KIRK ÜÇ GÜN - 17.12.2017

1029 kere okundu

Yemek yaptım kendime ben de. Fırında birkaç sebzeyi karıştırıp salçalı su döktüm üzerlerine ve biraz da tereyağı. Bilirsin iyiyimdir mutfakta, elimin tadı vardır. İyi olmadı yemek ama yine de yedim. Doktor balık yememe izin vermiyor. TSH diye bir değer var vücudumda. Bana hiç değer vermiyor. Bir azalıyor üç artıyor. Yoksa balık yapardım biliyorsun. Yanında ekmek ve su... Balığı nasıl sevdiğimi de biliyorsun. Biliyordun en azından. Unutmamışsındır sanırım. Umarım yani. Yemekten sonra çay yapacaktım ama üşendim. Kahve daha kolay. Kolay şeyler daha az vaktini alıyor insanın. Boş işlere daha çok vakit kalıyor. Ben hala boş işlerle uğraşıyorum. Yüzüme gözüme sürüyorum güzelim zamanı.

İşi mi bıraksam dedim dün. Gidip Ege’de sakin bir kasabaya mı yerleşsem. Bir lokantada yemek yapsam insanlara. Lokantada ama restoran değil. Bakma öyle üstüme başıma, yeni şeyleri sevmiyorum ben. Sabah erkenden uyanıp açsam dükkânı. Lokantaları sabahları aşçılar açar. Diğer çalışanlar gelene kadar yemek işinin yarısını halletmiş olur. Çorba pişmiş olur. Akşam da erken çıkar işten, diğerlerinden önce gider evine. Küçük bir ev kiralasam kendime denize yakın. Bir olta alsam ucuz yollu. Hava kararmadan önce atsam oltayı suya, hava kararana kadar beklesem. Gelmese kimse, sen gelmesen. Eve gitsem bir başıma. Elde yok avuçta yok, yine kesat gitti av, balık da yasak zaten. Çay demlesem üç beş bardak. Televizyonu açsam gürültü olsun diye. İnadına haber olsa her kanalda. Müzik arasam. Bulamasam. Zaten neyi aradım da buldum desem kendi kendime. Kesin müzik kanallarını da annem sokuşturmuştur bir yerlere. Gülsem…

Ne elim kaleme gidiyor ne de kalem kâğıda. Kırk üç gün oldu sana şiir yazmayalı. Senden bahsetmeyeli tam kırk üç gün. Kâğıt merak etmiştir seni. Ben de merak ettim ama kimseye söylemedim. Kâğıda da söylemedim, yazmadım, yazamadım. Sen merak etmemişsindir bendeki seni. Arayıp sormamandan anladım. İçime ata ata önemini kaybetti içim. Eskisi gibi içli değilim yani. Gülüp geçiyorum. Sen varken taksimi boydan boya kat eden tramvay yolu kadar renkliydim. Şimdi minibüs yolu gibiyim Kadıköy’den Pendik’e. Ne ararsan var içimde, ucuz, değersiz. Senin olmadığın yerde ölüyormuş hayat, sarıya dönen yeşilden anladım. Yeşil olur da kötü olur mu hiç derdin. Kötü artık, yeşil de değil zaten. Adım adım, soluk soluk, senden sonra tam kırk üç gün.

KÜÇÜK UMUTLAR - 6.12.2017

994 kere okundu

Bir ayda bitirdiğim cümlelerim var, bilindik yerlerden aşırdığım kelimelerim… Uykuya yakın susmalarım ve gün doğmadan hemen önce inadına konuşmalarım. İnsan işte; aynı çamurdan hepsi.

Çok var şimdi gelmene; iki kiraz mevsimi, dört bayram var. Biri yirmi üç nisan. Denizde motorlar var, içlerinde tanımadığım adamlar. İştahla bir şeyler anlatıyor biri, balık tutmaya değil de konuşmaya gelmiş belli. Diğeri denize teslim ettiği oltasının derdinde. Balık can derdinde. Martı balık peşinde. Benim derdimin bitmesine iki yaz, üç buçuk bahar var. Sen varsın yolunu gözlediğim. Deniz kokusunda saklı hatıralarım var, istavritlerin sırtında siyah şeritler, mezgitin ağzında küçük ama keskin dişler, yaklaştıkça artan motor sesi var. Babamın elbiselerindeki yağ lekeleri, annemin bıkmadan usanmadan söylenmeleri var. Sen varsın ufuk çizgisine yakın bir yerde, iki temmuz bir de nisan var. Bazen az ama sıkça çok var.

Olmasın! Tepelerde kar, dere ağızlarında soğuk, yokluk… Olmasın! Kötülerin şerri, iyilerin kabullenişi, umutların tükenişi.  Kalabalık şehirler uzağımızda olsun. Haberler kötü şeylerden bahsetmesin. Yağmura sokakta yakalanalım. Keyif olsun saçımızdan yüzümüze süzülen damlalar. Ev yürüme mesafesinde olsun. Sıcacık bir duş olsun, kararsın hava akşam olsun. Huzurlu bir uyku olsun yanı başında.

