DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ - 8.3.2015

1065 kere okundu

Vosvoslar dizilmiş Maltepe sahiline, aynalarına mor balonlar takıp konvoy oluşturmuşlar. Kadınlar günü için etkinlik yapıyorlar. Orta yaşlı bir kadınla muhtemelen kızı aralarında sohbet ediyor. Çok güzeller diyor kız. Annesi kesin sünnet düğünüdür diyor. Kiralamışlar herhalde bu arabaları. Kız telefonu eline alıp kamerayla kayıt yapıyor, facebookta paylaşacak. Happy Moons’da toplanmış Elifler, kız kıza yemek yiyip emekçi kadınların gününü kutlamışlar. Ki o emekçi kadınların bahsi geçen mekândan haberleri bile yok. Tek yoklukları da bu değil… Gece dışarı çıkma özgürlükleri yok, dolaplarında otuzar çift ayakkabıları, kocalarının aldığı iri taşlı pırlantaları da yok. Asgari ücretleri ve geçim dertleri var, büyütüp adam etmek istedikleri çocukları var. Ne kapitalizm bilirler ne sosyalizm. Eğer ortalıkta bir gelin arabası yoksa sünnet düğünüdür o, başka şey bilmezler çünkü. Bir de temizliğe gittikleri evlerdeki kadınlardan duydukları var. Bugün dünya emekçi kadınlar günüymüş. Happy Moons diye bir yerde kutlanırmış.

Empati keşfedeli on yıldan fazla oldu. Ne çok kullanıyoruz cümle içinde. Bizi anlamadığını düşündüğümüz kim varsa yapıştırıyoruz hemen. Azıcık empati yap lütfen. Yaptım ama olmadı, çünkü kendimi senin yerine koyduğumda senin gibi düşünemedim. Yapamadım, bendeki doğru sendekine eş değilmiş. Ben bildiğimden bile şüphe ederken sen bilmediğinden ne çok eminmişsin. Sünnet düğünü değilmiş o arabaların arka arkaya dizilmelerinin sebebi. Benim dünyamın dışında da bir dünya varmış. Yaptım ama senin istediğin gibi olmadı. Senin yerine koymak istedim kendimi ama sen o dediğin kişi değilmişsin. Ben senin gibi düşünmeye çalışırken sen çekip gitmişsin kendinden. Nachos biftekli yanında permesanlı roka salatası yiyormuşsun. Tortilla, salsa, jalepana bana ne kadar uzak bir bilsen.

Eskidendi o zaten, konuşarak anlaşmak bu çağa özgü bir durum değil. Artık konuşan herkes kavga ediyor. Konuşmayan da masum değil. Akıl okuyor mesela, sizin düşünmediklerinizi düşünüyor sizin adınıza, yapmadıklarınızı yakıştırıyor size. Konuşsa bir dert sussa evlere şenlik. En akıllı kendimi sanıyorum demiştim ya yanılmışım. Kahramanlarımız kadar canavarız, dostlarımız kadar ikiyüzlü. Değer yargılarımız değersizleşmiş biz fark etmeden, en yakınlarımız hem polis olmuş hem hakim. Kendimize hakim olamadan hayatın her zerresine hakim olmuşuz. Ben bilmem derken aslında kendimizi bilge zannetmişiz.

UCUZ HİKAYE - 12.3.2015

1120 kere okundu

Yoktur işte iki adım ötesi, kenarı yoktur denizin, derenin düzü yoktur. Çok uzaktadır Irmak Ağzı, Boru Dağı oturma odasının manzarasıdır. Harmancık’a başka isim verilmiştir, bizim Mesona dediğimiz yer Yokuşlu’dur aslında. Zaman bizi ve her şeyi değiştirmek için bütün gücüyle çalışmaktadır. Direnmeden teslim olurken cümleler kurmakla yetinmekteyizdir biz. Gökyüzüne baktığımızda siyah bulutlar görüyoruzdur artık, hayal dünyamızda canlanmıyordur kurtlar, kuzular.

