MARTILAR HIRÇIN VE YIRTICI - 6.6.2018

1254 kere okundu

El ayak çekilince mahalle araları onlara kalmış gibidir; Şehit Ayhan Arslan caddesi ile Arkadaş Sokak’ın birleştiği köşe başında rastlayabilirsiniz onlara, Marketin hemen arkasında da çıkabilirler karşınıza, kavgacı Erzincanlıların oturduğu apartmanın önünde de. Başıboş sokak köpekleri göç etmiş, belediye tarafından toplanmış ya da gitmelerini gerektiren bir şey olmuş da mahalle onlara kalmış gibidir. Biraz ürkütücü, biraz korkunç ama çokça buralar bizden sorulur edasıyla dolaşıp dururlar. Tuhaftır mahallemizin martıları; gündüz arsız, gece umursamazdırlar. Rastlarsanız kenarlarından dolaşın, ben hiç bulaşmadım bu zamana kadar.

Bir garip Orhan Veli’nin yaşadığı şehirde yaşıyorum. Kırklı yaşların başında olmama rağmen kendimi otuzunda hissettiğimi bağıra çağıra yaşıyorum. Sabahları kalkıp işe gidiyor, akşamları ise aynı yoldan eve dönüyorum. Herkes kadarım ve herkes gibi. Şekersiz içtiğim çayımı yudumlarken kelimelerden evler yapmaya çalışıyorum. Bitirip içlerine girip biraz soluklanıyorum. Belki dertleşiyorum kendimle, belki kızıyorum birilerine. Keşke diyorum bazen ve hemen sonra cayıyorum keşkelerimden. Bir ümit açıp pencereyi dışarıya bakıyorum, cesaretimi toplayabilirsem kapıyı açıp sokağa da çıktığım oluyor ama sürmüyor uzun. Herkes aynı; benim kadar iyi ve benim kadar kötüler. Ben nasıl kendi penceremin sakiniysem ya da hırçını onlarda kendi pencerelerinden benim sokağıma bakıyorlar. Sevmeyip evlerine çekiliyorlar ya da sevip benimle sokağa çıkıyorlar. Sonrasını biliyorsunuz. Eninde sonunda herkes en sevdiği kelimelerle kendi cümlelerine sığınıyor. Kapıyı içerden kapatıp ne kadar haklı olduğunu düşünüyor. Bir garip Orhan Veli’nin yaşadığı şehirde yaşıyorum. Aynı kelimelerle kurduğum evimde nerede hata yaptığımı bulmaya çalışıyor ve her seferinde yeni bir şeylerle karşılaşıyorum. Kendimi sevmeye engel hiçbir acım yok benim. Martılara bulaşmıyor olmam benden habersiz oldukları anlamına gelmiyor ayrıca.

Uçuyorlar zaman zaman. Marmara’dan Ege’ye uçuyorlar, Akdeniz’e ve Karadeniz’e uçuyorlar. Selamlar getirip selamlar götürüyorlar. Hırçın ve yırtıcı oldukları kadar dost canlısı da olabiliyorlar. Küçük bir bahçem var oturduğum apartmanın bahçesinde. On bir domates fidem, üç salatalık iki de biberim. Biberler üç taneydi ama biri kurudu. İki ya da üç aylık bir arkadaşlık ömrümüz olacak. Ben onlara su vereceğim, onlar bana kırmızı domatesler. Mutlu edeceğiz birbirimizi. Sorgulamadan, yargılamadan, eğip bükmeden yaşayacağız birlikteliğimizi. Ne mi olacak sonra. Bitecek her şey gibi. Ya ben öleceğim ya da onların mevsimi geçecek.

Martılar selamı kesecek. Boş dönecekler gittikleri yerden. Değer verdikleriniz değer vermeyecek size artık, değer verenlerin değeri kalmayacak sizde. Eskiyen sizi verip yerine yenilerini alacaklar. Kimse tutmayacak kimsenin yerini. Milyonlarca avuç toprak dökülecek içinizdeki çocuğun üzerine. Kaybolacak ayak izleri, her adımda silinecek. Görmeyecek kimse akan yaşı, sızıyı hissetmeyecek. Yine hırçın olacak martılar, yine yırtıcı. Paylaşılamayan bir av gibi değerli olan ne varsa harcanacak değersiz şeyler için. İnsan yine yapacak insanlığını. Kırılacak dallar, uçacak daldaki kuşlar. Küçük kuşlar yem olacak büyük kuşlara. Atan kalpler atmaz olacak. Konuşan diller susacak. Kimsenin sevinciyle sevinmeyecek kimse ve kederlenmeyecek kimse kimsenin kederine.

