SEVİYORUM DALGALARINI - 5.12.2019

882 kere okundu

Film seyrediyorum dedim, astım bugün işi. Güzel dedi, yavan ve kısa bir cümleyle. Sensin güzel dedim, öyle yazıyor. Nerede yazıyor dedi. Yüz elli ikinci sayfanın birinci paragrafı dedim; soğuk bir kış sabahı yatakta kalmak güzel, bir yaz akşamı sessiz bir deniz kenarında senle yemek yemek güzel, özlemek güzel ve sen güzelsin. Normalde söylemem bunu ama bu kez söyledim, istersen şımarabilirsin. Akıllı denizciler şımarık denizlere yelken açmaz diyor yüz elli ikinci sayfanın başında ama sen şımarınca da güzel kalabilirmişsin, öyle diyor kitap. Sorma hangi kitap diye, bu kez söylemeyeceğim.

Günaydın; işim o kadar zor değil aslında. Sabah kalkıp tuvalete gidiyorum, yıllardır böyle. Sonra duş alıyorum. Kışları her gün yapamıyorum bunu, soğuk çünkü. Seviyorum soğuk olmasını ama yatağı da seviyorum. Yatak sıcak oysa; sıcağı da seviyormuşum, yazarken farkettim. İnsan sevgisine kıstas koymamalı. Birbirine tamamen zıt şeyleri de sevebilmeli. Ev çok güzel ama evden çıktıktan sonra da pek çok şey güzel. Geri dönülmez bir yol artık. Giyinik olduğun için soğuk pek umurunda olmuyor. İnsan az oluyor. Hele de deniz kenarında bir yerlerdeysen birazcık şanslısın demektir. Ben sahil yolunu kullanıyorum, biraz uzun ama kafanı sol tarafa çevirince gördüğün manzara pek çok şeye bedel. Çalışmak güzel ama insanlar kötü. İnsanı olmayan bir iş isterdim, zor olup olmaması hiç sorun değil. Bir de kahve isterdim, sabahları çaydan daha içilesi. Süt olsa da olur olmasa da.

Arabayı kenara çekip yanına yürümek istiyorum. Bir şeyler anlatmak istiyorum sana. Gözlerimi kapatıp yüzünün ayrıntılarından bahsediyorum. Aklımda kalan her ne varsa; omuzlarında göğsüne uzanan saçlarını, yüzünün ortasına gidecekmiş de biraz soluklanmak için ilişmiş gibi duran burnunu, itinayla çizilmiş dudaklarını, sevimli çeneni, burnunun kenarından dudaklarının kenarına doğru kendini göstere göstere inen çizgini, bakmak istese de kendisini geri çeken gözlerini, kısa cümlelere sığdırdığın sözlerini. Orda dur diyorsun. İstemesem de duruyorum. Neden diye bakıyorum gözlerine. Kısıyorsun gözlerini yine. İçimde büyüyor soğuk; mevsim kış, aylardan aralık. Ama dik tutuyorum kuyruğu, hiç yalpalamıyorum. Peki diyorum. Geri dönüp arabaya biniyorum. Gözüm sol tarafta hep, denize bakıyorum. Sana benziyor, seviyorum dalgalarını.

Kolay olan şeyleri yapıyorum ben. Bir kerelik hak hayat. Zora sokmanın ne anlamı var. Kafamda süslüyorum bu düşünceyi. Her dalına bir yama bağlayıp dilekler tutuyorum. Ağustos akşamlarını tutuyorum, Ege’de pek kimsenin bilmediği ıssız bir koyu tutuyorum. Birkaç kadeh şaraptan sonra denize giriyorum. Sen de gel diyorum. Korkuyorsun. Israr ediyorum sanırım gel diye. Hatırlamıyorum sonrasını; geldiysen güzel olmuştur, gelmediysen de severim ben denizi. Gündüz gece hiç farketmez. Uyandığımda yoksun, beş aralık diyor takvim. Aldırmıyorum, devam ediyorum aklımda güzel şeyler tutmaya. Güzel şeyler düşünürseniz hayatınız daha güzel olur diyor televizyondaki kadın. Kumandaya uzanıp kırmızı düğmeye basıyorum. İnsan makine değildir, herkese aynı öğüdü vermek en iyimser ifadeyle ahmaklıktır.

Pantolon askısı seviyorum ben. Başkaları tuhaf buluyor. Başkalarının tuhaf bulduğu şeyler yapıyorum. Başkaları beni de tuhaf buluyor. Her sabah aynı saatte uyanıp, her gün aynı işe gitmek tuhaf değil. Yirmi yıl aynı saç modeliyle gezmek de tuhaf değil. Milyonlarca insan gibi okulu bitirmek zorunda hissedip en güzel yaşları aptal aptal şeyleri öğrenmek için harcamak da hiç tuhaf değil. Uykun geldiği zaman değil de sana öğrettikleri ve senin de kabul ettiğin uyumanın gerektiği boktan bir saatte uyumak da çok normal mesela. Pantolon askısı tuhaf mesela. Evet çok tuhaf, utanıyorum kendimden. Ve seni görmek istiyorum şimdi. Kimseyi umursamadığımız bir yerde kahve içip a harfinin neden alfabenin ilk harfi olduğuna dair aptal ama ilginç hikâyeler anlatmak istiyorum sana. Gözlerini kısmadan bak istiyorum: yüzüne baktığımda artık gece denize girmekten korkmadığını görmek istiyorum. Sonra dağılabiliriz istersen. Biliyorum çünkü toplarız bütün dağınıklığı her istediğimizde. Ve seviyorsa insan hiç önemli değildir; süt olsa da olur kahvede olmasa da

