02.38 - aylardan Eylül´dür günlerden Eylül - 1.9.2012

92 kere okundu

Bir damla düşer gönlüme ilkin, ürperir içim, hiçbir şeye benzemez gelişi Eylül’ün. Bir gün yaşanır bahardan kalma, bir mevsim gelir çatar çok eski zamanları anımsatan, bir memlekettir hayat kaldırımları çiçeklerle bezeli. Tarifsiz bir sevda filizlenir derme çatma gönüllerde, yürek atmaya başlar sessiz sedasız, minik adımlarıyla gelmiştir beklenen; aylardan Eylül’dür, günlerden Eylül.

23.09 - gözlerim bir yerden aşina sana - 4.9.2012

816 kere okundu

Ne demeli şimdi nereden başlamalı, palamudun Çingeneliğinden mi dem vurmalı hamsinin buzhane macerasından mı? Gırgırlardan, tirollerden şikâyet edip, sizin avladığınız balıkları yemektense tavuğa dadanırım diye sitem mi etmeli.

Hayat matematik değil, tutmuyor hiçbir hesap; bir yanda sevinç bir yanda hüzün, bir yan bayram yeri bir yan cenaze evi. Soru işaretleri artık, ünlemler ve noktalı virgüller. Üç noktaya soğuk hayat, noktadan uzak...

Eylül bir deyince su ürünleri av yasağı kalkar, vira bismillah der balıkçılar. Tezgâhlar istavrite mezgide doyar, hamsi gösterir yüzünü, lüfer göz kırpardı. Dı diyerek başladı bu sezon; hamsi yüzünü gösterir”di”, lüfer göz kırpar”dı”. Şimdi bu tirol denen avlanma metoduyla balıkların yumurtladığı alanlar tahrip ediliyordu ya, her geçen yıl balık nesli biraz daha tükeniyordu ya. Devlet büyüklerimiz nadiren yaptığı iyi şeylerden birini yapmış, aslında tamamen yasaklanması gereken tirol balıkçılığının derinlik sınırını on sekiz metreden yirmi dört metreye çıkarmış. Yok efendim demiş bizimkiler, isyan etmiş hesapta denize aşık açgözlü cahiller. Üç gün grev yapacağız çıkmayacağız denize demişler. Eylülün başında şenlenmesi gereken tezgâhlar bugünü beklemişler.

Yalansız da olmuyor yalanla da, hayat denen dümen dönmüyor her yöne. Diyor ya Temel; ya çocuğu ezecektim ya koyunu, koyuna karar verdim. O da tuttu Pazar yerine kaçtı. Bizimki de o hesap, her dümeni kırdığımızda Pazar yerine dönüyor yönümüz, ezip geçiyoruz ne varsa sevgiye muhtaç. Yok sayıyoruz en var sayılacakları. Ne yirmi dört metresinde çekiyoruz tetikten parmağımızı ne de on sekizinde. Ateş alıyor silah, elimize tutuşturulmuş namluların ucunda yığılıp kalıyoruz.

Yok, olmadı yapamadım ben bunu, beceremedim. Balığı çok domatesi az olurdu, domatesi bol yaptım tadını kaçırdım bu kez. Palamutla açılan mevsim, ayarı bozuk elimde kıvamından oldu.

Endamın yüzüme güldüğü zaman, hayatın sırrına ermiş gibiyim deyip bitirseydim sözü. Alıp eylülümü baharlara yelken açabilseydim keşke. Denizi dalgalı bir sahil kasabasında, elden ayaktan düştüğüm bir gün görseydim seni, içimde bir neşe hüzne bezeli, kulağımda bir şarkı;

Gözlerim bir yerden aşina sana
Asırlar öncesi görmüş gibiyim
O ahu gözleri rüyamda mı ne
Seyredip aşkına yanmış gibiyim
o şirin dilinden tatlı nağmeler
Dinleyip kendimden geçmiş gibiyim

Not: Özdemir Erdoğan’ın “Gözlerim bir yerden aşina size” şarkısından alıntı yapılmıştır

22.06 - öldürmek insanlığın neresindeydi - 6.9.2012

90 kere okundu

Ölümlerle geldim ben, ölüp de geldim. Şırnak Uludere’de bir Nisan günü mayına bastım, bilmiyordum son adımım olduğunu, çavuştum, uzmandım ama haberim yoktu hain tuzaktan. Tunceli’nin Pülümür vadisinde akan kanlara karıştı kanım, ben de uzmandım, onbaşıydım, hiç aklıma gelmezdi öleceğim, yaşayacaktım daha.

