SEVİYORUM ULAN - 07.10.2017

1003 kere okundu

Seviyorum ulan! Sabah kalkıp yanına gidiyorum, öpüyorum yanağından, boynuna sokup koca burnumu kokusunu içime çekiyorum. Seviyorum. Yüzümü yıkıyorum, akşamdan fırçalamamışsam dişlerimi fırçalıyorum, koltuk altlarıma iki fıs fıs ter kokmayalım diye. Sonra yine yanına... Üstünü örtüyorum mevsim kışsa, yazsa terlemiş mi diye bakıyorum, saçı yüzüne gelmişse yüzünü saçlardan kurtarıyorum. Seviyorum ulan, dokunarak seviyorum.

Kılık kıyafet konusu büyük mesele, büyüse de baba bugün şunları giy dese. Ama uyuyor mışıl mışıl. Ne giysem diye otuz kırk saniye düşünüp en rahatından bir şeyler geçiriyorum sırtıma. Bazen de tiril tiril giyindiğim oluyor ama rahatlık önemli. O da rahat kıyafetler tercih etsin istiyorum, benim yönlendirmemle oluşsun tarzı. Neticede her şeyin en iyisini babalar bilir. Ben bilirim yani, babayım ben, tam zamanlı profesyonel baba. Bu aralar biraz aksasam da çok iyiyim bu konuda. Herkese tavsiye ederim. Niye ediyorsam!!!

Gün boyu sokakta işte ayrısın ondan. İnsan aşık olduğu insandan ayrı geçirdiği zamana zaman demez ama ben diyorum. Gerçi aşk biraz abartı oldu. Seviyorum ulan ben. Neyse… O civarımda olmasa da güvende olduğunu, o veya bu şekilde hayatımda olduğunu bilmek yetiyor bana. Zaten yanında olunca da sevdirmiyor kendini. Uzaktan uzağa seviyorum ulan diyorsun kendi kendine. Arada sesli söyleyecek olsan hemen mızmızlanıyor. Uffff baba! Babaya ufff denmez, zamane çocukları tepeden tırnağa dayaklık ama psikolojileri bozulur diye eylemsizliğimizi korumak zorunda kalıyoruz. Bendeniz arada kaçak yapabilirim ama aramızda. Uyumasını beklemek gerekiyor yanına sokulabilmek için. Zor iş yani sevmek.

Gün içinde telefon konuşmalarımız oluyor. Eğer kabahati varsa kısa kesiyor sohbeti, bir şey isteyecekse en kırılgan tavrını takınıyor. Ama genelde başka şeylerle uğraştığı için kendini elin kızının telefonuna musallat olmuş, nezaketen konuşulan ezik gibi hissediyorsun. Hissetmiyorum ama hissedecek olsam öyle hissederdim. Zor yani.

Akşam eve dönüşler hep aynı terane. Kapının arkasına saklanılacak ve sürpriiiiz diye feryat edilecek. Hiç şaşırmıyorum. Sürpriz sevmiyorum ben ama onu seviyorum. Bacağıma sarılıyor. Kafasını okşuyorum, bazen öpüyorum çekip gidene kadar. Çizgi film seyrediyor ya da bebekleriyle zaman geçiriyor. Ne buluyorsa onlarda. Burada sahici babası varken o gidip ucuz bebekleriyle ilgileniyor. Ucuz dediysem eşek yüküyle para ödeniyor o sürtüklere. Ama ucuzlar işte, aynı fabrikadan çıkmış gibiler, aynı elbiseleri giyinip saçlarına aynı modeli veriyorlar. Hem ucuz hem sıradanlar. Ben öyle değilim oysa. Şaşırtıcıyım, komiğim, yakışıklıyım, anlayışlıyım… Kültürlü olduğum bile söylenebilir. Pazar günü sabahın köründe uyanıp jimnastiğe götürüyorum eşeği. Daha ne yapayım. Ama bunlar para etmiyor bizim evde. Varsa yoksa bebekler.

Saat ilerledikçe işler değişiyor. Yatmamak için sırnaşmalar, yanaşmalar başlıyor. Yer miyim ben. Tamam, bazen yiyorum ama bile bile yiyorum. Yoksa kül yutmam. Beni seven günün her saatinde sevecek arkadaş. Uyumamak için bana sığınmayacak. Babacım babacım diyip dibimde dolaşmayacak. İş mi şimdi bu. Sen onu her an öpüp koklamak isteyeceksin ama o sana sadece uykudan önce izin verecek. Ağır işçilik babalık. Gönül dayanmaz. Ver ver nereye kadar. Daha fazla cümle kurardım ama baba benimle yatar mısın dedi. Yazmak önemli ama kızım daha önemli. Seviyorum ulan. Neticede…

GRİ ve SİYAH - 29.08.2017

1024 kere okundu

Kısmeti kapalı bir güne daha merhaba derken saate bakma ihtiyacı hissediyor insan; yediyi on altı dakika geçiyor. Günaydın sözcüğünün dalga geçmek için kullanıldığı saatlerde sıcacık yatağını -ki mevsim itibariyle sıcak olması o kadar da iyi bir şey değil- terk edip kölelik sisteminin çarkları arasında biraz daha ufalanmak için hazırlanıyorsun. Amerikan filmlerindeki cenazeleri süsler gibi süslüyorsun kendini. Seninki de bir çeşit ölüm. Yavaş yavaş ölüyorsun yaşamak yerine. Üstelik son kez de süslenmiyorsun, yarın sabah da yapacaksın aynı şeyleri. Bilerek ve isteyerek üstelik, belki de en kötüsü de bu.

Eleştirmek için yaratılmış bir topluluğun payına düşeni heyecan duyarak, iştahla yapan sıradan bir bireyiyim ben. Tıpkı diğer milyonlarcası gibi. Mutluluk endeksi diye bir şey var. Arada gazetede haberleri çıkıyor. Gazete dediysem internet üzerinden… Yoksa o süprüntülere para vermeyi yıllar önce bıraktım. Aptallığımın sınırları dışına çıkardım kurmaca cümle ve fotoğraf çöplüklerini. Bu endeks meselesinde dünyanın en kötülerinden biri çıkıyoruz her seferinde. Hayatın güzelliklerinden önce eleştirebileceğimiz şeyleri arayan gözlerimiz ve kulaklarımızla da başka türlüsü olamıyor zaten. Bardağın boş tarafı üzerine uzmanlığımız. Sonrası malum. İpe sapa gelmez yargılarımızı kulaktan dolma bilgilerimizle destekleyerek linç ediyoruz önümüze ne çıkarsa. Dün iyi dediğimize kötü diyebiliyoruz. Dün sevdiğimizden bugün nefret edebiliyoruz. Dün yaşarken bugün ölebiliyoruz. Ama önce süslenmemiz gerek. Aslında iç güzellik her şeyden önemlidir ama yine de biz en güzel kıyafetlerimizle çıkalım sokağa. Bu hayvanlar bizim gibi değil, tek dertleri nasıl göründüğümüz!

