SİHİR - 21.07.2020

408 kere okundu

Güzellik aldatmacadır ve en çok aldananını yaralar eninde sonunda. Her şey birbirine benzer insanlar da, olaylar da. En mükemmeliyle buluşur en vasatı yolun sonunda. Yürümek keyifse ne ala ama amaç varmaksa kendini kaptırmamalı akıntıya. Bilen yürümüştür o yolu birkaç defa, bilmeyen ise öğrenecektir döküle kırıla. Sırayla değildir bu, hiç beklemediğin bir anda çıkagelir fırsat kapına. Toz pembedir dünya, gözler görmez hiçbir şeyi. Güzellik sihirdir, aldatmacadır. Gösterir bir zaman sonra herkes ve her şey gerçek yüzünü, aldanan uyanır eninde sonunda.

DAHA YOLU YARILAYAMADIK - 15.06.2020

341 kere okundu

Otlar çok arsız; domatesin dibine gübre atıyorsun onlara yarıyor, suluyorsun onlara yarıyor, çapalıyorsun yine onlara yarıyor. Vergiyle ayakta duran devletler gibiler. Nefes alsan yarısını kendi tarafına çekiyorlar. Sen de stres atıyorum ayağına her gün ot yoluyorsun. Kafan ne kadar rahatsa belin de o kadar dara düşüyor.

Günün sonunda şikâyetçi olup olmadığın önemli tabi! Ben değilim. Balık lokantası işletirken parmağımı kesmiştim. Tendomlar telef olmuştu. On dört dikişli izin hatırasını hala saklarım bedenimde. Ama gel gör ki filetosunu çıkarmaya çalıştığım palamudun hali benden kat be kat kötü. Benim yaralı çıktığım mücadelede o son nefesini vermişti. Otlar kaderi de palamudunkiyle aynı.

İki bin sekiz yılının kasım ayıydı sanırım. Günlük tutmaya başlamıştım bu sayfada. Kaçta kalktığımı, ne yediğimi, kimi sevip kime kızdığımı paylaşırdım insanlarla. Başladığı yere zaman zaman geri dönüyor insan. Sürekli derin mevzulardan, sosyal ilişkilerden bahsedecek değiliz ya. Bazen bahçeye diktiğimiz domatesin yaprağını ovalayıp mis gibi kokutmak da gerek buraları. Bağından salatalık koparmak lazım, biberleri sulamak lazım. Topraktan geldik toprağa döneceğiz. Ben gittim dönüyorum. Yolun yarısı otuz beş demişti yıllar önce üstat. Kırk dört olduğum bugün bile daha yolu yarılamışlık hissinin uyanmamış olmasını iyiye yoruyorum. Varmak dert değil, yürüyor olmak mesele.

İlk kitabımı çok büyük bir hevesle yayınlamıştım beş yıl önce. Çok satacak, çok okunacak diye hayal etmiştim hep ama olmadı. İşin içine girdikten sonra anladım ki basılan kitapların ancak yüzde beşi çok okunup, çok satılıyor. Ne kadar iyi yazarsanız yazın değişmiyor kaderiniz. Ancak üçüncü beşinci kitaptan sonra biliniyor değeriniz. O da hem iyi hem de şanslıysanız. İkinci kitabımı da yayınladım. Hevesten çok yapılması gereken bir işi yapmış olmanın rahatlığı var. Önce deneme, sonra şiir, sonra da roman. Yazması kolay, yayınlatması zor bir tür şiir. Sevilse de okunmaz, okunsa da para verilip alınmaz. Salatalık seviyoruz biz, domates seviyoruz, karpuz kavun seviyoruz. Çiçek böcek sevmiyoruz. Olursa kokluyoruz, ne kadar güzel diyoruz. Olmazsa aramıyoruz. Şiir de o misal. Yine de yazdım. Çünkü yazabiliyorsa yazmalı insan, okuyup okumamak okurun sorunu.

Otlar diyorduk, çok arsız. Ama yine otlar iyi ki var. Her gün elin toprağa değmesine sebepler. Her gün bahçeyle ilgilenmek için sebepler. Az insan çok huzur; çok domates çok huzur. Toprağa değsin elleriniz, ayaklarınız değsin. Telefonu bırakın elinizden, kapatın bilgisayarı ve televizyonu. Saksıyı toprakla doldurun ya da çıkın bahçeye kazmayı toprağa saplayın. Domates ekin, salatalık ekin. Hanımeli ekin. Bir şeyler yapın yani. Benim sadık yârim kara topraktır diyor Veysel; o gitti, sıra bize de gelecek. Eninde sonunda kavuşacağınız sevgiliyle iyi geçinin, sonsuz mutluluk onda çünkü.

Son paragrafta bilgece öğütler vermek işin kuralı; ben koydum az önce. Giriş, gelişme ve sonuç neticede. Lisede kompozisyon dersi alan herkes bilir bunu. Gökten üç elma düşmüş; birini Fatih yedi, birini Kerem. Üçüncüyü de Ercan ile ben bölüşmem umarım. İllaki birisi yiyecekse gönlümden geçen isim Orhan. Hadi hayırlısı!

SİYASET DEĞİL SOSYOLOJİ - 2.05.2020

896 kere okundu

Camiler kapandı ki cumhuriyet tarihinde olan bir şey değil

Kapanması da gerekiyordu, doğruydu yani.

İnandığı için insan öldürebilecek kadar fanatikler, din sapıkları bile eyvallah dedi, uydu karara.