Varı yoku bilmekten geçmeyen yol yol değildir. Oyun oynamaktadır bize hayat. İroninin estetikten uzak dansıdır varlık içinde çektiğimiz yokluk. Her şeyi olan hiç kimseleriz. Sebepsiz mutsuzluklarımız için hazırda suçlular biriktiririz. Adımlarımız sıklaştıkça biter yolumuz. Koşarsak ulaşacağımızı sanırız ama biter yol. Ümit biter, aşk biter, heves kalmaz yaşamaya dair. Ne rüzgârı hissederiz tenimizde ne yağmur ıslatır bizi. Yaşamak dediğin süslü cümleler sıkıştırdığımız gösteriş budalalığı, kırmızı ayakkabılar ve renkli pantolonlar, gömlekler...

Patozu olmayan fındık aylarında kalmıştır akıl, pidesi değerli ramazanlarda, saygıyla korku arası sevilen öğretmenlerin okullarında. Çeyreğiyle doyulur ekmeğin; yüz gramlık domates nimettir. O da yenik düşmüştür ucuz hırslarımıza, çerisi ayrı alemdir, salkımı ayrı. Çanakkale yazıyor üstüne ama benim içimde hormonlu duygular. Sonra ver elini ucuz hikâyelere gidelim. Kandıralım kendimizi yalan cümlelerle. Bir hikâye yazalım içinde olmak istediğimiz. Tutunamadığımız, yenik düştüğümüz, özlediğimiz bir hikâye. Ne kahramanlar kahramandır artık ne de inanırız kendi söylediklerimize. Üç yol ağzından gelen babayı bekler gözümüz ümitsizce, anne kokusuna hasret, dedeye babaanneye hasretiz.

DÜŞÜNEN ADAM - 15.3.2015

564 kere okundu

Cumartesi sabahı kalk en sevdiğin yerden, sür git Beşiktaş’a zor iş. Öğleden sonra işim var erken gelebilir misin deyince daha da zor. Tamam dedim, duş alıp çıktım. Çeyrek gece vapur olmaz artık. Yirmi geçe Kadıköy’de olur yirmi dakika beklerim. Uzuntarla’dan metrobüs, Zincirlikuyu’dan dolmuş… En hızlı fikir bu. Koştura koştura geldi uzaktan, kalktığımı hissedip yer kapmak derdinde. Kalkarken önünü kapadım, diğer kadın otursun diye. Uyanık adamı sevmem, öyle öğretti hayat. Çok belli olmuş sanırım, güldü bir adam ve bir kadın. Bana bakıp cümleler kurdular. Bilerek yaptım deyip böbürlenmek istedim. Çocuk musun dedim sonra kendi kendime. Ama yine de gizli gizli havaya girdim en ufağından. Yapımına siyasi ve ekonomik sebeplerden karşı çıkan herkes metrobüste sanki. İki dakikada bir geçse de tıklım tıklım. Yine takılıyor aklımın köşesine; bu kadar çok insanın olduğu bir yerde ne işim var benim. Sonra Boğaziçi Köprüsü’nden geçiyoruz, boğaza takılıyor gözüm, gemilerin peşinden gidiyorum. O kadar da kötü değil diyorum. Dürtüyor yanımdaki kadın, izin verir misiniz diyor. Aslında ne bir şey vermek istiyorum ne de almak ama yine de veriyorum istediği izini. Yanımdan geçip kapıya yöneliyor, inecek.