ADAM & KADIN - 4.12.2019

463 kere okundu

Kadın ne güzel şeylerden bahsediyor oysa; yağan yağmurdan, araba teybinden yükselen türkü sesinden, yaz sonu gittiği tatilden… Adam ise yapıyor gereğini, avuçlayıp sıkıyor kadının bacağını hoyratça. Öküzlük kazanıyor hep, naif olmak kimin umurunda.

Şimdi efendim buralar parçalı bulutlu, yağmurlu hatta. Mevsim kış, aylardan aralık. Karadeniz’e kıyısı olan bir şehre sıkışıp kalmanın tadını çıkartıyoruz topyekûn. Çıkmasa da sıkıyoruz bacağını kadının belki çıkar diye. Ne ilk bacak ne de son kadın. Erkek olmanın gereğini yerine getirirken görünmeyen salyalar akıyor ağzımızın iki yanından. Bakmayın üstümüzdeki süslü giysilere, altımızdaki donanımlı atlara. Ne biz prensiz ne de herhangi bir beyazlık var durumumuzda. Öyle olması gerektiğini düşündüğümüzden olsa gerek ya da kendimize karşı koyamadığımızdan hep aynı sona çıkıyor yol. Sıkıyor kadının bacağını en olmaz yerde adam.

Değiştir diyor kanalı sevmedim bunu. Neyi sevdiğimiz de belli değil. Yüz tane kanal var. Sevdiğini bulsak daha çok sevdiğinde kalıyor aklın. Akıl dediğin de akıl değil aslında ama lafın gelişi öyle. Nerde o eski akıllar diyesin geliyor diyemiyorsun. O eski akıllar akıl olsaydı bugün buralarda olmazdık. Ağaçların arasından uzanıyor yol. Yapraklar birikmiş kenarında. Terkedilmiş ürkek yapraklar. Kimse bakmayacak taraflarına artık. Saatin her tik takında bir adım daha geride kalıyorlar. Kayboluyorlar hem gözden hem gönülden. Gönül dediğim de ayran kıvamında zaten; bugün bir bacakta, yarın başka!

Kadın güzel şeylerden bahsediyor. Yüreğinde ılık bir nefes, her geçen gün kalbi daha bir keyifle atıyor. Şiir ezberledi dün gece. Bu sabah hayat dolu başladı güne. Dilinin ucunda hep bir şarkı, keyifle söylenmekte. Adam ise bildiğiniz gibi!  

EKSİLDİM BEN - 1.12.2019

654 kere okundu

On on beş sayfaydım topu topu zaten; ne arttım ne eksildim, ne sustum ne söylendim. Yaz dedi içim yazdım. Sil dedi sildim. Yazdıklarım bana dert oldu, sildiklerimi umursamadı kimse. Anlatmak isterdim sana uzun uzun ama ömrüm yetmez. Yetse de can sıkar zaten.

Kim dinlemek ister balkabağına dönüşen arabanın hikâyesini artık, geride kalan ayakkabıyı, sahibini ayakkabının... Çocuk değildik, büyüdük önce isteyerek, sonra istemeden. Dönülmez artık geri. Çok uzaklaştık kıyıdan. Kimimiz öğrendi yüzmeyi, kimimiz derin sulara bırakıp kendini yok oldu. Kimimiz direndi akıntıya, kimimiz teslim oldu; hem yaşadı, hem öldü.

Şimdi bir kötülüktür almış başını gidiyor; baş dediğin baştan çıkmış, yoldan çıkmış baş dediğin. Gel de dön bu saatten sonra dönebilirsen. Hayallerine dön, gece uyumadan önce annenin sesinden dinlediğin masallarına dön. Kapat gözlerini her şeye rağmen. Görmezden gel kötü olan ne varsa. Sevmediğin seslere tıka kulaklarını, pembeye alıştır gözlerini ve yeşile. Beyaz kasımpatı koksun her yer, beyaz bir elbise giy üstüne, çıplak ayaklarınla bas toprağa. Bir ümit iyiye dair, bir heves her şeye rağmen…

Biliyorum, düşünmeden konuşuyorum hep. Sussam umursamıyor kimse, unutuyorum. Kendimi unutuyorum, seni unutuyorum. Gök gürlüyor önce, ardından yağmur yağıyor. Çağırıyor beni sokaklar, çıkıyorum. Sen yoksun ya ben hep boşa ıslanıyorum. Dert oluyor akıp giden su, konuşacak onca şey varken sus diyorsun, susuyorum.

