FİLLER SULTANI VE KIRMIZI SAKALLI TOPAL KARINCA - 17.07.2022

102 kere okundu

Filler sultanı ile kırmızı sakallı topal karıncanın hikâyesini bilir misiniz? Ben bilmem. Yeni yeni öğreniyorum. Şimdi bu bizim filler sultanı karıncalar ülkesi hakkında çok iyi şeyler duyuyor, belli ki hoşuna da gitmiyor duydukları. Ben ki koskoca filler ülkesinin sultanı, nasıl olur da bende olmayan ufacık karıncaların ülkesinde olur diyor. Halep oradaysa arşın burada diyor. Bir de kuş var buna haber getiren, bunun pohpohçusu. Diyor siz nasıl isterseniz sultanım. Gidip ufacık karıncaların ülkesini mahvediyorlar. Bir karınca çıkıyor karşılarına, kırmızı sakallı bir karınca. Savaşta bacağını kaybetmiş topal bir karınca. Yok diyor, olmaz diyor bu zulüm böyle. Elbet diyor sorulacak bunun hesabı. Yakalayın bana getirin şu zındığı diyor filler sultanı ama ne çare. Gözden kayboluyor kırmızı sakallı topal karınca. Anlıyoruz ki bir isyan başlayacak ve bu isyanı da kırmızı sakallı başlatacak. Sonra diğer karıncalar giriyor devreye. Aman diyorlar sultanım biz ettik sen etme. Bağışla bizi. Sen ne istersen biz hazırız yapmaya.

Ben o fili hiç sevmedim. Zaten içinde hortum olan ve hoşuma giden tek şey bahçe sulamak olmuştur bugüne dek. O da hortum takılı ve bahçeye kadar ulaştırılmış olmalı. Kırmızı sakallı karıncadan da haz etmem. Sana mı kalmış, salak mısın sen. Bırak kim nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Kimseyi kurtarmaya çalışmayacaksın bu hayatta. Ki muhtemelen kurtarmaya çalıştığı karıncalara rağmen yapacak bu işi. Salaklık işte. Hem karınca dediğin şeyin ömrü ne ki. Fil bir yanda otursa, karınca diğer yanda, bekleyerek geçirseler bu savaşı. Fil hayvanı karıncanın torununun torununun torununu bile görür. Hatta abartısız yüz neslinden fazlasına tanık olur düşmanı karıncanın. Gelelim sultanım diyen yavşak karıncalara, onların lafını bile etmeye değmez. Ne selam veririm, ne de alırım selamlarını.

Diyeceğim o ki hayat kısa, kuşlar uçuyor. Takılmak varken bir tanesinin kanadına ne gerek var öteyle beriyle uğraşmaya. Senden öncekiler kurtarabilmiş mi ki dünyayı da sen kurtaracaksın. Yok, biliyorum bu yangın sönmez ama en azından tarafım belli olsun diyorsan deme. Benim de tarafım belli ama sönmeyecek yangına su taşımıyorum. Hem sen kuşlardan akıllı mısın? Uç sen de. Ayağını yerden kesecek bir şey ya da birisini bul. Zaten yapacak bir şey bulamayanların ya da doymayanların sevdası hep birilerini kurtarmak. İtfaiye eri misin sen kardeş, sana ne. Ben değilim mesela; bana ne!

Temmuz boktan bir ay mesela. Hiçbir özelliği yok. O kadar ki insanlar çalışmak bile istemeyip izin kullanıyorlar bu zamanlarda. Malak gibi yatıp güneşin altına yanıyor, arada da denize giriyorlar. Deniz de olmasa temmuza ihtiyaç kalmaz yani. Kurtaracaksanız temmuzu kurtarın bu depresif halden. Eylül gibi olsun o da nisan gibi olsun. Kasım ya da mart olsun. Bir şey olsun yani. Kurtardığınıza değsin. Zaman insanlara benzemez, nankör değildir. Kurtarılmış, anlam kazanmış zamanlar size hep iyi şeyler kazandırır. Oysa kurtardığınız her insan ayağı düz bastığı an harcar sizi. Temmuzu kurtarın yani. Bırakın göt file yalakalık yapan karıncaları. Fili de bırakın, ona güzünüz yetmez zaten. Hırpalamayın kendinizi boşuna. Yok efendim vicdanım rahat. Olmasın rahat efendim, hiç olmasın. Önce kendine karşı sorumlusun. Kendi ömrünü başkaları için harcadın diye rahat edecek vicdanın hiç olmasın. O vicdan ki yenik düşmüştür zayıflığa, mahalle baskısı yüzünden harcamaktadır seni dinleme onu, beni dinle sen. Varsın vicdansıza çıksın adın. Tarih vicdanlıların değil, vicdansızların mutlu hayatlarını yazar zira.

 

ÇEYREK BİR BEN - 15.07.2022

62 kere okundu

Bir müzisyen olsam mesela, ünlü bir müzisyen, herkesin tanıdığı… Gider bir gün bir sokak ortasında, gitarımı ya da bağlamamı, ya da her ne çalıyorsam alıp elime bir şeyler çalarım. Allah’ın bana lütfettiği yeteneği zamansızca paylaşırım insanlarla. Bir şair ya da yazar olsam herkesin sevdiği. Hadi derdim, yarın deniz kenarında x çay bahçesinde sohbet edelim. Ya da futbolcu olsam her gün gazeteleri süsleyen. Yılda bir kez bile olsa hiç tanımadığım birileri ile halı sahada maç yapardım. Çünkü geçiyor ömür. Çünkü bazı şeyler paylaşmak için lütfedilmiş insana. Sırf senin istediğin gibi değil, onların da istediği gibi bazen. Onlar kötü olabilir, onlar hadsiz olabilir. Ne diyeceklerini, ne yapacaklarını bilemiyorlar olabilir. Ama kimse ölmez birkaç saatini bahşetmekten.