Fıstıklı çikolata alıyorum iki tane, biri bana biri Devrim’e. Yemiyormuş o, ikisi de benim olacak, canıma minnet. Ne yapalım diyor, böyle böyle diyorum. Çay içerken Semih Hoca’yı arıyoruz. Acaba diyor. Kimden yanasın diyorum gülerek. Basit iş yapmam ben. Deniyoruz birkaç kez. Bu işin adamı değilim belli. Kamerayı kullanmaktan bile acizim. O da biliyor ben de, olmayacak bu iş. Olmuyor diyorum, evet diyor. Sinmiyor ikimizin de içine. Yunus Emre’nin fotoğrafçısı var diyor, acil değilse onla halledeyim. Olur diyorum. Pazartesiye sözleşiyoruz. Kahvelerimizi yudumlarken birileri toplanıyor Kartal heykelinin yanına. Ellerinde yeşil pankartlar. Belli ki ağaca, yeşile yönelik bir eylem var. Ama zor iş onlar, etrafta polis var. Bak diyor şu ikisi polis mesela. Daha cümlesini bitirmeden cebinden telsiz çıkartıyor biri. Havadan sudan, eskiden ve yeniden konuşup ayrılıyoruz. Pazartesi için sözleşiyoruz da.

Beşe kadar beklemem lazım işim var. Vapura binip karşıya geçiyorum. Zaman çok. İnmiyorum vapurdan. Bir kez daha Beşiktaş’a gidip Kadıköy’e dönüyorum aynı vapurla. Neden inmiyorsun demiyor görevliler. Canıma minnet. Yağmur başlıyor ama sokak yine kalabalık. Kitapçıya uğruyorum, Alkım’a. Tırı vırı Dünya geldi mi diyorum görevli kadına. Bakıyor ve yok bulamıyor. Yazarını soruyor, adımı söylüyorum. Bal gibi de biliyorum gelmediğini. Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri’ni ve Chuck Palahniuk’un Gösteri Peygamberi’ni alıyorum. Vapurda Camus’un Yabancı’sını bitirdim. Sırt çantamda duruyor. Onun yanına koyuyorum diğerlerini de. Çıkıp yürüyorum biraz. Bozuk havaya rağmen kalabalık sokaklar. Günlerden cumartesi ve birileri için hafta sonunu sokakta geçirmek olmazsa olmaz. Yeterince çikolata yedim, vazgeçiyorum çifte kavrulmuş lokum almaktan. Converse’de bakmıyorum kendime. Sürüp Göztepe’ye geçiyorum. Bugün beklemek için var. Ne ben beklemekten vazgeçiyorum ne de o gelmemekten. Eninde sonunda ev. Eninde sonunda Eylül’ü özlüyor insan.

Kitap kapağında Devrim Evin’in fotoğrafını kullanacaktım. Rodin’in düşünen adamı gibi durup göz kırpacaktı objektife; tırı vırı Dünya nasılsa, sittir et diyecekti. Hem algıya da hitap edecekti bir yandan. Olmadı, beceremedim. Az önce tam ben vaz mı geçelim pazartesi günkü çekimden diye arayacaktım ki telefon çaldı. Pazartesi sabah uygunmuş eleman dedi. Vaz mı geçsek dedim. Tamam dedi. Dedim ya, birkaç denemeden sonra onun da sinmemişti içine.

BIRAKSALAR DA SERSERİ OLSAM - 16.3.2015

727 kere okundu

Anlamlı cümlelerin canı cehenneme. Isıtıcıya su koydum, kahve molası için uygun zaman. Balık mı, tavuk kavurmam mı derken karidese karar vermiştim. Gecenin on ikisinde dört kişiyi doyuracak güveçte karidesi iç ederken sığındığım bahane “zevkin saati olmaz” idi. Gün yatakta geçmeye mahkûmdu, keyifti sere serpe. Bulaşıklar yıkanır, saç kazınır ve tekrar yatak. Korktuğunuz kadar değil pazartesi. Yatakta da geçiyor, yaşadım ve gördüm. Dedim ya anlamlı cümlelerin canı cehenneme. Kahve için en uygun zaman.