Karakol inşaatında çalışıyordum, tek derdim evime ekmek götürmekti, çocuklarım vardı yaşamak zorundaydım yaşatmak zorundaydım ama başaramadım. Arkadaşlarım yaralı kurtuldu ben evlatlarımdan ayrı kaldım.

Tamam, zordur burada gece, yaşamak zordur, hayatta kalmak zordur ama bu gece ölmek için iyi bir gece değildi, ay vardı gökyüzünde yıldızlar ışıl ışıldı. Hakkâri Yüksekova’ydı, zaman kötüydü, mekân daha da kötü. Biz uyurken gelmiş soyu bozuklar, kardeşçe yaşamak varken ölmeyi seçmiş, öldürmeye ant içmiş kanı bozuklar. Yenik düştüm kadere, yedi arkadaşım ve ben birkaç günlük haberden ibarettik artık, baharıydı hayatımızın daha ama biz yoktuk.

Siirt Eruh’da pusu attılar bize anne, söz vermiştim sana dönecektim ama beceremedim. Vurdular beni anne, yeşil parkamı kana buladılar. Anlatamam ki şimdi, son nefesimde yoktun yanımda, vatan sağken ben ölüyordum anne, yalnız değildim rahat olsun için, üç arkadaşım benimleydi bu seferde.

Artık adımız güvenlik güçleri oldu, Mehmetçik demiyorlar bize. Hatay’da çıktı karşıma ölüm. Benim de elim tetikteydi onların da, ben de öldürdüm onlar da. Ben vatanı savunuyordum, öyle öğrenmiştim, öyle öğretmiştiler bana. Onlar neyi savunuyor bilmiyordum. Birkaç şey düşünüyordum ben de, cahil değildim ama hep şaşıyordu hesabım, hep yeni bir şeyler daha öğreniyordum. Öldürmek kötüdür biliyordum ama ben sadece vatanımı savunuyordum, öldüm ben yoğum artık.

Çocuktum ben daha, işim gücüm koşup oynamaktı. Ne bilirdim askeri, teröristten haberim mi vardı. Bir ses duydum ve başka da bir şey duymadım. Mayınmış adı sesi çıkaranın, belki sokakta görsem oyuncak zanneder oynardım, belki koşar baba bu nedir diye sorardım. Çocuklar cennete gidermiş ya, içim rahat o yüzden. Azıcık annemi özledim sanki, babamı ve kardeşlerimi de. Sahi ben daha okula gidecektim…

İzne gelmiştim Şırnak’tan, birkaç gün rahat nefes alacaktım, sevdiğimi öpüp oğlumu koklayacaktım. Siz olsanız aklınıza gelir miydi sanki, kim derdi Antep’de sokak ortasında patlayacak bomba, kim derdi bir dolu insan ölecek pisipisine. Kendi öldüğüme yanmıyorum ama çok küçüktü oğlum, karım çok gençti. Hem neyi pay edemiyorduk, meydi zorumuz, koca bir vatan hepimize yeterdi. Ölmek sorunu çözmüyor şimdi öğrendim de öldürmek insanlığın neresindeydi?

 

01.20 - dağıldı konu aga - 9.9.2012

87 kere okundu

Elim kaleme gider kalem kâğıda, kelimeler bellidir cümle belirsiz.

Yazmak eski bir roman, ne desen tekrar düşersin, neye sussan çözüm değildir.

Az eskiden ayağındaki topu sektiren sergen gibi, hadi abarttık diyelim biraz en azından Sabri gibi bir sağa vurursun bir sola. Tamam, kale tutmaz belki, hatta gol olmayacağını da bilirsin ama koşturursun sağa sola.