Bu ego öldürecek bizi en çok. Yaşamadan öldürecek. Çiz bir fotoğraf.  Ki ne kadar iyi bir ressam olduğun da şüpheli. Sonra gir o resmin içine ve hakkını vermeye çalış. Oysa belki de bu boyalar bu fotoğraf için yeterli değil. Sen kış çizersin yazdır mevsim, bahar çizersin güzdür. Bıraksan olurunu ne olur sanki. Evet, örselenirsin zaman zaman, hırpalar seni hayat ama dümdüz giden bir yol hem istediğin yere varmaz hem de o yolu yürümenin bir keyfi olmaz.

Tamam, bazımız aceleci, arabaya binecek, uçak kullanacak varmak için ama zaman bol. Ne yapacaksın varınca, yeni yerler mi arayacaksın, yeni yollar mı? Varmak değil mesele diyeceksin yolun sonuna yaklaşınca, yürümekmiş asıl keyif. Ama ne hal kalacak ne yürüyecek yoldaş.

Bir cambaz olsaydım mesela; bir ip gererdim şehrin ortasına, çıkar üzerinde yürürdüm. Düşme numarası yapardım zaman zaman heyecanlansın diye insanlar. Bir ressam olsaydım boyardım olur olmaz yerleri. Altına imzamı da atardım. Varsın kendini bilmezin biri bıyık yapsın resimdeki adama, Feridun Zeynep’i hayvanlar gibi seviyor yazsın ortalık yerine resmin varsın. Sonsuza dek yaşamıyor hiçbir şey. Ölümlüyüz biz bile. Ki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan yok bizim gibi. Yok yani, yok hiçbir şeyin önemi.

Önemsiz şeylere önem katan birisi olmak isterdim. Kıymetimi bilsinler diye beklemeden, önemsenmeyi içten içe bile olsa önemsemeden. Kendimden vazgeçtiğim zamanlarım olsun isterdim. Başkaları için bir şeyler yapan bir ben daha olsun. Diyor ya Yunus “Bir ben vardır benden içeri.” Fazlasında gözüm yok; çeyrek bir ben olsun isterdim benden içeri

 

AH BU GÖNÜL ŞARKILARI - 5.07.2022

75 kere okundu

Seninle doğan güldür bu gönül, ah bu gönül şarkıları. Sözlerini unuttuğumuz, bestesi çok eskilerde kalan, kazara duysak gönülden eşlik ettiğimiz gönül şarkıları. Ah o geçmiş zaman, çekip gidenler, arkasındaki boşlukları dolduramadıklarımız, eksildiklerimiz, yerle yeksan olduklarımız. İstemeden gitmiş olsalar bile bizi yalnız bıraktılar diye gönül koyduklarımız.

Bir gençlik masasında, ikimizin arasında, ah bu gönül şarkıları… Eskidendi o gençlik dediğin, masanın bacakları sallanıyor artık. Çay bardağında rakı var yarısına kadar dolu. Bir dikişlik hali kalmış. Şerefine kardeş. Öleceksek ölelim bu gece. Hem nasıl da güzel bir gece. Ölecekse böyle bir gecede ölmeli insan. Kayarken bir yerlerde yıldızlar. Usul usul eserken akşam meltemi. Sahildeki sarhoşların hep ayrı ağızdan söyledikleri şarkıyı dinlerken. “Taşır senin adını bu gönül, ah bu gönül şarkıları.”

Yirmisinde kaparken gözlerini hayata genç bir adam; öğretmenim diyor, bir çocuk esirgeme kurumuna verseler adımı. Orda büyüyen çocuklar bilse şehit olduğumu, bir amaçları olsa. Amaç dediği de ölmek; vatan için ölmek, millet için ölmek. Öğretememişiz genç adamlara vatan için yaşamayı, millet için yaşamayı, kendileri için yaşamayı öğretememişiz. Bilseler gönül koyardılar bize. Ölmek ne garip şey anne diyor türküsünde Ahmet Kaya, öptüğüm kızlar geliyor aklıma. Belki bir kızı öpemeden, sokulup boynuna kokusunu içine çekemeden kapıyor gözlerini hayata. Bilseler ne uğurda olursa olsun ölmenin değil de yaşamanın güzel olduğunu. Ah bir bilseler.

Yavaş yavaş unutuluyor her şey. Sesler unutuluyor, yüzler unutuluyor, isimler unutuluyor. En çok da kokular unutuluyor. Ben kokuları yüzlerle eşleştiremiyorum. Seslerden isimleri çıkartamıyorum. Eskiden de öyleydim ama yaşlandıkça umursamaya başladım. Gönül koyuyor insanlar. Çok insan var. Yetemeyeceğim kadar çok insan var. Onlar hatırlıyor beni bir şekilde. Ben de hatırlıyorum çoğu zaman ama kimdi, nerden tanıyorum bilmiyorum. Gönül koyuyorlar belki, önemsenmediklerini zannediyorlar. Oysa herkes kadar önemsizler ve herkes kadar önemli. Sorun onlarda değil yani, bende. Unutmakta iyidir bazısı, bazısı hatırlamakta. Ben pek çok şey gibi insanları da tutamıyorum aklımda. Keşke onlar da beni unutsalar.

