of Walter Mitty, Walter Mitty'nin gizli yaşamı filmin adı. Bazılarımız kim bilir kaçıncı uykusunu çekerken ben mutfakta oturmuş bir yandan kendi ellerimle yaptığım kabak tatlısını iç ediyor bir yandan da Kızılay marka sodamı yudumluyorum. Uykusuz kalacaksanız buna değmeli; ya aileden birileriyle sohbet etmelisiniz, ya güzel bir kadınla sevişmeli ya da güzel bir filmi seyretmelisiniz. The Secret Life of Walter Mitty… Kabak Kandıra’dan, en iyisidir!

Bazen söylemek istediklerinizi söyleyemezsiniz, cümleler dilinizin ucuna takılıp kalırken dünya dönmeye devam eder. Diyemedim ya la diyordu Ahmet Kural İşler Güçler’de. Birilerinin girsek mi girmesek mi diye önlerinde beklediği kapıyı tıklatıp kaçmışlığım çok vardır, ortaya atılmak istenen kenar sakinlerini piste itelemişliğim, susulan kelimelerle cümleler kurmuşluğum…  Arkasında durmadığınız her cümle içinizde ezilir, her atmadığınız adım sizi başladığınız yere geri geri götürür. Karar vermek yolun yarısıdır der aptal kitapların çok para kazanan yazarları. Oysa milyonlarca insan vardır karar verip tek bir adım atamayan. Korkaklık bir yaşam biçimidir sizi biçimden biçime girmek zorunda bırakan.

O kadar da aptal değilim dedim. Bazen benim de kafam çalışır. Sahi ne çok insan var zeki olduğumu düşünen, sırf gerektiğinde güzel cümleler kuruyorum diye üstelik. İnsanlar içlerini gördüğünüzü düşündükleri an düşman olurlar size, kötüdürler çünkü inadına yalancıdırlar da bu konuda. Oysa kimse görmez kimsenin içini, kimse bilmez gösterilenden fazlasını. Cümleler dediğin kitaplardan çalınmış kelimeler, ne kadar çok idman yaparsanız iyi bir oyuncu olma şansınız o kadar artar. Bazıları yeteneksizdir, ömrünce yürüse varamaz köye. Bazıları yeteneklidir, birkaç adımda varır şehre. Benim gibiler ise hem yürür hem kitap okur. Kimse bilmez kimsenin içini ve içler sanıldığı kadar içli değildir çoğu zaman.

Kapuska için oruç bozmuşluğum var benim. Zaten hangi yemin tutulur ölene dek, hangi güvenli dağa düşmez kar, hangi şemsiye her yağmura karşı koyar. Siz siz olun boyunuzdan büyük laflar etmeyin. Filmin adı The Secret Life of Walter Mitty, Walter Mitty'nin gizli yaşamı. Bazen gizlediğinizi sandığınız şey kabak gibi ortadadır.

Kendiniz olmaya çalışırken dikkat edin. Belki de o kadar da iyi biri değilsinizdir, belki de en iyisi hayatınız boyunca olmadığınız kişiyi oynamaktır. Kendiniz olmaya çalışırken dikkat edin, belki de kendiniz zannettiğiniz kişi sadece size doğru görünen yanlış kişidir. Çünkü kimse bilmez kimsenin içini, kimse söyleyemez size sizin bildiğinizden iyisini. Göz yanılır, kulak yanılır, dil yanılır… Ama akıl her seferinde yanılıyorsa içinize iyi bakın, ya kafanız çalışmıyordur ya da içiniz kötüdür.

Walter Mitty Steve Conrad’ın senaryosunun iyi adamı. Sonunda buluyor kendini, yapıyor her zaman isteyip de yapamadıklarını. Sizin senaryonuz iyi mi kötü mü bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki sokaklar kırılan hayalleri taşımakta güçlük çeken insanlarla dolu. Hayalinizin peşinden koşun ama sakın harcamayın kendinizi bir hayal uğruna.

D&R'dan satın almak için tıklayın         

KİTAPYURDU'ndan satın almak için tıklayın

 

walter mitty
19.4.2014 Cumartesi

buradan görüp izledim. çok sağolun, güzel filmdi.

valter mitty
27.1.2014 Pazartesi

güzel filmmiş, teşekkürler

bana kimse dokunmazlar memleketi - 29.1.2014

2749 kere okundu

Bana kimse dokunmazlar memleketi, yakını evin, kokusu denizin, biraz soğuk, biraz yağmur ve toprak kokusu.  Üç ortalı defter, kareli ve meşin kabuklu, her sayfasının en solunda kırmızı bir çizgi baştan sona kadar... Kareleri oluşturan ince çizgiler siyahtan laciverte dönmüş. Çarşamba günü maç var, federasyon kupası maçı. Daha ortaokuldayım Yomra’da, üç beş sene sonra olsaydı Meslek Lisesi’nin üst katından seyrederdim. Kapıları da açardılar belki, günlerden Çarşamba. Dersin konusu: huzur bulduğun yerdir memleketin.