23 Nisan 2020 TBMM’nin 100. Yılı

Bilin bakalım ne oldu meclis açılışının bu yılki yıldönümünde; korona yokmuşçasına kalabalık bir şekilde Anıtkabir’e gidildi, huzura çıkıldı.

Bir taraf laf olur diye yaptı bunu, diğer taraf ise saplantılı fikirleri yüzünden.

Oysa korona vardı, sosyal mesafe vardı. Cihat için canını feda eden sapık dincilerin çizgisine yaklaştı kırmızı çizgisi Atatürk olanlar...

Oysa Atatürk yaşasaydı durun evinizde derdi muhtemelen. Ama kraldan çok kralcıların kırmızı çizgileri dini kurallardan bile daha katıydı.

Yetmedi;

1 Mayısta Taksime yürüdüler kıç kıça.

Kim mi yürüdü; sırf muhalif diye pkk sempatizanları tarafından meclise taşınan, yaptığı hiçbir elle tutulur sanat olmayan sözde sanatçı Barış Atay!

Toplumun bir kesimini ağzından salyalar akıtarak kayıtsız şartsız savunurken diğer kesimini her fırsatta aşağılayan hümanist Barış Atay!

Ve her genel başkanı bir sonraki seçimde milletvekili adayı ya da milletvekili olan DİSK başkanı Arzu Çerkezoğlu

Milyonlarcası da alkışladı onu, onları; çünkü düşmanımın düşmanı dostumdur kuralı yaşam felsefesi haline gelmişti.

Yahu her şeyden geçtim siz, biz eleştirmedik mi bu iktidarı sokağa çıkma yasağı getirmedi diye, demedik mi insanların maaşlarını ödeyemeyecekleri için yapamadılar bunu.

Konu iktidar olunca Korona tehlike saçıyor da muhalefet olunca sinek ısırığı mı oluyor?

Oluyor ne yazık ki, siyaset din kavramını nasıl ezip geçtiyse sağlık konusunu da kendinden sonra düşündürebiliyor.

Çünkü keyfi yerinde olanlar keyfi yerinde olmayanların en aptalını en çok seviyor.

Bu söylemlerin hiçbiri siyasi değildir arkadaşlar, tamamen sosyolojik tespitler yapmaya çalışıyorum. X parti fanatiği neyse y parti fanatiği de aynı derecede gereksiz canlı benim için.

Ama gel gör kimse fanatik olduğunu kabul etmiyor

Kime sorsan en sağduyulu kendisi, kime sorsan cümlelerinin hep akılcı bir dayanağı var.

"Akıllar pazara çıkmış da herkes yine kendi aklını almış" durumu.

Bir de her şeylerine biat ettikleri kanaat önderlerinin aklı var geçer akçe olan;

Papağan gibiler yani, sorgusuz sualsiz inandıkları insanın aklının fotokopisini sallıyorlar öteye beriye. Benim fikrim bu diye.

Kimsenin kimseyi ikna edebildiği yok.

Din koşulsuz itaati ister

Siyaset artık dinden daha katı bu konuda. Siyaset yüzünden başını kapatıp, camiden çıkmayanlar, siyaset yüzünden namaz kılmaya son verip, oruç tutmayanlara karşı.

Aklını kullanamayan insanların olduğu bir toplulukta, aklını kullanabilen insanların niyeti ve gücü toplumun iyilik kötülük dengesini belirler.

Bizi yirmi yıldır yönetenlerin hali ortada. Bizi yirmi yıldır yönetenlere muhalif olanların hali de ortada.

Haliyle bizim de halimiz ortada.

Sevgilisini ya da eşini seksen yerinden boynuzlayan insan sevgililer gününü yasal sevgilisiyle kutlar.

İşten kaçmak için her gün bin takla atan insan 1 Mayısta işçi bayramı kutlar.

İnanmayan namaz kılar, yüzünü buruşturan rakı içer, çocuk sevmeyen çocuk yapar, hayvan sevmeyen kedi okşar.

Hadi 2 Suriyeli misafir et dediğinde topuklayan insan Suriyeliler gelsin der. İnsan sevgisiyle gurur duyanı da Suriyeliler gebersin diye feryat eder.

Toplumun ikiyüzlülüğü iyi ya da kötü olduğunun göstergesidir.

Ama toplumun iyi ya da kötü olduğunun tespiti hiç kabul görmez.

Çünkü artık herkes aynıdır, herkes bulaşmıştır pisliğe. Kimse kendisiyle yüzleşecek kadar cesur değildir artık

Ve o kadar ileri gidilmiştir ki, ne köprüden önceki son çıkış vardır ne de u dönüşü yapılacak bir kavşak.

Tek çözüm kalmıştır geriye; şartlar ne olursa olsun kendimizi haklı sanmak ve de sunmak.

Haklıyız ve mutluyuz, hepimiz üstelik!

Şimdi diyeceksiniz haklıyız tamam da mutlu değiliz; niye?

Onu da kanaat önderlerinize soracaksınız; çünkü çalıştırmadığınız kafalarınız pas tuttu, pas tutan şeylerle sonuca ulaşmanız çok zor artık!

MÜTHİŞ SAÇMA BİR YAZI - 27.04.2020

971 kere okundu

Şair olacağım ben, böyle böyle şiire başlarım. Üç kafiye bir şiir ediyor sonuçta. Bekarsan serbest ölçüyle de yazabilirsin ama evliysen uyak ve kafiye şart.