Yeşil yapalım dedim, ya da pembe veya mavi. Yok dedi, dediler… Devlet dediğin ciddi olur, ciddiyetin rengi de gri ya da siyahtır. Lacivert olsa olmaz mı dedim. Cevap bile vermediler. İçi gri ya da siyah olan insanlardan renkli bir şeyler beklemek akıl karı değil zaten. Kız madalya azanmış minderde, çocuk da aynı minderde kıza evlenme teklif etmiş. Güreş federasyonu başkanından jet gibi açıklama; tasvip etmiyorum. Etsen şaşırırdım zaten. Gri ya da siyah bir kalpte sevgi aramak samanlıkta olmayan iğneyi aramak gibidir. Ben de sevmem öyle uluorta evlilik teklifini. Evliliğe de karşıyım, teklifine de. Hatta bunun milletin gözüne sokulmasına hepten karşıyım. Birkaç seneye şiddetli geçimsizlik ya da aldatmadan dolayı ayrılacaksınız muhtemelen. Çocuk ortada kalacak. Bir taraf ömrü boyunca ödeyeceği bir nafakaya mahkûm olacak. Ama güzellik işte... Bırak isteyen istediği gibi yaşasın. Renk gelsin devlet kurumunun binasına. Pembe gelsin, yeşil ya da turuncu gelsin. Mavi gelsin olanca canlılığıyla. Bırak minderde mutlu olsun kızcağız, çevreyi rahatsız etmeyecek seviyede şarkılar duyulsun hoparlörlerden. İçindeki siyahlığı bulaştırmaya çalışma başkalarına. Kendin gibilerle al gülüm ver gülüm oyna sen yine, kendi dünyanda istediğin boka bulaş, istediğin düzenbazlığı yap ama uzak dur benden, bana bulaşma. Gizli kapaklı yerlerde delirerek, kontrolden çıkarak mutlu olmaya çalışma. Ya da çalış ama kendin gibilerle… Bana bulaşma. Ben mavi seviyorum, yeşil seviyorum. Ben insanları olduğu gibi kabul ediyorum. Tasvip etmediklerimden uzak duruyorum. Benim gibi olmayanı tukaka etmiyorum. Ömrün uzun değil, ömrünüz uzun değil. Eninde sonunda yok olacaksınız. Mezarınızın üzerinde yeşil otlar bitecek, pembe çiçekler açacak. Gökyüzü uzanacak boydan boya mavinin her tonuyla. Artık çok geç olacak!

Sevgisizlik her sorunun temeli. Sevmeyen insanlarla dolu bir şehrin gri binalarla dolu olması kaçınılmaz. Hava kararmaya başladığında bazıları gizli kapaklı yerlerde, bazıları açık açık alkolle sulasa da içindeki mezarlığı ölüyü canlandıramaz. Ayık kafayla ulaşamadığınız yere sarhoş kafayla ancak ulaştığınızı sanırsınız. Normale döndüğünüzde her şey eskisinden de kötüdür.

Uyanmasak daha iyi sabahın köründe. Öğleden sonralara kadar yatakta kalsak. Görmesek sokakları dolduran kalabalık yığınlarını. Biz bize kalsak. Kulak versek içimize, en içimize inip hal hatır sorsak. Bir sıkıntın var mı, bir derdin var mı desek en samimi ses tonumuzla. Çözebildiğimiz dertlerimizi çözsek, çözemediklerimizi kabullensek. Kendisiyle barışık olmayan kimseyle dost olamaz gibi bir laf etmiş olmalı eskilerden biri. Dost olsak kendimizle, sevsek sevebildiğimiz kadar.  Radyoda sevdiğimiz bir parça çalsa, sevdiğimiz tarafından kalksak yatağın. Banyoda yüzümüze iki avuç su vursak. Kahve yapsak kendimize ya da çay. Günaydın bile denmesine razı olsak. Pembe olsak ve mavi, bir de yeşil. Çünkü önce içiniz renklenir, sonra dünya.

GİDERİM BELKİ - 15.08.2017

1181 kere okundu

Ölürüm belki, belki ölmem bilmiyorum. Hayat sigortamı üç katına çıkardım. Bankayla görüştüm, ne kadar kredi verirsiniz dedim, ne kadar istersiniz dediler, tamam dedim. Ölürüm belki, belki ölmem bilmiyorum. Ama yarın ölecekmişsin gibi yaşa diyor kitap. Çok erken yarın, üç beş ay yapalım şunu. Bunca yıllık hukukumuz var!

Ölmeden önce yapılması gereken yüz şey listesini yapacaktım ama muhtemel son günlerimde durup liste ile uğraşmak aptallık olur diye düşündüm. Aklıma geldikçe yapayım dedim, attım kendimi sokağa. İlk hedefim hödük bir minibüsçü dövmek. Ama çakal gibi sürüyle geziyor ibneler. Bir tanesini döverim, hadi ikinciye de bir iki yumruk salladım ama üçüncü gelirse kesin hastanelik olurum. Giderayak minibüsçü dayağı yersem çizik karizmayla öteki tarafta keyifsiz günler geçirmem muhtemel. Minibüs yolu dışına sürüklemem lazım bir tanesini ama nasıl. Erteledim bunu, birkaç hafta sonrasına.

İkinci kitabımı bitirmeliyim dedim ve oturdum bilgisayarın başına. Öteye beriye çiziktirdiğim şiirlerimi topladım. Doksana yakın ipe sapa gelir satır kalabalığı çıktı ortaya. Beş kişiye gönderdim. Sevmediklerinizi kırmızıya boyayın dedim, olsa da olur olmasa da olurları sarıya. Olur da ay ben buna bayıldım dediğiniz olursa yeşil rengi kullanın. Bir tanesi whatsapptan yazmaya başladı bunlar hep yeşil diye. O da anlamış öleceğimi, aklınca moral veriyor. İşini yap sen arkadaş, vay arkadaş. Ben zaten sigortaya ve bankaya attığım kazıkla moralli gideceğim, bir de minibüsçü döversem değmeyin keyfime. Eylül başı kitabı hazırlayıp Kadir’e göndereceğim. O da muhtemelen şiir satmıyor diyecek, mırın kırın edecek ama sanki düz yazı satıyor. Sekiz senede bir kitap yazdık, sekiz kişi iştahla okumadı. Aslında geberecek çok kişi var ama işte sırayla olmuyor bu işler. Çok oldu karar vereli, okur denen kalabalık puşt gibi, gavat gibi bişey. Gidici olduğum için rahatça söyleyebilirim; ya çok olacak okur ya da hiç olmayacak. Üç beş kişi sevdi diye ulan yazsam mı yine ikileminde kalıyorsun; yazsan bi dert yazmasan bi dert. Kimse okumasa süper, benden olmuyor diyip şarkı söylemeyi denersin. Gerçi şarkıcı ölür ben yaşarım diye umuyordum ama olmadı. Hastanede ziyaret ettim, domuz gibi maşallah. Neyse, şarkı söylemek bizim işimiz değil. Madem yaşamaya devam edecek o yapsın.