Az eskiden kelimeler senden yana, sen kalemden kalem kâğıttan yana.

Yana döne karalarsın bişiler…

Katrak Kadıköy metrosu açıldı, biz yukarıda koştururken çalışmış amcalar, porsuk gibi delmişler üzerinde keyif yaptığımız toprağı.

İkidir atlayıp Kozyatağı yapıyorum, Kadıköy yapıyorum.

Lufian ayakkabı iyi gelmişti önce ama giyince geri verilmesi gerektiğini anladım. Kimse sevmemişte diyememiş bana; bir söyle bin işit kaygısı mı bilmiyorum artık.

Kicker sanırım diğerinin adı, adı gibi kendisi de gavur. Bel fıtığı için yapılmış diyor satanı. Ulan pezevenk olsan bu karı saç dökülmesine iyi gelir dersin. Ben aptal değilim zannettiğin kadar. Tamam, alacağım şansını biraz daha zorlamazsan.

Boyner bana alıştı ben Boyner’e; kapitalist sermayenin de iyi tarafları yok değil. Uygun dille anlatırsan yediğin yemeği bile geri alıp parasını iade ediyorlar, kaldı ki giydiğin ayakkabı. Hem Tarkan giyse şaaptığımın ayakkabısını değeri artar, benim neyim eksik tüyü bozuktan. Üzerine para istemediğime şükretsinler.

Yarın iş güç olmasa imza gününe giderdim arkadaşın, hem değişiklik olurdu, hem yeşillik. Ama kısmet değilmiş işten güçten ötrü. E artık bir yemek ısmarlarsın bana ödeşiriz. Ya da yemekten vazgeçtim atının uşağı olayım be arkadaşım.

Sokakta türkü çığırıyor salaş tipler (annem olsa tipi bozuklar derdi; haksız da sayılmazdı) halkların kardeşliği ya, biraz da otantik figürler, sokak motifleri, sonradan olma kültür, eziklik psikolojisi. Saysam sabaha kadar gider de sıkıcı olmamak adına susuyorum.

Ulan vur deyince öldüren milletiz biz. Yabancıyı sevmek adına avucumuza sıçtırırız, çocuğumuza yemek yapmaz kapıdaki kediyi besleriz, klasik müzik nedir bilmez ama koyu Fazıl Say´cı oluruz.

Kardeş Türküler ile mi başladı onlarla mı alevlendi bu etnik kültürlerin müziği. Sorsan sığırlara Lazca diye bir şey var. Eyvallah da Karadeniz’in kaç metrekaresinde Laz var. Ya da kardeşiz dediğiniz kaç Kürt BDP’ ye oy veriyor. Ama siz kucaklayın herkesi, ananızı belleyeni de kucaklayın kardeşinizi öldüreni de. Çok hoşgörülüyüz çoook, önden bellerler arkamızı çeviririz, cebimize sokarlar ağzımızı da açarız. İşin kötüsü ikiyüzlü de değil bazılarımız, harbi harbi inanmışlar insan denen canlının iyi olduğuna.

Yazamıyorum aga, olmuyor beceremiyorum. Bir dolu şey var yazacak ama ben bir türlü faaliyete geçemiyorum. Hani çenenin altına pıt diye vurursun da tık yok dersin. Ulan viagra mı kullanmalı diye geçirirsin aklından içten içe. Kendim için demiyorum ha yanlış anlama olmasın. Tamamen adını veremeyeceğim bir arkadaş geldi aklıma da ondan bu örneği verdim.

Dağıldı konu, gece vakti şapınca böyle haliyle şey oluyor.

Dağa çıkacam sanırım ya da dağ bana çıkacak. Gerçi bırakıp gidilmez ki Eylül. Az kaldı yağmurlar da başlar, mevsim seni tanır sen mevsimi. O sana aşık sen ona sevdalı.

Sustum bir sonraki emre kadar.

Hedef Malatya’da ki kayısı bahçesi, ölmek var dönmek yok.

