İKİ TİP İNSAN SEVERİM BEN - 09.07.2017

2208 kere okundu

İki tip insanı severim ben; canı istemediğinde yan gelip yatabileni, canı istediğinde aylak aylak gezebileni. Bir yaşam biçimidir bu, felsefedir. Doğayı koru der kitap, yok oluş sonsuza dektir. Bunun önüne geçemezsin ama yavaşlatmak mümkündür. Daha az eksilmek ve daha az örselenmek için bağlarını kopartabilen insanı severim ben, kanunsuz olmadan kuralları hiçe sayabileni…

Ne ömrüm yeter ne de cebimdeki para. Yaşamak için onca sebep varken yavaş yavaş ölmeyi tercih eden bizler yine bizim gibi yavaş yavaş ölecek çocuklarımızla övüneduralım elin İsveçli gençleri gelip kamp kursunlar yaşadığımız memleketin daha adını bile duymadığımız Kapıkaya Antik Kenti’nin kıyısına. Annemizin tek başımıza sokağa çıkarken her seferinde sayfalar dolusu nasihat ettiği bir dünyanın aynı yaştaki, daha lise çağındaki başka bir kültürün ve muhtemelen bizden bambaşka gençlerinin serüvenini film gibi seyretmek düşsün payımıza.

İki tip insanı severim ben; koşulsuzca teslim olup, sebepsizce özgürlüğünü ilan edebileni. Hesapsızca hayal kuranı, kalabalıktaki zehri ilk bakışta anlayanı, yaşamını yaşının ritüellerine kurban etmeyeni… İki tip insanı severim ben, canı istediğinde sonsuza dek kalabileni ve canı istemediğinde çekip gidebileni. Var mı diye gelir akla hemen! Cevap nettir; varsa bile ben görmedim.

Yaşamak için değil de ölmek için yaratılmışız sanır tanımayan. Ölünce cennet garantimiz var diye bunlar hep… Oysa Hasan Sabbah ölmeden de cennete gidilebileceğine inandırmıştı müritlerini. Ama biz yine de taşlarız ölmeden cennete gideni. En hinoğlu hinlerimizdir der kitap bu dünyada vazgeçtikleri için öteki tarafta misliyle ödüllendirileceğini sananlar.

Kendimizi ödüllendirmek için ölmek zorunda olduğumuz bir dünyanın yaşanır bir yer olması ne kadar mümkün diye sorsam kendime yüzüm önüme düşerdi muhtemelen!

Şehrin yumuşak eğimli, alçak gönüllü tepelerine doğru usul usul sokulan Haliç’ine Pierre Loti’den bakan yazarın -ki bu yazar bu cümleleri yazan kıytırık yazar değil asla- cümlelerini okuyarak iki adım ötemizdeki güzelliğe bile yabancı olduğumuzu aklımıza getirip mutsuzluğumuza bir basamak daha ekleyebiliriz. Öncesinde ve sonrasında daha bayağı sebeplerle eklenen mutsuzluk basamakları -spor, siyaset, televizyon, ekonomi, satılsın diye dini motifler eklenmiş ucuz kitaplar- geri dönülmez yüksekliğe çıkınca ki burada da akla İstanbul’u sokak sokak işgal eden gökdelen isimli, mutsuz, ruhsuz, biçimsiz ve ziyadesiyle sonradan görme iğrenç beton yığınları geliyor tek çare kalıyor… Ne güzel icattır diyor geveze kitabımız balkon için; insanlardan sıkılınca çık nefes al, sıcak havadan sıkılınca çık serinle, hayattan sıkılınca çık atla. Mutsuzluklarla basamak basamak ulaştığınız yükseklikten aşağıya atlayarak kurtulabilirsiniz ancak, çünkü geri dönecek gücünüz kalmamıştır artık! Ama orada da büyük bir sorun çıkar karşınıza. İntihar etmek günahtır ve günahkârların öldükten sonra da mutlu olması zordur. Ölerek bile kurtulamadığımız bir hayatı yaşamaktan başka çaremiz yoktur.

Gözlerinin içi gülüyor insanın ilk telefon çalana kadar, yarın sakın geç kalma diyor aslında hiç sevememen gereken ses, işimiz var. Çalışkan insanlar harika bir tabloyu yakarak ısınmaya çalışan ahmaklardır der oysa kitap!