Sonra güneş doğsun küçük umutlarla. Pencereden içeri süzülsün. Yatakta doğrulup esneyeyim. Mutfaktan müzik sesi gelsin. Sen eşlik et keyifli bir türküye; Yayla çiçeği misin balam yuvarlan da gel bana, gelin misin kız mısın da kurban olayım sana. Kızımız büyümüş olsun, bir de oğlumuz olsun. İkisi de dursun ayakları üzerinde. Ama yine de düşsünler bazen, izin versinler tutup ellerinden kaldırmamıza. Kahvaltıda çeri domatesi ve roka olsun, bahçeden. Ezine’den beyaz peynir, Ayvalık’tan zeytin, Yomra’dan tereyağı olsun. Seversin sen, manda sütünden kaymak olsun. Bir de incir reçeli, annemin elinden. Beyaz tüylü köpeğimiz dışarıda sağa sola koşturuyor olsun. Mümkünse egede bir sahil köyü, değilse Batı Karadeniz’de bir kasaba... Kahvaltıya oturmadan bir fincan sıcak çay olsun. Gülen yüzün neşe katsın güne, gölgede kalan yerleri ısıtsın sesin.

KISMET - 1.12.2017

928 kere okundu

Sarılmayan yaralardan hep bunlar, kapanmayan hesaplardan, söylenemeyen sözlerden. Yarım kalmak dünyanın en kötü şeyi. Ve en kötü şeyi dünyanın beklemek…

Bekletenini sevme.
Çünkü seven bekletmez.
Bekletiyorsa sevmiyordur.
Bekletiyorsa hak etmiyordur sevilmeyi de.
Zaman kaybıdır sadece.

Ama insanoğlu yanlış hesaplarda iyidir en çok. Kim acıtıyorsa canını onun yanında alır soluğu. Yanında olanı değil de uzakta tutanı sever en çok. Unutmak için harcar yıllarını. Bilir boşunadır çekilenler ama yine de vazgeçemez kalbinin seçtiğinden. Kalp ki yanlış hesapların muhasebesiyle heba eder kendini.

Ucuz çikolatam var ister misin dedi kadın. Sen sevdiysen ben de severim dedi adam. Ama şimdi değil. Sakla benim için. Baharda yine geleceğim. Dudağının ucunda bir gülümseme belirdi kadının. Tuttu kendini. Daha çok vardı bahara. Denerim dedi. Ama kısmet…

BİR HAVLU ÜZERİNE - 30.11.2017

1099 kere okundu

Hint dizisi gibi rüya silsilesinden hızlıca sıyrılıp -ki üç beş kez alarm ertelenmiştir uyanana kadar- atıyorsun kendini yataktan. Baştan savma giyinip apar topar çıkıyorsun evden. Malum İstanbul trafiği; yağ gibi akıyor! Varacağın yer de yer olsa. Ama faturalar var ödenecek, banka kredi taksiti bekler, manav domatesi, şarküteri beyaz peyniri vermez bedavaya. Fırıncıdan bahsetmiyorum bile, evinden uzaktaysa bitini bile vermez bedavaya Rizeliler!

Geç kalmışsın ama çok da umurunda değil, derdin kendinle. Başkaları uzun süredir başkaları olmuş zaten, umursamanın ne anlamı var ne de gereği. Ama keyif kaçık, işyerinde irili ufaklı bir dolu insan; çoğunun gereksiz olduğu kayda değer bir ayrıntı. Odan üçüncü katta. Çıksan bir dert, aşağıda takılsan ayrı mevzu. Ne tür bir canlı sabahın bu saatinde gürültü yapacak enerjiyi bulur; bunu da sonra anlatırım fakat! Kime bağırıp çağırmışım koridorda, kime bakmışım kötü kötü. Vay efendim günaydın da dememişim. Gün neyime benim, aydınlık bu saatin işi mi? Geç bunları anam babam geç; bilirim ben yaptığımı.

Yüzünü kapıya dönsen insanlar sırtını dönsen pencere. Uzanıp kavrıyorsun kolunu Pencerenin. Tam çevirecekken karşı binanın balkonuna kayıyor gözün. Balkonun demirlerine paralel uzanmış çamaşır ipleri, çamaşır iplerine asılı çamaşırlar. Ve bir havlu; bordo üzerine mavi amblem. Kıyısında köşesinde bir takım adı. Ama kimin umurunda takım. Balkonda memleket görmüşsün, sabahın ilk ışıklarında kaybettiğin keyfini bulmuşsun.

Çıkıp koridora yan odaya geçiyorsun. İçeride bir adam saçının siyahı beyazına karışmış. Kırklı yaşlarına yeni girmiş daha. Tebessüm eksik olmuyor suratından. Her sabah yeniden aşık oluyor sanki. Ya da içip içip geliyor işe. Bilmiyorum! Gel sana güzel bir şey göstereyim diyorum. Nedir diyor, gülüyor fazladan. Bak diyorsun perdeyi çekip. Önce hani diyor, sonra biraz daha belirginleşiyor gülüşü. Trabzonspor havlusu diyor. Senin güzelin nereli diyorum. İzmirli diyor. Belli ki içmemiş, aşık! Eşi İzmirli. O değil diyorum, diğeri? O da İzmirli diyor. İzmir’de sarı mı var diyorum, hadi sarı oldu lacivert yok diyorum. Göztepe var diyor. Sarıyı bildim de diğeri kırmızı sanki diyorum. Biliyorum diyor. Gülerek ayrılıyorum yanından.