Eksildim ben; satır satır tükendim, cümle cümle eksildim. Sen kalmak isterken sensiz kaldım. Yoklukla terbiye ettiğim ruhumu, yandım. Kolayıma geliyordu inanmak; kandım. Sen sandım, sen değilmişsin oysa.

İBNELİK OLSUN DİYE - 10.11.2019

951 kere okundu

Satırlarımıza başladığımız yerin çok uzağındayız, ne büyüklerin elleri öpülecek kadar temiz artık ne de küçüklerin gözleri. Kirlendik, dumana ve ise bulandık, kaybolduk kalabalıkların arasında, biz olmaktan çıktık. Ne dönülür geri bu saatten sonra ne de yürünür keyifle.

Hadi söyle, en iyi sen biliyorsun sen söyle. Çağırmıştım da gelmiştin o sabah. Arabanın aküsü bitmişti, ara kablo var mı sende demiştim. Yok demiştin önce ama sonra bekle geliyorum da demiştin. Benzinciden ara kablo alıp gelmiştin sabahın köründe. Ara ara yağmur çiseliyordu, kasımın başıydı. Soğumamıştı henüz havalar. Kafa kafaya vermiştik arabaları. Önce sen çalıştırmıştın arabayı sonra ben. Olmamıştı ilk seferde. Akü başları oksitli demiştin hatırladın mı? Temizleyince çalışmıştı. Biz de temizlenebilir miyiz artık. Kaldığımız yerden devam edebilir miyiz yola. Sahil yolundan birlikte gitmiştik işe hatırlıyor musun; sen arkada ben önde… Sen söyle Şükrü, en iyi sen biliyorsun. Sen temizlemiştin oksitlenen akü başlarını, sen olmasan yolda kalacaktım.

Yağmur yağdığında sokaklardan evlere kaçıyoruz, arabalara sığınıyoruz ya da saçak altına. Sevmiyoruz ıslanmayı artık. Teslim etmiyoruz gövdemizi suya, çıkartamıyoruz tadını kendimizi kaybetmenin. Nefes alıp verirken bile tutuyoruz kendimizi oysa derin derin üç beş kez solusak yaşadığımızı anlayacağız. Kısa ve hızlı adımlara yürüyor, kısa ve hızlı nefesler alıyoruz. Kısa ve hızlı yaşıyoruz hayatı.

Sen söyle Şükrü, bizimleydin sen de. Musa vardı, Halil ve Fatih vardı. Sonradan Emice de katılmıştı bize. Hatta hiç beklenmedik biçimde sus pus olmuştu halimize. Üç beş kadehten sonra derin derin nefes almaya başlamıştık. Küfürler savurmuştuk sağa sola. Fatih’in sabah keyfine, Musa’nın bisikletine gülmüştük. Birkaç türkü söyle de keyiflenelim demiştik çalgıcıya. Gafili senin için söylüyorum demişti hani hatırladın mı? Biz olmuştuk sorgusuz sualsiz. Yıkmıştık bütün duvarları. Yeşilliklerin içinde koşmuştuk nefessiz kalana dek. Cam bardaklar birbirine vurdukça keyfimize keyif katılmıştı. Hamsiler Sinop’tandı, rakı Bulgaristan’dan; sen Erzincan’dan, ben Trabzon’dan. Ama birdik; birden fazlaydık ama birdik. Alkolün kana mı karışması gerekiyordu yaşamamız için. Sen söyle Şükrü neydi bizi tutan. Yaşamaktan alıkoyan neydi. Çok mu zordu özgürlük kimseyi umursamadan. Ne diyordu Musa; gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün. Eninde sonunda öleceğimiz şu boktan dünyaya ruhumuzu cendereye sokmanın anlamı neydi sen söyle.

İçimizden gelmese de uyanıyoruz sabahın köründe. Sevmediğimiz işlere gidip, sevmediğimiz insanlara günaydın diyoruz. Hal hatır soruyoruz. Susmak istesek de konuşuyoruz, somurtmak istesek de gülüyoruz. Öyle öğretmişler bize; olması gerektiği gibi ol, ne hissettiğinin önemi yok.

Somurtan suratlarımıza nispet yapar gibi gülerek girmişti Fatih kapıdan. Ne demeye yine keyfi yerinde bu adamın diye de lafını etmiştik. Biz de gülmüştük onunla birlikte. Yüzüncü kez karıya gitmekten bahsedip yüzüncü kez gitmemiştik. Adımı çıkaracaksın boş yere deyip sitem etmiştin bana. Gitmediğimiz karının esprisi de mi yasak be Şükrü. Takıldı dilimize, söküp atalım mı millet lafını edecek diye?  Handan da gelecek bizimle Emice de, Musa de var Fatih de. Kenan Hoca’yı da alırız belki, Tamer Abi’yi de. Karıya diye yola çıkıp, Bostancı sahiline atarız kapağı; sekiz çay, biri açık. Açık çay Kenan’a. Yoldan aldığımız Kerhane tatlılarını da masaya koyarız. Hep rakı olacak değil ya bu kez çayla keyif yaparız. Olmaz mı Şükrü sen söyle. Varsın çıksın adın kimin umurunda. Çıkacaksa senle adımız çıksın Şükrü, gereksiz kalabalıklar kimin umurunda. Karı dediğin keyif, muhabbet. Bilen biliyor bizi zaten, bilmeyenle de keselim selamı sabahı. Allah’ın selamı çarçur edilmez Şükrü. Sen daha iyi bilirsin, üç bardak çaydan sonra derviş olup dönersin ekseninde. Ben peşinde, Fatih peşinde. Musa yine kim bilir neyin peşinde.  Dönüşte Halil’i ararız. Kafamız kıyak olmuştur çaydan, deniz havasından. Halil bizi okula at deriz. Bisikletinle de gelsen olur kamyonetle de. Halil Bey bile diyebiliriz, sen bilmezsin sever o.

