NE KADAR ŞAİR VARSA - 09.08.2019

584 kere okundu

Bak bu da aşkımın üçüncü bölümü; tekmili birden. Sabahın körü, gecenin yarısı, aşkın saçma sapan halleri, mevsimin baharı ve kaldırım taşları. Arnavut kaldırımları ama, yeni yetme siyah asfalt değil. Sen şair misin diyor. Yok diyorum ben Burak. Gülüyor. Niye güldün diyorum. Hiç diyor. Hiç değil oysa. Ölürken bile kuyruğu dik tutuyor edebiyat çevresi. Can çekişirken bile kabul etmiyor kendinden olmayanı.

Cemal Süreya Cemal Süreya olduysa ya da Orhan Veli Orhan Veli olduysa dilindeki sadelikten oldu. Okuru içinden çıkılmaz dehlizlere çekerek değil. Seviyorsan seviyorum diyeceksin. Düz yazıda da diyeceksin bunu şiirde de. Behçet Aysan değilsin ki kozalak yakasın aşık olunca. Hem yaksan da tükenir senin ki. Sen o değilsin çünkü. Bir kez yakılır kozalak. Köroğlu yaşasa sevmezdi bizim aydın tayfa. Köylü derdi ona. Ki köylüydü de Köroğlu. Dadaloğlu’nu isyanından dolayı severdi belki ama sazına, sözüne burun kıvırırdı. Müslüm Gürses’i yıllarca hor görüp, ölmeye yakın göklere çıkardıkları gibi. Sonra vay efendim kimse kitap okumuyor. Ulan zaten ortam bombok, bir de sizin bu halleriniz iyice işin içine etmiyor mu? Etmiyor der çok bilen, bilenler… Çünkü bu topraklarda kabahat hep başkasındadır ve hiç kimse yaptığından sorumlu değildir.

Ben o işlerin adamı değilim. Ben öyle bir adam da değilim. Eğilip bükülemem, kırılıp dökülemem. İskender Pala’nın Borges’ten geri kalır tarafı yok demiştim de sus demiştiler, deme öyle. Çünkü pala dini sebeplerden ordudan atılma bir yobaz. Borges ise Latin Amerika edebiyatının üstadı. Yok efendiler yok, o iş öyle değil. Siz ayıplayacaksınız diye aklıma ihanet mi edeyim. Haliniz belli. Güzel olan şeylere burun kıvırmakta üstünüze yok. Burnunuzun boktan çıkmamasının tek sebebi götünüzün havada olması. En mütevazıleriniz bile böyle. İçinde bulunduğunuz dar çevrenin her şeyi bildiğini ve bu bilgilerin kesinlik kazandığını sanıyorsunuz. Hiç boşuna sanmayın. O iş öyle değil, hiç de olmadı üstelik. Olmayacak da muhtemelen.

Ama ne güzel demiş eleman; ömrümün kozalaklarını yaktım ben de, sensizlikte. Öbürü aşık mı olmuş yoksa labirente düşüp elin kızını da peşinden mi sürüklemiş bilinmez. Ne kadar karıştırırsan o kadar iyi demişler ona. Aşure yapmış. Yapma arkadaş yapma. Yoruluyor insan okudukça. Halk edebiyatı diye bir şey var. Lisede anlatıyorlar uzun uzadıya. Üç beş salak için yazıyorsan eyvallah. Ama herkes için yazıyorsan yazma. Olmuyor çünkü, hayattan daha zor şiirin. Sonra sen şair misin diyor. Yok efendim o da nereden çıktı. Balıkçıydım ben, onu da beceremedim. İflas ettim. Alacaklılardan kaçıyorum şimdilerde. Ararsan bulamazsın beni, kimse bulamaz beni. Bulsan ne olacak gerçi. Kendi işime bile yaramıyorum çoğu zaman. Sen şair misin diyor. Yok diyorum. Kapıcının oğluyum ben, bakkala gidiyorum. Ekmek lazımsa alıp geleyim.

KENDİMİ DİNLEDİM BUGÜN - 05.08.2019

830 kere okundu

Bazen konuşmayı seversin bazen susmayı, bazen boş bir yolda yağmur yağarken yürümeyi seversin. Bazen de sevmezsin. Dinlemeyi sevmezsin. Çok konuşuyorlar çünkü, konuşmayı öğrenen konuşuyor. Boş yolda yağmurun altında yürümek öyle değil ama, onu seversin. Çok seversin hatta, bitmesin istersin yol. Bir ömür susacak kadar çok seversin ama diner yağmur, biter yol. Ben ne çok severdim yürümeyi, bacaklarımı çaldılar!

Ben oyum, duydum konuşulanları. Herkes uyurken kalkıp yatağından boş sokakları sahiplenenim. Adım adım sayan kaldırımları. Tatsız tuzsuz asfaltlarda Arnavut kaldırımlarını ararım. Yol üstü kahvelerinde bir liraya çay içerim, oralet içerim. Gelmez kimse peşimden birkaç sokak köpeğinden başka. Ben oyum, konuşurlarken duydum; gün doğmadan eve döner, leş gibi yatağıma bırakırım kendimi. Ter su içindeyim, yıkanmadım günlerdir. Günlerdir tek bir lokma girmedi ağzıma. Açım, susuzum. Annem olsa olmazdı böyle. Beton yığınları arasında toprak kokusu aramazdım. Düş kırıkları batmazdı çıplak ayaklarıma, kanamazdım. Duydum onları, benden bahsediyorlardı.