Kızım var, tek dert o. Ama onu da hallettim. Bu eşek sıpası biraz dedeye biraz da bana benzemiş. Herkesten vazgeçebiliyor ve ziyadesiyle bencil. Bir ağlar, iki iç geçirir ama alışır bensizliğe. Mektuplar yazacağım ona yetiştirebilirsem. Her yaş günü için ayrı mektup. On sekiz yaşına kadar. On sekizinci yaşında da muhtemelen Ceyhun yapar benim yerime bunu bir kitap bastıracağım. Onun için yazdığım yazılar var, okuma olayını henüz çözemediği için bilmiyor. Onları ve mektupları kitaplaştırıp on sekizinci yaş günü hediyesi olarak nanananaaaam. Bakıyorum öteye beriye; yaşayan öküz babalar bile benim ölüyken yaptıklarımı yapmıyor kızı için. Hem genlerim var onda miras olarak; özenle seçilmiş elit genler. Gerçi annesininkiler de var ama biraz geri dursunlar lütfen. Meftaya saygı gereği bana ait genlerin öne çıkmasına izin versinler. Yaşasam derin için de bir şeyler yazmak isterdim ama son birkaç ayımda bile sosyal medyayla uğraşmaktan yazmaya zaman ayıramayacağım sanırım. Affet beni Derinim, amcan aptal bir öküz. Demir serserisi, kızıma sataşırsan gece rüyana girerim haberin olsun. Şaka lan şaka, rüyana girerim ama taktik vermek için. Büyüyünce anlarsın ne demek istediğimi.

Annemle ilgili mevzuya hiç girmeyeceğim, zira bu konuda espri yapmak bile içimden gelmiyor.

Bu zamana kadar yazdıklarımı okuduğum bir ev sakini bıçakla saldırdı bana, kendimi çalışma odama kilitleyerek yazmaya devam ediyorum. Allahın işine karışılmaz, sen gitme dedin diye kalacak değilim. İsterdim gerçi ama elde olmayan sebepler, malum… Gerçi onca kahrımı çektin, bi bıçaklamak da hakkın ama canım yanar diye korkuyorum. Birlikte yaptığımız şeyleri sadece kızımla yap. Başkaları bilmesin; deli derler, tefe çalıp koyarlar seni. İçlerindeki çocuk öldüğü için senin içindeki çocuğu da akıllarının tımarhanesine kapatmak isterler. Güvenme onlara, hiçbirine. Ben yokum diye her dediğini yapma o bacaksızın, sonra önünü alamazsın. Diploma aldığında, işe başladığında, evlendiğinde falan da ağlama boşuna. Kimse görmese de ben civarda olacağım. Trabzon'dan uzak kalmasın, her yıl en az bir kere gitsin. İyi tarafından bak, artık kimse kızdı diye bütün evi ayakkabıyla gezmeyecek, gömleğini pantolonunu öteye beriye atmayacak, ellerini yıkadıktan sonra şıp şıp ortalarda dolaşmayacak. Soğuk gecelerde senle yatmasına izin ver, üşümesin. Unutmadan... O gün o göt Ümit’i de etrafta görmek istemiyorum. Vicdan azabıyla alkolik olsun, beter olsun ibne. Uğrarım ben zaman zaman, açmam arayı. Söz. Ama o bıçağı yerine bırak lütfen!

Dışarıdan müzik sesi geliyor, zara olsa gerek. Uyan sunam uyan derin uykudan diyor. Mp3 listesi yapmam gerek. Malum yerde can sıkıntısından ikinci kez ölmek istemiyorum. Şimdi diyeceksiniz ki orada mp3 mü olur. Sanki çok gittiniz de biliyorsunuz olup olmayacağınızı. Benden size bir tavsiye, yaşanmışlıklardan çıkarılmış bir ders. Her boku bilmeniz gerekmiyor. Ben otuz yıl boyunca her şeyi bildiğimi zannettim ve bunu herkese göstermek için konuştum durmadan. Son on yılda ise çeşitli yöntemlerle “ulan geri zekalı, bir bok bildiğin yok” dedim kendi kendime. Tam da kendimi inandırmışken -ki hiçbir şey bilmediğini bilen insanların bir bölümü tattan yenmez- hakem tabelayı kaldırıp uzatma dakikalarını işaret etti. Ben de doldur boşalt kıvamında minibüsçü aramakla başladım işe. Müzik olayı önemli ama Zara’yı yanımda götürmüyorum. Hem yanımda kadınla gitmek kötü izlenim uyandırabilir.

Diyeceğim o ki zaman geçiyor; durasıca akrep ve yelkovan kıçına nişadır sürülmüş eşek gibi koşturuyor. Beni umursadıkları yok tabi. Kimim ki ben. Bir bölü yedi buçuk milyar. Matematiğini yapsan kim olduğumu yazmak için üç gününü virgülden önceki sıfırları yazmak için harcarsın. Değmez yani. Ulan az yapılan bir şey diye kitap yazdık. Yılda beş yüz milyon kitap basılıyormuş. Al sana virgülden önceki sıfırlarla yaşanacak gereksiz bir macera daha. Şimdi bu dinsiz imansız akrep niye yavaş dönsün kızım beni üç beş gün daha fazladan görecek diye. Kızım da yok zaten, nerede bir kalabalık görse peşine takılıyor. Aynı benim çocuk günlerim. Akıllanırsın ama ben görmem derdi babam. Akıllandım mı bilmem ama kızım da akıllanır ama ben kesin görmem. Abi sen de yedi sekiz saatin akrep ve yelkovanını kır. Bir de şu toprağı kaldır oradan. Belki cavcaga fındıkları hala yaşıyordur. Bir boşluk bulmuşlardır nefes alacak, birileri kurtarsın diye bekliyorlardır. Ümitleri ölse de kendileri ölmemiştir belki. Zaman bulursan resim yapmaya geri de dön. Çalışarak bir bok olmuyor. Ben otuz yıl çalıştım çünkü, bi bok olmadı. Aklımda kalan çalışmayıp aylak aylak gezdiğim zamanlar hep, severek uğraştığım şeyler.