Şimdi ben boş evi içimin gürültüsüyle dolduramayacaksam ne anladım onca yaşanmış yıldan. Ottum da saman olmaya mı özendim. Geçiniz dediler geçtim. O yolların yolcusu oldum ben. Teoman dinliyorum üstelik. O da döndü sözünden. Bıraktım dediği müziğe döndü. Severim dönebilen adamları, cesurdurlar. Dönmeyenleri de severim ama mevzumuz bu değil şimdi. Yaşamak hayata katlanmak demek diyor, yürek gerek bize çölde çiçek… Serseri doğdum serseri öleceğim diyor. Ne güzel de diyor.

Bıraksalar da serseri olsam. Sabah çalmasa saat, mesai salınmasa Demokles’in kılıcı gibi ense kökümde. Bankalar çiçek bahçesi olsa, paralar kareyemiş yaprağı. Ama kaçmış tren. Öyle boktan bir tren ki üstelik herkesten kaçmış, kime baksan kara kara düşünüyor Haydarpaşa Garı’nda. Kabağı bana yedir çekirdeğini sen çıtla iş mi bu şimdi.

VAZGEÇTİM ULAN - 25.3.2015

971 kere okundu

Vazgeçtim ulan; yazdan kıştan vazgeçtim, esen rüzgardan, yağan yağmurdan vazgeçtim. Sabah keyifle içtiğim çaydan, eski kaşardan ve taze ekmekten vazgeçtim. Doğmamış güne sakladığım ümitlerden, gidip gelmeyenlerden, dönse de sevmeyenlerden vazgeçtim. Senden vazgeçtim bu akşamüstü. Televizyonda poyraz karayel’i seyrederken, tam da poyraz kovulmuşken İstanbul’dan vazgeçtim. Vazgeçtim soluk soluk, adım adım vazgeçtim. Sokak sokak, semt semt, deniz deniz vazgeçtim.

Yüzümü Adalar’a çevirdim, ben Sedef diyeyim sen Heybeli anla. Anla beni bu sefer, niye vazgeçtiğimi anla. Henüz gün bitmemişken, dolmuş şoförü son sürat Kadıköy’e yetişmeye çalışırken. Tenhalaşmışken sokaklar, nisan soğukken anla. Anla ve acı bana, vazgeçtim ben senden bu bahar, son bahar bu benden yana, senden yana son bahar. Vazgeçtim ve kaçıyorum şehrinden, her ne varsa senden yana, bende biriktirdiğin her ne varsa kaçıyorum.

Son seferinden vapurun, geç kalmış kalabalıklardan, ayyaşlardan ve sokak çocuklarından. Yağmur kokan havadan, sıcak tutan montumdan, yan tarafı beyaz çizgili bordo ayakkabılarımdan. En sevdiğim gömleğimden bile vazgeçtim ben bu akşam. Okumadığım tüm kitaplarımdan, senin için yazdığım şiirlerden, balık kızarttığım tavadan, hep çalmak istediğim ama bir türlü çalmayı beceremediğim gitarımdan vazgeçtim. Aynanın karşısına geçip baktım kendime uzun uzun. Gözlerimin kenarlarına yeni yeni düşmüş kırışıklıklara, kazıdığım kafama, gülünce bir ucu yukarı bir ucu aşağı kıvrılan dudaklarıma, burnuma ve yanaklarıma. Vazgeçtim aynada gördüğüm her ne varsa. Saçımı kazımaktan vazgeçtim, o çok sevdiğim top sakalımdan, uzun kirpiklerimden ve çok sevdiğim kaşlarımdan vazgeçtim. Beni ben yapan ne varsa, içimde ve dışımda ne varsa vazgeçtim bu akşam.

Hiç doğmayan günlere gidiyorum, batmayacak güneşlere, başka bir ülkeye gidiyorum. Tuzu bol denizlere, kurak iklimlere gidiyorum. Gölgesi olmayan şehirlere, tanımadığım ve hiç tanımak istemeyeceğim insanların yaşadığı yerlere gidiyorum. Sevmediğim her ne varsa inadına biriktirmiş yerlere gidiyorum. Sevmemek için, yüzüm hep düşsün diye gidiyorum. Senin en bildiğim uzağına, sesinin gelmeyeceği, kokunun hissedilmeyeceği terk edilmiş diyarlara... Senden gidiyorum bu akşam, televizyondan seyrettiğim film bitmeden henüz, sokaklar sokak köpeklerine kalmadan, gece yarısı olmadan gidiyorum.

