PEMBE KAR - 18.02.2021

167 kere okundu

Herkes aynı şeyleri yaşıyor, aynı şeyleri hissediyor. Üç aşağı beş yukarı aynı yerlerde ve aynı zamanlarda... Misal kar; üç gündür yorulmadı yağmaktan. Hep aynı renkte üstelik… Tamam, kötü değil, iyi bile sayılabilir. Ama bir kerecik de pembe yağsa, mor yağsa fena mı olur. Gri binaların takım elbiseli insanları sevmez muhtemelen ama ben severim. Ben çok severim. Yaşasaydı annem de severdi belki. Beyaz olanı sevmezdi, belki pembeyi severdi. Ama ömrü yetmedi, o yaşadıkça hep beyaz yağdı kar. Her yıl da yağdı bıkmadan, usanmadan. 

Hadi o üşenmedi yağdı, siz ne akla hizmet yürürsünüz üzerinde. Düşünsenize; güzelim örtüde ayak izleri, insan lekeleri. İnsan sevmemek için milyonlarca sebep var zaten, ne gerek var daha fazlasına! Üstelik zevk de alırsınız ilk olmaktan. Oysa sizden önce milyonlarcası aynı kirliliği hediye etmiştir hayata zaten. İlk değilsinizdir yani, her zamanki gibi kandırıyordur sizi hayat. Allahtan pembe değil kar, olsa daha da kötü olurdu!

Pembe kuşlar var mesela, kar yok ama kuş var. Gel gör ki o da diğerleri gibi. Bir gaga, iki de göz. Kanatsız kuş yok mesela. Ne olurdu kanatsız kuş da olsaydı. Ya da bir gözü korsan gibi deri bir bezle kapalı olsaydı bir flamingonun. Güvercin olmaz, ona yakışmaz. Naiftir kendileri, ısrar edilse de korsanlık yapmaz. Fena mı olurdu. Renklenmez miydi dünya, değişiklik olmaz mıydı korsan flamingo?

Belki de rastlamışızdır da görmemişizdir, dikkat etmemişizdir. Dikkatsiziz çünkü, özensiziz. Hem başkalarına karşı, hem de kendimize. Düşünsenize… Kırk yıldır aynı günü yaşıyoruz ve hayatımızdan memnunuz. Delilik bu, damıtılmış delilik. Aklı başındaki hiç kimse kabul edemez bunu, etmemeli. Ama ediyor işte, düşünmüyor, düşünmeye layık görmüyor. Memnun hayatından, milyonlarca sıradan deli ile aynı kaderi paylaşıp kendisini farklı zannediyor.

Sorular soruyorsun kendine, başkalarına… Cevaplar hep tanıdık. En sevdiğim renk mavi diyorsun ama gidip yeşil bir gömlek alıyorsun. Yakışıyor bana çünkü diyorsun; gerekçen gayet doğal. E hani maviyi seviyordun. Oysa sevdiğin maviyi değil de yeşili yakıştırıyorsun kendine. Eğlenceli insanlardan hoşlanıp aklı başında birisiyle evleniyorsun. Sonra ben niye mutsuzum. Aynaya bak, gömleğin sana bir fikir verecektir! Ya da bana sor, yalanlar söyleyeyim sana. İnan sen de, benim seni kandırmam senin kendini kandırmandan iyidir. Suçlayacak birisi olur elinin altında.

Soru sormadan sohbet edemiyoruz. Hep bir merak var içimizde. Oysa havadan sudan konuşurken cümlelerin içinde bir dolu şey saklanır. Hazıra alışmasak, çekip çıkarsak gizli olanı, süsleyip şekil versek... İstemek yerine alsak, kendimiz çizsek resmi. Hanımeli misal; cennet diye bir yer varsa her köşe başı, her duvar hanımeliyle bezenmiş olmalı, hanımeli kokmalı. Bir gün Çarşamba, bir gün cumartesi olmalı. Diğer günler cehenneme gitsin. Garantin var mı senin de cehenneme gitmeyeceğine diyen çıkar içinizden, çıkmasın. Benden iyisini mi bulacak cennet, benden eğlencelisini mi?

Değilim kimsenin peşinde, bir şeylerin derdinde. Geçerken uğradım yalnızca. Pembe karda da yok gözüm, havalı kuşta da. Cennet insanın içinde zaten; ya mutlusundur ya da cehennemdir yaşadığın. Güzelleşecekse hayat yalanlar da söyleyebilirsin. Beklediğin birisi yoksa, istemiyorsan bir şey kimseye zararı yoktur yalanın. Duvarı sulu boyayla boyamak gibidir. Güzel görünür bir süre, sonra akar gider yağmurla. Ne var ki akıp gitmeyen zaten. Sen yerinde dursan da inatla akıp gider zaman. Başladığı andan itibaren sona yaklaşır her şey. Flamingo bir gözünü kapamaz, pembe kar yağmaz, istemediğin biter burnunun dibinde ama istediğin olmaz. Sonra cennet mi cehennem mi. Mümkünse cennet bugün, yarını yarın düşünürüz.