Eskidik biz Şükrü. Yeşile ve pembeye boyayalım suratımızı, burnumuzu kırmızıya. Palyaço pabuçları giyelim bugün. Kafalarımıza huniler takıp şarkılar söyleyelim. Sesimiz güzelmiş, çirkinmiş aldırmayalım kimseye. Kollarımızı birbirimizin omzuna dolayıp önümüze gelene bir tekme atalım. Can acıtmak için değil ama; sırf şamata, eğlence. Yorulursak dinleniriz, ölürsek gömsünler bizi Şükrü. Ama yaşamadan gitti demesinler, ah çekmesinler ardımızdan, üzülmesinler. Nasıl bilirdiniz diye soran olursa, güzel yaşadı ibne desinler. Şeyine takmazdı kimseyi kafası güzel olunca, umarım diğer tarafta sorun yaşamaz diye de temenni eklesinler.

TEK SEFERLİK HAKTIR YAŞAMAK - 30.10.2019

1043 kere okundu

Nadiren beliren bir yüz gibi; tanımam, kimdir nerelidir bilmem. En merak uyandıran yerinde uyanırım uykudan. Ellerim ellerindedir, hissederim sıcaklığını. Kafamı kaldırırım yüzünü görmek için. Belirdiği gibi ansızın yok olmuştur, kaybolmuştur. Gitmesi gereken yer vardır belki, belki yetişmesi gereken bir yer. Ya da hiç olmamıştır belki, oyun oynuyordur aklım bana.

Gürültüler gelir sokaktan. Kalkıp pencereye yürürüm, perdeyi çeker aşağıya bakarım. Birbirinin içinden geçen arabalar, etrafına aldırmayan insanlar, garip canlıların gelip bıraktığı ve bir daha görmemek için geri dönmediği, birbiri üzerine konulmuş tuğlalar. Seslenirim bekleyin diye; ben de geliyorum. Hızlıca ayakkabılarımı giyinip merdivenlerden inerim. Sokak kapısını açar açmaz sular dolar içeriye, tokat gibi vurur bedenime. Geldiğim merdivene doğru sürüklenirim. Suyla baş edebilirim, korkmam hiç.

Korkuyla karışık bir merak takip eder beni ardım sıra. Hızla çıkarım merdivenleri, bir kat ve bir kat daha. Anahtarı kilide sokup çeviririm ama dönmez. Yanlış kapı. İlk değildir bu, defalarca yanlış kapıyı açmaya çalıştığım gelir hatırıma. Üşür ellerim, üzerime bir ağırlık çöker. Anahtarı kilitten çıkarıp tekrar sokarım ve tekrar çeviririm döneceğini umarak, dönmez. Sağa sola bakarım, kimseler yoktur. Yardım istemeyi de sevmem. Kurdun ensesi kendi işini kendisi gördüğü için kalındır derim kendi kendime. Uyku bastırır ama uyumam. Bu kez yavaşça yukarı doğru gider adımlarım. Çatıya çıkıp derin bir nefes alsam düzelir belki her şey. Ya da uyusam mı, uyuyunca geçer pek çok şey, bilirim.

Nefes alabilmeli insan, her ne olursa olsun nefes alabilmeli. Yaşamaktır nefes almak, sağlıklı düşünmektir. Güneşli bir çarşambaya haykırarak merhaba demek gelir içimden. Ama ben ne selam vermeyi severim ne de almayı, ne salıyı ne de çarşambayı. Anlamsız imgelerle dolu bir dünyaya günaydın ya da merhaba diyerek anlam yüklemeye çalışmak yüzme bilmediğin bir denizde hayatta kalmaya çalışmak gibidir. Yorulduğunu anlayacak kadar bile hayatta kalamazsın bazen. Suyla dolar miden, ciğerlerin. Nefes alamazsın, düşünemezsin, sağlıklı karar veremezsin. Göz göre göre öldürürsün kendini deli gibi yaşamak isterken. Suçlayacak birilerini bulmanın da kimseye faydası yoktur artık.

Göz göre göre uçurumdan aşağıya atmak gibi kendini. Pişman olsan da dönemezsin artık. Uyanmışsındır, rüya bitmiştir. Hayatın film şeridi gibi geçer gözlerinin önünden. Kısacık zamana bir dolu şey sığdırmak istersin am ne mümkün. Tek seferlik bir haktır yaşamak. Ya yaşarsın ya da hakkın kaybolur.