Başkaları hakkında atıp tutmak kolayına kaçmak işin. Kendisiyle ilgilenemeyene meşgale el âlem. Bi bak kendine, ölç biç. Tamamla eksiğini, kurtul fazlandan önce. Başkasını değil kendisini it kak. Başkasından önce kendini as kes. Zor olandan yarar var sana, başkasından değil. Kolayına kaçmak eşdeğer kendinden kaçmaya. Kaç kaç nereye kadar oysa. Dönüp dolaşıp kendine gelmeyecek misin yolun sonunda. Gelememişsen vay haline zaten. Sen kaç, kolayına kaç, kendinden de kaç, gerçeklerden de. Başkalarının kusurlarına sığın, akla kendini sövüp sayarak.

İstersin ama olmaz. Daha çok istersin, daha çok olmaz. Sen ne kadar istersen o kadar olmaz. Hüsran kalır payına, bükülür boynun. Kolun da kırılır kanadın da. İçinden uçar gider kuşlar, bir daha dönmeyecekler sanırsın ama öyle değildir. Bir sabah neşeyle çıkarsın yataktan, perdeden içeri güneş sızmaktadır. Pencereyi açarsın ve içine çekersin havayı, sabah meltemi okşar geçer tenini, ürperirsin. Kırlangıçlar uçuşur sağa sola, kanatlarında umut vardır. Günaydın dersin kendine, günaydın dersin içine. Kırlangıçlara da dersim melteme de.

Susarsın bazen, konuşmanın bir anlamı yoktur. Ne konuşsan boşunadır bazen; hiçbir kelime anlatamaz meramını, hiçbir cümlenin gereği yoktur. Kendini dinlersin, akıp giden zamanı dinlersin, sokakların gürültüsünü, insanların koşuşturmasını dinlersin. Gidecek hiçbir yer yoktur, çağıran kimse yoktur, yol yoktur, yordam unutulmuştur. Heykel gibi dikilirsin içinde. Ne yaprak kıpırdar, ne su akar. Bu günü geçirmek için en iyi yerin burası olduğunu anlarsın. Çökersin olduğun yere. Beklemek dünyanın en kötü şeyidir ama bugün değil. Kimin geleceğini ya da ne olacağını bilmeden üzerine düşen her şeyi yapmış olmanın huzuruyla beklersin.

BAROK DÖNEMİ - 02.08.2019

746 kere okundu

İşte ne olsun ben de. Tacettin abi ile oturmuş felsefe konuşuyoruz, sanat tarihi konuşuyoruz. Barok dönemine hayranmış. Nerde görse tanırmış. Memlekette Hasan Dayı varmış, köy bakkalı. Memleket dediği de Kars. Adamın duruşu bile barok diyor. Kilotlu çorap giyiyor köy yerinde sanırım. Çok uzatmadım mevzuyu. Ben lale devri seviyorum dedim; zevk sefa. Gülüştük, bir şeyler söyledi ama anlamadım. Tekrar etmesini istemedim de. Zaten gülmüştük, komik olmayan bir şey söylemişse boşuna gülmüş olmak istemedim. Öyle yani, her şey mükemmele yakın.

Tunceli’nin dağına çıktım diyor öbürü dün akşam. O Dersim diyor gerçi ama ben yasalara saygılıyım; kayıtlarda Tunceli diye geçiyorsa Tunceli’dir. Hukuk devletiyiz sonuçta, en azından kâğıt üzerinde. Ben yazılı belgeleri de seviyorum. Dilden dile gelen şeylerin içine yalan karışıyor. Ve yalanları sevmeye yatkın bir kalabalıkla düşüp kalkıyoruz istemeye istemeye. Konumuz bu değil tabi. Yörüklerin yaylasında kaldım iki gece diyor. Telefon bile çekmiyor; insanlar doğal, hava temiz. Gece ayı geldi çadıra, bir çuval peyniri yiyip gitti. Sonraki gece yine geldi. Her şey organik, ayı da organik kurt da. Kurda acımıyorlar diyor. Kurt da koyunlara acımıyor. Gücü yeten yetene dağ başında da. O orda huzurun keyfini çıkarırken ben burda sanat tarihi konuşuyorum. Hem de Tacettin Abi ile. Temamız barok döneminin Kars kültürüne yansımaları.