ÖZLEM - 13.02.2021

174 kere okundu

On ikiden fazlaydım, birden azım şimdi. Deniz kenarıydım, dağ başıyım şimdi. Sıcaktım, şendim, soğudum şimdi. Vardım yokum, çoktum azım. Dünden iyiyim, yarından kötüyüm şimdi. Pazartesi de Salı şimdi, Perşembe de; eylül de aralık, nisan da. İyinin kötüden farkı yok şimdi.

Dal kırılmaktan bıkmış, rüzgâr bıkmamış kırmaktan. Çok dallar kırıldı, çok yapraklar kurudu düştü yere. Çok zaman geçti ama geçmedi acı. Bir daldan öbürüne sıçradı, arttı azalmadı. Yeşile döndürdü sarıyı, güze çevirdi baharı. Bir rüzgâr esti, bir güneş battı.

Ağzıyla çalgı çalıyor, tuttuğu takımın forması var üzerinde. Öyle mutlu, öyle hayat dolu ki. Umurunda değil dünya. On bir – on iki yaşlarında. Yayla çocuğu gibi kırmızı yanakları. Evden kaçıp maç yapmaya gitmiş arkadaşlarıyla. Belki haber bile vermemiş annesine. Dönünce sopa var belki; terlik mi dersin, çalı süpürgesi mi dersin belli değil. Henüz başında yolun. Ne çamur değmiş paçasına, ne dalı kırılmış. Alabildiğine yeşil, pervasızca kırmızı. Uçuşan yapraklar ıslıkla eşlik ediyorlar ağızla çalınan çalgıya. Ne yapraklar farkında başına geleceklerin, ne de çocuğun haberi var dudaklarından dökülen kelimelerden… “Ben yanarum yanarum, kaderime yanarum… “

“Kader diyemezsin diyor sen kendin ettin.” Ne ettim ki, kime ne ettim ki diyor kadın. Yaşamaktı tek derdim. Herkese, her şeye rağmen yaşamak. Kendimce bir düzen; iki eksik, üç fazla. Olmadı ama, oldurmadılar. Tam yaşamaya gelmişken sıra. Tam sürülecekken kayıklar maviliklere. Güzel günlere sıra gelmişken oldurmadılar. Kader diyemezsin sen kendin ettin diyor ya şarkı. Ne ettim ben, kime ne ettim de karardı dünya. Kırıldı dal, sarardı yaprak. Acı baştanbaşa. Ve koskoca bir yalnızlık. Boşaldı dünya. Doğru sanmıştım, değilmiş meğer! Kader diyemem ama ben de bir şey etmedim.

O dal, o yapraklar ve o kadın...  Ah o kadın, en çok da o kadın! Gel gör ki on iki kişi bir araya gelse bir kişi etmiyor artık. Kış bitmiyor, bahar gelmiyor artık. Büyük konuşmuştum özlemem diye, şimdi elde bir o kaldı.

NASİP DEĞİLMİŞ - 3.02.2021

236 kere okundu

Her şeyi bilen ben bilmiyorum en kötüsü nedir. Her şeyden emin olan ben iki ayağımın üzerinde duramıyorum. Bekliyorum bir rüzgâr essin de devrileyim, eriyeyim ilk yağan yağmurda, kuruyup gideyim güneşin altında. Ben bilmiyorum iyi nedir, kötü olan kim, hangisi benden yana, hangisi karşımda! Önemli mi yanımda olmaları birilerinin, karşımdaki birileri ne kadar umurumda. O eski sevdalar, eski kavgalar. Her gün ısıtıp ısıtıp önüme koyduğum ne varsa göz açıp kapayana dek eskiyorlar.

Mavi o eski mavi değil, yeşilin kahverengiden farkı yok artık. Kitaplarda bahsi geçen boşluğun içinde her şeyden ne kadar haberdarsam bir o kadar da habersizim. Ne tutunduğum bir şey var ne de düşüyorum. İçimde koca bir deniz, kara bir deniz. Ne dalgası var ne de kokusu. Ölmüş bütün balıkları, bütün yosunları kıyıya vurmuş. Mürettebatıyla batmış gemiler var içimdeki denizde. Enkazlarında kayboluyorum her seferinde.

