01.04 - sevdim kendimi bu gece - 1.3.2012

0 kere okundu

Ve gün güzel biter güncemde, dışarıda kar beyaz mı beyaz içerde ben cıvıl cıvıl. Daha ne olsun efendim, hayat dediğin yaşanılası meret, yaşar giderim oldu olacak. E hadi uyuyayım ben, yarına kadar dinlendireyim güzel gözlerimi, uzun kirpiklerimin altında pek bir çökmüş görünüyor, kirpiklerime laf getiriyordu eşekler. Biliyorum kıs kıs güleniniz var, kendini beğenmiş diyeniniz var. Şu koca dünyada benden başka bir tane daha yok yemin ederim, var diyen varsa buyursun gelsin. Seviyorum kendimi canlarım benim, siz ister sevin ister sevmeyin bugün hiç umurumda değil. Kıymetimi bilerek girdim mart ayına, mart da kıymetimi bilir umarım.

00.39 - keyfimin akşam sefası - 2.3.2012

0 kere okundu

Keyfimin akşam sefası uzatmış ayaklarını sehpanın üzerine, açmış televizyonu film seyreder, bakar görmez, duyar aldırmaz, susar konuşmaz. Keyfimin akşam sefası almış fincanı eline yudumlar çayını, mesaisini çoktan doldurmuş aklı, gönlü bıkmış hayırsız sevdalardan, yelkenine rüzgâr bi vurur bi vurmaz. Vuranı da top olsun vurmayanı da.

Sabah olur gün doğar ve başlar hayat, insanlar girer hayatımıza insanlar çıkar, duygular biter ve yeniden başlar, ayrı insanlar ve benzer hayatlar. Fikrimin ince gülü konar daldan dala, gidenin yerine yenisini koyup devam eder yoluna. Yara tuzla ovulur, acı alkolle unutulur, güncemizde batarken gün avuturuz kendimizi gaz lambasının ışığında. Gün müdür kabahatli biz miyiz geceden korkan bilinmez, bilinmez yolun sonu yaşanmadan, yaşamak ağırlaşır midede sıcak hamur kıvamsızlığında. Sahi biz neden eksik yaşayamıyoruz, neden yetemiyoruz kendi kendimize zayıf zamanlarımızda, hep birilerini istiyoruz, hep bir el elimizde, gönlümüzde bir sevda, aklımız masal diyarlarında.

Düşer kar tanesi, rüzgâr eser, sıklaşır adımlarım, adımlarım senden uzağa gider. Dalgalıdır deniz, soğuktur hava üşütür, akıl evden çok uzaktadır, akıl küfrün yolundadır iman peşindedir, akıl kaç zamandır sendedir.

13.57 - uyanır yorgun gövdem pazar sabahına - 4.3.2012

0 kere okundu

Uyanır yorgun gövdem Pazar sabahına, cumartesi gecesinden kalmıştır, yorgundur biraz, biraz uykusuzdur, keyiflidir biraz, biraz keyifsizdir. Bilir sabahına gözlerini açtığı günün diğerlerinden farklı olmadığını, duş alıp bir şeyler atıştıracağını, sokağa çıkacağını ya da çalışacağını, bilir günün dünden ayrı olmayacağını.  Televizyonu açar, Power Türk için bir sıfır sıfır kodlar kumandaya, Sıla çıkar; “büyük izler kalıyor sorma kapattığımız yaralardan, endişeler korkularla oluyoruz hayatlardan…”

Arkada bırakmak bir seçenek değil, zorunluluk. Yerleri ve kişileri bırakıp yaşanmışlıklarla devam ediyoruz yola, hayatlar başlatıp hayatlar bitiriyoruz, yollardan yürüyor yollardan çıkıyoruz. Gövdem uyanıyor bir Pazar sabahına, yokluklara ve varlıklara, yaşanmışlara ve yaşanamamışlara. Dönüp bakmadan cumartesiye, cumaya, pazartesi aşkıyla uyanıyor pazara, pazarın sabahına.

Güneş mi yalan havanın soğuğumu bilmiyorum, içimden bilmek gelmiyor da, öyle çok soru var ki, içinden gelmiyor insanın cevap aramak, vazgeçmeyi bilmediğin hayat dert oluyor başına, saçın beyazlıyor, gözlerinin kenarı kırışıyor.  Güneş mi yalan yoksa ben mi üşüyorum bilmiyorum, kolay olmayan sorulardan vazgeçmeyi öğretti hayat bana. Yaşıyor ve ölüyorsak, en olmaz şeyleri seyrettiğimiz filmlere şaşırmıyorsak hayat o kadar da karmaşık değildir. Güneş ya vardır ya yoktur güneşten bakınca, ben üşüyorum ve güneş yok buradan bakınca. Varsın güneş varlığını gözümün içine soksun, hayat göründüğü gibi güncemde, beni ısıtmayan varlık yokluktur fikrimce. Fikrim ki huzurumun evi, evimin direği, fikrim ki gül bahçemin mis kokulu kapısı.