Yazcı, kışçı diye ikiye ayrılıyor insanlar. Yazı sevenler genelde ibne. Vıcık vıcık tipler. Terliyor insan sonuçta. Kışçılar ise oturmasını kalkmasını bilen, ziyadesiyle mesafeli tipler. Orhan Gencebay’ı bile deodorant reklamında oynattılar. Koltuk altı terden başka bir şeyle haşır neşir olmamış tiplerin daha az kötü kokması amaç. Kapitalist sermaye magandalara ulaşmak için Orhan Baba’yı kullanıyor. Senin ne işin var milletin koltuk altıyla demiyorum, belki parası bitmiştir Baba’nın. Ben kışçıyım, oturmayı kalkmayı geçen sonbahar öğrendim. Ama oturmak konusunda daha iyiyim. Kalkınca bir şeyler yapıyor insan. Sonra da doğal olarak terliyor. Ben kadın deodorantı seviyorum. Erkeklerin kokusu hoşuma gitmiyor. Erkeklerin hiçbir şeyi hoşuma gitmiyor. Cinsiyetçiyim ben. Gürültücü, kavgacı, kaba yaratıklar.

Kars’ta da Tunceli’de de kışçılar mutlu. Ben İstanbul’dayım ve mutsuzum. Sürdüm Marmaris’e gittim denize girmek için. Hem mutsuzum hem de geri zekâlı. Ne işin var senin dünyanın öbür ucunda. Karayolu ile hem de. Denizi tuzlu, insanı çok, havası sıcak. Zannedersin memlekette bir benim yatım yok. Sorsan fakirlik var. Alayı ibne bunların. Asgari ücretle geçinip hükümeti destekleyen insanlar şehirlerde terleyerek ekmek parası kazanmaya çalışıyor. Muhalifler ise yatlarıyla tatil yapıp durumdan şikayet ediyor. Ondan sonra da gel dengeli ol. Hangi dengeden bahsediyorsunuz siz kuzum. Bütün her şey alt üst memlekette. Pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken hava sıcak mı soğuk mu diye bakarım. Ilıksa ve yağmur yağıyorsa ağzım kulaklarımla varır. Umursamam kim haklı kim haksız. Dudağımın ucunda bir ıslık nefesim yettiği kadar;

Salkımlar gibi buluştunuzdu
Ağular gibi seviştinizdi
Güz mezarına gömsünler sizi
Kış mezarına gömsünler sizi

GELDİM İŞTE - 30.07.2019

1213 kere okundu

Belli belirsiz bir cümle filizlendi dudaklarımın ucunda ve geldiği gibi de kayboldu gitti; “Düşse kötü düşmüşüm, düş değilse uyandırmayın beni.” Güneş batmıştı, karanlık usul usul şehrin üstüne çökmüş, el ayak çekilmişti. Başıboş serseriler ve zevk düşkünleriydi sokaktakiler sadece. Bir de evsizler. Ben evsizdim.

Bugün tüm bencilliğimle seni kendime istiyorum, sol yanına kıvrılmak ve sana sığınmak istiyorum. Bir sana, hep sana. Bugün seni tanımadan, bilmeden, ummadan ve ölçüp biçmeden sen olmak istiyorum. Özlüyorum Deniz, özlüyorum… Yanında olmak istiyorum, aklıma düştün.

Ben hiç konuşmadan dinledim. Telefon kapandığında yolumu değiştirmiştim. Ona doğru yürüyordum. Sokaklardan eksilip onda çoğalmak istiyordum. Artmak ve artmak istiyordum, milyon kere artmak, dolup taşmak ve sonra usulca ona akmak istiyordum. Dosttu aklı aklıma, düşmandı aklıma aklı. Ne zaman bana baksa ona bakıyor buluyordum kendimi. Ne zaman adımı ansa adım kulaklarımda pembeye ve mora dönüşüyordu. Su yolundan çıkmış ve yeni bir yol bulmuştu. Akıntıya karşı koymanın anlamı yoktu. Olsa da umurumda değildi. Değildi, çünkü böyle olsun istiyordum.

Bana bir şeyler anlat dedi, dinlemek istiyorum seni. Bana benim ne hissettiğimi anlat. Senin cümlelerinle bilmek istiyorum, senden dinlemek istiyorum. Küçük bir roman yaz benim için. İçinde benden tınılar olsun. Nota nota akıp gideyim. Kaybolayım gökyüzünde. Senin pemben olayım ve senin morun, senin yeşilin. Devrik cümleler kur bana, içinde kendimi bulayım. Nisan tadında eylül olayım biraz. Kaybolayım ve hep sen bul beni. Bir yandan yaprak dökerken bir yandan çiçek açayım. Bir yanım üşürken bir yandan ısınayım. Ahh diyeyim seni okurken, içime çekerken soluk soluğa kalayım. Sonra durup dinleneyim biraz. Başa dönüp yeniden ve yeniden okuyayım. Aşık olayım her kelimene, her cümlenin peşinde perişan olayım. Öleyim bir paragrafta, bir diğerinde küllerimden yeniden doğayım. Sen olayım doğar doğmaz, sana karışayım. Bir düş yarat, bir dünya kur. Dünyanın en mutlusu ben olayım. Sen su ol ak bana, ben gözden uzakta senle dolayım.

Konuşmak kadar susmak da güzeldir bazen. Kaybolup gitmek… Nereye kaybolduğunu bilsen de umursamamak. Ardına bakmamak. Şehri boşalttılar bu gece. Bir sen varsın artık bir de ben. Müzik sesleri geliyor kıyıdan. Sanki yıllardır bu gece için çalışmış dalgalar, ahenkle okşuyorlar kumsalı. Mevsim yaz, sen aşk dolu, benim aklım kim sende kaybetmişim.

