KİMSENİN FARKI YOK KİMSEDEN - 17.06.2019

1039 kere okundu

Adam ne zaman ağzını açsa solculara bok atıyor dedi kadın.

TKP açıklama yaptı bunun üzerine; “seçimi boykot ediyoruz, gitmeyeceğiz sandığa”

Gülerek tekrar söze girdi adam; “Yaşasın Türk solu”

Üç yıl önce Çayeli’nde bir otelden aşırdığı fincanını aldı dolaptan, demli bir çay koydu kendine. Kıştan beri çıkmadığı balkona yürüdü. Birkaç saat önce hem zemini yıkamış, hem de masa ve sandalyeleri silmişti. Sıcak ama rüzgârlı bir haziran günüydü. Sokak alışılagelmiş gürültüsünden uzaktı. Bahçenin duvarının üzerine boylu boyunca uzanmış kâğıt toplayıcısı Suriyeli genç gitmişti. Yedinde keyfine düşkün bir sokak kedisi vardı. Suriyeli kadar göze batmıyordu. Bir yudum aldı çayından. Güzel olmuş dedi kendi kendine. Kedi çevirip kafasını baktı, karşı sokakta bir çocuk yoldan balkona doğru anne diye bağırdı. Motorlu bir kurye geçip gitti çocuğa aldırmadan.

Bunca şeyi yaşadıktan sonra nasıl değişmez insanlar. Nasıl inanabilirler birilerine, nasıl bu kadar kör olabilirler. Hak verdi Sinan’a, din diye bir şey yoktu gerçekten. Toplumların afyonuydu bu ritüeller. Ama yine de inanmaya devam etti. Bir şeylere inanmayı seviyordu. Varsın haklı olsundu Sinan, varsın boşa yapılsın bunca şey. Gerçi pek de bir şey yaptığı söylenemezdi kuru kuru inanmaktan başka. Senede bir ay akşama kadar aç durup nefsiyle uğraşırdı. Bayram namazlarına gider, arada sırada da Cuma günleri camiyi ziyaret ederdi. Ne demişti köy camisinde imam; ibadet edin, ibadet edin, ibadet edin. Yoksa cehenneme gidersiniz. Mudanya’ya giderken yol üstünde uğradığı caminin imamı da ibadet etmekten bahsetmişti. Ama fenden, sanattan, sosyal hayattan da bahsetmişti. İkisi de aynı dini öğretiyordu ama biri feci halde yanılıyor ve insanları yanıltıyordu.

Bir yudum daha aldı çayından, soğumuştu… Bir yudum daha aldı bitirmek için. Mutluluğun çayla bir ilgisi olmalıydı. Balkonda oturup sokakta dikine yatay olarak akan hayatı seyretmekle bir ilgisi olmalıydı mutluluğun. Oysa doğduğu şehrin insanları yaşlandıkça olgunlaşacağına gün geçtikçe gerginleşiyor, kavga ediyorlardı. Böyle bir toplumdan sağlıklı gençler çıkması mümkün değildi. Doğru düşünemeyen ve doğru karar veremeyen kalabalıklara dönüşmüştü insanlar. Ya da eskiden beri öyleydiler de o ancak fark edebiliyordu. Oysa ne çok çay içerlerdi, ne çok rüzgâr okşayıp geçerdi tenlerini. Her gün denize bakan insanlar nasıl da bu kadar gergin olabilirdi. Oluyordu işte. Her şeyin bir açıklaması olsa da çözümü yoktu. Ya bu deve güdülecekti ya da bu diyardan gidilecekti. Diyar dediğin de eski bir hikâye.

Mangal kokusu geldi burnuna. Çekti içine uzun uzun. Sancaktepe’den gelmişlerdi, Ümraniye’den ve Sultanbeyli’den gelmişlerdi. Adalara karşı mangal yapıyorlardı yürüyüş yolunda, çimlerin üzerinde. Bir nefesti onlar için, bizim ise nefesimiz kesiliyordu. Bu adam seçilirse mangalcılardan da kurtarır mı bizi diye geçirdi aklından. Dudağının ucunda minik bir gülümseme belirdi. Fincanına çay doldurmak için mutfağa yürürken kimsenin farkı yok kimseden dedi usulca.