21.00 - amcasının gülü - 5.3.2012

0 kere okundu

Sendrom falan hikâye canlarım benim, çalışılan her gün kötüdür, pazartesinin salıdan farkı yoktur, perşembenin de cumadan. Çarşamba az biraz farklıdır güncemde, çünkü bendenizi yatış günüdür, candır, doyumsuz tattır. Gerçi Pazar günü de yarım gün çalıştığımdan sizin pazarla benim Pazar pek benzemiyor, siz zevkte sefada ben dertte cefada… Bugün pazartesi, sıradan bir çalışma günü, az iş, az yemek, az lak lak ve çokça yatış…

Dün gece rüyama twitterdan bir arkadaşı konuk ettim, tanrı misafiri ama öyle davetli gelen bir konuk değil. Hatun sürmüş çocukluğumun köyüne gelmiş, KPSS sınavı var ve bildiğiniz arabaların geçtiği yollar ilkokuldan kalma sıralarla dolmuş. Çocukluk arkadaşlarım Halis, Güngör, Hasan hep sınavda… Minik bir tantana ve tantananın içinde tek yabancı twitter çıkışlı burcumaria...  Tamam ders çalışıyorum ama tamamen bilgimin bilgim artsın diye, yoksa ne sınav severim ne de ilkokul sırası, daracık oluyorlar, sığmıyor bacaklarım. Zaten mevzu sıralar değil anlayacağınız üzere; hiç rüya görmeyen ben, alakasız bir hatun kişiyle alakasız bir sınava giriyorum yol ortasında, hayırdır inşallah…

Derin’in doğum günü hafta sonu, abim gel istersen dedi, içim gitme ne işin var… Ben sevmem doğum günlerini ama şimdi bir dolu hala teyze oradayken Derinim tarla farem amcasını arar, aramasa da beş on sene sonra amca sen benim ilk doğum günümde neredeydin der, yalan da söyleyemem eşeğe, kem küm edemem…  Sahi be, amca olalı bir yıl olmuş, pek bir süper olmuş, çok bir süper olmuş, amcasının gülü iyi ki olmuş.

00.05 - Ölü Ozanlar´ın Devrim´i - 8.3.2012

0 kere okundu

Güzel bir salıdan sonra Çarşamba sabahı uyanmak gelmedi içimden, yatak huzur doluydu, uyku cennet bahçesi. Bırakmadı peşimi hayat, telefonun sesine uyandım, kapıdayım dedi, müsait misiniz? Evet dedim en içten sesimle, aşkla kalktım yataktan, şevkle yürüdüm kapıya. Ulan sığır sabahın köründe işin ne burada, on ile on iki arası gelecektin, benim karıma bir şey olsa akşam beşi bulurdu gelişin ama sabahın dokuzunda bittin kapımda bok varmış gibi, hoş geldin, sefalar getirdin.  Pronet’den bir sığır geldi yaptı işini gitti.

Devrimi aradım iki kez cevap vermedi, iyi bari dedim, girdim yatağa tekrar, kaldığım yerden devam ettim keyfe. Saat ikiye geliyordu ki yine çaldı telefon, görmedim dedi beni aramışsın. Bugün buluşacaktık ya dedim, unutmuşum dedi, geç olmadıysa gelsene. Peki dedim çıktım yola, Beşiktaş’a geçtim. Belki de bu güne kadar içtiğim en güzel Salep ve birkaç bardak çay eşliğinde lise yıllarından kalma arkadaşımla özlem giderdim, çokça yenilerden, biraz eskilerden konuştuk durduk, geveze olan bendim ama susmak daha tatlı geldi, çocukluğumun güzel günlerinden bir resme bakıyordum, Fetih 1453´ün Fatihi o kadar da umurumda değildi, ben Ölü Ozanlar´ın Devrim´ine bakıyordum her ne kadar içinde bulunduğum şehrin fatihi olsa da.  Konuştuk, güldük, bazen saydırdık öteye beriye, geçmişi andık, mutluluğu aradık kelimelerde. Yemek yiyecektik, yürürken birilerine rastladık, selam verdik. Buyur ettiler, ısrar ettiler yemeği beleşe getirdik, biraz kürk yedi biraz biz yedik. Hesapta web sitesi için fotoğraf ve video getirecekti bana ama umutmuş. On mart demiştim web sitesi için, ham madde eksikliğinden dolayı üzgünüm, bilmem anlatabildim mi...

Şu vapurlarda bir odam bir mutfağım bir de banyom olsa, hayat vapurla boğazdan bir Beşiktaş’a bir Kadıköy’e geçmek olsa, deniz olsa, martılar ve dalga sesleri olsa Leylasız bile Mecnun olurdum, üstelik Leyla’sına kavuşmuş Mecnun kadar mutlu olurdum. Ama topu topu yirmi beş dakika, bir sonra ki yolculuk için bilet almak zorundasın. Güzel şeyler kısa sürüyor ama bazen bir jetonla bile satın alınabiliyor.

Sanırım yol Trabzon’a çıkacak, hafta sonu gözlerim tarla faresi görecek, belki anlamadığım bir dilden cümleler duyacak kulaklarım, anlamadığı bir dilden konuşacak ağzım. Kucağıma alıp öpüp koklayacağım, üç beş ayda bir kendimi hatırlatacağım, amca de bakayım deyip gak guk sesler duyacağım, bir kez daha Leyla´sına kavuşan Mecnun olacağım.

02.00 - koşmanın anlamı yok, yürürken de geçiyor hayat - 9.3.2012

0 kere okundu

Koşmanın anlamı yok, yürürken de geçiyor hayat, iyot kokusuyla, dalgaların sesi ve adalar manzarasıyla… İçmek bana göre bir şey olsa bir litrelik Dikmen’in dibini görür sızar kalırdım koltukta, acıyan gözlerime eziyet etmekten vazgeçer ruhumu Hayyam’a teslim ederdim. Gecenin ikisinde aptal ekrana bakıp aptal aptal cümleler kurmaktan vazgeçerdim.