Açım zaten sana, susuzum. Elden ayaktan düşmüş arzularım. Bir sen varsın, bir seni sevmek, yaşamak seni; bilmek. Her şeyi ve herkesi unutup bir seni görmek. Ruhumun her köşesinde, bedenimin her zerresinde, fırtınaya kapılmış kâğıttan bir kayık gibi; senle… Özledin mi diyorsun; özlemez mi insan, insan hiç özlemez mi. Her şeyi unutup ve ardında bırakıp her şeyi sana gelmez mi. Gelir elbet, özlemişse gelir. Geldim işte. Kelime kelime sendeyim, cümle cümle sende.

YENİ HAYAT - 10.07.2019

962 kere okundu

Üçün beşin hesabında değilim. Abartıyı sevmiyorum sadece; iyiliğin abartılmasını da sevmiyorum, kötülüğün abartılmasını da. Üç ise üçtür arkadaş, beş ise beş, üçü beş göstermek şovdan başka bir şey değil.

Bak diyorum kız çocuğuna ne güzel; ince, zarif… Erkek öyle mi ya. Kaba saba bir canlı. Küçüğü de gereksiz büyüğü de. Atatürk de gereksiz mi diyor velet. Velet dediğim erkek çocuğu. Bel altından vuracak beni, ters köşe yaptıracak. Kazanmak zorunda ya. Erkek işte. Alamıyor hızını Hz. Muhammed de gereksiz mi diyor. Sevmesem patlat tokadı. Vereceğin cevap davranış değişikliğine yol açmayacak. Yenilmiş hissedecek sadece, başka bir gün acısını çıkarmak için bilenecek. Erkek ya, sıkıntı…

İnsanlar ikiye ayrılır; insan olanlar ve kadın ya da erkek olanlar. İnsan olanlar da ikiye ayrılır. İnsan olarak var olanlar ve yaptığı bir işle, başarısıyla var olanlar. Evet Atatürk bir erkek ama Atatürk deyince aklınıza sadece erkek olduğu geliyorsa o da gereksiz. Oysa Atatürk işgal altındaki bir ülkenin düşmanlardan temizlenmesi için önayak olmuş, demokrasiyi ve pek çok inkılabı getirmiş. Sosyal ve siyasal hayatta yenilikler yapmış harika bir insan. Kadın ya da erkek olması kimsenin umurunda değil, yaptığı işler cinsiyetini milyonlarca kez geri planda bırakıyor. Peygamberimiz de öyle. Hz. Muhammed denince akla İslamiyet geliyor, yaptığı şey cinsiyetinin kat be kat üzerinde.

Ama gel gör ki bizim insanımız en alakasız şeyin karşısına bile kutsal değerleri ya da kişileri çıkartabiliyor. Size ket vurmak ya da önünüzü kesmek için toplum için, devlet için önemli kişileri karşınıza çıkarabiliyor. On bir yaşındaki çocuk bunu eğlence olsun diye yapıyor belki ama kırk yaşında ki, elli yaşında ki insanın niyeti bozuk. Tek derdi galip gelmek, kabul ettirmek, istediği şekle dönüştürmek.

Kanun diyor, adalet diyor ama anayasada yazanı değil, doğru bildiğini, içini soğutacak olanı istiyor. Aksini kabul etmiyor. Hayatı o kadar boktan ki, o kadar içinden çıkılmaz ki bilmiyor onlarca can alsa, binlercesine zulüm etse geçmeyecek hıncı, dinmeyecek içindeki yangın. Derdi insanlarla değil, kendisiyle, hayatla. Verdiği yanlış kararların bedelini başkaları ödesin istiyor. Kendi kabahati yok hiç, her bildiği doğru, her konuda fikri var. Ve aksini kabul etmektense belden aşağı vuruyor, seni yanlış yerlere çekip bak işte sen böylesin diyerek kendisini aklamaya çalışıyor. Oysa çok geç, dönülmez bir yolda hem hevesle hem de olabildiğince mutsuz bir hırsla yürüyor. Ve diyor ya eskinin bir politikacısı; aşınmıyor yollar yürümekle.

Üçün beşin hesabında değilim; üç ise üçtür beş ise beş, üçü beş yapmak şovdan başka bir şey değil. Oysa sadelik kurtaracak bizi, naiflik kurtaracak. Yüklerimizden kurtuldukça hafifleyeceğiz, mücadeleden vazgeçtikçe huzura ereceğiz. Okudun mu Osho’yu diyor amca. Yok diyorum okumadım, suyu akışına bıraktım ben. Oturdum kıyısına ırmağın akışı seyrediyorum. Belki öğreneceğim bir şeyler vardır. Onun bana öğreteceği bir şeyler yoktur belki ama benim ondan öğrenebileceklerim vardır. Kimse değiştirmeyecek sizi, kurtarmayacak kimse. Yirmisinde değiliz ki Orhan Pamuk romanında olduğu gibi bir kitap okuyalım hayatımız değişsin. Kimse değiştiremez sizi ve kimse kurtaramaz siz istemedikçe. Ve siz isteseniz de değişmediğiniz sürece kurtaramaz kimse sizi.