Kar abd a Bosis
25.08.2017 Cuma

Kitabını.okudum çok sıkıcı3.kitapta ruh yoktu. .insani yoruyor

YOL MU VAR - 29.07.2017

720 kere okundu

Ölüyoruz lan, hal mi kaldı yaşamaya? Sene olmuş iki bin bilmem kaç, ceviz büyüklüğünde dolular keyifsiz bir fırtınayla yere çarpıyor. Arka camı patlıyor arabanın, korkuyor dışarı çıkmaya çocuklar. Ardı ardına sesler geliyor. Hiç sevmediğimiz bir kavganın ortasındayız da sıra bize gelmek üzereymiş gibi. Pişman olmak için geç artık. Geri dönüş yoluna kökünden kopup yola devrilen yüz yıllık bir çınar ağacı devirmiş. Ölüyoruz lan, hal mi kaldı yaşamaya?

En çok konuşanlardır en az sözü söyleyen ve susanlardır en çok konuşanlar diyor kitap. Eski model ciltlenmiş siyah kabuklu bir kitap. Açıp sayfalarını karıştırıyorum. Shakespeare’den, Nietzche’den Eflatun’dan ve adını bilmediğim başka adamlardan aşırılan kelimelerle kurulmuş etkileyici cümleler. Ben etkilenmedim. Yeterince yaşamış herkes gibi artık etkilenmiyorum. Bundan da bahsediyor olmalı kitap ama zamanım yok okumaya. Nasılsa okuyacak başkaları. Yaşayacak biz ölürken. Ve susacak büyük adam desinler diye. Ben beceremiyorum susmayı, hafifliğimi buna borçluyum.

Yol mu var ne; ben diyeyim üç vakte kadar siz deyin beş. Fal baktırdım iki gün önce. Kahveyi biri içti, fala diğeri baktı. Ama niyet benden yanaydı. Beyaz beyaz bulutlar çekildikçe güneş görünürmüş. Çok sıcak günler varmış. Yolculuk da çabası. Sonbaharı beklesek olmaz mı diyecek olsum, olmaz dedi. Sen sevmezsin beklemeyi diye de ekledi bilirmiş gibi. Sevmesek ne olacak ki. Beklenmesi gerekiyorsa bekler insan, sevmek ya da sevmemek kişisel sorun olarak birikir cepte. Bekleten umursamaz, zaman akmaz, hava sıcaktır, aylardan temmuz ya da ağustos. Kahve kadar sıcak yani. Eskiden az rastlanırdı böyle lakırdılara ama sonradan değiştik. Her gün en az bir Türk Kahvesi içmeden duramam diyor haspam. Daha önce de metrobüse binemem demişti. Nazlı yetiştirilmiş. Ulan şimdi başlardım kahvene ama sesim kısık. Seni gitmek istediğin yere daha hızlı ulaştıracak yani seni daha mutlu edecek başka bir şey biliyorsan ona bin. Metrobüs alınganlık yapmaz. İnince kahveni de içersin, közde pişirilmiş!

Yok efendiler yok, buralar bize göre değil. Biz de hiçbir yere göre değiliz aslında ama akılda hep bir deniz kenarı hayali. Kimle konuşsan ağzını büze büze Ege’yi düşünüyorum diyor. Ben de düşünüyorum ama kısmet olmadı. Hatta isterseniz yarın akşam yemeğinde bana gelin; rakı balık yapayım size. Yeterince çakırkeyif olursak birlikte düşünebiliriz! Egeyi canım Ege’yi. Yanlış anlamayın hemen. Gerçi bir şeyleri anlıyor olmanız sevindirici, ben sizi süzme salak zannetmiştim.

İyi diyorsun, güzel diyorsun da o öyle değil işte. Ben biliyorum hepsini. Her şeyi biliyorum hatta. İnanmazsan sor ama şimdi değil. Müsait değilim. Çok bilen insanlar gibi benim de kafam meşgul. Takıldığın yer olursa gel. Sonra gel ama. Şimdi kitap okumam gerekiyor. Kara kabuklu eski bir kitap.

İKİ TİP İNSAN SEVERİM BEN - 09.07.2017

2018 kere okundu

İki tip insanı severim ben; canı istemediğinde yan gelip yatabileni, canı istediğinde aylak aylak gezebileni. Bir yaşam biçimidir bu, felsefedir. Doğayı koru der kitap, yok oluş sonsuza dektir. Bunun önüne geçemezsin ama yavaşlatmak mümkündür. Daha az eksilmek ve daha az örselenmek için bağlarını kopartabilen insanı severim ben, kanunsuz olmadan kuralları hiçe sayabileni…

Ne ömrüm yeter ne de cebimdeki para. Yaşamak için onca sebep varken yavaş yavaş ölmeyi tercih eden bizler yine bizim gibi yavaş yavaş ölecek çocuklarımızla övüneduralım elin İsveçli gençleri gelip kamp kursunlar yaşadığımız memleketin daha adını bile duymadığımız Kapıkaya Antik Kenti’nin kıyısına. Annemizin tek başımıza sokağa çıkarken her seferinde sayfalar dolusu nasihat ettiği bir dünyanın aynı yaştaki, daha lise çağındaki başka bir kültürün ve muhtemelen bizden bambaşka gençlerinin serüvenini film gibi seyretmek düşsün payımıza.

İki tip insanı severim ben; koşulsuzca teslim olup, sebepsizce özgürlüğünü ilan edebileni. Hesapsızca hayal kuranı, kalabalıktaki zehri ilk bakışta anlayanı, yaşamını yaşının ritüellerine kurban etmeyeni… İki tip insanı severim ben, canı istediğinde sonsuza dek kalabileni ve canı istemediğinde çekip gidebileni. Var mı diye gelir akla hemen! Cevap nettir; varsa bile ben görmedim.

Yaşamak için değil de ölmek için yaratılmışız sanır tanımayan. Ölünce cennet garantimiz var diye bunlar hep… Oysa Hasan Sabbah ölmeden de cennete gidilebileceğine inandırmıştı müritlerini. Ama biz yine de taşlarız ölmeden cennete gideni. En hinoğlu hinlerimizdir der kitap bu dünyada vazgeçtikleri için öteki tarafta misliyle ödüllendirileceğini sananlar.