Ağlamanın anlamı yok, gülerek de geçiyor zaman, balkonumda ki bodur limon kokusu, radyoda Sıla’nın şarkıları ve Güneşimin ışığı. Yok yok karar verdim ben, tasımı tarağımı toplayıp köyüme döneceğim, sabahında uyandığım günü en sevdiğin denizi seyrederek geçireceğim, çocuklar yapıp hayattan öğrendiklerimi onlara öğreteceğim. Yok yok karar verdim ben, hafta sonları Trabzonspor’un maçlarına gidip yenince sevinecek yenilince üzüleceğim, Ceyhun’u ve Okan’ı alıp Boztepe’de semaverden bardaklara doldurduğumuz çayla demleneceğim, kafa çekeceğim.

Susmanın anlamı yok konuşarak da geçiyor hayat, annemin ağır dur ki batman gelesin sözüne inat üstelik. Konuştukça birilerine sataşarak, sataştıkça keyif alarak ve keyiflendikçe tavşankanından beter çayımdan bir yudum alarak.

Yok yok gözüm aç benim, neyine yetmiyor minik bir pizza, iki orta pizzadan iki dilim azını götürmenin anlamı ne, tamam işkembe sağlam da gecenin onundan sonra en sağlamına bile eziyet etmenin anlamı ne. Gözü aç olmasın adamın arkadaş, karnı doysa da donatır dilim pizzanın üzerini mayonez ve ketçapla,  uzatır çenesini yaklaştırır elindekini, löpür ve löpür götürür hamurları.

İki dilim patates koymalı bu gözlerin üzerine karar verdim, önceki paragraftakiler palavra olsa da bunda kararlıyım. Bu gözlerin patatese ihtiyacı var. Yarın Trabzon’a gideceğim ve şehrin en güzel kızıyla buluşacağım. Demesin nedir bu gözlerin hali, insan azıcık bakmaz mı kendisine demesin.

Ben mutfağa giderim, cümlelerim tırı vırı Dünya’ya… Sizler ise ne haliniz varsa görün düzenbaz hayatlarınızda sevgili okurlarım. Gerçek sandığınız satırlarımda açıksözlülük yalanıma kanıp bir şeyler arayın, yalan hayatlarınıza ekleyin yalanlarımı. Alanı mutlu satanı mutlu bu dünyada siz erin muradınıza ben iki dilim patatesle kerevetlerden kerevet beğeneyim yatağımın sıcaklığında.

21.33 - düğün zannettim cenazeymiş meğer - 11.3.2012

0 kere okundu

Sizi yağmurla karşılayan şehir hüzünle el sallamaktadır arkanızdan, yeri dolmayacak kocaman boşluklardan bir tane daha edinmişsinizdir, bir damla yaş akmıştır gözünüzden, içiniz sel sağanak…  Birkaç kelime yan yana getirilip sevimsiz bir cümle kurulmuştur, ne söyleyen ağız mutludur ne duyan kulak, kötü haber en sevdiğinize gelmiş, perde kapanmış sahnede ki yalnızlığınız artmıştır.

Hiç bu kadar hüzünlenmemişti Trabzon, yağmur bu kadar ıslatmamıştı hiç, kar üşütmemişti; düğün zannettim cenazeymiş meğer.

13.06 - Sivas´ta zaman aşımı yoktur aslında - 13.3.2012

0 kere okundu

Kuralına göre oynadığımız oyun kapı dışarı eder bizi, hukuk yoktur, nizam kaybolmuş güçlünün gücü zeka kazanmıştır; hoyrat değildir eskisi kadar, ince eleyip sık dokuyordur artık, baş etmesi güçleşmiştir. Bilinçsiz kalabalıklar bilinçli olduğunu zannetmektedir artık, cahilden kötüdür cahilliğini bilmeyen, aklını akılların himayesine veren zekadan yoksun yaşamaktadır. Resim nettir, kötüdür, his kaybolmuştur, duyarlıyım diyenler yalancıdır, duymuyorum diyenler duyarsız… Sivas zaman aşımına uğramamıştır aslında, halkların iradesidir tarihi yazan, hukuk uzun zaman dilimlerinde ayrıntıdan ibarettir.

Bankalar kredi kartı aidatından vazgeçmemek için taklalar atmaktadır, Türk Telekom adında ki Türklükten almaktadır gücünü Türkiye’de ki her eve kazık atarken, sokaklar serserilerin elinde, yüksek binalar beyaz gömleklilerindir. Ankara birilerinin Ankara’sı, bayrak diğerlerinindir, din birilerinin tekelindedir ve diğer birileri sarhoş oldukları oranda aydın olmaktadır. Sevmediği lider ne yapsa gözüne girememektedir peşinden koşmayanın ama sevdiği ihanet etse sevgisine zeval gelmemektedir. Düzen kurulalı çok olmuştur, asıl karakterler kendini geliştirmiş, figüranlar ise terk edildikleri otlaklarda sağlıklı beslenmektedir.

Bir kez daha görmüşüzdür yönetenlerin seçilenler olmadığını, bir kez daha gücü yetmemiştir bürokrasiye halkın. Oysa biz bizi yönetsinler diye vermişizdir oylarımızı düzenbazlara, bilmeden düzenin çok daha eskiden kurulduğunu, asıl düzen kendini göstermeden bir kez daha hissettirmiştir en narin yerlerimizde sertliğini.