Coğrafyam kötüydü benim lisede. Derse de girerdim hâlbuki. Zeki ama tembel tipler vardır ya, ben onlardandım. 30 yaşıma kadar ama. Sonra gördüm gerçeği; aslında tembel olmamın yanında zeki de değilmişim aslında. Bir zaman üzüldüm ama sonra alıştım duruma. Dedim işten eve gidebiliyorum, evden işe de sorun yok. Yeter bana bu kadar zekâ. Hem kafası gereğinden fazla çalışanların hepsi başkalarını da yönetmeye çalışıyor. Benim derdim kendimle. Dedim Burak sen iyi yoldasın, hadi eve git.

Akıl desen hiç olmadı. Olduğunu da zannetmedim üstelik.  O konuda yanılgım yok. Kısmet olmadı şubesini açmak. Açsam da iş yapmazdı zaten. Çok akıllı insanlar var çevremde. Sapında adanalı kebapçı, solunda Urfalı. Yetmezmiş gibi karşında da Antepli dükkân açmış. Sen nerelisin? Trabzonlu. Kebap mı satıyorsun cidden? Ben kebap diye yazdım menüye ama müşteriler benimle aynı fikirde değil sanırım. Müşteriler nerede? Dedim ya aynı fikirde değiliz, gelen giden yok henüz. Diyeceğim o ki akıl dükkânı açmak ticari açıdan da akıllıca olmazdı benim için. Kebabı Adanalının yerinde yiyeceksin, aklı da bende aramayacaksın.

Bi balıkçı açtım, eşek yüküyle para batırdım. Üstelik balık yapmayı da biliyordum. Kapadım dükkânı sonra. Ben açık dükkânlarda para harcamayı seviyorum. Dükkân açıp insanların para harcamasını beklemek çok keyifli değil. Arkadaş yanına da arkadaşlarını alıp gelmişti bir gün. Dört kadın… Konu nerden açıldıysa kadınlardan biri benim bir daha buraya gelmem için burayı ban sevdirmeniz lazım gibi bir şey söyledi. Senin burayı sevmen için önce benim seni sevmem lazım dedim. Ki açık konuşmak gerekirse benim gözüm hiç tutmamıştı kadını. Evde yaptığı en iyi yemeğin on katı güzel balık yapmışım ona. Ama o hala benim sevmem gerek diyor. Defol git ablacığım. Ticaret yapmak için açmadım ben burayı, benim işim zevk. Gülüştük sohbetin sonunda. Bi o kadın gülmedi, bi daha da gelmedi zaten. Ben de kapadım dükkânı sonra. Ama konunun o gudubet kadınla ilgisi yok. Ticaret benim işim değil. Ben gönül adamıyım. Sohbet varsa gelirim, iş varsa başka kapıya lütfen.

İnsanların dünyaya geliş amaçları vardır. Benim geliş amacım ne bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki çalışmak için burada değilim. Aklımı kullanmak için hiç gelmedim, zira yok bende. Zekâ desen göz boyamaca hep. Olmayan bir şeyi satıyorum. Zeki olmayan insanlara süslü cümleler kurup zeki numarası yapıyorum. Hakkımı yemeyin, bu işte fena sayılmam. Yiyor onlar zaten; hakkımı değil ama, numaramı.

Paylaştığım şiirlerden birine bir kadın yorum yazmış; tanıdık geldi diye. Daha önce yayınlamışımdır diye cevap yazdım. Yok dedi, başka birisinin şiirine benziyor. Zannetmem dedim, şiiri çalınacak kadar iyi bir şair değilim ben. Güldü kadın, zekice bir espri yaptığımı sandı ama ben ciddiydim. O şiiri okuyun o zaman, bu dükkân her müşteriye açık değil de diyebilirdim ama iyi bir insan olmaya çalışıyorum bir süredir. Olmuyor ama deniyorum yine de!

Değişmek için hem zekâ hem de akıl gerek. Ben de ikisi de yok. Otuz yaşında olsam değiştim zannedebilirdim. Çünkü zekiydim. Zeki adamlar akıllı da olurdu. Sorgusuz kabulümdü bu. Değiştim sanıp yine aynı adam olabilirdim ama hiç gerek duymadım. Çünkü gerek yoktu. Hem zor iş değişmek. İlk nerde mutlu olduysan oraya dönersin yüzünü hep demiş adamın biri. Yüzünü nereye döneceğin belliyse sağa sola sapmanın ne anlamı var. Kaderciyim ben.

Saçmalarım bazen. Dalarım bir kalabalığın içine, bir dolu cümle kurarım. Karşımdakiler keyifle dinlerler ama ne söylediğim konusunda fikirleri yoktur. Keyif almasalar da girmezler araya. Çünkü bilirler başlarına geleceği. Bulaşmanın gereği yoktur. Konuşup konuşup gider nasılsa. İşin doğrusu şu ki her saçmalığın bir mantığı, dengesi vardır. Başkalarının bunu anlamasına gerek duymam pek. Gerçi ben duysam da onlar duymaz beni. Her söylediğim duyulur olmuyor çünkü. Sen bunu anlaşılır olarak da yorumlayabilirsin. Misal ben senin ayakkabılarının güzel olduğunu belirtirken sen benim ayak fetişisti olduğumu düşüne bilirsin. Çükü hiçbir akıllı insan tepeden aşağıya freni olmayan bir bisikleti tanımadığı birisinin üzerine sürmez. Hadi sürdü diyelim ayakkabıların güzelmiş demez. Konunun ayakkabıyla hiçbir ilgisi yoktur görünürde. Ama akılda kalan ayakkabıdır. Olmayan akılda kalacak bir şeydir ayakkabı. Lacivert ve kırmızı şeritlerin de etkisini küçümsememek lazım.