Kapıyorum perdeyi çıkarken, kapıyı kapıyorum. Güzel olan ne varsa dışarıda kalıyor. Devam ediyor hayat kaldığı yerden. Yaşamak dürtüsü düşüyor içime. İstemeye istemeye soluyorum şehrin kirli havasını yeniden.

GÜNAYDIN İSTANBUL - 20.11.2017

526 kere okundu

Günaydın ateşin cini, günaydın ayağımı vuran kunduranın içerisindeki pamuk, egzos dumanı, patavatsız şehir, göçmekten son anda vazgeçmiş kuş… Günaydın eli yüzü düzgün kim varsa, yerdeki çöpü alıp erinmeden çöp kovasına atan kim varsa. Günaydın bir anlık da olsa dünyayı güzelleştiren kim varsa.

Bir İstanbul masalından arda kalan ne varsa. Güneş doğduğunda batan, sokaklar insanla dolunca kabuğuna çekilen, sevdiğini sevdiğine söylemeye çekinen kim varsa. Yüzü kızardı diye utanan değil de utandı yüzü kızaran isminden ve şeklinden bağımsız, bizden olan, bize yakışan, bize benzeyen kim varsa günaydın. Günaydın şehirlerin eski efendisi, elden düşeni, gözde büyütüleni. Günaydın ömürden ömür çalan İstanbul.

editör çok üzüldüm :)
20.11.2017 Pazartesi

sıkıldığını anlayınca bıraksaydın keşke, hepsini okumasaydın. yazık sana :)

SEVİYORUM ULAN - 7.10.2017

1041 kere okundu

Seviyorum ulan! Sabah kalkıp yanına gidiyorum, öpüyorum yanağından, boynuna sokup koca burnumu kokusunu içime çekiyorum. Seviyorum. Yüzümü yıkıyorum, akşamdan fırçalamamışsam dişlerimi fırçalıyorum, koltuk altlarıma iki fıs fıs ter kokmayalım diye. Sonra yine yanına... Üstünü örtüyorum mevsim kışsa, yazsa terlemiş mi diye bakıyorum, saçı yüzüne gelmişse yüzünü saçlardan kurtarıyorum. Seviyorum ulan, dokunarak seviyorum.

Kılık kıyafet konusu büyük mesele, büyüse de baba bugün şunları giy dese. Ama uyuyor mışıl mışıl. Ne giysem diye otuz kırk saniye düşünüp en rahatından bir şeyler geçiriyorum sırtıma. Bazen de tiril tiril giyindiğim oluyor ama rahatlık önemli. O da rahat kıyafetler tercih etsin istiyorum, benim yönlendirmemle oluşsun tarzı. Neticede her şeyin en iyisini babalar bilir. Ben bilirim yani, babayım ben, tam zamanlı profesyonel baba. Bu aralar biraz aksasam da çok iyiyim bu konuda. Herkese tavsiye ederim. Niye ediyorsam!!!

Gün boyu sokakta işte ayrısın ondan. İnsan aşık olduğu insandan ayrı geçirdiği zamana zaman demez ama ben diyorum. Gerçi aşk biraz abartı oldu. Seviyorum ulan ben. Neyse… O civarımda olmasa da güvende olduğunu, o veya bu şekilde hayatımda olduğunu bilmek yetiyor bana. Zaten yanında olunca da sevdirmiyor kendini. Uzaktan uzağa seviyorum ulan diyorsun kendi kendine. Arada sesli söyleyecek olsan hemen mızmızlanıyor. Uffff baba! Babaya ufff denmez, zamane çocukları tepeden tırnağa dayaklık ama psikolojileri bozulur diye eylemsizliğimizi korumak zorunda kalıyoruz. Bendeniz arada kaçak yapabilirim ama aramızda. Uyumasını beklemek gerekiyor yanına sokulabilmek için. Zor iş yani sevmek.

Gün içinde telefon konuşmalarımız oluyor. Eğer kabahati varsa kısa kesiyor sohbeti, bir şey isteyecekse en kırılgan tavrını takınıyor. Ama genelde başka şeylerle uğraştığı için kendini elin kızının telefonuna musallat olmuş, nezaketen konuşulan ezik gibi hissediyorsun. Hissetmiyorum ama hissedecek olsam öyle hissederdim. Zor yani.

Akşam eve dönüşler hep aynı terane. Kapının arkasına saklanılacak ve sürpriiiiz diye feryat edilecek. Hiç şaşırmıyorum. Sürpriz sevmiyorum ben ama onu seviyorum. Bacağıma sarılıyor. Kafasını okşuyorum, bazen öpüyorum çekip gidene kadar. Çizgi film seyrediyor ya da bebekleriyle zaman geçiriyor. Ne buluyorsa onlarda. Burada sahici babası varken o gidip ucuz bebekleriyle ilgileniyor. Ucuz dediysem eşek yüküyle para ödeniyor o sürtüklere. Ama ucuzlar işte, aynı fabrikadan çıkmış gibiler, aynı elbiseleri giyinip saçlarına aynı modeli veriyorlar. Hem ucuz hem sıradanlar. Ben öyle değilim oysa. Şaşırtıcıyım, komiğim, yakışıklıyım, anlayışlıyım… Kültürlü olduğum bile söylenebilir. Pazar günü sabahın köründe uyanıp jimnastiğe götürüyorum eşeği. Daha ne yapayım. Ama bunlar para etmiyor bizim evde. Varsa yoksa bebekler.