Koca kafalı abim kimliklerini işyerinde unutmamış olsa sabah uçağa binip buraya gelecekti. Ben de şimdi Eylül’de Derin’in tadına çıkartan bir ölümlü olarak ölsem gam yemeyecek tava gelmiş olacaktım. Abin olacaksa ya biraz aklı olacak ya da kıçını toplayacak birisi. Yoksa böyle yazarsın birileri okuyacak ümidiyle.

01.32 - Varlık bazen bir yokluk biçimi olabiliyor - 12.9.2012

514 kere okundu

Varlık da bazen bir yokluk biçimi olabiliyor.

Canın sıkılabiliyor mesela, alıp başını Bostancı’ya gidebiliyorsun, istemeye istemeye balık yiyebiliyorsun gece yarısı, dönüş yolunda sağ şeritte düşük hızda ilerlerken macera olsun diye fuhuş için pazarlık yapan travestileri seyredebiliyorsun. Bir karışıklık oluyor mesela, polis geliyor arkadan, daaat daaat diye bir şeyler çalıyor ve topukluyorsun.

İki bin on iki yazını geride bırakan Anadolu yakası sahili her geçen gün daha da tenhalaşırken soğuyan havalar içini ısıtabiliyor. Hem yaz dediğin vıcık vıcık ter ve mangal kokusu bu civarda.

Hafta sonu uçağı kaçırdığı için gelemeyen Derin’in deli gibi fındık yediğini öğrenip seviniyorsun; bana benzeyen bir şeyleri varmış diyorsun. Abin arıyor, Cuma günü geleceğiz diyor seviniyorsun. Sevinmek dediğin öyle dört başı mamur bir eylem değil, hal yok, hareket yok ama Derin var. Sahi ne çok oldu görmeyeli.

Birileri izliyor beni twitterdan, tanımadığım insanlar itibar ediyor cümlelerime. Oysa yalan dolandan ibaret hayat; birilerinin kurduğu cümleleri satıyorum kendiminkiler yanında. Öyle doğaçlama yapasım da yok ne zamandır, yelkenlerimi indirmiş bırakmışım kendimi akıntıya. Suyolunu bulur nasılsa, nasılsa bir limanda soluklanırım.

Sahi on beş bin kişi oldu takipçilerim neredeyse. Neredeyse ben bile kendimi adamdan zannedeceğim. Ünzile’nin amcası Özer: “on beş bin aptal var demek ki seni takip eden” diyor. Valla bütün aptallar beni takip etse en azından üç beş milyon eleman olurdu yazdıklarımı okuyan diyorum. Ne gerek var bunca karmaşaya, ne gerek var herkesin bildiği kelimelerden yeni cümleler kurmaya. Nasılsa akıyor su, nasılsa gemi ilerliyor limandan limana.

Olur işi olmaz yola sokmak pek akıllıca değil, halledeyim işini demek ondan da beter. Sonuçta bilindik bir Dünya’nın yine bilindik insanlarıyız; iyilik yaparak iyi olunmadığını öğrenmiş olacak kadar da yaşlıyız.

Üçe kadar sayıp koşmaya başlasak şimdi, at boyu geçsek birbirimizi, son düzlükte atak yapanımız, bitiş çizgisini en önce görenimiz olsa. Niye koşuyoruz ki biz, yolun sonunda güneş mi var, güneşi mi gördün ey cemaat-i müslimin. Ben koşmayı bıraktım, yürümek bile zor geliyor artık, yakında susarım da, bitirdim kelimeleri, cümlelerimin içi boş artık. Kendime yalan söylemekten vazgeçeli çok oldu, başkalarını kandırınca da boyumun uzamadığını gördüm.

Varlık bazen bir yokluk biçimi olabiliyor; şehirler dolusu insan göçüyor içimden, memleketler yer değiştiriyor, yeşilim sarıya dönüyor, yaprakları kuruyor ruhumun, dalları kırılıyor.

12.38 - ruhumu asla, vücudumu... - 13.9.2012

623 kere okundu

Atıp bacak bacak üstüne oturacaksın balkona, karşı markete giren malakları seyredeceksin, çöp toplayan Çingeneleri, maceraperest komşuları. Alarm çalacak bir yerlerde, yan binanın önünde uzun uzun öpüşerek vedalaşacak iki sevgili, yuh diyeceksin belki ama alışacaksın zamanla. Bonus saçlı kuaför aptal aptal takılacak kaldırımda, terzi teyzeler gece yarılarına kadar makaslarla çift dalacak masum kumaşlara. Bir çocuk ağlaması duyulacak, bir ergen isyan edecek annesine, sokak köpekleri kafalarına göre takılacak.