Demiştim ben olmaz bu böyle diye. Demişimdir yani… Her şeyi derdim çünkü ben, hatırlıyorum. Ben o defteri kapamadan önce çok yazılar yazdım çünkü, çok laflar ettim. Beğenmedim sildim bazısını, bazısına kızdım karaladım. Çok kelime kullandım, çok dil döktüm, çok cümle kurdum buraya gelene dek. Tatlı sözlerim de oldu, kallavi küfürlerim de. Hem yalanlar söyledim, hem açık ettim gizli kalması gerekenleri. Olmayacak yerlerde olmayacak laflar ettim defalarca. Elbet bir yerde çarpılacaktı duvara, bitecekti yol bir yerde. O yerde gelecekti akıl başa, o yerde ihtiyaç kalmayacaktı artık akla. Zaman kaybedecekti değerini, hükmü kalmayacaktı. Müzik susacak, gül kokmayacaktı. Solacaktı yaprakları, sararacaktı. Düşecektiler daldan tek tek... Eskiden olsa hevesti Arnavut kaldırımı ama artık kuru toprak sadece. Kara toprak. Ya o bizi alacaktı, ya biz ona doyacaktık. Olmayacaktık artık. Yokluğumuz can sıksa da biraz, varlığımız anlamsızlaşacaktı.

Kime gönül versem sana benziyor diyor ya şair... Anladım ben de; kimi sevsem çekip gidecek bir gün. Gülmeye karar vermiştim, nasip değilmiş.

TEK BAŞINA - 28.01.2021

576 kere okundu

Yirmi dört saatten fazlası vardır çünkü. Olan biten her şey bildiğimiz gibi değildir. Öğreniriz eninde sonunda; istemesek de öğretir birileri, bir şeyler öğretir. Kaçamazsınız; kaçılmazdır çünkü, kaçınılmazdır.

Tutmadı uyku, bir sağa döndü bir sola. Ya da tuttuysa bile o fark etmedi uyuduğunu. Uyanıktı hep. Yol vardı, upuzun yol. Madem uyunmuyor kalkayım diye düşündü. Kalktı da. Saat gecenin iki buçuğunu gösteriyordu. Duş aldı kendine gelmek için. Bir kahve yaptı. Eşyalarını yatmadan önce arabaya yerleştirmişti. Üstünü giyinip çıktı. Kahvesi elindeydi.

Tek başına gelir insan hayata. Birileri olsa da etrafında tek başınadır yaşarken de. Ve ölür yine tek başına. İyi midir bu kötü mü bilinmez. Çünkü bazıları iyi der, bazıları kötü. Bazıları beceremez tek kalmayı, bazıları için ise zulümdür kalabalıklar.

Bomboştu sokaklar… Çok olmuştu el ayak çekileli. Kış ölüm demekti bu saatlerde. Ölüm kötüydü. Geri geri gidiyordu ayakları. Hiçbir başlangıç bu kadar keyifsiz olmamıştı. Bağlantı yolundan sahile indi. Deniz sağ tarafında kalıyordu. Ah o deniz, canım deniz. Bakası yoktu hiç, göresi yoktu. Hiçbir şeyi göresi yoktu, kimseyle konuşası yoktu. Hiçbir şeyi duyası yoktu. Arabanın teybinden Cem Adrian’ın sesi yükseliyordu. “Aramıza girmiş dağlar denizler, gelemem diyorum, sen gel diyorsun…” uzanıp susturdu sesi. Karın yağdığını, izlerin örtüldüğünü duymadı. Biliyordu bulamayacağını, düşünmemek için her şeyi yapabilirdi. Vitesi büyütüp gaza bastı.

Ne kadar yaşanırsa yaşansın eksiktir bir şeyler. Eksik kalacaktır. Dolmayacaktır yeri. İstenmeyecektir de dolması. Çaresizlik öğrenilecektir çeke çeke acıyı. Bir dolu bilinmeyenli denklemin her şeyi biliniyormuş gibi davranılacaktır artık. İnanılacaktır bir şeylere emin olunmasa da. Çünkü yoktur başka yolu, böyledir düzen. Her canlı tadacaktır bunu eninde sonunda. Ve her zaman kötü olacaktır sonu. Çünkü çıkmayacaktır hiçbir yol aydınlığa. Hiçbir kayık sürülmeyecektir maviliklere. O güzel insanlar o güzel atlara binip gitmiştir çünkü. Çocuklara yalan söylemenin de anlamı yoktur artık. Görülmeyecektir o vadedilen güzel günler!

Kaç kişi aynı duyguları yaşayarak kat etmişti bu yolları kim bilir. Ne ilk olacaktı ne de sonuncu, biliyordu. Ama çözmüyordu hiçbir sorunu bilmek. Kahvesinden bir yudum aldı. Sıcacıktı hala. Bir yıl olmuştu bu minik termosu alalı. Ne çok işine yaramıştı. Ne çok ısıtmıştı içini. Hatta bir o ısıtmıştı içini çoğu zaman. Son bir ayda üçüncü kez gidiyordu aynı yolu. Bir yudum daha aldı. Hızlıca geçiyordu yanından arabalar. Göstergeye baktı, yüz onu gösteriyordu. Bu kadar hızlı nereye gidiyorlar acaba diye düşündü. İmrendi bazılarına, insanın gidince mutlu olacağı bir yerlerinin olması ne güzeldi.