Zamansız gidenleri unutmuyorum, yaşananları, duyguları unutmuyorum. Ama insanlar başka bir dünya. Bir kızı öpemeden vatanı yüzünden, bakın vatanı uğruna demiyorum vatanı yüzünden ölen o genç adamı da unutacağım. Herkes unutacak onu. Annesi bir yuvaya bırakmış, orda büyümüş kendi başına. Diğer insanlarla karşılaştırınca yaşamış bile sayılmaz belki. Ama ölmüş vatanı yüzünden, bakın vatanı uğruna demiyorum vatanı yüzünden ölmüş. Ve biz bir cumartesi gecesi Kadıköy Çarşı’da meyhaneler arasında gezinirken duyduğumuz o şarkıya eşik ediyoruz gönülden. “Kavuşmanın tadını, ayrılık feryadını, taşır senin adını bu gönül…”

Ben unuttum şimdiden. Sözlerini de unuttum, bestesini de. Kim söylerdi, nerede kime söylerdi onu da unuttum. Nerede başlamıştı yol, ilk adım ne yöne atılmıştı unuttum. Orda kala-sam mı daha iyiydi yoksa burası mı bilmiyorum. Dönmeye karar versem geldiğim yolu unuttum. Kavun mevsimi… Eskiden Ankara’dan gelirdi, Manisa’dan gelirdi. Şimdi her yerde yetişiyor. İyisi hangisidir bilmem. Rakıyı da sevmem ben. Eş dost muhabbetinin hatırına. Her yudumda yeniden hatırlarım tadının kötü olduğunu. O yüzden bir dikişte bitirmek isterim de yapma der arkadaşlar. Yaparım ben. Gücüm yettiğince kafama eseni yaparım. Yaparım dediğim de tozla duman. Rüzgâr dinince kalmaz ortada bir şey. Her akşam da içilmez bu meret unutmak istediğin derdin yoksa. Dert dediğin de gidenler, eksik bırakıp gidenler. Aşk dediğin gökkuşağı gibi; yağmurdan sonra bir zaman görüverirsin, sonra ara ki bulasın. Ben annemi ararım zaman zaman bulamayacağımı bile bile. Okusa yirmisinde vücuduna saplanan mermilere yenik düşen genç adamı gözleri dolardı. Ama o da bir şey yapmazdı benim gibi, bizim gibi hiçbir şey yapmazdı. Öldüğüyle kalır çünkü ölen, gittiğiyle kalır giden. Sonra bardaklar tokuşturulur kalabalık yerlerde. Kahkahalar sigara dumanına karışır. Her ne varsa gönüldendir! İçi geçmiş kavunlara methiyeler dizilir ikinci kadehten sonra. Dilde yine o eski şarkı; “Ah bu gönül şarkıları…”

Seninle doğan güldür bu gönül, ah bu gönül şarkıları. Sözlerini unuttuğumuz, bestesi çok eskilerde kalan, kazara duysak gönülden eşlik ettiğimiz gönül şarkıları. Ah o geçmiş zaman, çekip gidenler, arkasındaki boşlukları dolduramadıklarımız, eksildiklerimiz, yerle yeksan olduklarımız. İstemeden gitmiş olsalar bile bizi yalnız bıraktılar diye gönül koyduklarımız.

Bir gençlik masasında, ikimizin arasında, ah bu gönül şarkıları… Eskidendi o gençlik dediğin, masanın bacakları sallanıyor artık. Çay bardağında rakı var yarısına kadar dolu. Bir dikişlik hali kalmış. Şerefine kardeş. Öleceksek ölelim bu gece. Hem nasıl da güzel bir gece. Ölecekse böyle bir gecede ölmeli insan. Kayarken bir yerlerde yıldızlar. Usul usul eserken akşam meltemi. Sahildeki sarhoşların hep ayrı ağızdan söyledikleri şarkıyı dinlerken. “Taşır senin adını bu gönül, ah bu gönül şarkıları.”

Yirmisinde kaparken gözlerini hayata genç bir adam; öğretmenim diyor, bir çocuk esirgeme kurumuna verseler adımı. Orda büyüyen çocuklar bilse şehit olduğumu, bir amaçları olsa. Amaç dediği de ölmek; vatan için ölmek, millet için ölmek. Öğretememişiz genç adamlara vatan için yaşamayı, millet için yaşamayı, kendileri için yaşamayı öğretememişiz. Bilseler gönül koyardılar bize. Ölmek ne garip şey anne diyor türküsünde Ahmet Kaya, öptüğüm kızlar geliyor aklıma. Belki bir kızı öpemeden, sokulup boynuna kokusunu içine çekemeden kapıyor gözlerini hayata. Bilseler ne uğurda olursa olsun ölmenin değil de yaşamanın güzel olduğunu. Ah bir bilseler.