Migros iyidir alışveriş için. Sahilde yürümek yasak ama Migros’a gidiyorum dersen kimse karışmaz sana. Sabahın yedisinde git sıraya gir. Polonez sucuklarda bir alana bir bedava var. Başka markadan üç tane alsan daha ucuza gelir gerçi ama konumuz bu değil. Konumuz otuzundan sonra zeki olmadığını anlayan akılsız bir adamın freni olmayan bisikletle yokuş aşağı yaşadıkları. Bir an önce düşmek gerekir bazı yerlerde, çünkü hızını aldıktan sonra düşünce canın acır. Bisikletten yani! Siz siz olun freni olmayan bisiklete binmeyin.

CANDAN ERÇETİN - 25.04.2020

509 kere okundu

Ağustos ayının başı, dedemin köyünde fındık topluyoruz. Dedem güne erken başlıyor; sabahın beşinde kalkıp demliyor çayını, biz uyanmadan abuskala iniyor. Yemek saatinde bizden önce eve gidip yine demliyor çayını. Akşam da değişmiyor bu, yine erkenci, yine çay. Bir gün yine öğlen bizden önce varmış eve. Yarım saat sonra ara verip biz de gittik ardından. Bahçeye girdiğimizde açık kapıdan yeni, yeni olduğu kadar da eğlenceli bir melodi şenlendirdi kulaklarımızı. Bir kadın sesi, hiç tanımadığımız biri üstelik. Eve girdiğimizde dedemi televizyonun karşısında otururken bulduk.

Sandalyede ters oturmuş bir kadın, askılı mini bir elbise üzerinde. Fonda kırmızı bir şerit… Kadına mı baksam şarkıyı mı dinlesem bilemedim, kadın da sesi kadar güzeldi en az. Ses de kadın kadar güzeldi. Dedem kadına bakıyordu, emindim bundan. Şarkının adı Umrumda Değil, kadın ise Candan Erçetin’di. Yirmi yıldan fazla olmuştur, unutulmayan bazı şeylerin arasında o kare hala. Ne güzel sestin sen, ne güzel kadındın Candan Erçetin.

HUNİCİLER ZENGİN OLACAK - 20.04.2020

536 kere okundu

Köpekler kötü kötü uluyor dedi, korkuyorum. Korkma dedim, köpekler ulur zaten. Deprem olur diye korkuyorum dedi. Sokağa çıkma yasağı bitti dedim, müsaidiz artık, her şey olabilir. Deme öyle dedi. Full paket aldık bu yıl için dedim. Ben her şeyi bekliyorum.

Eve kısılıp kalmanın iyi taraflarını bir kefesine koyuyorum terazinin, kötü taraflarını diğerine. Sonra elimle savurup itiyorum teraziyi. Kırıp döküyorum. Mutfağa gidip bir kahve alıyorum kendime. Soğuk bir kahve. Suyu ısıtmanın bir anlamı yok, soğuyor eninde sonunda. Hem kahve dediğiniz şey soğuk suda da çözülüyor sıcak suda çözüldüğü gibi. Tadı kötü ama…. Gerçi neyin tadı iyi ki. Cevizli ekmek bile un kokuyor, mısır unu. Ekmeğe kattığım mısır ununun da etkisi var bunda ama konumuz bu değil. Özne cevizken mısırın rol çalmasından bahsediyoruz. Üstelik ortaya saçılmış bir terazinin başında soğuk suyla yapılmış kahvemi yudumlarken.

Sabah ezanı okuyor hoca öğle vakti. Kılmayan ikindinin yatsıdan farkı yok namaz olayında, keza ezan da öyle. Yeter ki gece yarısı ümüğü sıkılmış gibi bağırmasın hocalar. Minareye çık desen çıkmaz, başı döner. Zaten götü de değirmen taşı kadar olmuş yatmaktan. Minareye çıkmadan hoparlörden okunan hiçbir şeyi sevmiyorum. Öğle üzeri sabah ezanı okunurken sokakta şarkı söyleyen fırıncıyı da sevmiyorum. Ulan deyyus kaset olayları bitti artık. Ünlü olmak istiyorsan çek videonu youtube'a at. Niye beynimizin ırzına geçersin bu dar zamanda. İki üç kişi alkışlıyor diye İbrahim Tatlıses sanıyorsun kendini ama onun bile küfredeni seveninden on kat fazla idi. Sen hatırlamazsın tabi. Ağzındaki süt kokusu buram buram geliyor. O pantolonun paçasını da uzat. Rizeli fırıncısın sen; nargile kafe müdavimi, podyum kaçkını zibidiler gibi dolaşma ortalıkta. Ayrıca senin sokağa çıkma iznin nerede? Her ekmek yapan sokağa çıkarsa evlerde insan kalmaz. Bir yolunu bulup evden çıkmak lazım!

Yat, kalk, yemek ye, yine yat, yine kalk, yine yemek ye. Hayatımız yemek yemekten ibaret sanki. Ne yaparsan yap ya da ne yapmaya çalışırsan çalış hayatının merkezinde mutfak var. Düne kadar açık büfe kahvaltı fotoğrafları paylaşan kadınlar artık kuru ekmek fotoğrafıyla prim yapmaya çalışıyor. Ama o iş yaş söyleyeyim size. Ben bile yaptım, cevizli hem de. Mısır kokuyor ama konumuz bu değil. Konumuz mini mini birler. İkiler ve üçler de var. Hatta dörtler, beşler diye devam edip gider bu. Kırk çocuğa aynı anda göz kulak olan, yetmezmiş gibi bir de ders anlatmak zorunda kalan öğretmenler üç ay tatil yapıyordu ya hani! Bakalım siz iki çocukla girdiğiniz delikten çıkınca kaç ayda kendinize gelebileceksiniz. Sizi canınızdan bezdiren çocuklarınıza bir daha şefkatle sarılıp eskisi gibi canım evladım diyebilecek misiniz!