Sabah Çardak’ta kıymalı pide, öğlen Uludağ Kebap’ta yaprak döner, akşam da Akçaabat’ta köfte. Neye niyet neye kısmet dünyası; sabah az pilava yüz elli tavuk döner, öğlen pilava yüz elli et döner, akşam etli karalahana sarması. İnsan yemeye geliyor bu dünyaya, yemek güzel şey, keyifli şey, yaz günü evden kaçıp denize gitmek gibi bir şey, üstü başı alel acele çıkartıp denize ilk ben gireceğim diye koşturmak gibi bir şey. Yer ırmak ağzı, kumdan eser yok sahilde, her yer irili ufaklı çakıl taşı. Yüzmek dediğin sen sağ ben selamet, dalga çıksa da dalgamıza baksak.

Çocuk olmak büyüyünce olacağımızı sandığımız şeymiş aslında, kafana göre çalış, kafana göre gez, kafana göre sev. Sevdin mi kadın sevmeyeceksin, insan seveceksin. O insan kadınsa ne ala ama o kadın insan değilse boku yedin. Biz sevmeyi kendi kendimize öğrendik, ondandır kıymet bilişimiz. Elimizin emeği var her duyguda gözümüzün nuru, ondandır sevdiğimizi esirgeyişimiz. Ne çalışmayı sevdik biz ne de sevmeye çalıştık, gelişine yaşadık elde yok avuçta yok.

Bir kere daha toprak kokusu; Kadani, Gışla ve yine Irmak Ağzı. Bu kez eskisi kadar cesur da değiliz aptal da. Yok öyle sonbaharda kışta denize girmek, delikanlılığında bir gururu var, yok öyle postu suya deldirmek. Yürüdükçe hayat, baktıkça güne döner geceden geceden... Lübülüb derdim Bülent’e nedense, ne ısırmıştı hademe Ahmet Abi’nin elini. Hasan’ın babası gurbet, Atilla’nın ki gurbet… Bize havalı görünürdü, çok sonradan anladım ki hiç de değilmiş. İçi beni dışı seni yakar derler ya, gurbet bitmeden hayatlar bitti. Atilla ile aynı okuldaydık, Hasan Trabzon Lisesi’nde. Neden gelmedin düğüne dedi bankanın önünde, sahi neden gitmedim düğününe Hasan’ın… Hatırladım, aynı saatlerde bizim kıvırcığın da düğünü vardı. Özer Boztuna’nın. Ah o toprak kokusu ah, köy varken şehirde yaşayan adam olsa olsa aptaldır.

Anne olmak zor iş, kedi de o kadar babalık yapar. Biri hem nazlı hem yaramaz, diğeri feryat figan. Hem huzur hem cinnet, karayı bulan bu kez parayı değil babayı alacak. Büyüdükçe dert de büyüyor çünkü, hem anneye babaya büyüyor, hem çoluğa çocuğa. Çoğu eşekten daha uzun oldum ama hala annem dertlenir en küçük derdimde. Söylemem çoğunu sırf o üzülmesin diye. Bunlar daha iyi günlerimiz, ararız bu şımarıklıkları, bu ağlamaları.

Alçaklığın Evrensel Tarihi’nde Lazarus Morell’den bahsediyor Borges, 12 Yıllık Esaret’i yaşayarak yazıyor Solomon Northup. Dünyanın derdi bitmiyor ölene kadar, biz halimize üzülürken Lazarus zincire vurup köle diye satıyor Solomon’u. Çocukluğumuzun kahramanları ölüyor bir bir, ne Kara Hala kalıyor geri ne de Beyaz Hala. Yaşadıkça kirleniyor, kirlendikçe daha az seviyoruz kendimizi. Sonra bir sonbahar günü, bir Eylül’de dönüyoruz başladığımız yere, usul usul başlıyor aydınlanma, hissediyoruz temizlendiğimizi gün be gün. İlkinde aşağıdan başlamış yukarı çıkmıştık, şimdi yukardan başladık aşağıya doğru. Yürürken adım adım ölüme bir Eylül kokusu vuruyor burnumuza Derin’den ve Demir’den… Ya ben özlemimi alıp gitmeliyim, ya özlem beni. Artık ne korkağım eskisi kadar ne de serseri.

D&R'dan satın almak için tıklayın         

KİTAPYURDU'ndan satın almak için tıklayın