Yavaş yavaş unutuluyor her şey. Sesler unutuluyor, yüzler unutuluyor, isimler unutuluyor. En çok da kokular unutuluyor. Ben kokuları yüzlerle eşleştiremiyorum. Seslerden isimleri çıkartamıyorum. Eskiden de öyleydim ama yaşlandıkça umursamaya başladım. Gönül koyuyor insanlar. Çok insan var. Yetemeyeceğim kadar çok insan var. Onlar hatırlıyor beni bir şekilde. Ben de hatırlıyorum çoğu zaman ama kimdi, nerden tanıyorum bilmiyorum. Gönül koyuyorlar belki, önemsenmediklerini zannediyorlar. Oysa herkes kadar önemsizler ve herkes kadar önemli. Sorun onlarda değil yani, bende. Unutmakta iyidir bazısı, bazısı hatırlamakta. Ben pek çok şey gibi insanları da tutamıyorum aklımda. Keşke onlar da beni unutsalar.

Zamansız gidenleri unutmuyorum, yaşananları, duyguları unutmuyorum. Ama insanlar başka bir dünya. Bir kızı öpemeden vatanı yüzünden, bakın vatanı uğruna demiyorum vatanı yüzünden ölen o genç adamı da unutacağım. Herkes unutacak onu. Annesi bir yuvaya bırakmış, orda büyümüş kendi başına. Diğer insanlarla karşılaştırınca yaşamış bile sayılmaz belki. Ama ölmüş vatanı yüzünden, bakın vatanı uğruna demiyorum vatanı yüzünden ölmüş. Ve biz bir cumartesi gecesi Kadıköy Çarşı’da meyhaneler arasında gezinirken duyduğumuz o şarkıya eşik ediyoruz gönülden. “Kavuşmanın tadını, ayrılık feryadını, taşır senin adını bu gönül…”

Ben unuttum şimdiden. Sözlerini de unuttum, bestesini de. Kim söylerdi, nerede kime söylerdi onu da unuttum. Nerede başlamıştı yol, ilk adım ne yöne atılmıştı unuttum. Orda kala-sam mı daha iyiydi yoksa burası mı bilmiyorum. Dönmeye karar versem geldiğim yolu unuttum. Kavun mevsimi… Eskiden Ankara’dan gelirdi, Manisa’dan gelirdi. Şimdi her yerde yetişiyor. İyisi hangisidir bilmem. Rakıyı da sevmem ben. Eş dost muhabbetinin hatırına. Her yudumda yeniden hatırlarım tadının kötü olduğunu. O yüzden bir dikişte bitirmek isterim de yapma der arkadaşlar. Yaparım ben. Gücüm yettiğince kafama eseni yaparım. Yaparım dediğim de tozla duman. Rüzgâr dinince kalmaz ortada bir şey. Her akşam da içilmez bu meret unutmak istediğin derdin yoksa. Dert dediğin de gidenler, eksik bırakıp gidenler. Aşk dediğin gökkuşağı gibi; yağmurdan sonra bir zaman görüverirsin, sonra ara ki bulasın. Ben annemi ararım zaman zaman bulamayacağımı bile bile. Okusa yirmisinde vücuduna saplanan mermilere yenik düşen genç adamı gözleri dolardı. Ama o da bir şey yapmazdı benim gibi, bizim gibi hiçbir şey yapmazdı. Öldüğüyle kalır çünkü ölen, gittiğiyle kalır giden. Sonra bardaklar tokuşturulur kalabalık yerlerde. Kahkahalar sigara dumanına karışır. Her ne varsa gönüldendir! İçi geçmiş kavunlara methiyeler dizilir ikinci kadehten sonra. Dilde yine o eski şarkı; “Ah bu gönül şarkıları…”

ELLERİN ÜŞÜR - 30.06.2022

35 kere okundu

Baktın olmuyor, baktım olmuyor, olmuyor. Sordum sana var mı ihtimal diye yok dedin, olmaz dedin. Fark ettim olmadığını. Çektim elimi ayağımı, yüzüm düştü, içimde bir ağırlık… Gitsem dert, kalsam dert. Tesadüf bu ya yağmur başladı, gerçi mevsim de denk gelmiş; güz. Dökülürken yapraklar, kaldırımlar ıslakken iz bırakmadan uzaklaştım. Gittiğim yeri öğrenmek istesen öğrenirdin, öğrenmek istemediğini anlayınca ben de söylemedim. Küsmedim sana, kırılmadım, incinmedim de. Olmayınca olmaz bazen. Hem kasım dediğin hüzündür biraz, ayrılıktır. Sen yüzünü çevirdin, ben kabul ettim.

Bir varmış, bir yokmuş. Varken güzeldi, yokken upuzun bir yol. Yürü yürü bitmez, git git varılmaz. Vardıklarımız da yaraya merhem olmaz. Kanar durur, iyileşmez. Sevsen dert, sevemesen dert.

 

SARMAŞIK GÜLÜ - 7.05.2022

249 kere okundu

Yer mi kaldı gidecek! Nereye döndürsen yüzünü kaos. Ev dediğin huzur, kaos dediğin kalabalık şehir. Yaş kemale erince uzağını istiyorsun insanların, tenhasını şehrin, betonun azını, kokusunu toprağın, esintisini denizin. İstemekle oluyor mu ki diyor iç sesim. Yüzüm düşüyor, kaçıyor keyfim ardı sıra. Olmuyor diyorum kendi kendime. Bir küfür de eklemeden geri kalmıyorum cümlenin sonuna. Olmuyor talihini sevdiğim.