En güzel masalların bile biter. Hiç hesapta yokken biter hatta en gerçek olanları. Ve sanılanın aksine mutlu da değildir sonları. Değiştirebileceğiniz bir şey de yoktur. Başa saramazsınız, yeniden yazamazsınız, yaşayamazsınız. Bitmiştir, yoktur tekrarı. Geri dönülmez bir yoldur zaman, her adımda kötü bir şey öğretmiştir size, istemeye istemeye öğrenmişsinizdir. Sindirmeniz gerekir ama sindiremezsiniz. Güçlü sanırsınız kendinizi, her şeyle baş edebileceğinizi düşünürsünüz. Ama öyle değildir aslında. Utanırsınız güçsüzlüğünüzden, ezilirsiniz.

Hiç bitmeyecekti artık bu yol, her kıvrımı ayrı bir eziyetti. Denizden uzaktaydı artık. Karanlığın içinde gitmek istemediği bir yere, yüzleşmek istemediği bir gerçeğe doğru yol alıyordu. Uzanıp açtı tekrar arabanın teybini. Eskilerden bir ses; “Gonca güllerim vardı burcu burcu kokardı, rengi soldu sarardı sevip tutana kadar.” Bilsen şimdi nerdeyim dedi. Bilsen aklın bende kalırdı. Yavaş kullan derdin, dikkat et. Gelme derdin hatta. Derinden bir iç çekti, anne dedi sessizce, "ah be anne" dedi... Yol büyüyordu gözünde, aylar öncesine geri dönmek istiyordu sadece.

SEVGİLİ AYAKLARIM VE GÜNAHKAR BEN - 29.12.2020

160 kere okundu

Bütün yükümü onlar çekiyor, seviyorum ayaklarımı. Renkli çoraplar, rahat ayakkabılar giydirerek şımartıyorum da. Ayaklara karşı olan sevgilimin sosyolojik alt yapısı da var yani. Sırf fetiş bir durum değil. Bu sosyolojik durum estetikle de birleşince seyredilesi, hatta dokunulası bir güzellik çıkıyor ortaya. Erkek ayağı sevmiyorum ama kendiminkiler dışında. Pozitif ayrımcılık suç değildir umarım.

Fatmagül’ün suçu ne diye bir dizi vardı, orada da oynamıştı aynı adam. Evet, o adam, yakışıklı olan. Bir bölümde duş alırken parmaklarını saçlarının arasında gezdirmişti de çok sevmiştim. Hatta ilk ve tek kez orada sevmiştim saçı. Benim de olsun istemiştim yirmi yıldır on günde bir kazıyor olmamı göz ardı ederek. Kendi parmaklarım için istemiştim üstelik. Başka parmaklar için saça gerek yoktu çünkü. Onlar istedikleri gibi gezinebilirler.

Yapmadım tabi. Uzatmadım hiç saçımı. Güzel yüzümü gölgede bırakmadım hiç uzun kıl taneleriyle. Lisede uzatmıştım ama sanırım bir iki kez. Aşıktım. İnsan aşık olunca her şeyi yapabiliyor. Sonra aşık olmadım hiç sanırım. Sabredemedim de saçlarım uzasın diye. Değiştirebileceğim şeyleri değiştirmekten yanayım. Kaşımı ya da kirpiğimi kesemiyorum. Saç ve sakalla oynamak kalıyor geriye sadece.

Laf lafı açar bazen. İlgisi yoktur saçın aşkla, kirpiğin kaşla bile ilgisi yoktur bazen. Ama dediğim gibi açar laf lafı. Susarak bitmeyen yollarda yürüyoruz çünkü.

Herkesin birbirine benzediği bir dünya bu... Bir dolu kelime varken hep aynı kelimelerle benzer cümleler kuran insanların yaşadığı bir yerde yaşıyoruz. Aynı yolla doğuyoruz. Gerçi içimizde tozlanmayla dünyaya geldiğini sanan alıklar yok değil ama saymayalım biz onları. Aynı ağlıyoruz. Baba oluyor ilk kelimemiz. Süt emiyoruz annemizden. İki meme var herkeste. Daha az ya da daha fazlasına rastlanmıyor pek. Okula gidiyoruz, aşık oluyoruz ve terkediliyoruz. Aşıkken yaşadığımız mutluluk da aynı, terkedilince çektiğimiz acı da. Umutlar besliyor, hayaller kuruyoruz. Hayal kırıklarımız da aynı, kırıklara alışmak için aldığımız yol da. Aynı kıyafetleri giyip, aynı yemekleri yiyoruz. Tamam, her yaşadığımız bize özel, çok anlamlı. Ama sokaktan yüz kişi çevirseniz, yüz anne, yüz kardeş, yüz sevgili, yüz dost, yüz aşık…  En fazla on farklı yaşam görürüz. Eşit dağıtsak her grupta on kişi eder.  Hadi yüz farklı hayat diyelim, hatta bin diyelim. Yedi milyarı bine bölersek her grupta yedi milyon aynı insan eder. Ben söylemiyorum bunu, matematik söylüyor.