Kulaklarımızı tıkarız mutluluğa gebe sözlere. Çok zaman önce çizilmiş yolumuz; belki yirmi kuşak önce, belki kırk… Elin gönlünce yaşayan İsveçli gencine üç liraya sattığımız bir liralık suyla yaşadığımız sinsi keyfin tadını çıkardığımızı sanarak ölmek düşer payımıza. Ki o üç liraya elli tane daha üç lira ekleyerek altıncı kırmızı renkli ayakkabımıza sahip olurken, yeni ayakkabılarımızı İnstagram’da paylaşırken devam edecektir şahsi yok oluşumuz. Doğayı koru, insanı sev, iyilik yap, pembeyi ve yeşili de sev. Uzun uzun öp sevdiklerini, sevmediklerin bilsin sevmediğini. İhtiyacın olan kadarını tüket, ihtiyacı olana ver fazlasını. Çünkü sonsuza dek sürer yok oluş; durduramazsın ama yavaşlatabilirsin.

Ve ayrıca Aslı Erdoğan harika bir yazardır, siyasi kimliğinin yarısı kadar edebi kimliğini de irdelesek dünya daha güzel bir yer olurdu.

YOL MU VAR - 29.07.2017

760 kere okundu

Ölüyoruz lan, hal mi kaldı yaşamaya? Sene olmuş iki bin bilmem kaç, ceviz büyüklüğünde dolular keyifsiz bir fırtınayla yere çarpıyor. Arka camı patlıyor arabanın, korkuyor dışarı çıkmaya çocuklar. Ardı ardına sesler geliyor. Hiç sevmediğimiz bir kavganın ortasındayız da sıra bize gelmek üzereymiş gibi. Pişman olmak için geç artık. Geri dönüş yoluna kökünden kopup yola devrilen yüz yıllık bir çınar ağacı devirmiş. Ölüyoruz lan, hal mi kaldı yaşamaya?

En çok konuşanlardır en az sözü söyleyen ve susanlardır en çok konuşanlar diyor kitap. Eski model ciltlenmiş siyah kabuklu bir kitap. Açıp sayfalarını karıştırıyorum. Shakespeare’den, Nietzche’den Eflatun’dan ve adını bilmediğim başka adamlardan aşırılan kelimelerle kurulmuş etkileyici cümleler. Ben etkilenmedim. Yeterince yaşamış herkes gibi artık etkilenmiyorum. Bundan da bahsediyor olmalı kitap ama zamanım yok okumaya. Nasılsa okuyacak başkaları. Yaşayacak biz ölürken. Ve susacak büyük adam desinler diye. Ben beceremiyorum susmayı, hafifliğimi buna borçluyum.

Yol mu var ne; ben diyeyim üç vakte kadar siz deyin beş. Fal baktırdım iki gün önce. Kahveyi biri içti, fala diğeri baktı. Ama niyet benden yanaydı. Beyaz beyaz bulutlar çekildikçe güneş görünürmüş. Çok sıcak günler varmış. Yolculuk da çabası. Sonbaharı beklesek olmaz mı diyecek olsum, olmaz dedi. Sen sevmezsin beklemeyi diye de ekledi bilirmiş gibi. Sevmesek ne olacak ki. Beklenmesi gerekiyorsa bekler insan, sevmek ya da sevmemek kişisel sorun olarak birikir cepte. Bekleten umursamaz, zaman akmaz, hava sıcaktır, aylardan temmuz ya da ağustos. Kahve kadar sıcak yani. Eskiden az rastlanırdı böyle lakırdılara ama sonradan değiştik. Her gün en az bir Türk Kahvesi içmeden duramam diyor haspam. Daha önce de metrobüse binemem demişti. Nazlı yetiştirilmiş. Ulan şimdi başlardım kahvene ama sesim kısık. Seni gitmek istediğin yere daha hızlı ulaştıracak yani seni daha mutlu edecek başka bir şey biliyorsan ona bin. Metrobüs alınganlık yapmaz. İnince kahveni de içersin, közde pişirilmiş!

Yok efendiler yok, buralar bize göre değil. Biz de hiçbir yere göre değiliz aslında ama akılda hep bir deniz kenarı hayali. Kimle konuşsan ağzını büze büze Ege’yi düşünüyorum diyor. Ben de düşünüyorum ama kısmet olmadı. Hatta isterseniz yarın akşam yemeğinde bana gelin; rakı balık yapayım size. Yeterince çakırkeyif olursak birlikte düşünebiliriz! Egeyi canım Ege’yi. Yanlış anlamayın hemen. Gerçi bir şeyleri anlıyor olmanız sevindirici, ben sizi süzme salak zannetmiştim.

İyi diyorsun, güzel diyorsun da o öyle değil işte. Ben biliyorum hepsini. Her şeyi biliyorum hatta. İnanmazsan sor ama şimdi değil. Müsait değilim. Çok bilen insanlar gibi benim de kafam meşgul. Takıldığın yer olursa gel. Sonra gel ama. Şimdi kitap okumam gerekiyor. Kara kabuklu eski bir kitap.