Zengin olacaz aga ama önce fakirliğin tadını çıkartalım. Haklısınla başlayıp dolduruyorum kadehleri. Bir tane, bir tane daha ve bir tane daha… Niye hızlı içiyorsun diyor arkadaş. Bitince eve gideceğiz ya diyorum. Eee diyor. Eve gidesim var diyorum, bitse de gitsek. Bu halde mi diyor başka biri. Hal budur diyorum, hem her halinle sevmeli seven. Üstelik ayık insan daha çekilmezdir. Kitaplar bile yazar bunu. Ağız birliği yapmışlar gibi bir diğeri giriyor söze, hangi kitap diyor. Ben küfür kıyamet tabi. Kızıyor insan bir yerden sonra. Sizin okumadığınız kitap diyorum. Tamam o zaman diyorlar. Dördüncü soru da gelse hır çıkartacağımı bildiklerinden mi bu tamam yoksa kitaba saygıdan mı bilmiyorum. Düşünecek kafada da değilim. Pipet istiyorum garsondan. Niye diyor. İçmek yeterince keyifli değil diyorum, artık içime çekeceğim. Bi kahkaha kıyamet. Garson anlamıyor, biz umursamıyoruz. Takılıp kalmıyor da kimse mevzuya. Zaman akıyor çünkü, arkada kalmak kimseyi cezbetmiyor. Hem zengin olacağız daha.  Ne kaldı şunun şurasında.

Ne işi var diyor o kadının o arabada. La sanane, kadından sana ne, arabadan sana ne, arabadakilerden zaten sana ne. Sen hep o arabanın dışında olacaksın. El sallayacaksın arabadakilere. Onlar mutlu günlere doğru yol alırken sen ya küfredeceksin talihine ya da sevineceksin talihin belki dönecek diye. Dönmeyecek, söyleyeyim ben sana. Umursadığın sürece kötü bir koku gelecek burnuna. Hatta o kötü kokunun kaynağına saplı kalacak burnun. Ne yapman gerektiğini bilmiyorum. Bilsem ben de yapardım. Ama bilmediğim bir şeyi yapmaktansa yapmamayı tercih edebilirim. Sen de edebilirsin. Yapma onlar için bir şey. Çünkü onlar senden hep akıllı olacak. Hep kandıracaklar seni. Kör ve sağır olmayı başarmışsın. Çeneni de tut ve şikâyet etme. Bu kalabalık şehirler, bu alışveriş çılgınlığı durumun sebebi. Hep veriyorsun ama hiç almıyorsun. Sen aldığını sanıyorsun ama üçün biri o. Eskiyor bir müddet sonra. Yine veriyorsun ve yine üçün biri. O kadın o arabadan inmez. Yüzü değişir, sesi değişir ama o kadının arabada olma gerçeği değişmez. Zaten arabanın sahibi de hep aynı kişi. Ben çözdüm büyük oyunu. Beşinci dubleyi pipetle içime çekerken çözdüm. Sonrasında bir taksi hatırlıyorum. Sonra uyanmışım. Evdeyim…

En güzeli ev çünkü. Yer mi var başka gidecek. Evi olacak insanın. Hep bir evi olacak. İçinde taşıyacak evini. Pembeye ve yeşile boyayacak. Geniş bir balkonu olacak. Denize bakacak balkon mümkünse.  Kenarında sarmaşık gülü olacak, açacak kırmızı kırmızı. Hanımeli daha iyi olurdu ama yılan olurmuş hanımelinde, ağzımızın tadı kaçmasın sevimsiz bir hayvan yüzünden…  Sevmediğin kimse olmayacak etrafta, sevdiklerin de seyrek olacak. Parolamız az insan çok huzur neticede. Akşam meltemi eserken demli çaylar yudumlanacak. Mümkünse Karadeniz’den olmasın ama. Bu aralar o taraftan gelen hiçbir şeyi hayrını göremiyoruz. Ya da hayırlı olanlar gölgesinde kalıyor hayırsızların.

 

SEVGİLERİMLE ORHAN ÇAM - 14.04.2022

124 kere okundu

Böylece sıra geldi yarım kalan işlere. Gidilemeyen tiyatro oyununa, yapılamayan tatile, aylak aylak oturup seyredilemeyen denize. Kıyısına üstelik denizin. Bir Karadeniz kasabasına hem de. Dalgasına köpük köpük, soğuk esen rüzgârına, kayaların üzerinden balık avlamaya çalışan beceriksiz arkadaşlarına. Yirmi yıl öncesine belki, hatta yirmi beş. Hadi sen de gel Orhan Çam, iki keyif yapar döneriz desem, karavanla gidelim der. Gidilmez karavanla oysa. Yoldan çıkar insan keyiften daha keyifli şeyler için. Yoldan çıkanı da gördüm. Geceden sabaha kadar gelmez aklı başına. Sabah kim bilir nerede uyanılır. En azından böbrek sağlamda. Zira biz sıradan insanlar yoldan çıksak da çok uzaklaşmayız bildiğimiz yerlerden. Bir gözümüz hep limandadır.