Ben değişik değilim yani, aynıyım. Ama siz sanırım biraz daha çok aynısınız.

Ağlar mısınız mesela. Ben ağlamam. Bazen ağlamak isterim ama hep yanlış zaman ve yanlış yer olur. Aynı toplum bize aynı şeyi öğretir hem; ağlamak iyi. Ulan ne var ağlasak biraz. Çocuklar ölünce ağlasak, hasrete ağlasak, yokluğa ağlasak. Sevinçten ağlasak bazen... Ne var yani ağlasak sanki, sel mi olur gözyaşlarımızdan. Gizli gizli ağlasak da olur, öyle öğrettiler bize. Duygularımız bile aynı.

Markete girsem akşam yemeği için. Balık mı alsam, et mi, yoksa tavuk mu? Pizza mı söylesem yoksa. Oysa evine ekmek götüremeyen insanlar var. Kuru ekmek, bildiğiniz iki kuruşluk ekmek. Gel de ağlama. Balık alıp çıksam, tekir. Kırmızı balık… İnsanım, insanız… Vicdan da bir yere kadar, devam ediyor hayat ve seviyoruz yaşamayı. İçimizdeki ormanın kanunlarına uymaktan keyif alıyoruz güçlüysek, zayıfsak şikâyetlerimizle bıktırıyoruz güçlüleri.

Niye sazan değil de tekir ya da çinakop… Herkes bilir ki tuzlu suya ulaşamayanlar sever tatlı su balıklarını. Daha iyisi yoksa yetinirsin kötüsüyle. Bu da kanundur. Balık seven herkes bilir bunu.

Ben balık yapmayı da yemeyi de seviyorum. Ticaretini sevmiyorum. Yıllar önce yaşayarak öğrendim.  Yaptığım balıkları yiyen insanlardan aldığım paraları devlete verdim, çalışanlara verdim, mülk sahibine verdim. Belediye bile geldi para istedi benden. Oysa ne işi olur balığın belediye ile. Sonra dedim bu iş bana göre değil. Çekildim aradan. Artık karışmıyorum paraların el değiştirmesine. Ben balık yapıyorum onlar ticaret denen illetle hayatlarının içine ederken.

Kırmızı ve yeşilbiberi küp küp doğruyorsun. Arpacık soğanı ve mantar da ekliyorsun karışıma. Kavuruyorsun onları yüksek ateşte. Kavururken kör sosu da ekliyorsun. Ayrı bir tavada yine küp küp kesilmiş dil balıklarını bu kez soya sosu ile kavuruyorsun. Hani filmlerde görürsünüz ateş çıkar tavadan. Tavayı sallarken yağ ateşle buluşur ve yanar. Çok havalıdır, bayılırım ben hava atmaya. Sonra iki tavayı birleştirip çeri domatesi ve tereyağı da eklersin karışıma. Ve biraz daha ateşli mevzular. Ardından servis. Eşe dosta ama… Müşteri taş yesin, aç gezsin.

Günah biliyorum ama karşı koymuyorum. Hiç koymadım da. Çünkü keyifli olan ne varsa günah. Ben inançlı birisiyim. Günaha da inandım. Yatarı neyse yatar çıkarım. Sonrası güllük gülistanlık. İnanana!

Yarın niye yaptın diye sorduklarında salağa yatmak gibi bir lüksüm de yok. Bilinçli bir günahkârım ben. Çocukken komşunun bahçesinden meyve çalmak günah dediler; çaldım. Okula gittim, kopya çekmek günah dediler; çektim. Biraz daha büyüyünce kadınlar günah dediler. Çok güzeldiler oysa, güzel de hissettiriyorlardı. Sevdim onları, seviştim de… Onlar da sevdi beni, seviştiler de. Allah hepsini affetsin. Sonra yalan söyleme dediler, günah. Bilin bakalım ne yaptım? Çok karmaşıktı her şey, zordu. İçerek unutulurdu ancak ama içmek de günah dediler. Yatarı nedir bunun dedim!

Biliyorum yok yatacak yerimiz, kötüyüz biliyorum ama insanız. Öyle yaratmış yaratan. İsyan mı edeyim. Nankördür insan, vicdansızdır, kötüdür, günahkârdır. İnkâr mı edeyim insanlığımı. İnkar da günah. Ya da herkes gibi vicdanlıyım mı diyeyim? İyi miyim ben, vefalı mıyım? Hiç günahım olmadı mı? Yalan da günah, söylemiştim.

Bütün yükümü onlar çekiyor, vefakâr ayaklarım… Hiçbir beklentileri de yok benden. Ne güzel şey karşılık beklemeden yapmak bir şeyleri. Ummadan, istemeden, içten içe dilenmeden. Renkli çoraplar ve rahat ayakkabılarla şımartıyorum onları. Bütün yükümü onlar çekiyor çünkü, sevgili ayaklarım.