KALABALIK KÖTÜ BİRİSİ - 12.10.2019

570 kere okundu

Burak yerine Mustafa da olabilirdi. Ama karışıklık olur, arada kaynar giderim diye Burak oldu. Gerçi sonra yine bir dolu Burak da oldu. Kaynadım gittim kalabalığın arasında. Bütün Buraklar ve bütün Mustafalar gibi... Çok sonra anladım kalabalığın iyi birisi olmadığını ama iş işten geçmişti.

Kırk yıldır her gün aynı şeyi yapan bir insan normal oluyor ama arada değişiklikler yapan insan anormal diye etiketleniyor. Her sabah erkenden kalkıp kahvaltısını yaparak ya da yapmayarak işe giden, çalıştığı yeri sevmeyen, akşam eve dönen insan çok doğal. Deliren o değil de arada canı istemedi diye canının istemediği şeyleri yapmayan kişi anormal. Makine bile bozuyor belli bir zamandan sonra. Oysa aptal insan ırkı kendisine ve çocuğuna baktıktan sonra, âşık olup evlendikten, yaşlanıp öldükten sonra aynı şeyi çocuğundan da bekliyor. Üstelik yüz yıllardır süren bu döngüden mutlu çıkmak istiyor. Normal mi dediniz; bir kere daha düşünmekte yarar var bence.

Alıştırıyorlar bizi, kötüye alıştırıyorlar hep. İhtiyacımız olanı kanaat verip köle ediyorlar kendilerine. Çalış diyorlar; âşık ol çalış, askere git çalış, çocuk yap çalış, eve ya da arabaya sahip olmayı iste çalış. Kölelik var desem özgürüm ben der. Kölesin desem saçmalama der. Ölüp gideceksin çalışmaktan, yanında iki metrelik bez ile solucanlara teslim edecekler seni. Nasıldı diye soracak hoca; çok çalışkandı Allah ondan razı olsun diyecekler. Peki, sen ne yapmış olacaksın yaşarken; Allah’ın sana hediye ettiği mükemmel bir düzeneği eften püften işler için işler için ölene kadar durup dinlenmeden har vurup harman savuracaksın. Sahi Allah mı razı senden gerçekten yoksa düzenin kaymağını yiyenler mi. Haklısın, kölelik yok.

Kedi dediğin fare ile beslenen, tüylü kuyruklu bir canlı. Mamayla besleyip seni eğlendirsin diye onu hapsetmen takdir edilesi bir davranış değil. İyi bir insan yapmıyor bu seni. Onu da kendine benzetmişsin. Nasıl ki sen sana para ya da sevgi verenlere yaranmaya çalışıyorsun. Zaman zaman soytarılık yapıp sevimli görünmeye çalışıyorsun, kedi de o. Hazır mama için takla atıyor zaman zaman. Gönüllü seçtiğin esareti kediye diretmek seni iyi bir insan yapmıyor. Mutsuzluğa gebe yalnızlığını fare yakalamak için yaratılmış bir hayvanın doğasını değiştirerek yumuşatmaya çalışıyorsun ama nafile. Kendisini eğlendiremeyen insana kedi de çare olamaz.

Kalabalıklar kötü birisi. Gürültü yapanları da sessizce bir kenarda duranları da kötü. İsmin Mustafa da olsa kötü, Burak da olsa kötü. Evden kaçmak gerek, mahalleden, şehirden, ülkeden kaçmak gerek. Sizi planlanmış hayata mahkûm eden her şeyden kaçmak gerek. Herkes gibi olmanın lanetinden kurtulmak için. Yaşamadan ölmemek için. Hem kendini, hem de sevdiklerini mutlu edebilmek adına kaçmak gerek.

O ŞARKIYI BEN YAZDIM - 4.09.2019

984 kere okundu

O şarkıyı yazdım ben. Üç kere üst üste aynı şarkıyı yazdım. Noktasına virgülüne kadar hem de. Her kıtanın ilk üç mısraında aşık oldum ve bütün son mısralarda mutlu sonla bittim ben. Her bitiş mutsuz olmaz o şarkıda öğrendim. Mutluysan dedim kendi kendime ve üstüne üstlük bitmişsen de uzatma. Dur her neredeysen. Her kimleysen onla dur dedim. Defalarca söyledim bunu hem de. Her kıtadan sonra nakaratta söyledim. Ama duramadım. Kalktım masadan. Üzerime alelacele bir şeyler geçirdim. Holdeki masanın üzerinden evin anahtarlarını aldım, çektim kapıyı çıkarken ama kapamadım. Öyle öğretti hayat zira, geri döneceğin evin kapısını kapama, zor olur sonra açması. Dolmuşa bindim. Belediyenin karşısında ineceğim dedim. Kâğıt para verip demir para aldım geri. Durdu kalktı defalarca minibüs. Ben de durdum ve kalktım defalarca. İnecek var dedim varmak istediğim yere gelince. Varmak istediği yere gelince inmeli insan. Aç gözlülük yapmamalı. Fazlası fazladır hep, ileri gitmemeli. Gitmedim ben de. Ara sokağa sapıp yürüdüm. Hep kokar terzinin önündeki çöp kovası. Bu kez kokmadı. Koktuysa bile ben koklamadım. Çaldım kapıyı. Alttan birinci zil. Kim o dedi. Ben dedim. Ben pek çok insan için bir şey ifade etmese de açıldı kapı. Girdim. Bestele bunu dedim. Neyi dedi. Bunu dedim, bunu bestele. Delirdin mi sen dedi gülerek. Yok dedim, kafam güzel.

