OLGUNLUĞUN DUDAK UCU - 6.2.2015

1239 kere okundu

Ben o toplara girmemeye çalışıyorum artık, kavga dediğin gürültüden mütevelli, gürültü dediğin boşu boşuna baş ağrısı, baş dediğin de başıma bela çoğu zaman. Ben ayaktan ibaretim zaten bildim bileli, ya yürürüm ya da yürümem! Hayatı zorlaştırmanın anlamı yok. Her şey en az göründüğü kadar basit; yatıyorsan yürümüyorsundur, oturuyorsan da aynı hesap, hatta koşuyorsan da yürümüyorsundur. Fanteziye gerek yok.

Pazartesi başlayan hayat cumaya kadar devam ediyor ancak, çalışmadığın günler ki cumartesi ve Pazar diyoruz onlara, ayrı bir hayat... Yaşamak için bazısı çalışır, bazısı yatar. Ben yatmaktan yanayım ama konumuzun bununla ilgisi yok. Çalışmayı sevenlere de sözüm yok eşeğin bi tarafına su kaçırmadıkları sürece. Yatmadığım zaman yürümekten yanayım. Köprüden geçip Erganların taraftan yali yali… Gışla az yoruyor ama uzak geliyordu, Kilat yorucu ama kısa. Hem kara eriklerin mevsimiyse düşünmek anlamsız.  O virajlar kaç taneydi ezberlemem için on yıl yürümem gerekti. Kafa aynı kafa... Koridorda dört tane anahtar var. Bir tanesi banyonun tepesindeki ışıklar için, bir tanesi aynanın yanındakiyle ilgileniyor. Hani tıraş olurken insanın yüzü net görünsün diye koyulan var ya, işte o. Buraya kadar sorun yok. Ama şu koridorun tepesindeki ve zemine yakın ne boka yaradığı belli olmayan her seferinde birbirine karışıyor. Ulan insan en azından on kerede bir kez tutturur. Ama ben her seferinde ıskalıyorum. Dile kolay, dört yıldır üstelik. O virajları da hep karıştırırdım. Tam bitti derken bir tane daha çıkardı karşıma, enerjim yerle bir.

Siz bilmezsiniz bizim oraları. Denizin bittiği yerde dağ başlar, tırman tırman canı çıkar insanın. Araba çok az o zamanlar. Okul çıkışı tabana kuvvet. Giderken rahat rahat indiğimiz yokuşlar dönüşte ter suyu olarak süzülür sırtımızdan. Üstelik okul yorucu, şimdiki gibi geri zekâlı ayağına yatmıyor öğrenciler. Ağır işçiyiz, inadına çalıştırıyoruz kafamızı derslerde, inadına parmak havada hep, zehir gibiyiz... Hele de ders bedense, maç yapılmışsa mecalimiz bitene kadar... Kamyon piyango, haftada bir ya vurur ya vurmaz! Tabana kuvvet sizin anlayacağınız. Feran var, Osman var, Halis, Güngör var, bazen Ali, Mehmet, Cengiz, Atilla… Var oğlu var sizin anlayacağınız. Abim yabancı değil zaten, benim olduğum çoğu yerde esas oğlan. Diyeceğim o ki yatmıyorsam yürüyorumdur. Yok öyle Feran ile Osman gibi zibil taşımak, biz seviyoruz rahatız. O zaman zor geliyordu ama şimdi olsa da taşısak kızaklara çuval yükleyip…  Ali Bey Dayı yapılacak dediyse yapılacak. Rahmetli severdi çalışmayı, Hacıoğlu ne de olsa.

İnsan en fazla kırkına kadar çalışmalı, sonra azar azar sıvışmalı mevzudan. Köy yolu gibi, gidişi kolay gelişi zor. Kırkından sonrası dönüş yolu sayılır, verdiği canı azar azar alır Yaradan. Dönüş yolunda işleri azaltmak gerek, Kilat suyunun yanındaki bahçeden aşırılan domatesleri ısırırken dinlenmek gerek. Yol kenarındaki haniftaların tadına bakmak, ceplere kara erik doldurmak gerek. Oralardan geçen kim unutur Meryem Teyze’nin güllerini, dalından koparmadan koklamak gerek. Hayat dediğin otuzundan kırkından sonra güzel. Kanın kaynadığı zamanlar harala güreleden ibaret, ulan ne yapıyorum ben diyene kadar geçer beş on yıl. Şimdi yirmisinde biri bu cümleleri okuyunca belki güler kıçıyla. Hadi lan der içinden. Aldırmayın, çıkarmayın sesinizi. Siz toyluğuna verin, ben bodoslama “dudağımın ucuyla güleceğim” aptala. İşte tam orada gizli olacak hayatın sırrı; yirmi yaşındaki aptalın kıçıyla kırk yaşın olgunluğunun dudak ucunda.