00.49 - bir kalp durur, bir devir kapanır - 15.3.2012

0 kere okundu

En sevdiğim gündür Çarşamba, en sevdiğim sayının neden beş olduğunu maviye niye düşkün olduğumu bilmediğim gibi bu günü de neden sevdiğimi bilmem, gelişine yaşar geçer giderim. Yatak keyfiyle başlar, kahvaltıyla devam eder yine yatağa dönerim. Biraz bilgisayara bakarım, birkaç parça dinlerim, yastığıma sığınır yorganımla yarenlik ederim… En sevdiğim gündür Çarşamba; Salı günü doğdum ama öleceksem bu gün ölmek isterim.

Keyifli keyifli ilerleyen cümleye ölüm karışmışsa ya depresyon söz konusudur ya da anlatımda ki karmaşa ile dikkat çekilmeye çalışılıyordur. Bir de üçüncü ve bana özel olan bir seçenek var ki, yazacak bir şey bulamayıp aklına ilk gelen kelimenin üzerine bir şeyler eklemişsindir. Gerçi mevzu ölüm olunca burada da sağlıksız bir durum vardır, niye aklına ölüm değil de başka bir şey gelmemiştir. Sanırım cumartesi günü babaannemi kaybetmemin etkisi bu.

Saat beş gibi vardığım Trabzon’da yeğenimin doğum günü partisinin tadını çıkartırken geldi telefon, babaannem dedi abim…  Artık yoktu, kalbi durmuş ve doktorların dakikalarca uğraşmasına rağmen çalışmamıştı. Artık köy eskisi gibi olmayacaktı, artık dedem gibi babaannemde bir daha sevgiyle yüzüme bakmayacaktı, bir kalp durmuş bir devir kapanmıştı.

02.02 - sığırlara ve öküzlere adanmıştır... - 16.3.2012

0 kere okundu

Düzenbaz ruhların düzeni bozuk gövdeleri, pantolonlu ve etekli ibneleri, sevgilileri ve sevgililerinin metresleri, karıları ve karılarının sevgilileri… İçine ettiğim İstanbul’un, Konya’nın ve Trabzon’un iktidarsızları, firijitleri… Kıçındaki yırtıktan habersiz sökük dikicileri, kel başında şimşir tarak gezdirip, koltuk peşinde kıçını duvardan duvara sürtesiceleri…

Efendim bu yazı can sıkıntısından yazılmış, sığırlara ve öküzlere adanmıştır. Mükemmelle uzaktan ve yakından ilgisi olmayan bendenizin haddimi aşarak ki hiç umurum değil çevrede ki beş para etmezlere döşeme isteğimin klavye tuşlarına yansımasıdır.

Gereksiz cümlelerden ibaret canlılar, ojeden ve rujdan ibaret cansızlar, varlığı gereksiz yokluğu zararsızlar, geri zekâlılar, aptallar ve değersizliğinin farkına varamayanlar. Aynaya dost insanlığa düşmanlar, pezevenkini sevgili sanan orospular(Berrak Aldan´dan)

Normalde üç nokta ile bitirmeyip devam ettirmem gerekiyordu bir önceki paragrafı ama zaten can sıkıntısından yazdığım cümlelere devam etmekten sıkıldım. Yarın beni okuyacak yal düşkünü sığırlar yazımı beğenirse boyum uzamayacak ya da elimi attığımda cebimde fazladan iki yüz lira olmayacak.

Bitti.

01.57 - yıllar sonra yine bir aradaydık... - 17.3.2012

0 kere okundu

Osman, Ferhan, abim ve ben eve kapanır Teleon ya da Star seyrederdik, Murat küçüktü aramıza almazdık eve bile almazdık hatta. Sirt denir bizim evin olduğu yere, uydu antenlerinin daha bilinmediği, çatal antenlerin kullanıldığı dönemde çevre mahalleler de dahil en iyi bizim evde çekerdi televizyon. Işıkları kapatır battaniyelerin altına girerdik, abimle Ferhan bir divanda, Osman ile ben diğerinde. Karşımızda elli bir ekran bir televizyon, televizyonda eşek yüküyle karınca, karıncaların arkasında sevişken adamlar ve kadınlar…

Dile kolay yirmi yıl olmuş, abim ve Ferhan Trabzon’da, Osman Safranbolu’da ben ise İstanbul’da artık.  Şimdi Okan ve Beyaz’ı seyrederken geldi aklıma, ne çok şey değişti, kimler geldi kimler geçti bu ekranlardan. Televizyonun yüzleri değişirken biz de değiştik, değiştik ve büyüdük, büyüdük ve ayrı yollara saptık, karıncaların arkasında karıştırdığımız işler kirletti bizi, battaniyelerin altına saklanarak kaçamaz olduk kendimizden.

Babaannemin vefat ettiği gece Murat vardı, abim vardı, ben vardım… Ferhan iş gezisinde Ordu’daydı, Osman Safranbolu’da. Sabah mezara konulacak tahtaları Ferhan’la almaya gittik, bir metre seksen santimlik dokuz tahta, yağmur suyuyla dolmuş mezara terk ettiğimiz babaannemizi ve anneannemizi bizden ayıran dokuz tane tahta. Mahallenin hocası Umre’ye gitmiş, cenaze namazını kıldıracak hocayı da ilçeden birlikte aldık, cenaze evine gelenleri de birlikte ağırladık.

Osman sabah geldi, eşi ve çocuklarıyla kar kış demeden gece çıktığı Safranbolu’dan geldi. Abim babaannemi hastaneden almaya gitmişti, son gecesini soğuk bir morgun çekmecelerinden birinde geçiren canımızı son yolculuğu için eve getirecekti.