Aşık oldum ben. Bir yaz günü hem de. Sıcaktan kavrulurken, terlerken, kaçacak delik ararken aşık oldum. Boyum uzadı, ağzım kulaklarıma vardı, dört köşe oldum hiç hesapta yokken. Aşık olunca yazıyor insan işte. O şarkıyı yazdım ben de. Ama şiirdi önce. Sonra şarkı oldu. Bakarız dedi. Bakma dedim, sen bakınca iş boka sarıyor. Sarmasın bu kez. Yılların çalgıcısısın bestele bunu dedim. Yanında soğuk bir şey de vereyim mi dedi, ister misin? İçerim lan dedim, bugün içerim. Kola ver bana. O güldü önce, sonra ben de güldüm. Ne bok yersen ye bestele şunu dedim. Konulu şiir istiyordun, yazdım işte dedim. Konulu değil dedi, hikayeli. Konu hikaye ile anlatılıyor dedim. Bestelerken kafanda kurarsın. Her şeyi de benden bekleme. Devlet miyim ben? Değil misin dedi. Kola istedim o bile yok dedim. Ne olur benim devletliğimden. Güldü… Gülme dedim, madem çalgıcısın bi boka yara. Parası neyse veririz; beş lira ise beş lira yedi lira ise yedi…

Ah o meltem
O geceye uzanan güzel yüz
Mevsim güz
Aylardan ekim
Gelme istersen çok oldu gideli
Uzayıp inceliriz birazdan
Solup sararırız
Ne sevda kalır
Ne biz

Bu mu dedi. Kim bu mu dedim. Şiir yazmıştın ya dört mısralı. Aşık olmuştun üç mısrada, dördüncüde mutlu sonla bitmiştin. Her duyduğunu anlamıyor insan, hep anladığını duyuyor. Duymadın beni sen dedim, ezberden konuşması kolay. Mevzu aşk olunca üçün beşin hesabı mı olur. Ben üç dedim sen beş anla. Anlaşılmayacak ne var bunda. Ne var bilmem ama hece ölçüsü yok, uyak yok, uyum yok. Yok olanı görmekten varla aramıza mesafe koymuşuz. Büyüdükçe büyümüş mesafe, büyüdükçe mesafe küçülmüşüz biz. Yokunu boşver, varına bakalım biz. Sonu da mutlu değil dersin sen şimdi buna dedim. Mutlu mu ki dedi. Değil dedim. İsteyince olmuyor ki. Ben de isterdim sonu mutlu olsun ama olmuyor işte istemekle. Belki yeterince istersen olur ama öyle herkesin de harcı değil yeterince istemek. Ne içtin sen dedi. Versen kola içecektim ama boş boş konuşuyorsun dedim. Ne besteyi yaptın ne de kola verdin. Beste kolay dedi ama evde kola yok. İstersen bira vereyim. Verme dedim, tövbe ettim dün gece.

NE KADAR ŞAİR VARSA - 9.08.2019

616 kere okundu

Bak bu da aşkımın üçüncü bölümü; tekmili birden. Sabahın körü, gecenin yarısı, aşkın saçma sapan halleri, mevsimin baharı ve kaldırım taşları. Arnavut kaldırımları ama, yeni yetme siyah asfalt değil. Sen şair misin diyor. Yok diyorum ben Burak. Gülüyor. Niye güldün diyorum. Hiç diyor. Hiç değil oysa. Ölürken bile kuyruğu dik tutuyor edebiyat çevresi. Can çekişirken bile kabul etmiyor kendinden olmayanı.

Cemal Süreya Cemal Süreya olduysa ya da Orhan Veli Orhan Veli olduysa dilindeki sadelikten oldu. Okuru içinden çıkılmaz dehlizlere çekerek değil. Seviyorsan seviyorum diyeceksin. Düz yazıda da diyeceksin bunu şiirde de. Behçet Aysan değilsin ki kozalak yakasın aşık olunca. Hem yaksan da tükenir senin ki. Sen o değilsin çünkü. Bir kez yakılır kozalak. Köroğlu yaşasa sevmezdi bizim aydın tayfa. Köylü derdi ona. Ki köylüydü de Köroğlu. Dadaloğlu’nu isyanından dolayı severdi belki ama sazına, sözüne burun kıvırırdı. Müslüm Gürses’i yıllarca hor görüp, ölmeye yakın göklere çıkardıkları gibi. Sonra vay efendim kimse kitap okumuyor. Ulan zaten ortam bombok, bir de sizin bu halleriniz iyice işin içine etmiyor mu? Etmiyor der çok bilen, bilenler… Çünkü bu topraklarda kabahat hep başkasındadır ve hiç kimse yaptığından sorumlu değildir.