Koşuyolu sezonu açılacak, futbol topunun peşinden koşacak on iki akıllı, çoğu dağa taşa gitse de birkaç vuruş golle sonuçlanacak. Timsah yürüyüşü aramayacak seyirciler ya da üçlük peşinde olmayacak hiç kimse ama yine de keyif alınacak. Akşama kadar kapalı olacak telefonum diyor Hawk Meng, istersen Caddebostan’a gel birlikte geçelim. Kapalı telefonu gerçekten, mesaj atıyorum geri dönen yok.

Mutlu bir gece mutlu bir sabahla devam edermiş, öyle diyor saat başı haberleri. Sunucu yaka mikrofonuna bilindik cümleler kuruyor, birileri öldü birileri yaralandı diyor. Altın yükselişteymiş faizler düşüşte, gâvur paraları gününü gün edip kafasına göre takılıyor. Uzak diyarların güzel kadınları güzel kıyafetler içinde pozlar verirken biz ümitsiz hayranlar bakıp bakıp iç çekiyoruz. Çekimleri bitmiş filmlerin galaları için gün sayıyor davet edilmiyoruz. Sinema dediğin Maltepe Carrefour, ver on küsür lira seyret seyredebildiğin kadar. Saat başı haberi dediğin üç beş dakika zaten, sporda milli takım ve tenis, hava durumunda parça ve bulut var.

Ben mi akıllıyım eş dost mu seviyor beni diye sorduğum her soru a şıkkına çıkıyor. Çok sevilesi bir adam olmadığıma göre akıllı olmak kalıyor geriye. Yapılmış işi yapmak için Mado’dan dondurma ısmarlıyor bana Vildan, değiştirilmiş pantolonu değiştirebilir miyim diye iddiaya giriyorum Naile ile, kuzen de buna benzer bir şeyler söyleyip gömlek kaybediyor bana. Kumar alkol ve sigara kadar kötüdür güncemde, kazanman kesin değilse kumar oynamayacaksın; zaten sonuç belli olunca da kumar olmaktan çıkıyor mevzu. Sahi benle bahse girip kazanan var mı bu güne kadar? Çok kendini beğenmişim çooook. Sonu belli olan bir dünya’da ölüm bile ilginçliğini yitirir diyor kıçı başı dağıtmış yazar. Bir başkası “sonunu bilmesem ve kimseye benzemesen” diyor aşka öykünerek. Aşk sonsuza dek sürse bile huzursuzluğunu çekmeye değmez oysa. Ne demiş maddeci olmayan bilge; “ruhumu asla vücudumu zırt bırt.”

01.25 - derin + eylül = mutluluk - 16.9.2012

92 kere okundu

Bir güzel soluk bir güzel yüz, koşturmaca, cıvıl cıvıl bir dünya. Bir güzel soluk bir güzel soluk daha, bir güzel yüz bir güzel yüz daha.

Benim bir abim var, iyiki de var üstelik, onun bir kızı var Derin, iyiki de var... Bir de Eylül var, dünya var, bi dünya var; yağmur, deniz, bahar, güz, yeşil, mavi, ağaçlar, memleketim var. Memleketimde hayat var, sevdiklerim var. Ve hayat sevdiklerim kadar var, güneşim kadar, yağmur gibi damla damla var, hem eylülde var hem nisanda, hem Trabzon’da var hem İstanbul’da.

Şimdi bir şarkı başlar eski püskü bir radyoda, eskiden kalma cümleler kulaklarımda; kaç kişiydik o zaman kaç kişi kaldık şimdi… Bizimki daha masalın başı sayılır, Vayit’ın Mehmet gitti, Sirt’da ki Ayşe gitti ama daha fazlası geldi. Gidenlerin yeri dolmaz belki ama gelenler de hakkıyla geldi. Gidenlere ayrı üzülündü gelenlere ayrı sevinildi.