Saat ilerledikçe işler değişiyor. Yatmamak için sırnaşmalar, yanaşmalar başlıyor. Yer miyim ben. Tamam, bazen yiyorum ama bile bile yiyorum. Yoksa kül yutmam. Beni seven günün her saatinde sevecek arkadaş. Uyumamak için bana sığınmayacak. Babacım babacım diyip dibimde dolaşmayacak. İş mi şimdi bu. Sen onu her an öpüp koklamak isteyeceksin ama o sana sadece uykudan önce izin verecek. Ağır işçilik babalık. Gönül dayanmaz. Ver ver nereye kadar. Daha fazla cümle kurardım ama baba benimle yatar mısın dedi. Yazmak önemli ama kızım daha önemli. Seviyorum ulan. Neticede.

GRİ ve SİYAH - 29.8.2017

1055 kere okundu

Kısmeti kapalı bir güne daha merhaba derken saate bakma ihtiyacı hissediyor insan; yediyi on altı dakika geçiyor. Günaydın sözcüğünün dalga geçmek için kullanıldığı saatlerde sıcacık yatağını -ki mevsim itibariyle sıcak olması o kadar da iyi bir şey değil- terk edip kölelik sisteminin çarkları arasında biraz daha ufalanmak için hazırlanıyorsun. Amerikan filmlerindeki cenazeleri süsler gibi süslüyorsun kendini. Seninki de bir çeşit ölüm. Yavaş yavaş ölüyorsun yaşamak yerine. Üstelik son kez de süslenmiyorsun, yarın sabah da yapacaksın aynı şeyleri. Bilerek ve isteyerek üstelik, belki de en kötüsü de bu.

Eleştirmek için yaratılmış bir topluluğun payına düşeni heyecan duyarak, iştahla yapan sıradan bir bireyiyim ben. Tıpkı diğer milyonlarcası gibi. Mutluluk endeksi diye bir şey var. Arada gazetede haberleri çıkıyor. Gazete dediysem internet üzerinden… Yoksa o süprüntülere para vermeyi yıllar önce bıraktım. Aptallığımın sınırları dışına çıkardım kurmaca cümle ve fotoğraf çöplüklerini. Bu endeks meselesinde dünyanın en kötülerinden biri çıkıyoruz her seferinde. Hayatın güzelliklerinden önce eleştirebileceğimiz şeyleri arayan gözlerimiz ve kulaklarımızla da başka türlüsü olamıyor zaten. Bardağın boş tarafı üzerine uzmanlığımız. Sonrası malum. İpe sapa gelmez yargılarımızı kulaktan dolma bilgilerimizle destekleyerek linç ediyoruz önümüze ne çıkarsa. Dün iyi dediğimize kötü diyebiliyoruz. Dün sevdiğimizden bugün nefret edebiliyoruz. Dün yaşarken bugün ölebiliyoruz. Ama önce süslenmemiz gerek. Aslında iç güzellik her şeyden önemlidir ama yine de biz en güzel kıyafetlerimizle çıkalım sokağa. Bu hayvanlar bizim gibi değil, tek dertleri nasıl göründüğümüz!

Yeşil yapalım dedim, ya da pembe veya mavi. Yok dedi, dediler… Devlet dediğin ciddi olur, ciddiyetin rengi de gri ya da siyahtır. Lacivert olsa olmaz mı dedim. Cevap bile vermediler. İçi gri ya da siyah olan insanlardan renkli bir şeyler beklemek akıl karı değil zaten. Kız madalya azanmış minderde, çocuk da aynı minderde kıza evlenme teklif etmiş. Güreş federasyonu başkanından jet gibi açıklama; tasvip etmiyorum. Etsen şaşırırdım zaten. Gri ya da siyah bir kalpte sevgi aramak samanlıkta olmayan iğneyi aramak gibidir. Ben de sevmem öyle uluorta evlilik teklifini. Evliliğe de karşıyım, teklifine de. Hatta bunun milletin gözüne sokulmasına hepten karşıyım. Birkaç seneye şiddetli geçimsizlik ya da aldatmadan dolayı ayrılacaksınız muhtemelen. Çocuk ortada kalacak. Bir taraf ömrü boyunca ödeyeceği bir nafakaya mahkûm olacak. Ama güzellik işte... Bırak isteyen istediği gibi yaşasın. Renk gelsin devlet kurumunun binasına. Pembe gelsin, yeşil ya da turuncu gelsin. Mavi gelsin olanca canlılığıyla. Bırak minderde mutlu olsun kızcağız, çevreyi rahatsız etmeyecek seviyede şarkılar duyulsun hoparlörlerden. İçindeki siyahlığı bulaştırmaya çalışma başkalarına. Kendin gibilerle al gülüm ver gülüm oyna sen yine, kendi dünyanda istediğin boka bulaş, istediğin düzenbazlığı yap ama uzak dur benden, bana bulaşma. Gizli kapaklı yerlerde delirerek, kontrolden çıkarak mutlu olmaya çalışma. Ya da çalış ama kendin gibilerle… Bana bulaşma. Ben mavi seviyorum, yeşil seviyorum. Ben insanları olduğu gibi kabul ediyorum. Tasvip etmediklerimden uzak duruyorum. Benim gibi olmayanı tukaka etmiyorum. Ömrün uzun değil, ömrünüz uzun değil. Eninde sonunda yok olacaksınız. Mezarınızın üzerinde yeşil otlar bitecek, pembe çiçekler açacak. Gökyüzü uzanacak boydan boya mavinin her tonuyla. Artık çok geç olacak!