Kendimizi ödüllendirmek için ölmek zorunda olduğumuz bir dünyanın yaşanır bir yer olması ne kadar mümkün diye sorsam kendime yüzüm önüme düşerdi muhtemelen!

Şehrin yumuşak eğimli, alçak gönüllü tepelerine doğru usul usul sokulan Haliç’ine Pierre Loti’den bakan yazarın -ki bu yazar bu cümleleri yazan kıytırık yazar değil asla- cümlelerini okuyarak iki adım ötemizdeki güzelliğe bile yabancı olduğumuzu aklımıza getirip mutsuzluğumuza bir basamak daha ekleyebiliriz. Öncesinde ve sonrasında daha bayağı sebeplerle eklenen mutsuzluk basamakları -spor, siyaset, televizyon, ekonomi, satılsın diye dini motifler eklenmiş ucuz kitaplar- geri dönülmez yüksekliğe çıkınca ki burada da akla İstanbul’u sokak sokak işgal eden gökdelen isimli, mutsuz, ruhsuz, biçimsiz ve ziyadesiyle sonradan görme iğrenç beton yığınları geliyor tek çare kalıyor… Ne güzel icattır diyor geveze kitabımız balkon için; insanlardan sıkılınca çık nefes al, sıcak havadan sıkılınca çık serinle, hayattan sıkılınca çık atla. Mutsuzluklarla basamak basamak ulaştığınız yükseklikten aşağıya atlayarak kurtulabilirsiniz ancak, çünkü geri dönecek gücünüz kalmamıştır artık! Ama orada da büyük bir sorun çıkar karşınıza. İntihar etmek günahtır ve günahkârların öldükten sonra da mutlu olması zordur. Ölerek bile kurtulamadığımız bir hayatı yaşamaktan başka çaremiz yoktur.

Gözlerinin içi gülüyor insanın ilk telefon çalana kadar, yarın sakın geç kalma diyor aslında hiç sevememen gereken ses, işimiz var. Çalışkan insanlar harika bir tabloyu yakarak ısınmaya çalışan ahmaklardır der oysa kitap!

Kulaklarımızı tıkarız mutluluğa gebe sözlere. Çok zaman önce çizilmiş yolumuz; belki yirmi kuşak önce, belki kırk… Elin gönlünce yaşayan İsveçli gencine üç liraya sattığımız bir liralık suyla yaşadığımız sinsi keyfin tadını çıkardığımızı sanarak ölmek düşer payımıza. Ki o üç liraya elli tane daha üç lira ekleyerek altıncı kırmızı renkli ayakkabımıza sahip olurken, yeni ayakkabılarımızı İnstagram’da paylaşırken devam edecektir şahsi yok oluşumuz. Doğayı koru, insanı sev, iyilik yap, pembeyi ve yeşili de sev. Uzun uzun öp sevdiklerini, sevmediklerin bilsin sevmediğini. İhtiyacın olan kadarını tüket, ihtiyacı olana ver fazlasını. Çünkü sonsuza dek sürer yok oluş; durduramazsın ama yavaşlatabilirsin.

Ve ayrıca Aslı Erdoğan harika bir yazardır, siyasi kimliğinin yarısı kadar edebi kimliğini de irdelesek dünya daha güzel bir yer olurdu.

KAFAMDA BİR TUHAFLIK - 19.06.2017

2115 kere okundu

Eşimin ilk hamile olduğunu öğrendiğimde değil, Eylülümün ilk tekme atışını hissettiğimde de değil. Hastane odasında annesinin memesine tutunmaya çalışan patates yumrusu kılıklı o bebeği gördüğümde hiç değil. Ben baba olduğumu gece su içmek ya da tuvalete gitmek için uyandığımda, su içmeden ya da tuvalete gitmeden acaba kızım üzerini açmış mı diye odasına gidip bakmaya başladığımda anladım. Eve ilk benim kucağımda girdi, annesi nasıl tutacağını bile beceremezken ben ellerimin arasına alıp yıkanırken tuttum onu. Defalarca koynumda uyumuşluğu da vardır, sokak sokak kollarımda gezmişliği de. Trabzon’dan dönerken uçakta elini gömleğimin içine sokup baba meme demişliğini bile hatırlarım. Ama baba olduğumu anlamak için iki odayı birbirinden ayıran duvar da olsa aramıza bir engelin girmesi gerekiyormuş.

Hasta olacak derlerdi etraftakiler ama ben aldırmazdım. Bir şey olmaz derdim. Yazları evimizin yan tarafındaki araziye yerleşen Çingenelerin çocukları hasta olmamayı öğreniyorsa o da öğrenebilir derdim. Daha birkaç aylıkken kar kış demeden alır sokağa çıkarırdım onu. Bana mısın demezdi, ne hasta olurdu ne de tek bir öksürük sesi duyulurdu minik ağzından. Annesi çalıştığı zamanlardan birinde işe götürmüştüm de uykusu geldiğinde bilgisayar masalarının üzerine yatak yapıp yatırmıştım onu. Nasıl bir mutluluktu anlatamam. Benimdi, istediğimi yapabilirdim, babasıydım. Etraftakiler düşüncesiz ya da özensiz olduğumu düşünse de masaların üzerinde yaptığım derme çatma yatağın değme kuş tüyü yataklardan çok daha mutlu olduğunu bir ben biliyordun bir de o, Eylül. Bir de annesi, çünkü üç kişilik sıcacık bir dünyamız vardı ev neyle mutlu, neyle mutsuz olduğumuzu en iyi biz biliyorduk.

Erkekler güzel kadınlarla görünmekten keyif alırlar, severler caka satmayı etrafa. Benim hiçbir zaman öyle bir hevesim olmamıştı. Ama kızımla sokakta yürürken öyle böbürlenir öyle havalı hissederdim ki kilometrelerce yürüsem usanmazdım. Benle işe geldiği bazı günler kapının önünden taksiye bineyim, kavşağa kadar yürüyüp oradan bineyim, aşağı ki yoldan bineyim diye üç dört kilometreyi kucağımda onun sıcaklığıyla yürüdüğümü bilirim. Daha yolun üçte biri bitmeden uyur, eve gidene kadar hem kendi terler hem de beni terletirdi. Dışarıdan bakılınca ikimize de eziyet gibi görünen bu durum hayatın bana verdiği en değerli ödüllerden biriydi. Kızım olanca sıcaklığıyla kucağıma sığınıyor ve güven içinde uyuyordu. Değil on kile yüz kilo olsa bile taşırdım onu. Bir baba için bundan büyük bir mutluluk olamazdı, olsa da ben bilmiyordum.