Çöp kovalarının civarında rastlarsınız onlara, sokak lambasının aydınlattığı kaldırımlarda bir aşağı bir yukarı yürür durular. Ne sizle konuşurlar ne de birbirleriyle. Sevinçli de görünmezler dertli de. Çok eskiden, daha çocukken misinanın ucuna taktığınız iki istavrit gelir aklınıza. Saat geçenin bir buçuğudur. Karadeniz’in eskiden çok sevilen ama zamanla kıymetini yitiren bir şehrinde yedi metrelik bir kayıkla denizin ortasındasınızdır. Babanız vardır kayığın kıç üstünde, başında amcanız oltayı bir aşağı bir yukarı sarkıtıp çekmektedir. Baş altında ürkek bir martı dolaşmaktadır. Bir oyun uğruna aldatılıp hapsedilmiştir. Henüz ne hırçındırlar ne de yırtıcı. Henüz kimse hırçın değildir böyle ve yine kimse yırtıcı. Zamanın değiştiği gelir aklınıza, martıların ve herkesin değiştiği. Yollar çizilmiştir, haklı ve haksız sebeplerle eskiler yenilerle değiştirilmiştir. Ben ne zaman yürüsem o yolu, ne zaman rastlasam onlara ve ne zaman çıksalar karşılarıma bilirim artık. Martılar eskisi gibi değildir.

HEYECAN YOK - 11.6.2018

761 kere okundu

Uyudum uyandım. Bir süre sonra yine uyudum. Uyuyunca uyanıyorsun zamanla. Ve yine zamanla uyku hâsıl oluyor. Mecbur uyuyorsun yine. Ve yine mecbur uyanıyorsun. Kısırdöngü gibi görünse de kısır değil bu. Doğurgan; uykuya gebe...

Arkadaşın menajerini gördüm dün gece rüyamda, kesmiş saçı sakalı. Askere mi dedim. Yok dedi, terhis oldum. Rahatsız etme beni dedim. Uyumuşum sonra. Ne cevap verdi hatırlamıyorum. Sabahında arkadaşı gördüm. Menajerin dedim… Rüyama girmiş. Hayırdır inşallah dedi. Bana pek hayır gelmedi dedim. Nasıldı dedi. Saçı sakalı kesmişti dedim. Sakalı kesince çok kötü olur dedi. Çok kötüydü dedim.

Rüyaya ara verip uyumaya devam ettim. Heyecanı meyecanı yok bu hayatın dedi. Yok dedim. Akşam yemek var dedim. Ben tokum dedi. Tamam dedim. Akşam olurdu normalde ama olmadı. Üstelik bir dolu da konuştuk zaman geçsin diye. Geçmedi. Uykum geldi sonra. Uyudum… Uyuyunca zaman daha hızlı geçiyor. Önceden haberdardım bu durumdan. Saati kurmuş, kendimi garantiye almıştım. Çaldı saat. Uyandım. Baktım gitmiş arkadaş. Zaten kalabalık sevmiyorum.

Akşamüzeri kalkmak sabah kalkmaktan daha keyifli. Ama yine de değişen bir şey yok. Ya uyuyorsun ya da uyumak istiyorsun. Bir kez daha fark ettim ki bu hayatın heyecanı meyecanı yok.

ELBET - 15.6.2018

1302 kere okundu

Ne güzel bir kelime elbet. Dedem kullanırdı eskiden, çok eskiden. Öldü sonra. Lisedeydim, bir kıza aşıktım. O zamanlar kızlar saçlarını kısa kestirip arkalarında uzunca bir kuyruk bırakırdılar. O bırakmazdı. Evlenmiş, bir kızı olmuş. Adana’da oturuyor diye duymuştum. Yolum düştü bir keresinde, on yedi yıl üzerine buluştuk. Tuttu karşımda yeşil çay içti. Peki dedim içimden. Bir daha da arayıp sormadım.

Birkaç kez aradım telefonla açmadı. Kaçıktı keyfi, çok kaçıktı. Kendine bir şey yapacağı yoktu ama yine de merak ediyordum. Kardeşim gibiydi. Bir dolu şey anlatırdı. Bazı dertleri büyütürdü gözünde dağ gibi yapardı, bazı şeyleri umursamaz kulak arkası ederdi. Saçını karıştırırdım. Yapmasana yaaa derdi, gülerdik. Evi aradım, annesi açtı. Cemre yok mu dedim. Var dedi. Telefonu eline alır almaz niye aradın dedi. Ararım ben dedim. Böyle yaparsan bir daha konuşmam senle dedi. İnsanları arkadaşlığınla tehdit etmemelisin dedim. Ben ederim dedi. Peki dedim, kapadım. On beş yıl olmuş dile kolay. Ne ben bir daha aradım, ne de o niye aramadın dedi.