Zor oldu ama oldu bu akşam, kaldırım taşlarını saymak yok artık, şehrin karmaşasına katlanmayacağım, seni aramayacağım gürültücü kalabalıklarda. Yüzünü gördüğümde mutlu olmayacağım artık, seni sevdim diye uzamayacak ömrüm, ölmekten korkmayacağım. Vazgeçtim ulan, senden geçtim bu akşam, bizden geçtim. Güzel yüzünden, tatlı sözünden geçtim. Hiç geçmem dediğim ne varsa geçtim bu akşam.

HİKAYE - 29.3.2015

850 kere okundu

Pişman mısın dedim, hayır dedi. O zaman lafını etmeye değmez dedim, sanırım haklısın dedi. Haklıyım dedim, isimleri aklımda tutamam ama koku hafızam çok iyidir. Ne yani beni koklayacak mısın şimdi dedi, düşünmem gerek dedim. Güldü…

Her hikayenin kahramana ihtiyacı yoktur. Zaman yeter de artar bazen. Akıp giderken sürükler ardından sizi, akıntıya kapılıp gidersiniz. İsim izim, yer yer döner durur kafanızda kurgu. Siz üç kurarsınız o bir yapar, siz on şey istersiniz o birini bile yapmaz. Ama kurtulamazsınız kelimelerden, cümle cümle içine çeker sizi hikaye. Bodrum Gündoğan’da salaş bir otelin plajında bulursunuz kendinizi. Okuyacağım diye yanınıza aldığınız kitap siz uyuyunca kumların üzerine düşmüştür. Çocukların gürültüsüne de aldırmazsınız yakıcı güneşe de. Denize girmeden ferahlarsınız, okumadan anlarsınız yazılanları, susmadan konuşursunuz için için.

İzmirli misin sen dedim, hayır nereden çıkardın dedi. Güzelsin ama kafan pek çalışmıyor dedim, ondan sanırım. Kızdı mı güldü mü anlamadım. Tamam tamam şaka yaptım dedim. Anladım bu kez, güldü. İzmirliyim dedi, ben Tekirdağlı zannetmiştim oysa dedim. Anlamadım dedi. Anlamak gerekmiyor dedim içimden, yüzüne yüzüne tebessüm ettim. Adı Nilgün’dü sanırım ya da Nihal… N vardı ama eminim ondan. Ben gidiyorum dedim. Erken değil mi dedi. Geç kaldım dedim, bekleyenim var. Üzüldü mü kızdı mı bilmiyorum, bakamadım yüzüne.

Kış günü karla kaplı bir dağ başı. Misafirliğe gelmişim de mahsur kalmışım gibi. Bir başımayım üstelik. Eve gelmişim, huzura. Huzurun varsa her şeyin vardır der yazar. Soba yakmak için ateş var, ekmek var yemek için, üç beş günlük yemek var. Gitmek için sebep yok. isim yok, yer yok, başı sonu belli bir olay yok. huzur dolu üç beş gün var bir başına. Huzur var. Akıp gidiyor zaman, şarjı bitmesin diye kapatılıyor telefon. Ne televizyon var ne de kitap. Gereksiz kalabalıkların milyonlarca adım uzağı, kuş uçmaz kervan geçmez. Eğer insan olan yerlerde sorun yoksa ya insanlardan kurtulmak gerek ya da çekip gitmek. Ne insanlardan kurtulabiliyoruz oysa ne de çekip gidebiliyoruz. Sonrası kaos… Mutlu değilim, mutlu değilsin, mutlu değil. Çare varken seçmezseniz çaresizlikten yakınmaya hakkınız yoktur. Devam etmektedir hikaye, kahramanlar her durumda bıkmaktadır her şeyden.