DÜŞME PEŞİNE - 27.12.2020

185 kere okundu

Yazar burada ne anlatmış, neyi niye anlatmış, hatta anlatmış mı bilmiyorum… Bilmek de istemiyorum üstelik.  Ama keyifli. Ki bilme ihtiyacı hissetmeden keyfine varabildiğimiz şeyleri bulduğumuzda, bulmaya başladığımızda daha da keyifli. Keyif… Keşke her şey bundan ibaret olsa.  

Bazen sadece uyumak istersiniz, ya da nereye gittiğinizi umursamadan yürümek, tıka basa yemek yemek istersiniz. Bazen sadece susmak istersiniz, kimse sormasın istersiniz niye sustuğunuzu. Ya da konuşmak istersiniz kimsenin neden bahsediyorsun sen diyemeyeceği bir yerlerde. Sevişmek istersiniz bazen; cümle kurmadan, sevgi sözcükleri kullanmadan, kur yapmadan… Bazen ikinci kişiler sorgulamasın istersiniz, olsun ve bitsin. Ve umursanmasın olan biten.

Zor olmasın her şey bu kadar. Bu kadar irdelenmesin. Doğru ya da yanlıştan birine yorulmasın. Yaşansın ve bitsin o yerde ve o zamanda. Orda kalsın, olduğu gibi kalsın üstelik. Düzeltmesin kimse, anlam vermesin, sorgulamasın, eleştirmesin. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşansın ve yarın yokmuş gibi bitsin.

Yazar burada belki de çok şeyler anlatmak istemiş. Günlerce yormuş kafasını olan bitene belki. Rahat bırakılsın diye dualar etmiş. Sırf kafasını özgürce yorabilmek için belki. Akıp gitsin diye. Sürüp sürmemesi önemsenmesin diye. Çünkü o kadar da önemli değil belki de yazar için. Yazmayan için taşıdığı devasa anlam yazan için bir sigara dumanı kadar belki.

Üfledim ve kayboldu gitti. Sen de bırak, düşme peşine…

BİLMEK ÜZERİNE DENEMELER - 24.12.2020

175 kere okundu

Herkesin herkes hakkında bir fikri var. Herkesin her şey hakkında fikri var. Çok bilip az yanılıyorlar. Çok konuşup az laf ediyorlar. Az yürüyüp çok yoruluyorlar. Yaşamadan ölüyorlar. Herkesin mutsuzlukla beslediği biri var içinde. Herkese aslında herkes kadar değer veriyorlar.

Sırtıma dokundu. Bana şundan alsana dedi, canım çekti… Kaç lira onun kilosu  dedim, kendime bile alıyorum ondan. Tutamadım dilimi, milyonuncu kez gem vuramadım kendime. Hiç sevmiyorum dilenmeyi alışkanlık haline getiren insanları. O kadar çoklar ki. Ses tonlarından anlıyorsun acemi olmadıklarını. Ama kötü günler geçiriyoruz. Elli lira dediğin ne ki. Belki gerçekten yoktur parası, daha da kötüsü canı da çekmiştir belki. Ne var sanki tutsan çeneni. Alsan bir kilo balık kızcağıza... Otuz saniye geçmeden pişman oldum. Döndüm aradım ama göremedim önce. Biraz daha bakınca karşı araya girdiğini fark ettim, elinde bir poşet soğan. Onu da başka birisine aldırmış belki de. Aşağıya doğru yürüdüm. Başka bir balıkçıdan balık aldım. Sonra geri dönüp aramaya başladım pişmanlığım büyüyünce. Al diyecektim bunları. Ya da çıkarıp para verecektim. Kalabalığın arasında birkaç tur attım ama nafile.

Eve dönerken aklım arkada kalmıştı ama adım adım azaldı vicdanımdaki sızı. İnsanım neticede. Herkes gibi, herkes kadar. Sonra kendime baktım, niye tutmazsın çeneni dedim, tutamazsın. Her şeyi bilmesen olmaz mı? Her konuda bir fikrin olmasa ölür müsün? İstiyor işte, belki ihtiyacı vardır. Hemen yargılayıp mahkûm etmenin ne anlamı var, onu da geçtim laf sokmak neyin nesi. Bir kere de yanıl ne olur sanki, bilmeyiver, bilmemezlikten gel.

Herkesin herkese benzemesinde sıkılıyor herkes. Herkesin kendisini özel hissetmesinden bile daha çok rahatsız ediyor bu insanları. Ama durup düşünmüyorlar. Düşünenler de yargılara varıp cümle kurmaktan ileri gidemiyor. Özeleştiri mi, o da ne? Yine ilk fırsatta, ilk yardım isteyenin ses tonundan, duruşundan, bakışından anlam çıkarmak için sipere yatıyor ve bekliyorlar. Çünkü bununla besleniyorlar.  Çünkü kendilerine hakim olamıyorlar. Çünkü her şeyi bilmeseler hiçbir şeyi bilmedikleri zannedilecek diye çok korkuyorlar.