Ben o işlerin adamı değilim. Ben öyle bir adam da değilim. Eğilip bükülemem, kırılıp dökülemem. İskender Pala’nın Borges’ten geri kalır tarafı yok demiştim de sus demiştiler, deme öyle. Çünkü pala dini sebeplerden ordudan atılma bir yobaz. Borges ise Latin Amerika edebiyatının üstadı. Yok efendiler yok, o iş öyle değil. Siz ayıplayacaksınız diye aklıma ihanet mi edeyim. Haliniz belli. Güzel olan şeylere burun kıvırmakta üstünüze yok. Burnunuzun boktan çıkmamasının tek sebebi götünüzün havada olması. En mütevazıleriniz bile böyle. İçinde bulunduğunuz dar çevrenin her şeyi bildiğini ve bu bilgilerin kesinlik kazandığını sanıyorsunuz. Hiç boşuna sanmayın. O iş öyle değil, hiç de olmadı üstelik. Olmayacak da muhtemelen.

Ama ne güzel demiş eleman; ömrümün kozalaklarını yaktım ben de, sensizlikte. Öbürü aşık mı olmuş yoksa labirente düşüp elin kızını da peşinden mi sürüklemiş bilinmez. Ne kadar karıştırırsan o kadar iyi demişler ona. Aşure yapmış. Yapma arkadaş yapma. Yoruluyor insan okudukça. Halk edebiyatı diye bir şey var. Lisede anlatıyorlar uzun uzadıya. Üç beş salak için yazıyorsan eyvallah. Ama herkes için yazıyorsan yazma. Olmuyor çünkü, hayattan daha zor şiirin. Sonra sen şair misin diyor. Yok efendim o da nereden çıktı. Balıkçıydım ben, onu da beceremedim. İflas ettim. Alacaklılardan kaçıyorum şimdilerde. Ararsan bulamazsın beni, kimse bulamaz beni. Bulsan ne olacak gerçi. Kendi işime bile yaramıyorum çoğu zaman. Sen şair misin diyor. Yok diyorum. Kapıcının oğluyum ben, bakkala gidiyorum. Ekmek lazımsa alıp geleyim.

KENDİMİ DİNLEDİM BUGÜN - 5.08.2019

923 kere okundu

Bazen konuşmayı seversin bazen susmayı, bazen boş bir yolda yağmur yağarken yürümeyi seversin. Bazen de sevmezsin. Dinlemeyi sevmezsin. Çok konuşuyorlar çünkü, konuşmayı öğrenen konuşuyor. Boş yolda yağmurun altında yürümek öyle değil ama, onu seversin. Çok seversin hatta, bitmesin istersin yol. Bir ömür susacak kadar çok seversin ama diner yağmur, biter yol. Ben ne çok severdim yürümeyi, bacaklarımı çaldılar!

Ben oyum, duydum konuşulanları. Herkes uyurken kalkıp yatağından boş sokakları sahiplenenim. Adım adım sayan kaldırımları. Tatsız tuzsuz asfaltlarda Arnavut kaldırımlarını ararım. Yol üstü kahvelerinde bir liraya çay içerim, oralet içerim. Gelmez kimse peşimden birkaç sokak köpeğinden başka. Ben oyum, konuşurlarken duydum; gün doğmadan eve döner, leş gibi yatağıma bırakırım kendimi. Ter su içindeyim, yıkanmadım günlerdir. Günlerdir tek bir lokma girmedi ağzıma. Açım, susuzum. Annem olsa olmazdı böyle. Beton yığınları arasında toprak kokusu aramazdım. Düş kırıkları batmazdı çıplak ayaklarıma, kanamazdım. Duydum onları, benden bahsediyorlardı.

Başkaları hakkında atıp tutmak kolayına kaçmak işin. Kendisiyle ilgilenemeyene meşgale el âlem. Bi bak kendine, ölç biç. Tamamla eksiğini, kurtul fazlandan önce. Başkasını değil kendisini it kak. Başkasından önce kendini as kes. Zor olandan yarar var sana, başkasından değil. Kolayına kaçmak eşdeğer kendinden kaçmaya. Kaç kaç nereye kadar oysa. Dönüp dolaşıp kendine gelmeyecek misin yolun sonunda. Gelememişsen vay haline zaten. Sen kaç, kolayına kaç, kendinden de kaç, gerçeklerden de. Başkalarının kusurlarına sığın, akla kendini sövüp sayarak.

İstersin ama olmaz. Daha çok istersin, daha çok olmaz. Sen ne kadar istersen o kadar olmaz. Hüsran kalır payına, bükülür boynun. Kolun da kırılır kanadın da. İçinden uçar gider kuşlar, bir daha dönmeyecekler sanırsın ama öyle değildir. Bir sabah neşeyle çıkarsın yataktan, perdeden içeri güneş sızmaktadır. Pencereyi açarsın ve içine çekersin havayı, sabah meltemi okşar geçer tenini, ürperirsin. Kırlangıçlar uçuşur sağa sola, kanatlarında umut vardır. Günaydın dersin kendine, günaydın dersin içine. Kırlangıçlara da dersim melteme de.