BALIK VE SU - 09.07.2019

832 kere okundu

Dokuz yüz gramlık bir çipura ile ne yapabilir insan. Pulları kazınmış, içi alınmış ve hatta kuyruğu kesilmiş bir çipura ile. Mangalın üzerine at ya da fırına diyenler çıkabilir içinizden. Yanına da bir kadeh rakı… Olmaz ama hiç olmaz. Der ki büyük düşünür; rakının yanında balık güzel olabilir ama balığın yanında rakı rezilliktir. Aslolan balıktır yani rakı değil. Selçuk Şahin’in yanına Alex harika olur ama Alex’in yanına Selçuk Şahin gereklilik değildir. Ben şahsım adına suyu tercih ediyorum. Eğer mükemmel bir tadın yanına başka bir mükemmel tat ekleyemiyorsanız mükemmellik bozulmasın diye en sade şeyi seçmelisiniz. Desenli gömleğin üzerine tek renk kravat gibi... Denize martı, gökyüzüne yıldız, kafası karışık kadına hiçbir şeyi umursamayan erkek gibi.

Ben çarşambadan yanayım ve cumartesiden. Pazar sıkıyor beni, pazartesi desen milletin dilinde. Millet dediğim kalabalık da varsa yoksa balığın yanına rakı. Alışılageldik kabuller kolaylarına geldiği için varsa yoksa eski izi takip et. Oysa yani maceralara açık olmalı insan. Derinine inmeli denizin, gecenin karanlığında kaybolmanın tadını çıkarmalı. Ve bekletmeli çipurayı zeytinyağında biraz kıyısına köşesine birkaç top karabiber sıkıştırıp. Hayat güzel yani yaşamasını bilene. Çarşamba da güzel cumartesi de. Pazarı sevmiyorum, bir şeyler yapmak zorunda hissettiriyor insana. Geçmişten gelen bir toplumsal baskının severek yaşatılması rezaleti.

Şair ölmez şiir varken okumak gerek. Ama benim insanım roman istiyor. Kayra ile Kinyas’ı istiyor mesela ya da bir çift yeşil su samurunu. Sonra oturup ağlıyor piedra nehri kıyısında. Derdin ne diye soran olursa “çok sıkıldım” diyor. Sıkılırsın tabi eşoğlu eşek. Yaşanmış şeyleri yeniden yaşamak için götünü yırtıyorsun. Aynı yolları aynı adımlarla kat edip, aynı insanlara günaydın diyorsun. Üstelik aymamış oluyor gün. Düzenbazsın çünkü, yalancı ve ikiyüzlüsün. En çok da kendinesin. Enstrümansız müziktir oysa şiir, notasız müzik. Ruhunu teslim edebilirsin. Bedenini istemez yanında. Hor kullanmaz. İşi bitince kaldırıp kenara fırlatmaz. Balığın yanında rakıya muhtaç etmez seni.

Kadehte siyaha çalıyor beyaz şarap
Ilık bir meltem kokunu taşıyor bana
Çıplak ayaklarında kum
Gözlerinde tebessüm
Göğsünde çocuk cıvıltısı
Ha düştük ha düşeceğiz
Elim belinde
Dudaklarım boynunda
He sevdik ha seveceğiz
Belki kendimizden geçeceğiz
Çirkin adamlar güzel kadınlara aşık olduğunda
Elbet değişeceğiz

Oysa hayat kısa, zaman almış başını gidiyor. He babam de babam koştur yakalamak için ama ne fayda. Yok olmaz bizden. Olmuyor da. Sakince akan bir nehrin kıyısında oturup ağlamak yerine akıntıyı seyretmek var. Karşı koymadan, medet ummadan tadını çıkartmak var. Bunca varın arasında yokluk bulabilen insanla değil ama. Balığın yanına rakıyı koyan insanla olmaz, bize balığın yanında su için insan lazım. Güzel insan lazım, sade ve dingin lazım. Gerektiğinde konuşup, gerekmediğinde susmaktan erinmeyecek insan lazım.

EFENDİLER - 01.07.2019

635 kere okundu

Batırmayın güneşi efendiler, güzel günler için lazım bize. Bulut lazım, rüzgâr lazım, yağmur lazım. Islanmayı yasaklamayın efendiler, kendimizden geçmemiz lazım. Huzur lazım efendiler, huzur lazım; konuşmayın vara yoğa, kesip biçmeyin, infaz etmeyin hemen yargılayıp. Affedebildiğinizi affedin efendiler, bir kez daha şans verseniz ne çıkar. Kendinizi sorgulayın efendiler,  önce kendinizi sorgulayın. Her doğru bildiğiniz bildiğiniz gibi değildir belki de. Yanlış öğretmiş olabilirler size. Çok tanık olduk çünkü, siz de bakın etrafınıza efendiler. Sizi sevmeyenlere de bakın, size nasıl baktıklarına bakın, kulak verin, dinleyin… Aynada hep kendinizi görürsünüz efendiler; baktıkça beğenirsiniz kendinizi,  kendinizi bu kadar beğenmeyin. Başkalarının kusurlarını ararken kendinizi ihmal etmeyin. Etmeyin efendiler etmeyin. Güneş batarsa gece olur. Karanlık saklar gerçekleri, görmek zorlaşır, sabaha çıkamayız belki efendiler. Bırakın aydınlık kalsın yüzümüz, güneşi batırmayın efendiler.