Sağ baştan say komutuna ilk Ziya cevap verir, sonra Ceyhun, Ulaş derken, Yeliz, Emel, Okan devam eder gider. Beni atla, sayma beni. Aklım başka yerde şu an. Gittim gelemiyorum. Kimse de gelmesin peşimden lütfen. Bi kırk dakika düşün yakamdan. Sonra ben anlatırım size yapamadığım her şeyi tüm ayrıntısıyla. Ne sandınız, beceriksiz olan sadece kayaların üzerindeki yeni yetme balıkçılar mı? Onlar denizde neyse ben de karada o. Başarısızlığımın hikâyesi buradan köye yol olur. Üstelik Orhan’la bile çıksan yola kaybolmazsın. Öyle lanet bir yol. Israrla ve anlam verilemez kararlılıkla beceriksizliğin kitabına sayfa eklenmektedir. Selamün Aleyküm dersin Hakkı Dayı’ya köyün girişinde. Aleyküm Selam evlat der. Yine o kahverengi ayakkabıları mı giyiyorsun. Başka yok ki Hakkı Dayı, başka yok... Söz, bunlar eskiyince siyahından alacağım. Gel gör ki eskimez o kahverengi ayakkabılar. Giremem Hakkı Dayı’nın gözüne. Yoldan çıkamam. Hiçbir şeyi beceremediğim gibi bunu da beceremem. Zaten biraz becerikli olsam Orhan ile ne işim var. Ayağım düz basınca babamı bile tanımam. Öyle de prensip sahibiyim. İstediğiniz kadar hafife alabilirsiniz beni. Ama lütfen Orhan'a Bey diye hitap edin.

Saçmalama hakkımdan kullanıyorum. Herkes kullanabilir ki kullansın da. Akıllı akıllı nereye kadar. Delisi çıkartıyor bu dünyanın tadını. Kahrı da akıllıya kalıyor. Buradan bakınca kim akıllı kim deli belli değil zaten. Ama o ego yok mu o ego. Ne geldiyse başımıza hep onun yüzünden. Düşmez ki yakamızdan delirelim. Düşelim çamurun içine debelenelim. Kuyruk dik olacak illaki. Duyuyor musun Orhan, kuyruk diyorum, dik diyorum. Zaten bu saatten sonra kuyruğumuzdan başkasının da dik duracağı yok! Tamam, tamam; siz benim gibi değilsiniz. Sizi özenerek yaratmış Allahcığım. Bin ben tukaka. Bi benim eğik başım!

Böylece sıra geldi yarım kalan işlere yine. Yine yarım kalacağını bile bile üstelik. İşler bitince hayat gayesi biter diyor kitap. Bitersin alimallah diyor. Ulan bir kere olsun bitsek ne olur sanki. Bir kerecik. Yarım kalanların tadına doyduk artık. Bir kere de bitelim ne olur sanki. Başlamak bitirmenin yarısıdır diyor geri zekâlı. Yirmi yarımdan bir tam elde edemiyoruz yıllardır haberi yok. Zengin olacağız Orhan. Söz ulan, bu kez olacağız. Olamazsak ibnesin. Beni karıştırma, babam kızar bana. Zengin olup o denizin kenarına, hatta nehrin sularının denize karıştığı kenara oturacağız. Uzatacağız ayaklarımızı. Kerem Starbucks’tan Americano getirecek bize. Çay içecek değiliz ya zengin olunca. Vizyonumuzu eşek şaapsın, Starbucks’tan öteye geçemem ben. İçime işlemiş köylülük. Neyse… Uzatıp ayaklarımızı havadan sudan konuşacağız. O Bergama’ya almak için gittiğimiz, benim göremeden döndüğüm arsadan bahsedeceğiz. Hep senin yüzünden diyeceksin. Ben karşılık vereceğim “ulan oralara köpek bağlasan durmaz” diye. Sen küfredeceksin bana. Ben Kerem’e, Kerem Fatih’e, Fatih Ercan. Sonra mı ne olacak? Sonra hepimiz sana…

 

DEDEMİN ÇAYI - 27.03.2022

136 kere okundu

Sabahın beşinde kalkıp çay demlerdi. Küçük sarı kutulardaki Rize Turist Çayı… Bir torba dolusu dururdu odasında hep. Minik sarı kutular. Başyapıtı olacağını düşündüğü bir resmi boyayan ressam özeniyle yapardı işini. Tavşankanı oradan geliyor olmalı, dedemin çayından. Minik bir demliği vardı. Beş altı bardak çay alırdı ancak… Fazlası yok.

Fazlası yok, üç günlük hayat benimkisi. Geceden sabaha kendinlesin, sabahtan akşama harala gürele. Teslim olmuşum zamana, nereye götürürse oraya gidiyorum. Ceplerime sakladığım ellerim korkuyorlar söylediğim şarkıya eşlik etmeye. Sesi kötü ellerimin… Bilmiyor kimse, bir ben biliyorum ne kadar kötü olduğunu. Onlar da bilsin istemiyorum. Ceplerime saklıyorum ellerimi. Sıcacıklar orada. Dedemin tavşankanı çayı kadar sıcacık.

Dilin arka tarafında acı bir tat bırakırlar yudumlayınca. Yüksekten korkarım ben. İzmit fuarında gondola binmiştim bir keresinde, yirmi yıl önce. Çok fenadır gondol. Arkadaşların gazına gelmiştim sanırım. O hızlandıkça ben dağılmıştım, ben dağıldıkça o hızlanmıştı. Yaşamak gibiydi, kanım nasıl da hızlı akıyordu kim bilir. Küfür kıyamet durdurmuştum gondolu. Korkmuştum yaşamaktan. Siz devam edin demiştim, ben iniyorum. Bir daha da binmedim gondola. Dedemin çayı da aynı tadı verirmiş, yaşadığını hissettirirmiş. Kırk yıl sonra bu sabah anladım. Dilimin gırtlağıma yakın yerinde bir yudum çaydan en fazla ne kadar keyif alınabilirse hepsini aldım. Acı bir tat birikti ağzımda, sonra aktı gitti aşağıya doğru. En yüksekten en aşağıya hızla yol alan gondolun verdiği his buydu işte, beni korkutan, küfür kıyamet gondolu durdurmama neden olan his... Bir bardak daha doldurdum bu kez, inmedim gondoldan.