GÜNAYDIN - 13.2.2015

1109 kere okundu

Balık kokusundan, martı kanadından. Yazdan ve kıştan, erikten ve muzdan. Yoldaki tozdan, siyaha karışmış beyaz saçtan. Avuç içinden ve yanaktan. Köyden biraz, biraz liseden, Namık Kemal’den ve Trabzon’dan. Burçin ve Havva’dan…

Doksan iki ya da doksan üç senesiydi, doksan dört de olabilir. Aşığım o zamanlar, lise aşkı… Kör kütük üstelik. Okulun en şeker kızlarından biri, adı Burçin… O zamanlar hafta sonları çay partileri var. Öğle paydosunda Ulaş, Okan ve ben bahçede yürüyoruz. Yanıma gelip “yarın çay var” dedi, “gelir misin?” yok dedim, ders çalışacağım. Dedim ya, aşığım ve aptallık yapmak için yeterince bahanem var. Havalıyız o zamanlar biraz, tiyatro kulübümüz var. Trabzon devlet Tiyatroları’nda bile iki kez tıklım tıklım salona karşı Ölü Özanlar’ı oynamışız. Yalan yok, yakışıklıyız da biraz. Ama kafa çalışmıyor işte… Yanımdan geçmek için üzerime üzerime gelen kızdan kaçmak için su kanalına düştüğümü bilirim. Cahillik işte…

İlkokuldayız, köyde. Köy dediğim mahalle, ilçeye bağlı Namıkkemal Mahallesi. Yine öğle paydosu, koşturuyoruz bahçede. 2 katlı binanın balkonunda oturuyor öğretmenler. Sigara ve çay eşliğinde hem güneşlenip hem bize bakıyorlar. Bahar sanırım ya da yaz başı. Gerçi eylül ekim de olabilir. Ayrıntının önemi yok. Abim kavga ediyor Havva ile. Sanırım zor durumda ki gidip müdahale ediyorum. Dövüyoruz kızı ikiye bir. Çağırıyor Ali Rıza Hoca. Tayyip Erdoğan’ın konuşma yaptığı balkonun küçüğü. Seyirciler de nispeten masum. Köyden arkadaşlar işte… Fatih, Halis, Hasan, Fatma… Naklen dayak yedik. Üstelik yüz kızartıcı suçtan. İki erkek bir kızı dövmüşüz, alabildiğine rezillik. Ama çocukken unutkandık, üç beş dakika sürerdi utanmamız. İlk başlayan oyunda kendimize gelir her şeyi unuturduk. Şimdiki gibi de değil… Bugün bana yarın sana durumları. Dayak yemeden haftayı kapatanı mahalle maçında sahaya sokmazdık.

Uzar buralar, uzar gider öğlene doğru. Sabahın köründe kalkarım ben, düzenli olarak altı – yedi gibi uyanırım. Komşu köyde bir eşek Aİ yapar ben güneşe eşlik ederken. Güneş dediğin ben olmasam doğmayabilir mesela. İnsanlığı bundan mağrum bırakmak benlik iş değil. Sorumluluklarım var. Ama o eşek her sabah ben kahvemi yudumlarken nasıl denk getirip de anırıyor onu anlamıyorum.

Akşamları dizi seyretmem. Hadi seyrettim diyelim o da Türk olmaz. Tutup da haftaya ne olacak diye düşünmek benim işim değil. Sabahları mis kokulu köylü çocukluğumu yaşamak varken gece yarılarına kadar ayakta duramam. Affetsin beni Burak Özçivit, Serenay Sarıkaya kusuruma bakmasın.

Güzel yazıyorsun diyor, nasıl yani diyorum. Ona yazdığımı mı geçirdi aklından yoksa. Okudum diyor. Neyi diyorum. Seni diyor. Oysa okunmamak için en ketum halimi takınmış, en ağırdan satıyorum. Kimse mükemmel değil, sen yazarsan okuyan da çıkar sonuçta. Hem okuyan olmadıktan sonra yazmanın ne anlamı var. Biraz Ankara’dan Bira Hatay’dan, Bodrum’dan… Denizden mesela, kenarından, balık kokusundan. İstavritten ve çipuradan. Çok uzaklardan… Günaydın.