Bir yandan televizyon seyredip bir yandan da kendi dünyasında oyunlar oynarken yıllarca çenesi üzerine gitmeyen artık orta yaşlı olan ve sessizlik arayan babasının kafasının şiştiğini nereden bilsin. Kendi odama gidip koltuğun üzerine uzandıktan birkaç dakika sonra yanıma gelip baba neden buraya geldin demesine mi yanayım yoksa çok gürültü yapıyorsun dedikten sonra tamam gürültü yapmayacağım, yanında oynayabilir miyim demesine mi? Tamam oyna dedikten sonra hop hop yaparak sağa sola atlamasını sessizce oynamak sanan bir çocuğa, kızınıza nasıl kızabilirsiniz? Kızmadım da… Ama zaman zaman kızdığımı söyleyen olursa da inanın. Her ne kadar en sevdiğim varlık da olsa söz dinlemeyince sesimin tonu değişebiliyor. Ve anında düşüyor minik dudakları, asılıyor güzel yüzü.  Güvendiği dağlardan kar geliyormuş da o hazırlıksız yakalanmış gibi ürkerek ve korkarak bakıyor yüzüme. Daha sözüm bitmeden pişman pişman olsam da bilirim ki bazen azarlamak gerekir çocuğu. Çünkü siz öğretmezseniz hayat çok daha zor şartlarda, dikkat etmeden, kırıp dökerek öğretir ömrün sadece bahardan ibaret olmayıp dört mevsime de gebe olduğunu.

Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık kitabını bitirmeye çalışırken sabahın beşinde karalıyorum bu satırları. Yıllardır kalın kitap okumamıştım. Lise yıllarında bazen günde bit kitap bitiren ben son on yıldır günde yirmi sayfadan fazla okuyabildiğimi hatırlamam. Ama Kara Kitap olsun, Yeni Hayat olsun okurken kendimden geçtiğim kitapların yazarının yeni romanı içimdeki eski sevdayı depreştirdi. Eski zamanlardaki kadar olmasa da hafta sonu iki yüz sayfadan fazla okudum sanırım. Konyalı Mevlüt’ün İstanbul’a gelişi, Reyiha ile evlenişi ve hayat mücadelesi aldı götürdü beni. Okumamış ama okuyacak olanlar varsa şimdiden özür dilerim. Kitabın sonlarına doğru Rayiha ölünce Mevlüt ve kızları bir başına kalıyor. Sabah işe gidecek olan ben uyumak yerine dertlendikçe sayfaları çeviriyorum. Kızım geliyor aklıma, annesiz kalan o çocukları düşününce. Daha birkaç saat önce baba beni sen uyutur musun yalvarışına birkaç dakikacık yanında yatarak karşılık verdiğim kızımın yatağına girip sarılıyorum ona, önce kaçıyor ama sonra sokuluyor bana. Kalkmasam, yatmaya devam etsem bir zaman sonra sıkılıp uzaklaşacak. Pek çok huyu gibi babasına benziyor bu huyu da. Gelemiyor sıkıntıya, uyurken de olsa özgürlük duygusu bırakmıyor yakasını. Gerçi o sizden uzaklaşabilir ama siz ona sırtınızı dönemezsiniz. Uykuda da olsa küser, sanki iki beş dakika önce kollarımdan kurtulup duvara yapışan o değilmiş gibi sen bana hiç sarılmıyorsun der ağlamaklı bir ses tonuyla.

Mevlüt önce üniversite kazanan kızı Fatma’nın daha birinci sınıfta İzmirli bir sınıf arkadaşıyla evlenmesine razı olup küçük kızıyla yaşamaya başlar. Bir yıl geçmeden Fevziye de Bolulu bir taksici için kaçar evden. Tek başına kalır yıllarca gündüz yoğurt satan, büfe işleten, parkta değnekçilik yapan, elektrik idaresi için tahsilâtçılık yapan, sokakta pilav satan ve her gece aksatmadan yanık sesiyle bozaaa, bozaaa diye bağırarak İstanbul’un mahallelerini dolaşan Mevlüt Efendi. Kızımın bir gün gideceği gelir aklıma. Elimden gelse bir damla yaş dökülür gözümün kenarından yastığa, öylesine kaçar keyfim. Yıl önce Yeni Hayat ile özgürlüğün tadını daha güçlü hissetmemi sağlayan Orhan Pamuk kırk yaşında ufacık bir kız çocuğuna nasıl da bağlandığımı sokar gözlerime satır satır.

Dün babalar günüydü. Sevmem özel günleri, sevmediğim günlerde de bana hediye alınmasını istemem. Gerçi bir hafta önce kırk bir yaşıma girdiğimden dolayı üzerine dikilen mumları üfleyerek iyi ki doğdun şarkısına karşı çıkmamıştım. Çünkü kızım çok seviyor doğum günlerini, o mutlu olsun diye her hafta doğum günü pastası üfleyebiliriz. Ama şu pastanın çilek ya da kiraz gibi bir şey değil de abur cubur olması bütün iştahımı kapatıyor.  Baba ben sana sadece resim yapabildim diye hüzünle yanıma gelen kızıma beni sevmen benim için en büyük hediye dedim. Anneler için hikâyeler anlatılır hep ama bilmezler ki bir baba için en büyük hediye kızının sıcaklığıdır. Kızım öylesine sıcak ki, hiçbir hediye onun yerini tutamaz.

Şimdi gidip kalan altmış sayfayı da bitirmem gerekiyor. Hava aydınlandı, lambayı yakmama gerek kalmadan kızımın yanına sokulup Mevlüt Efendi’nin öyküsünün kalan kısmını da öğrenebilirim. Kızımın sıcaklığında, soluğunu duyarak, mutlulukla ve huzurla…

BAZI ŞEYLER ÇOK GÜZEL - 11.06.2017

1144 kere okundu

Bazı şeyler çok güzel; sabahın körü de olsa serçelerin cıvıltısıyla uyanmak mesela. Ya da uyumak çekirgelerin gürültüsüyle. Bazı şeyler çok güzel; denizi yaşamak sakin bir sahil kasabasında, balık avlamak gün batarken, sohbet etmek eşle dostla.

Yeşil olur da kötü olur mu hiç diyor kitap, daha yazılmamış bir kitap. İçinde aşka dair cümlelerle. Sevgilisinin gömleğinde, atkısında ya da beresinde. Hatta kolunda taktığı bileklikte. Yeşil olur da kötü olur mu diyor kitap; gülüyor sevgili, içten bir bakışla cevap veriyor cümleye, yeşilleniyor baştan ayağa. Çok güzel olan bazı şeylerden biri oluyor bir anda. Bir anda güzelleşiyor dünya.