Sonra bir seS, annemin sesi. Onun sesi benimki gibi değil, güzel. Hep aynı türküyü söylüyor. Bir savaş türküsü sanırım. İlk iki mısrasını biliyorum sadece. Gerisini ya duymadım hiç ya da dinlemedim. “Saat dokuz buçuk ona geliyor, iki alman genci eve geliyor…”  Sonra susuyor ses. Açıyorum gözlerimi ama kimse yok, annem yok. Devam etmek istiyorum şarkıya belki o da bana eşlik eder diye ama yok devamı. Ellerimi çıkartıyorum cebimden, umurumda değil başkalarının da duyacak olması ama yok sonrası. Annem yok. O iki satırla beni bırakıp gitmiş. Gittiği yeri biliyorum ama gidemiyorum ardından. O da gelmeyecek, çayın tadı kadar keskin bir kabullenişle hazmediyorum bunu. Sonra kapı çalıyor, çıkmam gerektiği geliyor aklıma. Unutuyorum çayı, çayın tadını, annemin sesini, dedemi unutuyorum. Duruyor gondol, inip kapıyı açmaya gidiyorum. Ellerim ceplerimde... Sıcak değiller artık, ceplerim de üşümüş.

 

KİM DERDİ SUSARIM BEN - 11.03.2022

159 kere okundu

Ne ben deli, ne sen benden deli. Şimdi tutup birimiz yakmak istese gemileri diğeri izin vermez. Limandaki gemi yakılır mı hiç der. Sanki açık denizdekileri yakabilmişiz gibi. Söner başlamadan yangın, baharı göremeden yaz gelir. Ama öyle iç ısıtan cinsinden değil. Terleten, bunaltan yaz. Varsa bir söğüt gölgesi ilk giden diğerine de yer ayırsın.

Yerim dar. Ben bile sığamadım daha. Soluma dönsem deniz, sağıma dönsem dağ. Ne yolumu bulurum ıssız ormanda ne de yüzebilirim derin suda. Sığ birkaç cümleden ibaretim. Çoğu kimse bilmez ne dediğimi, dinlememiştir hiç. Dinleyenler daha da kötü. Bilirler incir çekirdeğini bile dolduramadığımı.

Şimdi sen nesin desen, necisin... Bunca yıl niye geçmiş. Hiç mi koyamamışsın taş üstüne taş.  Hiçbir şey anlamamış mı yaşadıklarından gövde üstündeki baş. Bir türkü tuttururum kötü sesimle. İlk nakarata kadar sabredemez gidersin. Sen gidersin de ben durur muyum sanki; durmam elbet. Sen bir yana ben bir yana... Neydi o türkü diye merak eden olursa ki olmaz. Bilmem onu da. Uçup gitmiştir rüzgârla. Artık keyfine kalmış meltemin. Dağa mı götürür, denize mi sürükler karışmam.

Bir kez karışmıştım. On yedi yaşımın yaz sonu, güz başıydı. Ah bu ben kendimi nerelere vursam. Olmuyor işte. O zamandan başlamıştı olmamaya. Olmayınca da zorlamaz bazısı. Misal ben, zorlamadım hiç, gelmedi içimden. İçim geçmiş daha ilk günden. Olmuyorsa olmuyordur. Vardır elbet başka bir olan. Salı kesatsa çarşambayı bekle. Rüzgâr doğudan esiyorsa batıya çevir yüzünü. Akıntı varsa girme suya. Yüzmeyi bile öğrenemedin daha! Kim bilir nerede atar dışarı su seni. Nefessiz kalmaların da yanına kalır. Bazısı kar sanır ama değildir. Kitap öyle yazar. Ne kadar az telaş ederse aklın, o kadar çok yaşarsın der.

Telaş bitti. Dindi rüzgar. Suyum aramıyor yolunu artık. Söğüt gölgesine de hacet yok, gemi yangınına da. Ne kaldı şunun şurasında. Belki yarın, belki üç beş gün daha. Çay söyledim ben, demli. İsteyen varsa ona da söylerim. Susarız içerken. Karışmam ne düşündüğüne, yeter ki paylaşmasın benimle. Yeterki iş çıkarmasın başımıza bu kadarı yetmez diye...

 

İNSAN BİR EKSİK SÖZDÜR - 6.02.2022

139 kere okundu

Herkes olabildiğince keyifliyken, anason kokarken mekân, müziğin sesi kahkahalara karışırken… Gece vakti, demini almışken eş dost. Vururken kadehler birbirine. Her şey olması istendiği gibiyken yani. Dekor olarak kullanılan tek teli kopuk gitarın altına sıkıştırılmış kitaplara rastladım. Şükrü Erbaş yazıyordu mor bir kapağın sağ üst tarafına. Sol üstte ise kitabın adı vardı; insan bir eksik sözdür…

Uzanıp aldım kitabı yerden. Mevzu Şükrü Erbaş ise güzel şeylerle karşılaşmak çok olasıdır. Öyle öğretti hayat. Ama bu sefer değilmiş. Araladım kitabı ve karşıma çıkan ilk satırları okudum.