Şimdi bir şarkı daha çalar içimde; bugün bayram erken, kalkın çocuklar… Giyelim en güzel giysileri, elimizde taze kır çiçekleri…

Bir gün değil yaşanan bir ömür gibi, başı sonu kimin umurunda; artık bana her mevsim bahar.

 

22.24 - su hayvanları - 16.9.2012

85 kere okundu

Yaz bitti bitecek, eylül tasını tarağını toplayıp geldi. Öyle bir yerleşti ki gönderebilene aşk olsun. Şehir hayatıyla bağdaştıramayacağınız canlıların mangal sefalarına katlanarak geçirdiğim bir mevsimin bitmesine sevinsem de ki yazar zaten sevmez sıcak havaları üzüldüğüm meseleler de yok değil. Efendim şimdi bu deniz dediğimiz su birikintisine girilip serinleme seçeneğini kullanıyoruz ya kullanıyoruz derken benim siftahımın olmadığını söylemem de yarar var. Yaz boyu her akşam neredeyse on kilometrelik yürüyüş esnasında en çok mangal yapan magandalardan bahsetsek de donlarıyla kayaların üzerinde dolaşan su aygırları için de az laf etmiş değiliz. Mayo zannettikleri kilotlarıyla sahilde arzı endam eden bu canlılar insanı denizden soğutacak kadar iğrenç görünüşlüler. Konuyu dağıtmanın anlamı yok, her şeye rağmen içimde kaldı yaz boyu denize giren bu sığırları seyreden bendenizin. Cesaretimi toplayıp üzerimde ne varsa hiç çıkartmadan serin sulara atasım geldi kendimi defalarca. Yapabildim mi, tabiî ki hayır.

 

01.43 - ve perde açılır yeniden - 19.9.2012

565 kere okundu

Yağmur yağar, ağlar Eylül, camı açsam toprak kokusu işler tenime, Trabzon kokar koca şehir, yağmur yağdıkça İstanbul çıkar İstanbul olmaktan.  

Mazeretler arıyor yol değiştiriyoruz, sapalara giriyor, kayboluyor, dönemiyoruz. Senaryolar yazıyor oyunlar oynuyoruz. Oyun ki ne biz biliyoruz ne oynadığımızı ne oyun bizden haberdar, bir kör dövüşü, bir Çingene düğünü alıp başını gidiyor. Eylül geliyor, ağlıyor eylül, yağmur yağıyor tene, yaşamak bu olsa gerek diyor oyunu bozan. Bozuluyor oyun yenisi oynansın diye, susmuyor sesi yağmurun, mevsim değişmiyor, yapraklar sarıya dönüyor yüzünü.

On yıl oynayınca kendini unutur insan, bulamaz doğru yönü, yol somun olur çıkınında. Acıktıkça yer yedikçe acıkır, doymaz bir türlü, bulamaz yolunu, katık eder somuna hayatını, yol onu yer o yolu.

Sahi hangi dönülmez yollara girdiniz on yıl önce, on yıl önce nerdeydiniz de şimdi bu cümleler kadar cüretkârsınız. Kavga dediğin ne ki, üç beş yumrukta biter, dudağının kenarındaki kan hatıra olur hünerli kalemlere. Yazarsın oyununu, senin yaşadığın başkasına masaldır artık, kahraman elden düşmedir, el düşürdükleriyle “el”dir yeniden.

Üçüncü perde yedinci sahne sanırsınız ama daha yolun başıdır. Alkışlar duyulur, kapanır ve açılır perdeler, birileri koşturur, numaralar yapar birileri hazır metinlerden. Yaşamak dediğin koca bir oyundur her sabah baştan alacağınızı bilmeden perde kapanırken oh dediğiniz. Oyun hiç bitmez ama siz gözlerinizi kapatırsınız ve bir kez daha kapatmak için açarsınız aynı gözleri. Her baktığınızda bir yalan daha söylersiniz kendinize, selamlar seyirciyi depresif sulara yelken açarsınız. Öylesine kanmışsınızdır ki kendinize, öylesine yalana gömülmüşsünüzdür ki her aynaya baktığınızda daha iyisidir görünen.