GÖZ KIRPIYOR İNSAN - 23.2.2015

1322 kere okundu

Ve artık ben de biliyorum… Başın sağ olsun dediğimde kocasını kastetmiştim. Öleli bir yıl olmamıştı daha. Parmağında ki pembemsi yüzük izi kaybolmaya yüz tutmuştu. Boşanmış olsa yüzüğünü boynuna takmazdı. Bu kadar aşık olmasa, unutmuş olsa akşamdan kalmazdı. Ağlamış da olmalı yine kim bilir kaçıncı kez. Sol gözdeki rimel akmış… Soluğu bira kokuyor. Otuzunda henüz. Kestane rengi saçları omuzlarına kadar iniyor. Kahverengi gözlerinde yorgunluk var. Sade olsun diyor kahvem, süt olmasın. Bu kadar çok şeyi nereden biliyorsunuz diye ekliyor. Baktım diyorum. Çok bakmışsınız diyor. Hayır diyorum, sadece iyi baktım.

Nasıl marangoz ağaçtan anlarsa, motor ustası arabadan, manav domatesten, elmadan, bazı insanlar da insandan anlar. Çok bakmaktan değil bu, iyi bakmaktan. Elma gibi, çam ağacı gibi, göçmen kırlangıçlar gibidir insan. Bilmek için üzerinde düşünmek gerekir, bakarken sorgulamak, sorgularken sonuca varmak gerekir. Ne her bakılan görülebilir ne de her varılan sonuç doğrudur. Mandalina da yanıltabilir sizi serçe de, insan da...

Ben sizin bildiğiniz insanlardan değilim deriz kendi kendimize. Farklı olmak düşüncesi hoşumuza gider. Kalabalıklardan ayırıp değerli bir köşeye yerleştiririz kendimizi. Ama boşunadır, herkes gibi olmaktan, herkes gibi cümleler kurup, herkes gibi düşünmekten, hatta herkes gibi kokmaktan alıkoyamayız kendimizi.

Adam elini kadının omzuna koyuyor usulca, cümlesini bitirince geri çekiyor. Belli ki biliyor işini. Bir sonraki sefer daha uzun bir cümle kuracak ve belki de cümle bitse de eli orda kalacak. Kadın ilk cümlede geri çekiyor kendini ama gövdesi yerli yerinde. Daha değil der gibi yüzü. Adam farkında durumun. Cümlenin kısa olmasının sebebi tam olarak bu. İlk değil, son da olmayacak. Adam da biliyor işi kadın da. Kulağına eğiliyor konuşurken. Uzaktan da konuşsa duyulur ama o kişisel sınırları zorluyor, sokuluyor ve varlığını hissettiriyor. Her şey tam da olması gerektiği gibi.

Sıradan bir koku geliyor burnuma, tanıdık cümleler birbirini izliyor. Adam siyah spor ayakkabı üzerine mavi kot giymiş. Otuz yaşlarında bir esmer. Beyaz keten gömlek tam da olması gerektiği gibi. Kızın üzerinde tek parça askılı bir elbise var. Tiril tiril bir kumaş, ışıktan ayrıntısını çözemiyorum.  Bir, bilemediniz iki saat sonra sınırlar tamamen ortadan kalkmış olacak, kadın adamı tanıdığını zannederken adam da aynı duyguları paylaşacak. Çok tatlısın derken herkes gibisin diyecek. Sıradan bir etkilenme sıradan bir sevişmeyle bitecek.

Başın sağ olsun dediğimde şaşırması normal. Oysa daha önce bakmış olsaydı ona baktığımı görürdü. Parmağında kaybolmaya yüz tutmuş izi de, boynuna astığı yüzüğü de görürdü. Geç kalmış olmasa, erkenden çıkmak zorunda kalmasa… Olmasa demekle olmuyor işte. Hayatın kıvrımları saklanıyor yüzümüze. Göz kırpıyor bakana rimel, bira kokuyor koklayana.

KAFAM KIYAK - 26.2.2015

1147 kere okundu

Kafa kıyak, altı bardak çay içmiş demliğin dibini görmüşüm. Peynir tatlısı yemişim, fındık, mandalina ve bitter çikolata ile cila yapmışım. Çay almak için mutfağa her gittiğimde atıştıracak bir şeyler bulmuş, boş dönmemişim. İyiyim yani, her geceki gibiyim. Televizyonda her akşamki dizilerden biri. Bi gözüm takılıyor bi kulağım. Ağzım meşgul, paso göbeğe çalışıyorum. Şu göbek iyi bir şey olsaydı keşke diyorum kendi kendime.