Yağmur yağan her şehir Trabzon’du ya. Gökyüzü nasıl da gürül gürül gürlüyordu. Şimşekler delirmiş gibi sağa sola ateşler saçıyordu. Belli ki yağacaktı, öyle az bu z da değil üstelik. Gittim dayandım kapısına. Nevşehir’de sık rastlanan bir durum da değildir bu. Yakalamışken değerlendireyim fırsatı dedim. Tamam, saat biraz uygunsuzdu belki. Belki iş de vardı ertesi gün ama kısaydı hayat, gök gürlüyordu. Yağmur yağacak ve Nevşehir bir süreliğine de olsa Trabzon olacaktı. O da yanımda olacaktı. Aramadan gitmiştim, sürpriz olacaktı. Olmadı; başkası vardı evde, başka bir adam. Daha yirmi dört yaşımdaydım. Uzatmadım çok, peki dedim. Nevşehir eskisi gibi kalsın dedim, yağmasın yağmur. Yağmadı da o gece. En azından benim üzerime yağmadı. Eve dönüp uyudum. Uyku pek çok şeye ilaçtır çünkü.

Her buluşmamızda yemek ısmarlardı bana Filiz. Samsunluydu, delikanlı kızdı. Hasan benimle evlenmek istiyor demişti. Bizim Hasan, Yozgatlı olan. Ne dersin diye fikrimi sormuştu. Bana yemek ısmarlamana engel olacak mı demiştim ilk. O gelmişti aklıma çünkü. Gülüşmüştük, aşk olsun demişti. Hasanla dimi demiştim. Sonra evlenip Tavşançalı’ya yerleştiler. İstememişti Filiz ama ben ısrar etmiştim. Gelmez oldu Konya’ya, zamanla aramaz da oldu. Gel zaman git zaman hiç hesapta yokken aradı bir gün. Nasılsın dedi, iyiyim dedim. Çok borcum var sana dedi. Niye dedim.  Çok geldim Konya’ya ama arayamadım dedi. Niye dedim yine. Hasan istemedi dedi. Olur öyle bazen dedim, üzülme. Üzülecek başka şeyler var zaten dedi. Konuştuk biraz. Özür dilerim dedim kapatırken telefonu.

Sarışındı, Boşnak’tı, her iş gelirdi elinden. Ne güzel adamsın sen demişti ilk tanıştığımız gün. Ne dediğine değil de deme biçimine tav olmuştum. Elini dizime değdirmişti bunu söylerken. Eline bakmıştım, düzgündüler. Elleri düzgün kadınları sevmişimdir hep. Çay içelim mi demiştim. Kahve olmaz mı demişti. Tamam demiştim. Üçüncü görüşmemizde evli olduğunu söylemişti. Niye daha önce söylemedi bilmiyorum. Çok da umurumda değildi ama bunu bileyim diye değil de bahane gibi söylemişti. Ya da ben öyle hissetmiştim. Hoşça kal dememişti giderken. Arasam mı diye düşündüğüm zamanlar olur hala.

Aynı yerde çalışıyorduk. Ağırdı biraz, yetiştiremezdi işlerini. Yardım ettim bir gün. Hadi sana tatlı ısmarlayayım dedi. Muhallebiciye gittik. Babasıyla annesi ilk muhallebi yedikleri gün öpüşmüşler de… Uzun uzun anlattı hikâyelerini. Banliyö ile Kadıköy’e bırakırken elektrikler kesildi. Uzanıp öptüm yanağından. Evinin önünden ayrılırken kal istersen dedi. Haydarpaşa’yı gören bir teras katta kalıyordu. Kar yağdı o gece. Mum ışığında seyrettik yağışını. Sabah erkenden kalktım, o uyanmadan çıktım evden. Yine zaman zaman yetiştiremedi işlerini ama ne o yardım istedi ne de ben yardım ettim. Muhallebiciye de gitmedik, banliyöye de binmedik bir daha. Hala o evde mi oturuyor onu da bilmiyorum.

Ne güzel bir kelime elbet dedim. Dedem kullanırdı, öldü sonra. İnsan kendi eksiklerine katlanıyor da çocukları eksik kalınca için için yiyor kendisini. Midesine bir ağırlık çöküyor. İçinden çıkılmaz kuyular yağmur suyuyla dolsun da yüzerek dışarı çıkayım istiyor. Unutuyor ayağına bağlı demirleri. Çırpındıkça nefessiz kalacağını düşünemiyor. Çok mu uzak dedim. Bazen dedi, bazen tahmin edemeyeceğin kadar uzak. Elbet biter dedim. Hangi baba sevmez kızını. Ben hiç sevmem dedi, yeşil çayı; ilk yudumdan sonra nefret ettim. Ben içerim bazen dedim ama bu tadının berbat olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Tırı Vırı Dünya ÜZERİNE - 28.6.2018

824 kere okundu

Sıcacık bir kahve yapacaksın kendine şimdi. İşten eve yeni gelmişsin, bir şeyler yemiş, istemeye istemeye de olsa mutfağı toplamışsın. Haziranın yirmi sekizi, günlerden Perşembe, iki bin on sekiz yılındayız. Denize kenarı olan bir şehirde yağmur bütün tozu kiri yere indirmiş. Tertemiz bir hava soluyoruz, balkondayız... Mutsuz değiliz en azından.