Susarsın bazen, konuşmanın bir anlamı yoktur. Ne konuşsan boşunadır bazen; hiçbir kelime anlatamaz meramını, hiçbir cümlenin gereği yoktur. Kendini dinlersin, akıp giden zamanı dinlersin, sokakların gürültüsünü, insanların koşuşturmasını dinlersin. Gidecek hiçbir yer yoktur, çağıran kimse yoktur, yol yoktur, yordam unutulmuştur. Heykel gibi dikilirsin içinde. Ne yaprak kıpırdar, ne su akar. Bu günü geçirmek için en iyi yerin burası olduğunu anlarsın. Çökersin olduğun yere. Beklemek dünyanın en kötü şeyidir ama bugün değil. Kimin geleceğini ya da ne olacağını bilmeden üzerine düşen her şeyi yapmış olmanın huzuruyla beklersin.

BAROK DÖNEMİ - 2.08.2019

786 kere okundu

İşte ne olsun ben de. Tacettin abi ile oturmuş felsefe konuşuyoruz, sanat tarihi konuşuyoruz. Barok dönemine hayranmış. Nerde görse tanırmış. Memlekette Hasan Dayı varmış, köy bakkalı. Memleket dediği de Kars. Adamın duruşu bile barok diyor. Kilotlu çorap giyiyor köy yerinde sanırım. Çok uzatmadım mevzuyu. Ben lale devri seviyorum dedim; zevk sefa. Gülüştük, bir şeyler söyledi ama anlamadım. Tekrar etmesini istemedim de. Zaten gülmüştük, komik olmayan bir şey söylemişse boşuna gülmüş olmak istemedim. Öyle yani, her şey mükemmele yakın.

Tunceli’nin dağına çıktım diyor öbürü dün akşam. O Dersim diyor gerçi ama ben yasalara saygılıyım; kayıtlarda Tunceli diye geçiyorsa Tunceli’dir. Hukuk devletiyiz sonuçta, en azından kâğıt üzerinde. Ben yazılı belgeleri de seviyorum. Dilden dile gelen şeylerin içine yalan karışıyor. Ve yalanları sevmeye yatkın bir kalabalıkla düşüp kalkıyoruz istemeye istemeye. Konumuz bu değil tabi. Yörüklerin yaylasında kaldım iki gece diyor. Telefon bile çekmiyor; insanlar doğal, hava temiz. Gece ayı geldi çadıra, bir çuval peyniri yiyip gitti. Sonraki gece yine geldi. Her şey organik, ayı da organik kurt da. Kurda acımıyorlar diyor. Kurt da koyunlara acımıyor. Gücü yeten yetene dağ başında da. O orda huzurun keyfini çıkarırken ben burda sanat tarihi konuşuyorum. Hem de Tacettin Abi ile. Temamız barok döneminin Kars kültürüne yansımaları.

Yazcı, kışçı diye ikiye ayrılıyor insanlar. Yazı sevenler genelde ibne. Vıcık vıcık tipler. Terliyor insan sonuçta. Kışçılar ise oturmasını kalkmasını bilen, ziyadesiyle mesafeli tipler. Orhan Gencebay’ı bile deodorant reklamında oynattılar. Koltuk altı terden başka bir şeyle haşır neşir olmamış tiplerin daha az kötü kokması amaç. Kapitalist sermaye magandalara ulaşmak için Orhan Baba’yı kullanıyor. Senin ne işin var milletin koltuk altıyla demiyorum, belki parası bitmiştir Baba’nın. Ben kışçıyım, oturmayı kalkmayı geçen sonbahar öğrendim. Ama oturmak konusunda daha iyiyim. Kalkınca bir şeyler yapıyor insan. Sonra da doğal olarak terliyor. Ben kadın deodorantı seviyorum. Erkeklerin kokusu hoşuma gitmiyor. Erkeklerin hiçbir şeyi hoşuma gitmiyor. Cinsiyetçiyim ben. Gürültücü, kavgacı, kaba yaratıklar.

Kars’ta da Tunceli’de de kışçılar mutlu. Ben İstanbul’dayım ve mutsuzum. Sürdüm Marmaris’e gittim denize girmek için. Hem mutsuzum hem de geri zekâlı. Ne işin var senin dünyanın öbür ucunda. Karayolu ile hem de. Denizi tuzlu, insanı çok, havası sıcak. Zannedersin memlekette bir benim yatım yok. Sorsan fakirlik var. Alayı ibne bunların. Asgari ücretle geçinip hükümeti destekleyen insanlar şehirlerde terleyerek ekmek parası kazanmaya çalışıyor. Muhalifler ise yatlarıyla tatil yapıp durumdan şikayet ediyor. Ondan sonra da gel dengeli ol. Hangi dengeden bahsediyorsunuz siz kuzum. Bütün her şey alt üst memlekette. Pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken hava sıcak mı soğuk mu diye bakarım. Ilıksa ve yağmur yağıyorsa ağzım kulaklarımla varır. Umursamam kim haklı kim haksız. Dudağımın ucunda bir ıslık nefesim yettiği kadar;

Salkımlar gibi buluştunuzdu
Ağular gibi seviştinizdi
Güz mezarına gömsünler sizi
Kış mezarına gömsünler sizi