Arabayla götürülecekti tabut, büyükler öyle istemişti ama abim ve ben hayır dedik, son yolculuğuna biz taşıyalım dedik Doktor Mehmet’in emanetini. Bir daha onun için bir şey yapamayacaktık, tek kelime bile konuşamayacak, elini tutamayacaktık. Ferhan bir yandan, Murat abim bir yandan sırtlayıp yaşlı gözlerle taşıdık babaannemi.

Yirmi yıl sonra yine bir aradaydık, artık amcamın oğlu Barış da vardı, Savaş Diyarbakır’da askerdi haberi yoktu gelememişti. Yıllar sonra bir araya getirmişti babaannem bizi, Lambat’a top oynamaya gider gibi keyifli değildik, gün boyu yüzdüğümüz denizden gelir gibi yorgunduk, çok kötü bir şey olmuştu üzgündük ve bir aradaydık Sirt’da ki Ayşe’nin cansız bedenini taşırken. Yağmur gizleyememişti gözyaşlarımızı, kara uşağı ve sari uşağı ağlıyordu arkasından, Ferhan, Osman Ve Murat yanıbaşında…

09.46 - koca bir yalanım... - 19.3.2012

0 kere okundu

Ağaçları yeşil yapraklı bir tepenin patika yoluyum, kahvaltısında peynir kızartılmış bir Pazar sabahı, Yomra’nın millerce açığında yedi metrelik kayığım ben.  Rüzgârda savrulan bir sarı yaprak, yağmurda ıslanan uzun saçlı bir kız çocuğu, pazartesi neşesizliğiyim. Ben on beş yıldır evimden uzağım, on beş gündür ümitli on beş saattir keyifsizim, ben elma dalında erik, denizde kuş, baharda mandalina yaprağıyım.

Sabahında mutlulukla uyandığım, yüzümü güneşine çevirdiğim Pazar neşesi yerini pazartesi keyifsizliğine bırakır güncemde. Sendromdan falan değildir ama takılmaz isyankâr ruhum klişelere uzak durur inadına. Suratsızlığım uykusuzluktan, suratsızlığım yorgunluktan, suratsızlığım deniz kokusuna hasretten, yeşile maviye özlemden, sevmediğim bir şehirde sevmediğim bir güne günaydın demekten.

Heyhat sabah, ben uykulu, telefonda Ömer kalk oğlum geç kaldık der… Heyhat Ömer, ben dalgalı, neden sana olan sevgimi sınarsın Pazartesi sabahlarında, neden biraz daha uyu demek yerine kalk artıklarla başlar cümlelerin, neden iş yerine beni götürmezsin köyümün bahar sabahlarına, annemin kucağına, babamın ocağına. Heyhat İstanbul bir bezgin adam dolanır sokaklarında bilesin…

Ben mutluluğun ismi mutsuzluğun resmiyim, Karadeniz´de dalgalı bir koy, Marmara’da boğaz akıntısı, Ege´de Ölü Deniz’im. Ben İzmit’de Maşukiye, Konya’da Apa Barajı, Trabzon’da Uzun Göl’üm, gözden uzakta gönülden dışarıyım, ben yağamayan yağmur, gürleyemeyen gök, esemeyen fırtınayım. Ben sıradan bir pazartesi sabahına on iki boktan pazartesi sabahına uyanmış gibi uyanan koca bir yalanım şimdi.

18.12 - aşk mevsimidir - 22.3.2012

0 kere okundu

Mevsimidir yazmanın çiçeğin mevsimidir, güneş açmış insanlar sokakları doldurmuştur, deniz kenarlarına inilmiş mangallar yakılmaya başlanmıştır. Kuşun böceğin mevsimidir, gündüzler ısınmaya başlamış güneş güneşliğini aklına getirmiştir, bir kışla daha vedalaşıp bir yaza daha merhaba denmiştir. Mevsimidir yaşamanın sevdalara tutulmanın günü gelmiştir, el ele dolaşılmaya başlamış uzaktan bakışmalara son verilmiştir.

Dün uzun bir aradan sonra halı sahanın suni çimlerine bastı ayaklarım, on iki koca adam bir saat boyunca aynı topun peşinde sağa sola koşturup durduk. Maç bittiğinde elden ayaktan düşmüşlüğümüzü birbirimizden gizleyecek halimiz kalmamıştı, terlemiş ve kendimizden geçmiştik. Yenilmişiz, öyle söyledi Şahin Abi, itiraz etmedim, ne desem yalan olurdu… Peki dedim, dostluk kazansın.

Geceleri web sayfalarının peşinden koştururken saatin nasıl geçtiğini anlamayan ben, yatağa üçten önce gidemeyen ben, günlerdir gözleri bilgisayara bakmaktan acıyan ben bu akşamki dersi asmaya karar verdim. Doktor olacak değiller ya, varsın girişimciliğin finansmanı eksik kalsın, yenilik hayat bulmasın varsın, bu gece de bendensin Allahın Trabzonlusu nereye varacaksa varsın.

Uyurum ben, birkaç saat hatta belki daha da fazlasını uyurum. Sabaha çıkarım belki, gece boyu uyurum. Daha önce yaptım yine yaparım, leş olur, öküz ölüsü olurum, uyanıncaya kadar sabah olur, ay kaybolur güneş olur, gözlerimin acısı geçer, saatler geçer uyurum ben. Ya da uyanır iki kuruşluk hayatıma gözlerimi acıta acıta devam ederim, kim bilir.

Mevsim gezme mevsimidir Filiz mevsimi Çiçek mevsimidir, Derin bir yaşına girmiştir ve Eylül’e az kalma mevsimidir. Mevsim Bahar’dır, Deniz’in ısınma mevsimidir, güzeldir her şey, nereye baksan isimdir ve her isim ayrı bir Aşk mevsimidir.