Ve perde açılır yeniden… Ve kimse yoktur salonda yeniden, herkes kendine oyuncudur. Aylardan eylüldür günlerden Eylül, yine yağmur yağar ve yine akar gider birileri ıslak kaldırımlardan. Hayat bir oyundur artık bizler birer oyuncu.

02.34 - bu diziler çok bana - 22.9.2012

573 kere okundu

Çok dizi var aga, olmaz böyle zaman yok.

Seyret seyret nereye kadar aga, iş var güç var zaman yok.

Kötüsünü görmemezlikten geldik diyelim iyisini ne yapacaz aga; Kuzey güney var, Kurtlar vadisi var, İşler güçler var aga.

Bu akşam Kayıp Şehir’e rastladım, Trabzonspor var, kaliteli oyunculuk ve iyi yönetmenlik var.

Karadayı başlayacak yakında, Kenan İmirzalıoğlu’na kem gözle bakana küfür kıyamet var.

Bizim devrim döndü Arap diyarından, başlar çekimler üç beş güne. Fetih 1453 var dibine kadar. Hem ben severim Devrim’i, kötü olsa bile seve seve seyretmek var. Ki iyi olacak inşallah, alıp başını gidecek hergele.

Diyeceğim o ki agalar bir dolu iyi filmin berisinde zaman yok.

Dikkatinizi çekerim, daha Suskunlar’dan Muhteşem karılardan kızlardan bahsetmedim bile.

Leyla ile Mecnun’u es geçip Behzat Ç’ye dokunmadım, Yalan Dünya’nın adını bile anmadım.

Orçun var aga seyretmek lazım, Olgun şimşek ve Gupse var, yanlış yola girmemek lazım.

Yok abiler ablalar yok, dizi var zaman yok, siyah var beyaz yok, televizyondan bize aman yok.

İyisi mi twitterdan vazgeçmeli, bilgisayarı bir garibana hediye edip televizyonu ikinci elciden üç beş kuruşla takas etmeli.

Ulan hayat bu meretlerden mi ibaret, itin kopuğun yazdığı senaryolardan mı ibaret.

Farzet ki çizdim kafayı yine, attım sokağa kendimi gece vakti.

Üstüme bişiler mi alsaydım kıçımın donma ihtimaline karşı. Şaka maka üşüdü havalar, evde oturup televizyon mu seyretmeli.

Yok aga yok bu diziler çok bana, akıl az zaman az bu kadarı çok bana.

18.53 - kalamar güzeldir - 28.9.2012

496 kere okundu

Geçiyor zaman, mevsimler değişiyor, insanlar değişiyor, eskiyor hayat, yüzüm ellerim eskiyor. Bir eylül daha bitiyor takvimler ekime göz kırparken, sıcaklar son demlerini yaşarken soğuklar ufak ufak ısırıyor.

Kalamarı birada mı bekletmeli sodada mı, karbonatla mı ovmalı, bekletildiği sıvıya şeker mi atmalı, mısır ununa mı beyaz una mı bulamalı, kızartırken fritöz mü kullanmalı? Yoktu eskiden kalamar; hamsi ve istavrit milli yiyecekler, mezgit, palamut ve barbun plaseydi. Mevsimi gelince zargana ve izmaritten de yararlanılırdı ama ne midye ne karides vardı ortalıkta, haliyle kalamar da. Alkolsüz bira satmıyormuş carrefour, malt içeceği de kalmamış. Biradan hiç haz etmeyen birisi olsam da yatırdım kalamarları biranın içine, birkaç saat bekledikten sonra kızgın yağda cız bız.

E şimdi dışarı çıkıp gelişmelere yerinde tanık olmalı, olanakları zorlayıp hayır diyenlere baskı kurmalı. Markaj güzeldir, tam saha olanı gol bile getirebilir.

Deniz hasta, bacağı uf oldu. Uzakta bir yerde yatıyor, yanında bir sıpa refakat halinde. Hazır dışarı çıkmışken üşenmeyip yanına gitmeli, ne oldu kız bu halin ne demeli.