Ne olurdu
Ölüler yılda bir gün
Evlerine gelseydi

Diye başlıyordu şiir…

Ve bitiyordu;

Ne olurdu
Mezarlar yılda bir gün
Bizimle konuşsaydı

Diye…

Sabah incir reçeli vardı kahvaltıda. Kırk yıl annemin yaptığı reçelleri yedim. Ağustos, eylül dedi mi kuzine hiç sönmezdi bizim evde. Annem sürekli reçel yapardı, incir reçeli. Herkese yapardı üstelik. Halalarımıza, teyzelerimize, komşularımıza. Hatta komşularımızın akrabalarına bile yapardı. Başka mahalleler, başka şehirlere giderdi annemin reçelleri. Yirmisinde ayrıldım evden üniversite için. Yılda birkaç haftayı saymazsak dönmedim de bir daha. İncir reçeli hiç eksik olmadı kahvaltı masamdan, annemin reçelleri... Bu sabah ki reçeli ablam yapmıştı. Annem yok artık. Milyonlarca hatıraya rağmen bizi hiç olmadığımız kadar eksik bırakıp gitti. Ölümün erkeni geçi yok, hepsi kötü. Alışamamak ayrı kötü yokluğa, alışmak ayrı.

Sormadan aldım kitabı o gece, cebime koydum. Açtım az önce yine, diğer şiirleri de okuyayım dedim. Yazarından imzalıymış; “Burçin’e sevgiyle” yazıyor ilk sayfasına. Geri götürmek gerek. Yazarının imzaladığı kitabı dekor olarak olsa bile yere koymamalı insan. Emeğin hatırı, sevginin vefası var.

Aşk düzlükte yaşanıyor diyor şarkıda, düzlük tek aşkta. Bir zaman seviyoruz engebeyi hayatımızda. Heyecan istiyoruz, aşk istiyoruz, tutku istiyoruz. Dert ediyoruz hayat şartlarını, dostlukları, aşkı, eksikliği… Yeterince yol alınca boş geliyor hepsi oysa. Düzlük de boş geliyor, aşk da. Yaşama telaşı da boş, kırgınlıklar da. Ölümün olduğu bir dünyada geri kalan hiçbir şeyin önemi yok. Sarılın sevdiklerinize yere düşmeden. Çünkü toprak aldığını vermiyor geri.

PAPATYALAR - 3.02.2022

94 kere okundu

Yok adı kitabın, yazarı belli değil. Ne yazmış, niye yazmış belli değil. Kime yazdığını anlamak mümkün değil zaten. Bir kadın var bir de adam. Bilindik hikâye yani. Merak edenler için anlamı var belki ama geri kalan herkes için ziyadesiyle sıradan. Adamın acelesi yok ama varmış gibi davranıyor, kadın durağan. Olsa da olur diyor olmasa da. Olmuyor başta, sonra kış bitip bahar geliyor. Baharda değişir her şey. Cemre düşer suya toprağa. Havaya da düşünce değişir hava. Börtü böcek doldurur satırları, filizler çiçeğe durur. Yeşillenir yani kadın da adama. Ama bu aynı kadın mıdır hala, adam aynı kalmış mıdır kıştan bahara belli değil. Nisan tadında eylül gibi biraz. Belki birazdan bir tık daha fazla ama çok da sorgulamamak gerek.

Karşı koyamadığın şeylerden uzak dur diyor kitap. Kapılıp gittiğin sular nefessiz bırakabilir seni. Ve seçimlerin belirler ulaşacağın yeri… Sahi neyden vazgeçtik de neyi seçtik biz. Kıştan bahara ne değişti. Daha mı güzelleşti yoksa daha mı kötüleşti. Kalabalığı mı olduk birbirimizin. Yoksa renk mi kattık hayatlarımıza.

Bir nehir akıyor aramızdan. Kenarında ağaçlar var. Pembe çiçekler var dallarında. İki sandalye alıp geliyorum. Karşı tarafta durmaya devam mı edeceksin diyorum. Geliyorum diyorsun. Uzatıyorum elimi. Uzanıp tutuyorsun elimi. Beklemiyordum derken gülümsüyorum. Sen benim sıkıcı olduğumu da düşünmüşsündür diyorsun. Yok diyorum. Kötü şeyler düşünmeye başlamamıştım daha. Henüz erken! Saat kaç diyorsun. Gelirken yanıma saat almadım diyorum. Belki durur zaman, bozmayalım büyüyü. İnanır mısın büyüye diyorsun. Hayır diyorum. Ama bazen bozmamak gerek büyüyü. Aptalca olur bu, sevmezsin sen. Öğreniyorsun diyorsun. Sen beni bir de baharda gör diyorum. Bahar ya zaten diyorsun. Daha papatyalar açacak diyorum, sabret biraz.

Kalabalık sevimsizdir, netliği yoktur. Çoğu zaman niteliği de. Sınır bilmez, susmaz başladı mı konuşmaya. Meraklıdır, sorgular göz açıp kapayana dek unutacak olsa da. Uçmak istesen kanadını kırar, koşmak istesen durur önünde. Ben uçamıyorsam sen de uçma der, ben koşamıyorsam koşma sen de. Özgürlüğün çizdikleri çemberin duvarlarına mahkumdur. Oysa uçsuz bucaksızdır hayat, keşfedecek çok şey vardır.

Çok daha var mı diyorsun. Neye diyorum. Papatyalar… Çok daha var mı açmalarına. Bilmem diyorum, sen söyle. Geldi mi bahar. Geldi ya diyorsun, baksana etrafına. Kapat gözlerini o zaman diyorum. Papatyaların kokusunu alana dek de açma.