KİMSENİN FARKI YOK KİMSEDEN - 17.06.2019

987 kere okundu

Adam ne zaman ağzını açsa solculara bok atıyor dedi kadın.

TKP açıklama yaptı bunun üzerine; “seçimi boykot ediyoruz, gitmeyeceğiz sandığa”

Gülerek tekrar söze girdi adam; “Yaşasın Türk solu”

Üç yıl önce Çayeli’nde bir otelden aşırdığı fincanını aldı dolaptan, demli bir çay koydu kendine. Kıştan beri çıkmadığı balkona yürüdü. Birkaç saat önce hem zemini yıkamış, hem de masa ve sandalyeleri silmişti. Sıcak ama rüzgârlı bir haziran günüydü. Sokak alışılagelmiş gürültüsünden uzaktı. Bahçenin duvarının üzerine boylu boyunca uzanmış kâğıt toplayıcısı Suriyeli genç gitmişti. Yedinde keyfine düşkün bir sokak kedisi vardı. Suriyeli kadar göze batmıyordu. Bir yudum aldı çayından. Güzel olmuş dedi kendi kendine. Kedi çevirip kafasını baktı, karşı sokakta bir çocuk yoldan balkona doğru anne diye bağırdı. Motorlu bir kurye geçip gitti çocuğa aldırmadan.

Bunca şeyi yaşadıktan sonra nasıl değişmez insanlar. Nasıl inanabilirler birilerine, nasıl bu kadar kör olabilirler. Hak verdi Sinan’a, din diye bir şey yoktu gerçekten. Toplumların afyonuydu bu ritüeller. Ama yine de inanmaya devam etti. Bir şeylere inanmayı seviyordu. Varsın haklı olsundu Sinan, varsın boşa yapılsın bunca şey. Gerçi pek de bir şey yaptığı söylenemezdi kuru kuru inanmaktan başka. Senede bir ay akşama kadar aç durup nefsiyle uğraşırdı. Bayram namazlarına gider, arada sırada da Cuma günleri camiyi ziyaret ederdi. Ne demişti köy camisinde imam; ibadet edin, ibadet edin, ibadet edin. Yoksa cehenneme gidersiniz. Mudanya’ya giderken yol üstünde uğradığı caminin imamı da ibadet etmekten bahsetmişti. Ama fenden, sanattan, sosyal hayattan da bahsetmişti. İkisi de aynı dini öğretiyordu ama biri feci halde yanılıyor ve insanları yanıltıyordu.

Bir yudum daha aldı çayından, soğumuştu… Bir yudum daha aldı bitirmek için. Mutluluğun çayla bir ilgisi olmalıydı. Balkonda oturup sokakta dikine yatay olarak akan hayatı seyretmekle bir ilgisi olmalıydı mutluluğun. Oysa doğduğu şehrin insanları yaşlandıkça olgunlaşacağına gün geçtikçe gerginleşiyor, kavga ediyorlardı. Böyle bir toplumdan sağlıklı gençler çıkması mümkün değildi. Doğru düşünemeyen ve doğru karar veremeyen kalabalıklara dönüşmüştü insanlar. Ya da eskiden beri öyleydiler de o ancak fark edebiliyordu. Oysa ne çok çay içerlerdi, ne çok rüzgâr okşayıp geçerdi tenlerini. Her gün denize bakan insanlar nasıl da bu kadar gergin olabilirdi. Oluyordu işte. Her şeyin bir açıklaması olsa da çözümü yoktu. Ya bu deve güdülecekti ya da bu diyardan gidilecekti. Diyar dediğin de eski bir hikâye.

Mangal kokusu geldi burnuna. Çekti içine uzun uzun. Sancaktepe’den gelmişlerdi, Ümraniye’den ve Sultanbeyli’den gelmişlerdi. Adalara karşı mangal yapıyorlardı yürüyüş yolunda, çimlerin üzerinde. Bir nefesti onlar için, bizim ise nefesimiz kesiliyordu. Bu adam seçilirse mangalcılardan da kurtarır mı bizi diye geçirdi aklından. Dudağının ucunda minik bir gülümseme belirdi. Fincanına çay doldurmak için mutfağa yürürken kimsenin farkı yok kimseden dedi usulca.