Sevgisizlik her sorunun temeli. Sevmeyen insanlarla dolu bir şehrin gri binalarla dolu olması kaçınılmaz. Hava kararmaya başladığında bazıları gizli kapaklı yerlerde, bazıları açık açık alkolle sulasa da içindeki mezarlığı ölüyü canlandıramaz. Ayık kafayla ulaşamadığınız yere sarhoş kafayla ancak ulaştığınızı sanırsınız. Normale döndüğünüzde her şey eskisinden de kötüdür.

Uyanmasak daha iyi sabahın köründe. Öğleden sonralara kadar yatakta kalsak. Görmesek sokakları dolduran kalabalık yığınlarını. Biz bize kalsak. Kulak versek içimize, en içimize inip hal hatır sorsak. Bir sıkıntın var mı, bir derdin var mı desek en samimi ses tonumuzla. Çözebildiğimiz dertlerimizi çözsek, çözemediklerimizi kabullensek. Kendisiyle barışık olmayan kimseyle dost olamaz gibi bir laf etmiş olmalı eskilerden biri. Dost olsak kendimizle, sevsek sevebildiğimiz kadar.  Radyoda sevdiğimiz bir parça çalsa, sevdiğimiz tarafından kalksak yatağın. Banyoda yüzümüze iki avuç su vursak. Kahve yapsak kendimize ya da çay. Günaydın bile denmesine razı olsak. Pembe olsak ve mavi, bir de yeşil. Çünkü önce içiniz renklenir, sonra dünya.

GİDERİM BELKİ - 15.8.2017

1205 kere okundu

Ölürüm belki, belki ölmem bilmiyorum. Hayat sigortamı üç katına çıkardım. Bankayla görüştüm, ne kadar kredi verirsiniz dedim, ne kadar istersiniz dediler, tamam dedim. Ölürüm belki, belki ölmem bilmiyorum. Ama yarın ölecekmişsin gibi yaşa diyor kitap. Çok erken yarın, üç beş ay yapalım şunu. Bunca yıllık hukukumuz var!

Ölmeden önce yapılması gereken yüz şey listesini yapacaktım ama muhtemel son günlerimde durup liste ile uğraşmak aptallık olur diye düşündüm. Aklıma geldikçe yapayım dedim, attım kendimi sokağa. İlk hedefim hödük bir minibüsçü dövmek. Ama çakal gibi sürüyle geziyor ibneler. Bir tanesini döverim, hadi ikinciye de bir iki yumruk salladım ama üçüncü gelirse kesin hastanelik olurum. Giderayak minibüsçü dayağı yersem çizik karizmayla öteki tarafta keyifsiz günler geçirmem muhtemel. Minibüs yolu dışına sürüklemem lazım bir tanesini ama nasıl. Erteledim bunu, birkaç hafta sonrasına.

İkinci kitabımı bitirmeliyim dedim ve oturdum bilgisayarın başına. Öteye beriye çiziktirdiğim şiirlerimi topladım. Doksana yakın ipe sapa gelir satır kalabalığı çıktı ortaya. Beş kişiye gönderdim. Sevmediklerinizi kırmızıya boyayın dedim, olsa da olur olmasa da olurları sarıya. Olur da ay ben buna bayıldım dediğiniz olursa yeşil rengi kullanın. Bir tanesi whatsapptan yazmaya başladı bunlar hep yeşil diye. O da anlamış öleceğimi, aklınca moral veriyor. İşini yap sen arkadaş, vay arkadaş. Ben zaten sigortaya ve bankaya attığım kazıkla moralli gideceğim, bir de minibüsçü döversem değmeyin keyfime. Eylül başı kitabı hazırlayıp Kadir’e göndereceğim. O da muhtemelen şiir satmıyor diyecek, mırın kırın edecek ama sanki düz yazı satıyor. Sekiz senede bir kitap yazdık, sekiz kişi iştahla okumadı. Aslında geberecek çok kişi var ama işte sırayla olmuyor bu işler. Çok oldu karar vereli, okur denen kalabalık puşt gibi, gavat gibi bişey. Gidici olduğum için rahatça söyleyebilirim; ya çok olacak okur ya da hiç olmayacak. Üç beş kişi sevdi diye ulan yazsam mı yine ikileminde kalıyorsun; yazsan bi dert yazmasan bi dert. Kimse okumasa süper, benden olmuyor diyip şarkı söylemeyi denersin. Gerçi şarkıcı ölür ben yaşarım diye umuyordum ama olmadı. Hastanede ziyaret ettim, domuz gibi maşallah. Neyse, şarkı söylemek bizim işimiz değil. Madem yaşamaya devam edecek o yapsın.