Nisan tadında Eylül gibisin diyor başka bir kitap. Uyanmak zorunda olmadığın bir sabah uyanıp koltuğa uzanıyorsun. Karşı koltukta beş yaşlarında bir kız çocuğu. Bebeklerini dizmiş karşısına öğüt veriyor. Sen çok yaramaz bir kızsın, artık benim sözümü dinlemelisin diyor birine. Diğerine derslerini yaptın mı diye soruyor. Üçüncüsüne aferin diyor, sen çok güzel bir çocuksun. Sen çok güzel bir çocuksun diye geçiriyor aklından karşı koltukta başka şeylerle uğraşıyormuş gibi davranan adam; bazı şeyler çok güzel diyor içinden, dudağının kenarına paha biçilemez bir tebessüm çörekleniyor.

Beyaz bir sayfaya yeşil bir fırça darbesi iniyor. Üzerinde büyük harflerle kısa bir cümle, altında küçük harflerle bir isim. Bir düş devam etsin diye uykulara doyulamayan, bir masal anlatanın dilinden bal olup damlayan, bir hayat yüzyıllarca yaşansa da bıkılmayan. Şimdi sen her neredeysen ve her kimsen gel söyle bana, ikna et beni daha güzeli olmadığına. Bazı şeyler çok güzel bu hayatta.

Sakin akan bir nehrin kıyısında, denizle birleşmeden hemen önce; yine yeşil ve bu kez maviyle birlikte. İnce belli bardakta tavşankanı çay, hayat yeterince güzel olduğundan şekere ihtiyaç duyulmamakta. Ben bilmem adını sanını, öğrenmemişim, öğretmemişlerde; güzel bir müzik çalmakta. Biraz gitar, biraz saksafon ve kontrbas. Caz diyorlar adına. Belli ki eskiden kalma, güzel şeylerin çoğu gibi; annem gibi, babam gibi, harmanda fındık ayıklarken gözünün bir ucuyla bize göz kulak olan dedem gibi, temmuz ortasında evden kaçıp denize gider gibi, henüz masumluğunu yitirmemiş çocukluğum gibi, abim gibi… Usulca esiyor rüzgâr, deniz kokusu karışıyor çayın tadına, hayat güzelleşiyor bir kez daha.

Bazı şeyler çok güzel sevmeyi bilene, kıymet verene, güzeli çirkinden ayırt edebilene.

editör tırı vırı dünya
19.06.2017 Pazartesi

teşekkür ederim :)

Ecem Küçükoğlu hayatı yaşamasını bilene güzel...
15.06.2017 Perşembe

Doğum gününüz kutlu olsun :)

HAYALLER KIRILGANDIR - 29.05.2017

915 kere okundu

Bazen bir şeyleri seversin. Bir filmi seversin, herkes kötü der ama sen yine de seversin. Adam göz kırpar sahnenin birinde adamı seversin, adam var diye filmi seversin, umursamazsın başkası ne diyor, ne düşünüyor. Kadını seversin. Gelir durur gecenin köründe, dikilir karşına sokağın ortasında; ben senin bildiğin kadınlara benzemem der. Ben hiç kadın bilmem ki dersin. Ben senin bilmediğin kadınlara da benzemem der. Canın mı sıkıldı senin dersin. Yok der, kahve içmem gerek. Sütlü mü olsun dersin, seviyorsan bilmen gerekir der. Ben sevemiyorum dersin, gülüşürsünüz acı acı.

Bir gün uzak bir şehirde bir kuş uçar usulca. Kiraz ağacının dalına konar. Diğer dallardan farkı yoktur kiraz dalının. Aylardan ekimdir ve meyvesi olmayan bütün ağaçlarda kiraz dalları vardır. Sevmez dalı kuş, mevsimsel bir sorun baş gösterir parmak uçlarında. İlerler içine doğru, en içine doğru üstelik. Bir gün uzak bir şehirde bir kuş yine uçar usulca; temmuza doğru, güneşe doğru uçar. Uçtukça yanar kanadı, içi yanar. Bilir ölümlü olduğunu; kısa sürer güzel şeyler der içinden, yanmış kanatları yorgun düşer çırpınmaktan, kurumuş bir kiraz dalına konar.

Ben bazen düzgün bir adamım; trafik kurallarına uyarım ve çimlere basmam. Sen bazen kötü bir kadınsın; ağız dolusu küfürler savurursun sağa sola, edepsiz yerlere gider edepsiz adamlarla arkadaşlık edersin. Gece yarılarında evine dönersin tenha sokakları adımlayarak. Ben korkarım karanlıktan, köşe başlarında tekinsiz adamlar arar gözlerim. Sokak köpekleri dokunmaz sana, düşman bilirler beni. Ben bazen korkak bir adamım, sen bazen cesur bir kadın. Ölümlüyüz dersin, yaşamak gerek dersin, yaparsın da dediğini. Ben uzaktan bakarım hem sana hem olan bitene. Ben bazen sen olmak isterim ama yanmıştır kanatlarım, bacaklarımda fer kalmamıştır. Yürür geçersin yanımdan, ağız dolusu kahkahalar atarak.

Ve kitap bütün gerçeği vurur yüzüne; korkakların hayalleri daha kırılgandır, duvarlar daha yüksek. Ve sevmekten korkanların ve dokunmaktan ve teslim olmaktan korkanların hayatla aralarında yürümekle bitmeyecek upuzun bir mesafe vardır.

kırmızı Ve sevmekten korkanların ve dokunmaktan ve teslim olmaktan korkanların hayatla aralarında yürümekle bitmeyecek upuzun bir mesafe vardır.
15.08.2017 Salı

bu işte ....

HİÇLİK ÜZERİNE - 26.04.2017

1188 kere okundu

Bendeki varlığınızı bana borçlusunuz. Ben var ettim diye var oldunuz, yok ederim yok olursunuz. Öyle ki ölsem ölürsünüz mesela, hiç hükmündesiniz. Yanan ateşte duman, akan suda köpüksünüz. Toplamada sıfır çarpmada birsiniz. Hepiniz birbirinizden farksız, birbirinizden değersizsiniz. İnsansınız işte. En bilindik türsünüz. Varlığınız dert, yokluğunuz huzur.