21.34 - yavşak tırı vırı Dünya - 24.3.2012

0 kere okundu

İhlâs Pazarlama ve Samanyolu Pazarlama’dan oluşan bir takım aylardır peşime takılmış telefonla arayıp durmaktalar. Size gelelim diyorlar, bazen temizlik robotundan bazen de su arıtma cihazından dem vuruyorlar. Bizim Fehmi’ye bulaşmışlar önce, pis herif kurtulabilmek için benim de içlerinde olduğum birkaç kişinin numarasını vermiş. İlk aradıklarında şeker sesli bir hatun gelelim de gelelim dedi duraksamadan… Ben gece eve geliyorum dedim kurtulmak için, olur dedi, gece on bir gibi gelip yarım saatte hallederiz işimizi. Tövbe tövbe dedim, ben o bildiğiniz adamlardan değilim…

Son beş altı aydır on kez aradı beni farklı farklı sesler, farklı farklı hatunlar… Her seferinde yakamdan düşmeleri için bir dolu cümle kurmak zorunda kaldım. Son arayana epeyce bağırıp çağırıp tacizleri kesmezlerse bulundukları yere gelip hır çıkartacağımı söyledim. Ama ne mümkün, yakamdan düşmek bilmediler. Bu sabah çaldı yine olmaz olasıca telefon, yine bir hatun İhlâs Pazarlama’dan aradığını, numaramı Fehmi Doğan’dan aldığını söyledi en şirin tavrıyla. Peki dedim, buyurun sizi dinliyorum. Temizlik robotundan bahsetmeye başlayınca sözünü kesip yalnız geleceksiniz değil mi dedim, sesinin çok hoş olduğunu onu misafir etmekten zevk alacağımı da söyledim. İki kişi geleceklerini söyleyince olmaz dedim, ben sadece sizi istiyorum. Başka yolu yoktu kurtulmanın, en yavşak halimle hatuna yazmaya başladım, numarasını isteyip daha sonra sizi arayabilir miyim dedim, bunu saymam yine arayın dedim. Mırın kırın etmeye balayınca ama ben alıcıyım yeter ki bu akşam yalnız gelin dedim. Hatun İhlâs’ın prensiplerinden bahsetmeye başlayınca boş verin onları siz bu gece kelin keyfimize bakalım dedim. Geç de olsa asıldığımı anlayıp gülücüklerle şaşkınlığını gizlemeye çalışsa da ben susmayıp konuşmaya devam ettim. Telefon kapanırken ben sizi çok sevdim yine ararsınız değimli diye de ekledim.

09.11 - ben malımı bilirim - 26.3.2012

0 kere okundu

Uyanmak istemediğin her sabah kötüdür, uyanmayıp uyuduğunda işe neden gelmediğini sorgulayan herkes kötüdür, senden bir şeyler bekleyenler, uyumana karşı çıkanlar, işe gitmeni isteyenler kötüdür, zıbarıp yatmak yerine uyandığın sabahlar tüm insanlar kötüdür. Kötü bir günün kötü insanları günaydın.

Merkezinde ben olduğum bir dünya istiyorum, uyanmak istediğimde sabah olan, uyumak istemediğimde gece olan bir dünya.  Yağmur yağsın istediğimde yağmur yağmalı, güneş istediğimde güneş çıkmalı, yaz ortası canım sıkıldığında kar yağmalı mesela. Hatta kar için canımın sıkılmasına da gerek yok, mesela bizim müdür tatile gittiğinde uyuzluk olsun diye otelinin tepesine tepesine yağmalı sadece, kardan kumsala giden yol kapanmalı, buzlanma olmalı ve birileri düşüp kıçını başını kırmalı.

Bonus istiyorum yatakta geçirmek istediğim zamanlarda kullanabileceğim. X tarihinde boş boş oturmak yerine şu işleri yapmıştım, şimdi de iş yapmak yerine malak gibi yatacağım diyebilmeliyim. İşe gitmemek için kırk türlü dalavere çevirmek yerine canım istemiyor aga ben bugün yokum diyebilmeliyim. Kapitalizme karşıyım arkadaş, beni bu saatte sokağa çıkaracak herkese karşıyım, dağa taşa, kurda kuşa, içimde yeşermesine izin verdiğim para sevdasına karşıyım.  İçindeysem bil ki zoru zoruna, içimdeysen bil ki sadece para uğruna İstanbul...

 Son paragraftır bu, yazarımız artist artist cümleler kurduktan sonra paşa paşa kalkıp fino gibi işine gidecektir. En huysuz halleriyle günü daha da çekilmez hale getirip muhtemelen üç beş saate kadar uyuma hevesiyle evine dönecektir. Ama ne mümkün, kendine boktan meşgaleler bulup yine geceleyecek, yine uyumayıp yine gözlerinin günahına girecektir.

Bir ses duyar gibiyim içimden içimden… Ben malımı bilirim der en bilge sesiyle iki kuruşluk bir zibidi.

12.54 - boşa nefes tüketiyoruz - 27.3.2012

0 kere okundu

Adına diyalog dediğimiz monologlarla geçiriyoruz günü, herkes kendi havasını üflüyor karşısındakine, kimseye değmiyor nefes… Anlaşmak değil cümle kurmamızın amacı, bir kişi daha benim gibi düşünsenin peşindeyiz karşımızdakinin de niyetinin bizimki kadar bozuk olduğunu görmezden gelerek.