Kızım var, tek dert o. Ama onu da hallettim. Bu eşek sıpası biraz dedeye biraz da bana benzemiş. Herkesten vazgeçebiliyor ve ziyadesiyle bencil. Bir ağlar, iki iç geçirir ama alışır bensizliğe. Mektuplar yazacağım ona yetiştirebilirsem. Her yaş günü için ayrı mektup. On sekiz yaşına kadar. On sekizinci yaşında da muhtemelen Ceyhun yapar benim yerime bunu bir kitap bastıracağım. Onun için yazdığım yazılar var, okuma olayını henüz çözemediği için bilmiyor. Onları ve mektupları kitaplaştırıp on sekizinci yaş günü hediyesi olarak nanananaaaam. Bakıyorum öteye beriye; yaşayan öküz babalar bile benim ölüyken yaptıklarımı yapmıyor kızı için. Hem genlerim var onda miras olarak; özenle seçilmiş elit genler. Gerçi annesininkiler de var ama biraz geri dursunlar lütfen. Meftaya saygı gereği bana ait genlerin öne çıkmasına izin versinler. Yaşasam derin için de bir şeyler yazmak isterdim ama son birkaç ayımda bile sosyal medyayla uğraşmaktan yazmaya zaman ayıramayacağım sanırım. Affet beni Derinim, amcan aptal bir öküz. Demir serserisi, kızıma sataşırsan gece rüyana girerim haberin olsun. Şaka lan şaka, rüyana girerim ama taktik vermek için. Büyüyünce anlarsın ne demek istediğimi.

Annemle ilgili mevzuya hiç girmeyeceğim, zira bu konuda espri yapmak bile içimden gelmiyor.

Bu zamana kadar yazdıklarımı okuduğum bir ev sakini bıçakla saldırdı bana, kendimi çalışma odama kilitleyerek yazmaya devam ediyorum. Allahın işine karışılmaz, sen gitme dedin diye kalacak değilim. İsterdim gerçi ama elde olmayan sebepler, malum… Gerçi onca kahrımı çektin, bi bıçaklamak da hakkın ama canım yanar diye korkuyorum. Birlikte yaptığımız şeyleri sadece kızımla yap. Başkaları bilmesin; deli derler, tefe çalıp koyarlar seni. İçlerindeki çocuk öldüğü için senin içindeki çocuğu da akıllarının tımarhanesine kapatmak isterler. Güvenme onlara, hiçbirine. Ben yokum diye her dediğini yapma o bacaksızın, sonra önünü alamazsın. Diploma aldığında, işe başladığında, evlendiğinde falan da ağlama boşuna. Kimse görmese de ben civarda olacağım. Trabzon'dan uzak kalmasın, her yıl en az bir kere gitsin. İyi tarafından bak, artık kimse kızdı diye bütün evi ayakkabıyla gezmeyecek, gömleğini pantolonunu öteye beriye atmayacak, ellerini yıkadıktan sonra şıp şıp ortalarda dolaşmayacak. Soğuk gecelerde senle yatmasına izin ver, üşümesin. Unutmadan... O gün o göt Ümit’i de etrafta görmek istemiyorum. Vicdan azabıyla alkolik olsun, beter olsun ibne. Uğrarım ben zaman zaman, açmam arayı. Söz. Ama o bıçağı yerine bırak lütfen!

Dışarıdan müzik sesi geliyor, zara olsa gerek. Uyan sunam uyan derin uykudan diyor. Mp3 listesi yapmam gerek. Malum yerde can sıkıntısından ikinci kez ölmek istemiyorum. Şimdi diyeceksiniz ki orada mp3 mü olur. Sanki çok gittiniz de biliyorsunuz olup olmayacağınızı. Benden size bir tavsiye, yaşanmışlıklardan çıkarılmış bir ders. Her boku bilmeniz gerekmiyor. Ben otuz yıl boyunca her şeyi bildiğimi zannettim ve bunu herkese göstermek için konuştum durmadan. Son on yılda ise çeşitli yöntemlerle “ulan geri zekalı, bir bok bildiğin yok” dedim kendi kendime. Tam da kendimi inandırmışken -ki hiçbir şey bilmediğini bilen insanların bir bölümü tattan yenmez- hakem tabelayı kaldırıp uzatma dakikalarını işaret etti. Ben de doldur boşalt kıvamında minibüsçü aramakla başladım işe. Müzik olayı önemli ama Zara’yı yanımda götürmüyorum. Hem yanımda kadınla gitmek kötü izlenim uyandırabilir.