Kahvenin yanında bitter çikolata da olsun. Şekersiz olsun kahven. Otur ve uzat ayaklarını. Ama ille de uzat, bak rahatına. Pembe karton kabuğa bak biraz. Ne anlatmak istiyor yüzü şekilden şekile giren bu adam, derdi ne. Sonra tükürükle parmak uçlarını, çevir yaprakları usul usul. İsimden de anlaşılacağı üzere çok büyük bir beklenti içerisine girme. Ama şaşırabilirsin de, söyleyeyim şimdiden…  Aç o kahverengiye çalan ela gözlerini kocaman kocaman, başla okumaya. Söz, daha güzel dönecek dünya…

İçin ısınacak ilk başlarda. Aşktan yana güzel şeyler hissettirecek cümleler. Belki dudağının sol yanında bir tebessüm belirecek. Elin kahverengi saçlarına gidecek, işaret parmağına dolayacaksın buklelerini. Nisan tadında bir eylül olacaksın kelime kelime, cümle cümle adımlayacaksın sayfaları. Ama kaptırma kendini hemen. Uzun sürmeyecek içindeki heves!

Huzursuz olacaksın sonra. İnsanlarla tanışacaksın, kadın olacaksın ve de erkek. Güzel şeyler kaybolacak bir bir gözünün önünden. Kirlenecek pembe, yeşil sararacak an be an. Beyaz siyah olacak, güzel çirkin. Birkaç sayfa önce umutla doğan güneş, batacak sessiz sedasız.  Kızacaksın belki bana, abarttığımı düşüneceksin. Haklı olacaksın belki, belki yanılacaksın. En sevdiğin beyaz babet çoraplarına gidecek gözlerin, ayağının istemsizce hareket ediyor olacak.  Anlayacaksın…

Dağılacak içindeki pembe bulutlar, melankoliyle dolacaksın. Aklına şekersiz kahven gelecek. Hem soluklanacak, hem de sıcak bir yudum alacaksın. İçine çek şehrin temiz havasını. Gökyüzüne bak bir zaman. Bir kez daha buluştur fincanını dudaklarınla ve devam et okumaya.  Keyfin kaçacak ama aldırma. Düzeni budur dünyanın; kadın ya da erkek olmayı insan olmaya tercih eden her mutlu aşk yerini mutsuzluğa bırakacaktır.

Sonra “satmışım anasını ulan bu dünyanın” diyeceksin. Hatta gaza gelip “delikanlıysanız teker teker gelin” diye de ekleyeceksin. Çıplak ayaklarınla kumsalda yürüyeceksin akşamüzeri. Parmaklarını okşayacak ılık sular. Balıkçı Tayyar Amca’nın lokantasından mis gibi kızartma kokusu kaplayacak havayı. Dalıp gideceksin ufka. Çocukluğunun uçarı günleri gelecek aklına, vurdumduymaz zamanların. Komşunun bahçesinden kiraz çalacaksın. Arkadaşlarınla okulu kırıp sinemaya kaçacaksın. Deliler gibi aşık olacak, sonra hiç yokmuş gibi unutacaksın. Fazladan birkaç parça çikolata atacaksın ağzına. Acısı bile tatlı gelecek bitterin. Kıpır kıpır olacaksın. Bittiyse bir kahve daha yap kendine. Uzun sürecek keyif. Tırı vırı Dünya’yı anlayacaksın.

Her şey yolunda giderken bir duvar çıkacak önüne, bitecek yol. Ölüm diye bir şeyden bahsedecek kitap. Hiç hesapta yokken çıkıp gelen o zalimle tanışacaksın. Beş yaşında yetim kalan bir kız çocuğu olacaksın. İçin acıyacak ve gizli gizli ağlayacaksın. Biri el verse de kurtulsam diye bakacaksın etrafına ama gelmeyecek beklediğin. Geçmişin oyunlar oynadığın çakıl taşlarının altında kalacak. Ne kadar arasan da bir daha bulamayacaksın. Hiçbir şeyin anlamının olmadığını kavrayacaksın. Belki değişecek fikrin biraz. Belki yarını artık dert etmeyeceksin pek, eskiye üzülmenin anlamı olmadığını anlayacaksın. Yaşadığın kar kalacak yanına. Kendinden başkasına sarılmayacaksın.