Eğitim dört artı dört olmasını protesto etmek için iş bırakma eylemi yapıyor sendikalar, karşılarındaki eğitimin dört artı dört olmasından yana olan sendikaya rağmen. Efendim dördüncü sınıftan sonra minicik çocuklara din eğitimi verilecekmiş de olmazmış da falan da falan. Karşı taraf ısrarcı, güçleri de var bizim dediğimiz olacak diyorlar. Sormuyorlar, danışmıyorlar, tartışmaya açmıyor karar veriyorlar; biz yaptık olacak. Bir tarafta yıllar önce İmam hatip liselerinin önü kapansın diye sekiz yıllık zorunlu eğitimi getiren zihniyet bir tarafta böyle başa böyle tarak diyen diğer zihniyet. Ki amaç belli olduğundan niye dört ve niye artı iki dört daha sorgulanmasının hiç gereği olmayan bozuk bir zihniyet…

Lise çağına gelmiş çocuklara sormuyor kimse fikrini, eğitimcilere sormaktan vazgeçileli zaten yıllar oldu. Kimse içerikle uğraşmıyor inadına dirsek çürütüyor şekil peşinde. Eğitimi yeniden ve yeniden yapılandırmak amaç, her gelen yönetici bir öncekini aratıyor. Çocuklara bedava kitap, ulaşım ve şimdi de laptop veriliyor ama ekilen tohumların hasadı ne durumda umursanmıyor. Lise son sınıfa geçmiş ama yedi bölgeyi sayamayan, dört işlem bilmeyen, yaşadığı ülkenin başkenti sorulduğunda İstanbul cevabını veren körpe beyinler görmezden geliniyor. Biz yaptık oldu efendim diyor bir taraf, diğer taraf inatla karşı çıkıyor. Alıp birini ötekine vuruyorsun, çarpıyor ve bölüyorsun, çıkartıp topluyorsun ama nafile. İçi çürümüş eğitim sisteminde kaç yıl eğitim alındığı nerede eğitim verildiği kimin umurunda diyorsun nafile. Köyden bile kovmuyorlar seni, deli bile demiyorlar nefesin tükeniyor nafile.

Bir de şu sendikalar, hani eğitimin hakkını savunduğunu söyleyen, ama paradan başka şey düşünmeyen sendikalar. . Eğitimin içeriğinde herhangi bir iyileştirme yapmak için uğraşmayan ama para için kendilerini yerden yere vuran sendikalar. Ki bu güne kadar devletin verdiğinden fazlasını alamayan yani varlığının hiçbir elle tutulur gerekçesi olmayan sendikalar.  Hani hiçbir görüşü olmayan ama nedense herkesin belli partilere yakıştırdığı, renklerini açık etmekten kaçınmayan sendikalar. “Bir Alman profesöre sormuşlar dünyanın en aptal adamı kimdir diye. Biraz düşünüp motora binen adamdır demiş. Israr etmişler olur mu hocam, daha aptalı yok mudur diye. Biraz daha düşünüp motoru kullananın arkasına binen biraz daha aptal olabilir diye kestirip atmış.” Demokratik toplumların sacayağıdır sivil toplum kuruluşları ama ayakları yere basıyorsa. Dört ayakla kaza yapan arabalar varken motor gibiler bizim sendikalar. Ki arkalarında bir dolu insan mutlu yarınlar için, bir dolu insan sendika başkanlarını millete vekil, paraya patron yapmak için.

Nefesimizi boşa harcayarak geçiriyoruz yılları, günleri sonu olmayan sevdalar peşinde heba ediyor, mutlu olmak isterken mutsuzluklar biriktiriyoruz. Sarışın ya da esmer, tombul ya da sıska ne fark eder, ha dört yıl olmuş eğitim ha sekiz yıl hatta hiç olmamış ne fark eder…

15.05 - siyaset mi, o da ne? - 28.3.2012

0 kere okundu

Ben politika yazmam pek bilirsiniz, varsın seksenlerin depolitizasyonunun ürünü olduğumu söylesinler, varsın liboş ya da dönek desinler, hatta duyarsız duygusuz diye iğrensinler. Onca politika için deliren varken benim kıyısından köşesinden itelememe ihtiyaç duymayan bir konu bu fikrimce. Zaten yeterince akıllısı var peşinden koşan, varsın bir kaçı aptal gibi seyretmekle yetinsin. 

Dün Tandoğan’da miting varmış, her ne kadar dört artı iki tane daha dört olayını protesto edeceklerini söyleseler de muhalif partinin mitingi olmaktan öteye gitmeyen içi boş bir eğlencelikti fikrimce. Geyiğin ağa babası, siyasetin ve devlet adamlığının yüz karası Melih Gökçek efendinin twitterdan buyurduğu üzere bağırıp çağırıp rahatlama toplantısı sadece. Dün başka bir açıklama daha yapmış Gökçek, sekiz bin kişi toplayabildiler diye, karşı açıklama Gürsel tekinden, sekiz bin değil seksen bin diye. Bunlar nasıl canlılar ki bizimle dalga geçerler, sekiz bin nere seksen bin nere… Kim yalan söylüyor olursa olsun bir dolu aptal var inanan, bana ihtiyaç yok yani politikada. Siyaset yapacak kadar aptalsanız mutlu olamayacak kadar akıllısınızdır da. Çünkü memleketimde siyaset yapan herkes en akıllı kendisini bilir ve mutlu olmak için aptallık kaçınılmaz gereksinimdir.