Sabah uyandığımda yanımda birisi olmasaydı mesela. Sokağa çıktığımda kimseyle karşılaşmasaydım. Evimin karşısında bir market olmasaydı ve içinde dolaşan birileri. Ya da kocaman apartmanda tek başıma olsaydım. İstanbul trafiğinde yapayalnız kalsaydım. Birileri balık tutmasaydı benim akşam yemeğinde doymam için. Birileri ekmek yapmasaydı balığa eşlik etsin diye. Roka ya da soğan yetiştirmeseydi bir başkası… Ne kadar da tuhaf olurdu! Varsınız! Çünkü sokakların boş kalmaması gerekiyor, yaşadığım apartmanın, yürüdüğüm sokağın, gittiğim işin boş olmaması gerekiyor. Sorgulamayın varlığınızı. Yaratanın bir bildiği var elbette. Gereksiz canlılar değilsiniz hiç biriniz. Varlığınızı varlığıma borçlusunuz. Anlamsız bir dünya olmasın diye, boş kalmasın diye var oldunuz. Ben gittiğim an yok olacaksınız. Aslınıza dönecek, benim için başladığınız görevi tamamlayacaksınız.

Yağmur yağacak ıslanacaksınız umursamayacak kimse. Rüzgâr çıkacak üşüyeceksiniz. Belki güneş açacak ama umurunuzda olmayacak. Hasta yatağınızda iyileşmek için dua ediyor olacaksınız. Öleceksiniz belki, belki yaşayacaksınız. Sabahları uyanıp hiç sevmediğiniz işlere gitmemek için alarmla savaşacaksınız. Kaybedeceksiniz her seferinde. En sevdiğiniz öğünü simit ve peynirle geçiştirirken ikiyüzlü günaydınlarınız yankılanacak evrende. Aymasını en az benim kadar istemediğiniz bir günün sabahında en az benim kadar sevmediğiniz, en az sizin kadar ikiyüzlü insanların size yutturmaya çalıştıkları yüzlerine güleceksiniz. Öleceksiniz yaşadığınızı sanırken. Serpilmeyi umarken örseleneceksiniz. Huzurunuzu mahkûm edeceksiniz üzerinde büyük adamların fotoğrafı olan küçük kâğıt parçalarına. Bir şarkı çalacak radyoda. Bir çocuk dans edecek. Zaman bulup dinleyemeyeceksiniz, seyredemeyeceksiniz mutluluğun anlamsız hareketlerini.

Varsanız vardır bir sebebi. Yok olduğunuzda da bir sebep bulacağım her birinize. Bazısını bileceksiniz, bazısını saklayacağım bazılarınızdan. Gözlerinizin içine bakacağım önce, sonra kaçıracağım gözlerimi. Sözlerimi duyacaksınız, anlamlı ve anlamsız sözlerimi. Anladıklarınızı beğenmeyecek anlamadıklarınızı da saçma bulacaksınız. Aptalca yargılarınızla hüküm giydireceksiniz bana ölürken. Düşerken tutunmaya çalışacaksınız. Tuttuğunuz her şey kayıp gidecek elinizden. Yoklukla terbiye etmeye çalışacak sizi düzen ama beceremeyecek. Varlık nedir bilmeyeceksiniz zaten ömrünüzce. Ve sizce, ve bizce, ve en çok da bence olmayan anlamınızla havaya karışacak dumanınız, kaybolacak. Akıp gideceksiniz suyla beraber. Ne kimse görecek sizi ne sesiniz duyulacak bir daha.

CİNLER CİRİT ATARKEN - 18.04.2017

1154 kere okundu

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, cinler cirit atarken çalmış telefonun zili… Uyanmak istememiş önce, sağa sola dönmüş yatakta, açıp açıp kapamış gözlerini. Güneşin bile niyeti yokmuş doğmaya, alacakaranlık dedikleri bir ülkenin ortalık yerinde cirit atan cinlerle bir yolunu bulup anlaşabilir miyim diye geçirmiş aklından. Günlerden pazartesi, şehirlerden İstanbul, mevsimlerden bahar ve milyonlarca insandan sadece biri!

Yaşamak için onca neden varken aptalca bir kayıtsızlıkla ölmeyi seçmiş siyah saçlı, sarı saçlı, saçsız, sabahları simit ve peynir ile beslenen, çay içen, içinden gelmese de her gün karşılaştığı insanlara günaydın diyen insanlarız biz. Siyah ayakkabının içine yine siyah çoraplar giyer, herkesin okuduğu kitapları okur, özensiz cümleler kurarız. Sonradan icat edilmiş kahvecilerde sıra bekler, üzerine adımız yazılı bardaklarla kahvelerimizi yudumlarken sebepsiz yere iyi hissederiz. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, cinler cirit atarken biz çocukken oynadığımız bütün oyunları yorucu bulur, çocukken sevdiğimiz her ne varsa sadece cümle içinde kullanarak mutlu olabileceğimizi sanırız. Cinler cirit atarken bizim bu uyuşukluğumuzun nedeni düşünmemek için ne kadar aptalca mesele varsa, çözülmeyecek ne kadar sorun varsa kafamıza takar, zevk almadığımız hayatı küçük ve zevksiz adımlarla yürümeye devam ederiz.

Neydi başladığımız yerin adı, yürüdüğümüz yollardaki izler bu kadar önemsiz miydi? Hiç mi ders yoktu çıkartacak, hiç mi sebep yoktu başa dönüp yeniden başlayacak. Yapmadık işte, bilerek ve isteyerek, üstelik ısrarla yapmadık. Sevmedik yeterince, gidemedik peşinden. Hayat izin vermiyor dedik yüreksiz yüreklerimizin aslında gümbür gümbür attığı yalanını söyleyerek. Soluğumuzun kesilmesinin tek nedeni sebepsiz koşturmalarımızdı. Dalından koparılmadık çiçek bırakmadık, sıradanlaştırmadığımız duygu, saklanmadığımız uyku kalmadı. Zaman her şeyi çözer dediler; bir çözüldük bir daha bağlanamadık. Rüzgâra da hasretiz limana da, ne martılar şarkı söyler artık, ne dümenimiz doğru yolu gösterir.

Ne dostumuz var ne aşığımız, ne kazanabiliriz artık ne de kaybedebiliriz. Olanca yokluğumuzla var olmanın savaşını veririz beyhude… Şiir okumak varken, şarkı söylemek varken, pembeye ve yeşile inanmak varken bir var olup binlerce kez yok oluruz. Ne adımızı anan olur, ne bakan arkamızdan. Milyonlarca yılın içinde bir an, binlerce dünyanın içinde bir noktadan öteye gidemeyiz.

sarı yürek
15.08.2017 Salı

iç hesaplaşma olsa gerek, herkesin yapamadığı