NE ÇOK İBNE VAR - 27.05.2019

1230 kere okundu

Sıkıcı geçen bir günün akşamında koltuğa oturmuş yaşamakla yaşamamak arasında tamamen kontrolünden çıkmış bir yerde çayını yudumluyorsun. Hayat değil bu, sıradan bir varoluşun en tatsız ve tuzsuz hali. En iyi bildiğin cümleleri en çok kullanmak istediğin insanlar var yanında. Herkes alışık birbirine, şaşırmak silinmiş sözlükten. Ne cümle içinde kullanılıyor ne de yaşanıyor farkında olmadan. Sabah doğan güneşten bir müddet sonra üç beş vuruş daha hızlanan kalp gecenin belirsiz saatlerinde her zamanki durağan ritmine geri dönüyor. Nasılsın diye soran herkese iyiyim diyorsun. Deme! Yalan çünkü.

Bir insanın yaşaması için öleceğini öğrenmesi mi gerekiyor? Filmlerde oluyor bu! Öleceğini öğrenen bir insanın çevresindekiler mutlu olsun diye saçma salak tedavilerle son günlerini zehir etmesi mi gerekiyor? Bu ise gerçek hayata ait. Filmler kitaplardan uyarlanıyor ya da özel olarak yazılıyor. Her durumda az ya da çok alıcısı var yani. Peki hanginiz yaşam biçimini satsa alıcı bulur. Yerinizde olmak isteyen kimse var mı? Velev ki evet dediniz. Benim yerimde olmak isteyen birisi var… Kesin selamı sabahı o ezikle. Boktan hayatınızı yaşamak isteyen boktan bir insanın size hiçbir faydası olmaz.

Seni özledim diyen de yalancı, seviyorum diyen de. Özlemle sarılan birisi olursa poponuza göz kulak olun, birkaç saniye sonra kalçanızın yanağını avuçlayacaktır. Size önemli hissettiren ki hiçbir öneminiz yok herkesin bir çıkarı vardır sizden. Maddi ya da manevi fark etmez, kesin vardır. Kimseyi umursamadan sizi mutlu eden şeyleri yapıyor olsanız. Birisi bir şey yapmanızı istediğinde yapmasanız mesela. Saçlarını yeni kestiren bir arkadaşınıza gerçek duygularınızı söyleseniz. Sabah işe istediğiniz saatte gidip bankaya kredi borcunuzu ödemezseniz. İçinizden gelmiyorsa yan komşuya merhaba demeseniz. Arkadaşınızın boş konuşan ve kendisi de boş olan eşi için nerden buldun bu salağı diyebiliyor olsanız. Yine severler mi sizi. Ben sevmem sizi söz veriyorum. Ama nefret de etmem. Defol git ötede yaşa derim en çok, çünkü benim arkadaşlarımın da salak karıları ya da kocaları oluyor bazen. Ve çoğunun saçı da berbat, etrafa bakış açıları da. En mide bulandırıcı olan ise kendilerini haklı görmeleri

Ben koca ağızlı bir ibneyim. Beni sevmeyeni dünyanın en harika insanı bile olsa karalayacak bir şey bulurum. Ya ben haklıyımdır ya da karşımdaki daha haksızdır. Kendi boş cümlelerime katlanılmasını ne kadar çok istiyorsam başkalarınınkine de o kadar tahammülsüzüm. Çevremdekiler en çok beni önemsesin istiyorum. Başkaları hakkı olanı almasa da ben hakkım olanı almalıyım. Bir şeylere kızmışsam acısını birilerinden çıkarmalıyım. Eskiden insanların yüzlerine söylerdim ne kadar geri zekâlı olduklarını. Artık itirazlarına göğüs gerecek tahammülüm yok. Arkalarından konuşuyorum. Hoş bir şey değil insanların arkasından konuşmak biliyorum ama çok da umurumda değil. Benim için ibne demişsin dese bana biri mesela; değil misin diyebiliyorum. Çünkü değeri yok insanların. Benim de değerim yok. Başkalarını cümlelerini bu kadar dikkate almanın aptallık olduğunu öğretiyor zaman. Her şeyi bilmek, o muazzam aydınlanmayı yaşamak için ölüm tarihini bilmek mi gerekiyor. Evet diyor kitap, çünkü aptalsınız diye de ekliyor.

İbne cinsiyetçi bir küfür ama ben çok seviyorum. İbnelere karşı tarafsızım, yanlış anlama olmasın ki olsa da sorun değil ama ben ibne cümlesini seviyorum. Sosyolojik olarak içeriği sağlam bir küfür. Ama yavşak ve sözde özgürlükçü yeni göt kafalılar yüzünden yıllarca bu kelimeyi kullanmakytan alıkoydum kendimi. İçinden geldiği gibi ibne diyemediğimiz bir hayatı yaşıyor olabilir miyiz hiç. Buna evet diyen layıkıyla ibnedir.

Sıkıcı geçen bir gecenin sabahında güneş doğduktan bir zaman sonra saatiniz çalıyorsa ve istemeye istemeye o sevdiğiniz yataktan kalkıp yüzünüzü yıkamak için banyoya yürüyorsanız yapacağınız iki şey vardır. Ya yaşadığınız hayatı seveceksiniz ya da sevdiğiniz hayatı yaşayacaksınız. İkisini de yapamıyorsanız yaşıyorum ben demeyin. Çünkü çocuklarınız da sizin yolunuzdan yürüyecek. Boktan hayatınız uçurumdan aşağıya yuvarlanan bir kar kütlesi gibi yol aldıkça büyüyüp üzerinizi kapayacak. Nefessiz kalacaksınız. Yine soracak bir ses size yaşıyor musun diye. Nefes alamazken bile evet diyeceksiniz. Çünkü yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmiş ucuz ibnelersiniz.