Diyeceğim o ki zaman geçiyor; durasıca akrep ve yelkovan kıçına nişadır sürülmüş eşek gibi koşturuyor. Beni umursadıkları yok tabi. Kimim ki ben. Bir bölü yedi buçuk milyar. Matematiğini yapsan kim olduğumu yazmak için üç gününü virgülden önceki sıfırları yazmak için harcarsın. Değmez yani. Ulan az yapılan bir şey diye kitap yazdık. Yılda beş yüz milyon kitap basılıyormuş. Al sana virgülden önceki sıfırlarla yaşanacak gereksiz bir macera daha. Şimdi bu dinsiz imansız akrep niye yavaş dönsün kızım beni üç beş gün daha fazladan görecek diye. Kızım da yok zaten, nerede bir kalabalık görse peşine takılıyor. Aynı benim çocuk günlerim. Akıllanırsın ama ben görmem derdi babam. Akıllandım mı bilmem ama kızım da akıllanır ama ben kesin görmem. Abi sen de yedi sekiz saatin akrep ve yelkovanını kır. Bir de şu toprağı kaldır oradan. Belki cavcaga fındıkları hala yaşıyordur. Bir boşluk bulmuşlardır nefes alacak, birileri kurtarsın diye bekliyorlardır. Ümitleri ölse de kendileri ölmemiştir belki. Zaman bulursan resim yapmaya geri de dön. Çalışarak bir bok olmuyor. Ben otuz yıl çalıştım çünkü, bi bok olmadı. Aklımda kalan çalışmayıp aylak aylak gezdiğim zamanlar hep, severek uğraştığım şeyler.

Kar abd a Bosis
25.8.2017 Cuma

Kitabını.okudum çok sıkıcı3.kitapta ruh yoktu. .insani yoruyor

YOL MU VAR - 29.7.2017

737 kere okundu

Ölüyoruz lan, hal mi kaldı yaşamaya? Sene olmuş iki bin bilmem kaç, ceviz büyüklüğünde dolular keyifsiz bir fırtınayla yere çarpıyor. Arka camı patlıyor arabanın, korkuyor dışarı çıkmaya çocuklar. Ardı ardına sesler geliyor. Hiç sevmediğimiz bir kavganın ortasındayız da sıra bize gelmek üzereymiş gibi. Pişman olmak için geç artık. Geri dönüş yoluna kökünden kopup yola devrilen yüz yıllık bir çınar ağacı devirmiş. Ölüyoruz lan, hal mi kaldı yaşamaya?

En çok konuşanlardır en az sözü söyleyen ve susanlardır en çok konuşanlar diyor kitap. Eski model ciltlenmiş siyah kabuklu bir kitap. Açıp sayfalarını karıştırıyorum. Shakespeare’den, Nietzche’den Eflatun’dan ve adını bilmediğim başka adamlardan aşırılan kelimelerle kurulmuş etkileyici cümleler. Ben etkilenmedim. Yeterince yaşamış herkes gibi artık etkilenmiyorum. Bundan da bahsediyor olmalı kitap ama zamanım yok okumaya. Nasılsa okuyacak başkaları. Yaşayacak biz ölürken. Ve susacak büyük adam desinler diye. Ben beceremiyorum susmayı, hafifliğimi buna borçluyum.

Yol mu var ne; ben diyeyim üç vakte kadar siz deyin beş. Fal baktırdım iki gün önce. Kahveyi biri içti, fala diğeri baktı. Ama niyet benden yanaydı. Beyaz beyaz bulutlar çekildikçe güneş görünürmüş. Çok sıcak günler varmış. Yolculuk da çabası. Sonbaharı beklesek olmaz mı diyecek olsum, olmaz dedi. Sen sevmezsin beklemeyi diye de ekledi bilirmiş gibi. Sevmesek ne olacak ki. Beklenmesi gerekiyorsa bekler insan, sevmek ya da sevmemek kişisel sorun olarak birikir cepte. Bekleten umursamaz, zaman akmaz, hava sıcaktır, aylardan temmuz ya da ağustos. Kahve kadar sıcak yani. Eskiden az rastlanırdı böyle lakırdılara ama sonradan değiştik. Her gün en az bir Türk Kahvesi içmeden duramam diyor haspam. Daha önce de metrobüse binemem demişti. Nazlı yetiştirilmiş. Ulan şimdi başlardım kahvene ama sesim kısık. Seni gitmek istediğin yere daha hızlı ulaştıracak yani seni daha mutlu edecek başka bir şey biliyorsan ona bin. Metrobüs alınganlık yapmaz. İnince kahveni de içersin, közde pişirilmiş!

Yok efendiler yok, buralar bize göre değil. Biz de hiçbir yere göre değiliz aslında ama akılda hep bir deniz kenarı hayali. Kimle konuşsan ağzını büze büze Ege’yi düşünüyorum diyor. Ben de düşünüyorum ama kısmet olmadı. Hatta isterseniz yarın akşam yemeğinde bana gelin; rakı balık yapayım size. Yeterince çakırkeyif olursak birlikte düşünebiliriz! Egeyi canım Ege’yi. Yanlış anlamayın hemen. Gerçi bir şeyleri anlıyor olmanız sevindirici, ben sizi süzme salak zannetmiştim.

İyi diyorsun, güzel diyorsun da o öyle değil işte. Ben biliyorum hepsini. Her şeyi biliyorum hatta. İnanmazsan sor ama şimdi değil. Müsait değilim. Çok bilen insanlar gibi benim de kafam meşgul. Takıldığın yer olursa gel. Sonra gel ama. Şimdi kitap okumam gerekiyor. Kara kabuklu eski bir kitap.