Kafa kıyak, hep erken yatmak için niyetlenir ve yine hep ikiyi, üçü görürüm. Yarın Perşembe belki, belki Salı ya da Cuma. Ne önemi var geç yattıktan sonra. Yaratan’ın bize hediye ettiği hayatın içine pislemek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Gözlerim acıyor uykusuzluktan. Üstelik dün gece başarmışım bir’i görmemeyi. On iki de yatağa girmiş, on beş dakika sonra gelen mesajla çıkmışım yataktan. Kitap var benim; Tırı Vırı Dünya. Baş harflerini büyük yazıyorum çünkü özel isim, artık özel isim. Hep özeldi benim için ama artık sırf yazanı için değil okuyanı içinde özel olacak bir ihtimal. Dallandı konu, tırı vırı deyip geçemiyor insan. Kestik burada diyor yönetmen, kıldan ince boyun, kesiyoruz.

Kafa kıyak, tam o gün işte bugün. Hafta sonuna az kalmış, bi Perşembe kalmış bir Cuma. Sormamıştın hiç neden çarşambaları daha çok seversin diye. Ben de hiç düşünmemiştim sormadığın aklıma gelene kadar. Her yere eşit uzaklıkta Çarşamba. Pazartesiye de cumaya da, cumartesiye de Pazara da. Sana da aynı uzaklıkta bana da. Tamam ulan soralım kime istersen, altı bardak çaydan sonra hala uykusu olan adam mıdır daha delikanlı yoksa altı duble rakı sonunda ayakta kalan mı? Ben ikisini de yaptım, bahsettiğim günlerden biriydi üstelik. Bostancı’daydık, Çınaraltı’nda. Götür hoca dedi Konyalı götürdüm, Ağrılı dedi götürdüm, Erzincanlı’dan sonra memleket olayından vazgeçmişim. Sonra beş, alltı, yedi… Altı demiştim ama sekizdi o. Rakı dediğin boktan bir tat, ya fondip yapacaksın ya da yapmayacaksın. Bütün kabahat çarşambada zaten. Hem o kadar erkekle yapılan iş eninde sonunda boka sarar. Açmışım montumun fermuarını, kazağımın içine kusmuş kapamışım fermuarı. Pislikse benim pisliğim, hiç yoktan yere çevreye rahatsızlık verip kusura bakmayın arkasına saklanamam. Banyoda hatırlıyorum kendimi sonra. Kokusu da çıkmıyor meretin. Hep o çarşambadan! Kestik yine.

Çay olayı malumunuz, yok hiçbir ilginçliği yok. Sıkılırsınız anlatsam. Sıkılmayan da zevksizdir zaten. Zevksiz insanlar için cümle kuramam. Kompozisyon dersi vardı eskiden. Ne güzel şeydi o. En öküzümüz bile bir şeyler yazardı. Yazan insan düşünür. Düşünen insanı sevmiyorlar buralarda. Eskiden de sevmezdiler ama şimdilerde daha bir sevimsizleşti ortalık. Kaldırdılar dersi, yok ettiler onu da. Yokluk çekiyoruz sizin anlayacağınız. Varlık içinde yokluk. Derste elini pantolonunun içine sokup kıçını kaşıyan edebiyatçı adam vardı meslek lisesinde. Kompozisyon yazılı kâğıdımı okutmuştu tahtaya kaldırıp. O zamanlar utanma vardı, utanmıştım. Ama hoşuma da gitmişti.

Kafam iyi, dibini gördüm dedim ama yedinci de çıktı demlikten. Fondip yaptım sonuncuyu. Günlerden Çarşamba. Hatta cümlelerim bitene kadar Perşembe olacak. Ama biz çarşambaymış gibi devam edip bitireceğiz. Ben ve diğerleri, içimdekiler, aklımdakiler, geçmişte ve gelecektekiler. Kesiyoruz burada. İş var yarın, uyumak gerek. Hadi göbeği dert etmedim diyelim ama bu koyduğum düzene başkaldırmak için esaslı göt gerek. Bende yok o söyleyeyim. Tırtıklayıp dururum ucundan kıyısından. Türk’üz eskiden beri, şikayet etmek kanımızda var. Dedim ya yarın iş var, düzene düzülmek var, göt yok göbek var.