Efendim memur maaşları dört aydır hak ettiği eşek yüküyle zammı alamıyor. Mayıs ayına yetiştirilecek dense de ülkenin ve milletin kurtuluşu için devreye sokulan eğitimde dört artı iki kere daha dört modeli görüşmelerinin araya girmesiyle… Cümleyi toparlayamadım, üzerinde de düşünesim yok, yetişmiyor yani mayısa da. Yetişmesin efendim, zaten yüzde yirmi mi zam verecekler sanki. İşe yarama z sendikaların baştan evet demediği şartlar altı ay gecikmeli yürürlüğe girecek ve yine en fazla yüzde on zam görecek memleketimin refah içinde yaşayan memuru. Ayrıca zamların yürürlüğe girmesiyle biriken paralar ödenecek, ekonomiye ekstradan bir hareketlilik gelecek. İnşaat sektörünün yanı sıra olayın yaz aylarına rastlaması münasebetiyle turizmde rekorlar rekorlar ve rekorlar… Sabah tuvalette düşündüm; memurlarda vergileri ve bilumum harçları geçen yılki tarifeden ödese, devletin parasını altı ay biriktirip toplu geri verse. Kısasa kısas sizin anlayacağınız, hem şeriatta da kısas olayı var, bili bunu devletimin kiracıları, kendini mülk sahibi zanneden yolcuları.

Efendim ben siyaset yapmaya karşıyım, yeterince aptallık yaptığım bu hayatta aptallıklarıma yeni bir başlık eklemeye de karşıyım, bu zamana kadar bir kez oy verdim, o da on sekiz yaşımın aptallığından. İki gündür siyasi gündeme ilişkin bişiler karalasam da tamamen durum tespiti ve azıcık da mizah içeren satırlar olduğundan bunun sayılmayacağını düşünüyorum. Ayrıca Tayyip Erdoğan’ı severim ben, yaptığı pek çok şey doğru gelmese de severim amcayı. Ama bu AKP’nin her yaptığına onay verdiğim anlamına gelmez ki onlarında benim onayımı umursadığını zannetmiyorum. Hak etmeseler de bu kadar oyu alan ben de olsaydım kafama göre takılır kimseyi umursamazdım, varsın memur maaşı geciksin, varsın eğitim yerlerde sürünsün… Köpeksiz köyde değneksiz gezen bir parti olduğundan kendini buraların sahibi sanmaları normal. E bir de CHP gibi ne yaptığı, neyi niye yaptığı belli olmayan bir muhalefete de sahipsen seni tutabilene aşk olsun. Allah’tan top vursa da yıkılmayan bir ülkeyiz, AKP’den sonra kendimizi toparlayacak kadar güçlüyüz.  

15.48 - vakit öküz gibi yatma vaktidir... - 30.3.2012

0 kere okundu

Sustu kalem, yağmur dindi, bulutlar uzaklaştı üstümden, Cuma geldi, bir hafta daha bitti bir bir gün daha boşa geçti hayattan. Şarkı çaldı bilmediğim makamdan, bilmediğim birileri dans etti sabahlara kadar, ilk ışıkla bal kabağına dönüştü şarkıcı dans edenler kelebek olup kayboldu gözden. Ne İstanbul Trabzon oldu ne ben eski ben, ne düzen değişti ne de ayak uyduran, yürüdüm dünkü gibi, dünden bir önce ki gibi yol almadan yürüdüm.

Bu twitter insanı yazmaktan soğutur, kelamı yüz kırk yüz kırk öğütür durur, taş taş üstüne koydurmaz, nefes aldırmaz, su olsan yolunu buldurmaz, filiz olur çiçek açtırmaz, toprak olur toz kaldırmaz… Ulan minik minik cümleler kuracaz diye yazamaz olduk, twit ata ata tükettik kelimeleri, cümleleri kendimizden soğuttuk. Neymiş efendim birileri bizi takip edecek de sayfamızın ziyaretçi sayısı artacak. Yok efendim, yok öyle bir şey. Bir yazının linkini göndersen üç bine yakın kişiden 3 kişi tıklamaz ama Kıvanç Tatlıtuğ soyundu desen izdiham olur. Sanmayın ki magazin düşkünüdür bizim semtin sakinleri, hepsi belgeselcidir hepsi kültür abidesi. Malumunuz Kıvanç Efendi de seyrine doyum olmayacak bir canlı, sırf o yüzden izdiham, belgesel tadında ilgidir var olan, haber niteliği taşıyordur soyunan. Yoksa biz milletçe çok kültürlü insanlarız herkes bilir.

İyisi mi ben abime gideyim, evin etrafında çiçekle böcekle uğraşırız yarın, belki akşam arkadaşlarla maç yaparız halı sahada, hatta Pazar günü Maraş Mustafa ile balığa çıkar üç dört kişi bir yemeklik kıraça yakalarız. Abim mezgit der ille de, yemleyip sarkıtır oltayı dibe, bilmiş bilmiş laflar eder usta balıkçıymış gibi, zamanında yirmisi birden dolu gelen kancalardan kazara ikisi balığa rastlamışsa böbürlenir.  Gerçi Mustafa tırsar bu havada çıkmaz denize, elli yıldır tek bir kayık batmamış olsa da ilçede güvenemez kendine mırın kırın eder türlü türlü bahaneler uydurup keyfimizin içine eder.

Netice itibariyle bitmiştir hafta, vakit uyumaya gebedir. Ki uyumak dediğin yatağa gömülüp öküz gibi yatmak, dünyayla bağlantıyı koparmaktır. Başka da ne söylense süstür, yalandır.