İKİ TİP İNSAN SEVERİM BEN - 9.7.2017

2045 kere okundu

İki tip insanı severim ben; canı istemediğinde yan gelip yatabileni, canı istediğinde aylak aylak gezebileni. Bir yaşam biçimidir bu, felsefedir. Doğayı koru der kitap, yok oluş sonsuza dektir. Bunun önüne geçemezsin ama yavaşlatmak mümkündür. Daha az eksilmek ve daha az örselenmek için bağlarını kopartabilen insanı severim ben, kanunsuz olmadan kuralları hiçe sayabileni…

Ne ömrüm yeter ne de cebimdeki para. Yaşamak için onca sebep varken yavaş yavaş ölmeyi tercih eden bizler yine bizim gibi yavaş yavaş ölecek çocuklarımızla övüneduralım elin İsveçli gençleri gelip kamp kursunlar yaşadığımız memleketin daha adını bile duymadığımız Kapıkaya Antik Kenti’nin kıyısına. Annemizin tek başımıza sokağa çıkarken her seferinde sayfalar dolusu nasihat ettiği bir dünyanın aynı yaştaki, daha lise çağındaki başka bir kültürün ve muhtemelen bizden bambaşka gençlerinin serüvenini film gibi seyretmek düşsün payımıza.

İki tip insanı severim ben; koşulsuzca teslim olup, sebepsizce özgürlüğünü ilan edebileni. Hesapsızca hayal kuranı, kalabalıktaki zehri ilk bakışta anlayanı, yaşamını yaşının ritüellerine kurban etmeyeni… İki tip insanı severim ben, canı istediğinde sonsuza dek kalabileni ve canı istemediğinde çekip gidebileni. Var mı diye gelir akla hemen! Cevap nettir; varsa bile ben görmedim.

Yaşamak için değil de ölmek için yaratılmışız sanır tanımayan. Ölünce cennet garantimiz var diye bunlar hep… Oysa Hasan Sabbah ölmeden de cennete gidilebileceğine inandırmıştı müritlerini. Ama biz yine de taşlarız ölmeden cennete gideni. En hinoğlu hinlerimizdir der kitap bu dünyada vazgeçtikleri için öteki tarafta misliyle ödüllendirileceğini sananlar.

Kendimizi ödüllendirmek için ölmek zorunda olduğumuz bir dünyanın yaşanır bir yer olması ne kadar mümkün diye sorsam kendime yüzüm önüme düşerdi muhtemelen!

Şehrin yumuşak eğimli, alçak gönüllü tepelerine doğru usul usul sokulan Haliç’ine Pierre Loti’den bakan yazarın -ki bu yazar bu cümleleri yazan kıytırık yazar değil asla- cümlelerini okuyarak iki adım ötemizdeki güzelliğe bile yabancı olduğumuzu aklımıza getirip mutsuzluğumuza bir basamak daha ekleyebiliriz. Öncesinde ve sonrasında daha bayağı sebeplerle eklenen mutsuzluk basamakları -spor, siyaset, televizyon, ekonomi, satılsın diye dini motifler eklenmiş ucuz kitaplar- geri dönülmez yüksekliğe çıkınca ki burada da akla İstanbul’u sokak sokak işgal eden gökdelen isimli, mutsuz, ruhsuz, biçimsiz ve ziyadesiyle sonradan görme iğrenç beton yığınları geliyor tek çare kalıyor… Ne güzel icattır diyor geveze kitabımız balkon için; insanlardan sıkılınca çık nefes al, sıcak havadan sıkılınca çık serinle, hayattan sıkılınca çık atla. Mutsuzluklarla basamak basamak ulaştığınız yükseklikten aşağıya atlayarak kurtulabilirsiniz ancak, çünkü geri dönecek gücünüz kalmamıştır artık! Ama orada da büyük bir sorun çıkar karşınıza. İntihar etmek günahtır ve günahkârların öldükten sonra da mutlu olması zordur. Ölerek bile kurtulamadığımız bir hayatı yaşamaktan başka çaremiz yoktur.

Gözlerinin içi gülüyor insanın ilk telefon çalana kadar, yarın sakın geç kalma diyor aslında hiç sevememen gereken ses, işimiz var. Çalışkan insanlar harika bir tabloyu yakarak ısınmaya çalışan ahmaklardır der oysa kitap!

Kulaklarımızı tıkarız mutluluğa gebe sözlere. Çok zaman önce çizilmiş yolumuz; belki yirmi kuşak önce, belki kırk… Elin gönlünce yaşayan İsveçli gencine üç liraya sattığımız bir liralık suyla yaşadığımız sinsi keyfin tadını çıkardığımızı sanarak ölmek düşer payımıza. Ki o üç liraya elli tane daha üç lira ekleyerek altıncı kırmızı renkli ayakkabımıza sahip olurken, yeni ayakkabılarımızı İnstagram’da paylaşırken devam edecektir şahsi yok oluşumuz. Doğayı koru, insanı sev, iyilik yap, pembeyi ve yeşili de sev. Uzun uzun öp sevdiklerini, sevmediklerin bilsin sevmediğini. İhtiyacın olan kadarını tüket, ihtiyacı olana ver fazlasını. Çünkü sonsuza dek sürer yok oluş; durduramazsın ama yavaşlatabilirsin.

Ve ayrıca Aslı Erdoğan harika bir yazardır, siyasi kimliğinin yarısı kadar edebi kimliğini de irdelesek dünya daha güzel bir yer olurdu.