Kurtarın beni diye video çekip paylaşmış adam. Esir düşmüş karısına evde. Yirmi bin liraya sizi korona olmuşsunuz gibi evinizden alıp sevgilinize bırakırız diyor birileri. Üstelik on dört gün boyunca gel keyfim gel. Sevgiliye de güven olmaz bu devirde. Ya o da kapmışsa mikrobu! Sosyal mesafeyi korumanın mümkün olmadığı bir ortamda son on dört gün ne bok yediği belli olmayan sevgili de mutluluk vadetmiyor insana. Esarete devam diye yazdım videonun altına. Layklamış salak. Kadınların durumu daha da kötü. Evde yan gelip yatan, dakka başı bir şeyler isteyen öküze kim bakmak ister. Ben vazgeçtim, bunu kasaba satacağım dense beş kuruş vereni çıkmayacak bir hayvan türünden bahsediyoruz sonuçta! İşler boka sarıyor her durumda vesselam!

Ya o bizi bitirecek ya da biz onu. Biz derken sela okuyan imamlardan bahsetmiyorum tabi. Bilim adamları, doktorlar bizim konumuz. Sela okuyanları Allah kurtarsın. Ne günahlarını biliyorum da dedikodu olur diye söylemiyorum. Girdiğimiz gibi evden çıkalım diye dua etsinler bize. Ama içlerinden etsinler. Biz de içimizden amin deriz. Yoksa bu günler geride kalıp sokağa çıkmaya başladığımızda huniciler zengin olacak. Biz de haliyle zır deli.

 

TARAFINIZ BELLİ OLMASIN - 12.04.2020

715 kere okundu

Tamam, sizin dediğiniz gibi olsun. Koruyalım kendimizi herkesten ve her şeyden. Kirli olan ne varsa görmezden gelelim. Kötü insanlarla arkadaşlık yapmayıp küfrü silelim hafızalarımızdan. Çalmayalım, zina yapmayalım, başkalarının kuyusunu kazmayıp, kazılmış kuyulara itelemeyelim kendimizi. Hatta gömleğimizin altına beyaz atletler giyelim terimizi alsın diye. Dinleyelim annelerimizin sözünü. Babalarımızın gurur duyacağı evlatlar olalım.

On üç yaşımızda babamızın cebinden aşırdığımız parayla sigara alıp bir nefeste bitirmeyelim yirmi dalı birden. Okulu asıp kız peşine gitmeyelim. Mahallenin çocuklarıyla kavga etmeyelim eften püften sebeplerle. Annemiz bizi zar zor kirasını ödediği öğrenci evinde uyuyor sanırken sabahlara kadar içip küfürlü muhabbetler yapmayalım arkadaşlarla. Heyecanımıza yenik düşen yakalanma korkusuyla sevişmeyelim yeni sevgilimizle tenha bir apartman boşluğunda. Ot gibi yaşadığımız bu hayatın sonunda parmakla gösterilen örnek insanlar olalım.

Sevaplarımızı göstere göstere yaparken günahlarımızı hapsedelim bin derece ateşte kaynayan kafalarımıza. Kötüyü bilmeden iyi olalım. Çirkini görmezden gelip her şeyi güzel sanalım. Tecavüz edilsin gece evine dönen kadınlara. Boşandıktan sonra kısa kollu gömlek giydi diye öldürülsün bir diğeri. Arkadaşlarına hava atmak için sokak hayvanlarını öldüren insanları birkaç cümleyle ölüme mahkûm edip aklayalım kendimizi. Trafikte yol vermedi diye öldürsün biri diğerini. Hak eden dururken adamı olana açılsın bütün kapılar. Kapayalım gözlerimizi biz gece, sabahları sevinçle bakalım doğan güneşe.

Yeterince iyi olursanız şirinleri göreceğinizi sanarak kandırın kendinizi. Şirin Baba’nın aslında küçük kızlardan hoşlanan bir sapık olduğunu getirmeyin bile aklınıza. Okuduğunuz kitaplardan, gittiğiniz yerlerden bahsedin. Deklanşöre basılmadan önce kulaklarınıza yaklaştırdığınız dudaklarınızı arkadaşlarınıza göstererek mutluluğunuzu onaylamalarını bekleyin. Siz de bilin her şeyin yalan olduğunu onlar da bilsin ama sakın ola açık vermeyin. İçinizdeki geri kalmış canlının üçüncü sayfa haberlerini konu alan gündüz kuşağı programlarını seyretme aşkını uyuşturucu kullandığını gizleyen bir eroinman gibi kendinizden bile gizleyin.

Çay kaşığını bile doldurmayacak cümleler kurun birbirinize. Anlamsız ola ne varsa tıka basa doldurun hayatınızı. Anlamı olan her şeyden uzak durun. Ağır yüklerin altına girip ezmeyin kendinizi. Gücünüzü başa çıkabileceğiniz, sizi yormayacak güçlükler için harcayın. Zor olan her şeyi başınızdan savın. Yardım etmeyin. Yardım edeni eleştirmekten de geri kalmayın. Yardım edilenin aslında yardıma ihtiyacı olmadığını söyleyin. Sen misin dünyanın akıllısı deyin, sen mi kurtaracaksın herkesi. Atmayın o denizyıldızını denize. Tarafınızı belli etmeyin.