LEYLA - 19.12.2020

161 kere okundu

Bir akşamüzeri… El ayak çekilmişken sokaktan. Çocuklar gün boyu göremedikleri babalarıyla özlem giderirken. Kepenkleri kapatırken mahalle bakkalı. Hava sıcaktan soğuğa dönerken rastladım ona. Kasım sonuydu sanırım. Ya da aralık başı. Aylak aylak dolaştığım sokaktan yeni dönmüştüm eve. Açık bıraktığım bahçe kapısından girip küçük adımlarla yürüdü. Çok uzaklardan gelmişti. Kalsa mı gitse mi bilemiyordu. Birkaç metre yanıma yaklaşana dek konuşmadım. O da bir şey söylemedi. Durdu yaklaşınca. Ona bakıyordum...

 

Hoş geldin dedim

Hoş bulduk dedi kısık sesiyle

Bana baktı o da. Sonra yere dökülen dutlara da baktı

Sevmez misiniz dedi

Neyi dedim

Dutları dedi

Severim dedim

E ama hepsi yerdeler dedi

Hemen karşılık veremedim. Sustum biraz. Yerdeki dutlara baktım. Sonra dut ağacına. Sonra ona

Kal istersen dedim

Niye dedi

Birlikte severiz dutları dedim

Dökülmezler o zaman belki yere

Belki dedi

Kararsız bakışlarındaki buğu dağılmış

Gözlerindeki ışıltı açığa çıkmıştı

Tatlı mıdırlar dedi

Tatlı mı seversin dedim

Sevmem için tatlı olmasına gerek yok dedi

Sevdikçe tatlanır bazen

Bir yerden başlamalı o zaman dedim

Başlamalı dedi

Kapıyı açıp içeriyi gösterdim elimle

Hoş geldin dedim

İnsan insana soluk verir dedim

İnsan insana el verir

İyi gelir

İyi ki geldin

BEN BİLMİYORUM - 24.11.2020

169 kere okundu

Çizgi budur esasen, gidenin ardından en artist halinle fırlatacaksın parmaklarının arasındaki sigara izmaritini; o bilmeyecek ama sen biten sigaran kadar üzüleceksin gidene. Paketten de bahsetmiyorum üstelik, tek dal. Yanında paket taşıyanın tuzu kuru, dal sigara da her yerde bulunuyor artık. Ben Yeşilaycıyım.

Tom Hardy öyle yapıyor rol arkadaşı hoş bir kadının ardından. Kadının adı yok, olsa da yazan bilmiyor. Hem ne olacak ki bilinse. Bazı şeyler unutulmaya mahkûm. O sigara izmariti daha akılda kalıcı. Yazmış yazan, senarist olan. Çekmiş almış içine okuyanı, seyredeni. Ben yazamıyorum mesela. Ki yazsam da oynayan yok. Kendin yaz kendin oyna olur benden en fazla. O da kadere imana ters. Yazan belli, senin görevin oynamak diyormuş kitap... Yoksa taşlanırsın dinden çıktı diye. Herkes biliyor her şeyin doğrusunu. Sesi çıkmayan kim varsa cahil!

Sahi nasıl gidiyor oyunlarımız, çok mu güzeliz ya da çok mu güzel sanıyoruz kendimizi çok zaman olduğu gibi. Ben güzelim mesela, çok güzelim; gece karanlığında, uyku mahmurluğunda, koşuştururken ordan oraya. Durunca duruyor her şey. Ah o özgüven o. Lütuf mudur dert mi bilen beri gelsin. Gereği nedir, ölçüsüne kim karar veriyor değişiyor mu zamana göre, mekâna göre. Ya da daha önemlisi insana göre de değişiyor mu? Hak etmeyen birilerine tanıdığımız hakları tanımadığımız birilerinden esirgiyor muyuz yine. Cezalandırıp linç ediyor muyuz renksiz dünyalarımıza renk gelsin diye.

Velev ki bir ağustos gecesi. Ki hep o ağustos gecesi. Kısırım ben de. Yazamıyorum her şeyi. Sansür var, her yerde ve her şeyde var. Bahanem de var, yazamıyorum her şeyi. Yaz deseler yazabilecekmişim gibi de cümleler kuruyorum. Dönüp dolaşım o ağustos akşamına geliyorum ve sonra hızlıca gece oluyor. Kumsalda yürüyor kadın çıplak ayaklarıyla, parmaklarının arası kum doluyor. Ay ışığı düşüyor suya. Yakamoz da giriyor mevzuya. Anlatırken her şey iyi ama yaşarken ekim, kasım. Soğuyor havalar, uzaklaşıyor insanlar birbirinden. Araya mesafeler giriyor, bahaneler giriyor. Yazılmış deniyor, bize düşen oynamak. Ve kaçınılmaz olarak sabah oluyor.