YEŞİLİN SARIDAN FARKI - 21.05.2019

982 kere okundu

Yeşilin sarıdan farkıydım ben, ölmemişim sanıyordum. Filiz atacaktım daha, çiçek açacaktım. Hiç duyulmamış, bilinmemiş kokular yayacaktım etrafa. Bir kez içine çekti mi insan bir daha çıkmayacaktım. Nasıl da kandırmışım kendimi!

Kalk dedi gidiyoruz, tamam dedim çok istemesem de. Yolları hep sevmişimdir ama bu sefer ayağım geri geri gidiyordu. İçimden bir ses yapma diyordu. Ne zaman varırız dedim. Akşama ancak dedi. Yağmur yağmak üzereydi, bulutlar arkamızdan gelip yetişmişti bizi. Kapalı havaların verdiği bir huzur vardır, öyle bilirim ben. Altına gizlenebileceğin, kendine kalabileceğin bir gölgesi vardır. İster dinlenir, ister düşünürsün. İçinde eksik kalan yerleri tamamlarsın, taşan yerlerin fazlasını alırsın. Ama bu bulutlar öyle değildi. Huzursuzluğuma huzursuzluk katmışlar; eksik olan ne varsa daha da azaltıp, fazla olana katmışlardı.

Yolun sağından ve solundan bizimle birlikte ilerleyen ağaçlar birbirinin aynıydı. Başka bir türe hayat hakkı tanımayan burası sadece bize ait diyen sevimsiz ağaçlardı. Gördün mü sen de dedim. Neyi dedi. Çalıların arasına bir şeyler kıpırdadı dedim. Sana öyle gelmiştir dedi, hem bakmazsan görmezsin. Ben öyle yapıyorum. Hiç beceremedim ben öyle yapmayı, kayıtsız kalmayı. Üzerime vazife olmayan her ne varsa ilgilenmiş, görmemem ne varsa görmüş, duymamam gereken ne varsa duymuştum ömrümce. Sonraları bunu zaman zaman başarabilmiş olsam da tutamamıştım çenemi hiç. Yanlış yer ve yanlış zamanda bir cümle kurulacaksa o benim işimdi. Üstelik kimsenin de işine yaramazdı söylediklerim, benim bile. Ama çok su aktı köprünün altından. Kurumaz denen bataklıklar kurudu, yağmur yağdı en çorak topraklara. Tohumlar ağaca durdu. Ağaçlar filiz attı, çiçek açtı. Yeşilin sarıdan farkıyım sandım ben. Yanılmışım.

Susadım ben dedim, dinlenelim biraz. Ne yorulduk ki ne dinlenelim dedi. Ben dinleneceğim, sen git istersen dedim çıkışarak. Ses çıkarmadı. Olduğu yerde bir taşın üzerine oturup sırt çantasından suyunu çıkarıp içti. Sigarasını yaktı sonra. Her fırsatta yakardı sigarasını. Ve her yaktığında da sorardı bana ister misin diye. Yine sordu, yok dedim. Güçlü görüntüsünün zayıf yanıydı sigara. İki kez denemiş ama bırakamamıştı. Bir bana söylemişti denediğini, başka kimse bilmezdi. Göstermezdi zayıf taraflarını. Kimseyi umursamadığı yalandı. Herkesten önce kendini kandırmıştı. İnsan önce kendisini kandırmışsa sonra başkalarını kandırmak kolaydı. En zoru kendisine söz geçirmesiydi. Ben ise zayıftım. Zayıflıklarımı göstermekten de çekinmezdim hiç. Hep açıktı kartlarım. Savaşta da açıktı barışta da. Senin kafan çalışmıyor bazen derdi. Barıştan derdim, savaşta çalışır sıkıntı etme sen. Savaş mı çıkartalım demişti bir keresinde senin kafan çalışsın diye. Sen zahmet etme demiştim, o çıkar bir yerden nasılsa. Yanılmamıştım da. Hep çıkmıştı bir savaş.

Sigarası bitince kalktı bana sormadan. Hadi dedi, gidelim. Gidelim dedim küfreder gibi. Ne işimize yarayacaksa gitmek. Usul usul çiselemeye başlamıştı. Yağmur da neşemi yerine getirmiyordu. İçimdeki kara bulut her adımda biraz daha büyüyor, aydınlık kalan her yeri karartıyordu. Yanılmışım dedim hiç hesapta yokken. Efendim dedi soru sorar gibi. Ne derdi hep, efendim demezdi. Bu sefer neye yanıldın dedi. Yeşilin sarıdan farkıyım sanmıştım dedim. Yok kimsenin kimseden farkı dedi. Boş şeylerle geçirdiğin zamana yazık dedi. Yazık dedim. Yağmur hızlanmıştı…