KÖZDE İSTAVRİT - 8.04.2020

941 kere okundu

Akşam saat dokuz olmadan yatağa gireceksin ama uyku tutmayacak. Heyecan var, daha on iki bilemedin on üç yaşındasın. Sabah kimse uyanmadan üstünü başını giyeceksin. Baban kalktığında hazır olacaksın evden çıkmaya. Annen duymayacak gittiğini. Akşamdan tamam demiş ama sırf sabah kalkamayacağını düşündüğü için. Umduğu gibi olmayacak, sen evden çıktıktan iki saat sonra anlayacak yanıldığını. Gışla’dan, patika yoldan yürüyerek ineceksin sahil yoluna. Minibüs gelse binersin ama gelmez. Daha in cin top atıyor, uykusunda millet. Yürürken baban çakıl taşlarının arasında yemlenen balıkları gösterecek sana ama sen her zamanki gibi göremeyeceksin. Çarşıya varınca fırından ekmek alacaksın, sıcacık… Bir de eski kaşar; hakikisinden, eski usül.

Sonra liman, sonra sabahın sessizliğini yararak yol alan kayık, on altılık süper star motorunun sesi… Irmak ağzından geçerken iliğine işleyen soğuk rüzgar. İçinde bir heyecan, kalbin serçenin kalbi gibi pır pır… İstavritler de istavrit ama. Şimdiki gibi bir parmak uzunluğundaki kıraça değil. Denize attığın oltadan da keyif alıyorsun, içine işleyen soğuktan da. Yaşamadan bilinmez, hiçbir kelime kafi değil keyfe, huzura. Evde olmadığını gören annen sana değil de babana söylenecek. Hep senin yüzünden diyecek. El kadar çocuğu bu soğukta peşine götürüp hasta ettin. Anneler babalara yükler suçu, oğullar hep masumdur.

Akıntı sizi hep bir yöne atacak. Siz inadına çalıştıracaksınız motoru balığın suyundan uzaklaştıkça, pıt pıt sesleriyle döneceksiniz yerinize. Palamut vurur diye de kayık durmadan atacaksın oltayı suya, şanslı gününde değilsin, palamutlar yok ortalarda. Üç dört saat sonra kıyının yolunu tutacaksın, bu günlük bitti av. Büyük adamsın, dümeni sana emanet etmiş baban. Dalgaları dikine karşılayacaksın, yandan vurursa sıkıntı. Lisenin karşısında kimlere sözü verilmişse götürüp verecek baban balıkları, sen bekleyeceksin. Altı metrelik koskoca alamet sana emanet.

Yine tutulacak limanın yolu, yali yali, yavaş yavaş başladığın yere geri döneceksin. Baban kıç üstünde ayırdığı balıkları temizleyecek. Sen bu kez baş üstündesin. Yüksekten bakıyorsun denize. Keyifli bir sabahın sonuna doğru yaklaşmaktasın. İner inmez ateşi yakacak baban, közler kıvamına gelene kadar kayık kenara çekilecek. Koşup bakkala bir ekmek daha alacaksın. Köze yatırılacak balıklar, koku limanın diğer ucundan duyulacak. Eşsiz bir lezzete tanık olacak damağın, yaşadığını anlayacaksın.

KAHVECİ DÜKKANI - 3.04.2020

1090 kere okundu

Beni duyun diye yaptıklarımın dışında görünür olmak için yaptığım kötülükler de var. Vicdanımla oturup hesap yaptığım, el sıkışarak masadan kalktığım gecelerim var. Karanlık taraflarıma ışık tutan cümlelerimi bir kendime söylüyorum. Aydınlığa kavuşturuyorum aklıma takılan neyim varsa. Kim varsa değersiz kılıyorum, ne varsa önemini yitiriyor ışığımın altında. Susuyorum yalnız kalmak istediğim zaman. Ne duyulmak istiyorum ne de görülmek. İyi oluyorum o zamanlarda, çünkü iyi olmaya da ihtiyacım var.

Sevdiğimiz herkes iyidir, kötülükler sevmediklerimiz tarafından yapılır hep. Susarız onlara, kendilerini akladıkları her hamlede arkalarından yürürüz ya da yanlarından. Konuşmayız bunları, konuşursak işler kötüye gider. Birbirimizden habersizce biliriz bunu. Çok da gizli olmayan bir anlaşmanın iki masum tarafıyız. Ne kadar masum olunabiliyorsa o kadar ancak.

Kötüyüm ben dedim, bugün dünden daha kötüyüm. On dört gün çıkmadım evden. Sen gel demesen çıkmayacaktım da yine. İyi ki gel dedin. Kahve almışsın dedi. Evet dedim ama soğudu, geç kaldın. Yok dedi, sen erken gelmişsin. Olsun dedim ama kahve yine de soğudu. Soğuk da içerim biliyorsun dedi. Evet dedim, niye biliyorsam bu kadar şeyi. Gülüştük. Hep gülüşürüz biz. Etrafımızdakilerden bahsederken de güleriz, birilerine küfrederken de. Kendimize de güleriz bazen. Ben gülerim daha çok, o bana eşlik eder. Eee dedi, anlat bakalım ne yaptın.

Kötüyüm ben dedim. Kendimi öldürdüm ama gömemiyorum. Dolanıyorum sağa sola, eve kapatıyorum kendimi bazen, bazen de giremiyorum eve. Oysa yok olmam gerekir. Ruhumun peşinden gitmeli gövdem. Kokmaya başlayacağım yakında. Solucanlar çıkacak gözlerimden, kolum bacağım düşecek. Öldüm ben, kötüyüm diye öldürdüm kendimi. Ama gömemedim.