Çizgi budur esasen. Devri daim olmuyor kimsenin. Kendiyle sevişebilen en mutlusu oluyor eninde sonunda. Kavganın kimseye karı yok. Başkalarında kendini arayıp da bulan yok. Yol boyu doldurmuşsan içini kendinle yolun sonu aydınlık. Ama boş bırakmışsan kendini karanlık çöküyor. Ağustosta da çöküyor karanlık kasımda da. Sokak lambası arıyorsun kendine aydınlık için ama ne fayda. Herkesin ışığı kendine. Kimse aydınlatmıyor kimseyi sebepsiz yere. Yok artık kapıya geleni boş çevirmemek. Herkes geldiği gibi dönüyor evine. Ev ki soğuk, ev ki kasvet dolu her odası, ev ki çıkartılmış ev olmaktan. Boş bıraktığın ev sokağa atmış seni sen anlamadan.

Oyun bunlar hep; alın yazısı, kader. En iyi oynayanımız baş tacı. Gerisi figüran olmakla yetinmek zorunda şimdilik. Yarın şartlar değişir, döner devran belki. O zamana belki roller de değişir. Hoşça kalın o güne dek, iyi bakın kendinize. Sabır da alın yazısı gibi bir şey neticede. Öyle diyor kitap. Anlamadığınız yer varsa bana sormayın ama. Ben bilmiyorum

AH BU BİZ - 1.10.2020

449 kere okundu

Sayılmaz sürçü lisandan bozuksa lisan. Gece günden sayılmaz, kötü insandan, siyah renkten, acı yemekten… Keskinse sınırlar, esnek değilse akıl nettir ayrılıklar. Yer yoktur griye; ya aktır her şey ya da karanlık.

Ne zaman başladık mutsuz olmaya; kaç yaşındaydık, hangi gökyüzünün altında hangi havayı çekiyorduk ciğerlerimize. Kim vardı en yakınımızda, kimi dost sanıyorduk kendimize, kime düşmandık. Her şey kötü müydü sandığımız kadar ya da biz öğrenememiş miydik siyah ve beyazdan başkasını. Yok muydu kötünün içinde iyilik, serçeler uçuşmuyor muydu, yağmur sonrası kokmuyor muydu toprak.

Oyunlarına katmıyor muydu bizi diğer çocuklar? babalarımız oturtmuyor muydu akşamları dizine? Yok muydu uyumadan önce öykü okuyanımız, öpüp koklayanımız?

Nerede kaybettik doğruyu, yanlışa ne zaman saptık? Tutmadı mı kimse elimizden, olmadı mı dur diyen? Bakmadık mı hiç aynaya? Sormadık mı kim bu diye?

Evet; yoktu elimizden tutan. Evet; oyunlarına katmadı bizi diğer çocuklar. Azarladı babamız, kol kanat germedi annemiz. Gece oldu gündüzlerimiz, beyazımız siyaha döndü. Ne kuş sesi duyduk, ne gün yüzü gördük. İyi sandığımız herkes kötüydü aslında. Dur diyen yoktu. Biz değildik seçen, mecbur bırakılmıştık.

Nerede başladık kendimizi kandırmaya? Her şeyi kötüye yormayı kimden öğrendik? Uzatılan eli görmezden gelmeyi, bize sarılanı itmeyi nasıl yakıştırdık kendimize? Göremedik mi yoldan çıktıkça yalnızlaştığımızı, rüzgârla savrulduğumuzu? Hep geride kaldığımızı, ertelediğimizi, ertelendiğimizi fark edemedik mi?

Fark edemedik… Kolay olan iyi olmaktı, biz zoru seçtik. Hep haklıydı aynada gördüğümüz yüz, geri kalan kim varsa haksız! Bir biz mi iyiydik? Geri kalan herkes kötü! Bir dolu fikrimiz vardı bu bataklıktan çıkmak için. Ne güzel şeyler istiyorduk.  Ama önce başkalarının yapması gerekiyordu. Bizi sormayın; haklıydık çünkü, diğerleri hak etmiyordu hiçbir şeyi. Onlar getirmişti bizi bu hale zaten!

Nerede söndürdük içimizdeki ışığı? Ne zaman vaz geçtik yaşamaktan? İlk kimi eleştirdik, kime ben haklıyım dedik ilk? Hangi suçluyu akladık vicdanımızda bizden diye, hangi masumu uçuruma ittik bizim gibi düşünmediği için? İyi olmak bu kadar zor muydu cidden, yoksa karşılık beklemeden selam bile veremiyor muyduk? Ah o beklemek, ummak, istemek… Kim öğretti bunları bize, kim bela etti başımıza? Ah o ilk gün, o ilk sefer…  Ah bu biz, ah bu ben miyim demeden geçirilen seneler…