Bunları mı yaptın dedi on dört günde. Topu topu bir kişiyi öldürdün ama onu da gömemiyorsun. Siktir et dedi, peşinden gidemiyorsan geri çağır ruhunu. Belki o zaman kokmazsın da. Bak şimdiden söyleyeyim dedi; kokun bana gelirse yokum ben. Siktir git dedim. Gülüştük. Kahvemi içtikten sonra gitsem olur mu dedi. Koku geliyor mu dedim, yok dedi. Ben de yok dedim, gitme bari. Kal biraz daha. Belki ikinci kahvelerimiz sıcak olur. Oturacak mıyız burada dedi. Yok dedim, kahvelerimizi alıp sahile doğru yürürüz. Esiyor dedi. Siktir et dedim, bize esmiyor. Kime esiyorsa o düşünsün.

Ben kahve bilmem. O öğretti bana. Öğretemedi hatta. O bir tane sipariş eder, bana da aynısından derim. Orta boy olsun. Onu öğrendim bir tek. Küçük, orta ve büyük. Küçük dertleri büyüterek başladım yaşamaya, sonra ortalama dertlerim oldu, onları da büyüttüm biraz. Sonra büyütmemeye karar verdim hiçbir şeyi. İyiliği de kötülüğü de büyütmedim. Sıradan bir yaşamın sıradan bir kahramanı kahvesini orta boy içer demeye başladım. Kendi kendime dedim ama hep. Tezgâhtaki kız sadece orta boyu duydu. Kendime sakladığım pek çok şey gibi cümlenin gerisini de kendime sakladım. Sonra kalmadı saklayacak yerim. Öldürmeye karar verdim kendimi. Öldürdüm de! Ama gömemiyorum. Bu böyle devam ederse orta boy bir sorunum daha olacak.

Ne dedin duymadım dedi. Bir şey demedim dedim. Biliyorum ama diyeceksin sanırım dedi. Evet dedim, kalkalım mı? Peki dedi. Tezgâha doğru yürüyüp bana bir Amerikano dedi, küçük boy olsun. Bana da dedim ama benimki orta. Bir şeyler daha söyledi tezgâhtaki kız ben karşı raftaki metal kupalara bakarken. Yüz on dört lira yazıyor altlarına. Boktan metal bir kupa yüz on dört lira. Satın alan var mı bunları dedim. Anlamadım dedi. Kupanın fiyatı yüz on dört liraymış dedim. Hasiktir dedi. Çalarım ben bunu dedim, bu kadar para vermek enayilik. Bugün olmaz dedi, kalabalık bir günde çal. Gülüştük. Ufacık bir etiketle alelade şeylere ne büyük değerler yüklüyorlar dedim, ve hemen tav oluyoruz. Tamam, ben sana yardım ederim, çalarsın dedi. O kadar para verilmez zaten bu boka. Ağzın çok bozuk dedim. Yok dedi, bozuk olan seninki, ben iyi bir adamım. Fark ettim dedim, ben beyaz kupaya bakıyorum hep, sen umursamıyorsun bile hangisinden bahsettiğimizi. Durup bunu mu düşündün şimdi dedi. Yok dedim daha önce, eve kapandığımda. On dört gün ne yaptım sanıyorsun göt kadar evde. Evde olmak sana iyi gelmiyor dedi. Yeterinden fazlası kimseye iyi gelmez dedim. Ben on üçüncü günde saçmalamaya başladım, sonraki gün de dışarı attım kendimi. Şanslısın dedi. Ya daha fazla kalsaydın ne yapacaktın. Sakalındaki kılları bile sayardın. Niye daha fazla kalayım dedim. Salgın mı var sokakta sanki. Gülüştük yine sıcak kahvelerimizde sahile doğru yürürken.

KORONA GÜNLÜKLERİ; ON BEŞİNCİ GÜN - 30.03.2020

895 kere okundu

Eve kapandık. Kafamızı pencereden dışarı çıkarırken bile tedirginiz. Sokağa çıkmaya korkuyoruz. Grip yüzünden, bildiğiniz grip! Yılda altı yüz elli bin can alan grip yüzünden. Peki bu zamana kadar aklımız neredeydi. Her yıl yüz binlerce can alan bir virüsün korkunç olduğunu anlamamıza ne sebep oldu. Kim silkeledi bizi de düştü jetonumuz. Ayrıntılar hakkında pek bilgi sahibi değilim ama benim de bildiğim şeyler var.

Herkesi hasta etmiyor bu virüs mesela. Aynen diğer grip virüsleri gibi bu da. Bazen bulaşıyor, bazen bulaşamıyor, direnç gösteriyor vücut. Kadın yurt dışından getiriyor mesela. Ona bir şey olmuyor ama eşi grip oluyor. Ama ölmüyor tabii ki. Ölüm oranı yüzde iki bile değil ülkemizde. Yani yüz hastadan doksan sekizi hayatına devam ediyor. Kötü tarafı ne mi? Diğer virüslerden daha fazla bulaşıcı bu meret. En azından öyle söylüyorlar. Benim etrafımda grip olan kimse yok. Muhtemelen pek çoğunuzun da yoktur. Ölen de yok etrafımda, pek çoğunuzun da yoktur. Trabzon’da iki kişi ölmüş bu meret yüzünden, ailem orada yaşıyor diye dikkatimi çekti. Tedirgin oldum. Oysa bu panik havası olmasaydı tuhaf şeyler yüzünden onlarca insan ölüyordu her yerde her gün ve ben bunların hiçbirinden haberdar değildim. Ama diyor bir öğretmen de ölmüş, kırk dört yaşındaymış. Komşusu ölse haberi olmayacak insanlar yüzlerce kilometre ötede ölen insanlar yüzünden korku yaşıyor. Şimdi sayaç var, her ölümde bir tık atıyor, korkumuz biraz daha büyüyor her seferinde. Tam olarak istenen bu belki de.

Her yıl savaşlar ve terörizm yüzünden on binlerce insan ölüyordu dünyada. Ortadoğu bataklığı yüzünden kimse umursamamaya başladı bu ölüleri. Usame öldürüldü, Saddam gitti, İşid kayboldu sayılır ortalıktan. Yeni bir canavar gerekiyordu bize. Yeni bir çağın girmek için yeni bir canavar. Ve muhtemelen birileri bastı düğmeye. Öyle diyorlar çünkü, adı geçen virüs laboratuvar ortamında oluşturulmuş. Biyoloji bilmemiz gereken çağa hoş geldiniz. Önce dinozorlardan korktuk, sonra insanlardan, silahlardan ve şimdi de virüsten. Korkarak yaşamak insanlığın kaderinde var. Yaşayanlar -ki neredeyse hepimiz sağ salim çıkacağız bu krizden- için daha kötü günler yeni başlıyor. Bundan sonra pek çok virüs yüzünden aynı korkuları yaşayacağız. Yol açıldı ve çok gelen olacak bu yeni yoldan. Biz de kuzu kuzu korkacak ve daha fazla korkacağız. Çünkü öyle söylüyorlar bize. Kim mi söylüyor? Hiçbir fikrim yok, ufacık ömrümü dünyanın gizli gerçeklerini öğrenmek için harcayamam. Kumsalda kum tanesiyim ben, dalgalara teslimim. Ormanda yaprağım, beni savuran rüzgârdan keyif almaya çalışıyorum. Nereye yolum düşer bilmiyorum ama yolumun düştüğü her yerden keyif almak niyetim.

Her şeye balıklama atlayan, hiçbir önlem almadan Allah bizi korur diyen cahil kesim bile aldı korkudan nasibini. Camiler kapandı, bundan büyük olay mı olur bu coğrafyada. Hem de dine, imana en çok önem verdiğini söyleyen insanlar tarafından yapıldı bu. Cemaat olmak yasak! Rüyasında görse inanmayacak insanlar kuzu kuzu vazgeçti toplu ibadetten. Zaten bana sorarsanız ki sormazsınız muhtemelen ama yine de söyleyeyim; ibadet denen şey inandığınız ile sizin aranızda olmalıdır. Bunun reklamını yapmanız ikiyüzlülüktür. Başkalarının buna dikkat ediyor olmaları onların da sizin gibi ikiyüzlü olduklarına işarettir.

Doğa bizden öç alıyor diyor birileri. Doğa insan değildir; kin tutmaz, öç almaz, vicdanı yoktur. Onun bir döngüsü vardır ve tek derdi budur. İspanya’da sokaklarda tavus kuşları görülmeye başlamış, Venedik’in kanalları balıkla dolmuş. Doğanın derdi bu, uzun süreli bir gelgitten fazlası değil. Deniz çekilince kum çıkıyor ortaya. İnsanların istilası son bulunca her yer yeşil olacak, hayvanlar da biz insanlar gibi özgürce dolaşabilecek. Ya biz ya onlar döngüsünü biz kurduk, onların hiçbir suçu yok. Bizim seyahat özgürlüğümüz ne kadar kısıtlanırsa onların seyahat özgürlüğü o kadar artacak. Deniz yine balıklarla dolacak, göçmen kuşlar geri dönecek gittikleri yerden, sarmaşıklar kaplayacak gökdelenleri. Yeterince evde kalırsak şirinleri bile görebileceğimizi söylüyor bir televizyon kanalı.

Sokağa mı çıkmak gerekiyor, önümüze gelene sarılmak mı gerekiyor? Tabii ki hayır. Risk almanın da bir anlamı yok. Çok zeki değiliz belki ama aptal da değiliz. Temizliğimize dikkat edip insanlarla gereksiz yere içli dışlı olmazsak pek çok şeyden koruruz zaten kendimizi. Ama korkmamak gerekiyor. Öyle öğrettiler bize, bilim her şeydir dediler. Matematik yalan söylemez dediler. Amerika’nın başbakanı korona yüzünden iki milyon kişi ölebilir diyor. Bu en abartılı tahmin. Her ne kadar eleştirsek de dünyanın pek çok ülkesinden çok daha iyi durumda bir sağlık sistemimiz var. Sağlık sistemimizi kötü gösteren hukuk sisteminin bozukluğu. Adalet duygumuzun, vicdan duygumuzun çok kötü oluşu. Her şeye rağmen yine matematiksel bir hesap yaparsak ülkemizde bu hastalıktan maksimum yirmi bin kişi ölecek. Trafik kazalarından bir yılda ölenlerin sayısının üç katından az. Gripten ölenlerin üç katı.

Sayılar sizi korkutmasın, çünkü olduklarının bin katı abartılıyorlar şu an. Korkarak yaşanmaması gerektiğini en iyi bilenler bile oyuna gelmiş durumda. Geçecek bunlar elbet, yazın deniz kenarlarını dolduracağız yine. Ama yaşadığımız bu travma iz bırakacak bizde. İstedikleri gibi şekillenmiş olacağız. Bizim için en kötü olan da bu zaten. Siz bilirsiniz!