BEN BİLMİYORUM - 24.11.2020

920 kere okundu

Çizgi budur esasen, gidenin ardından en artist halinle fırlatacaksın parmaklarının arasındaki sigara izmaritini; o bilmeyecek ama sen biten sigaran kadar üzüleceksin gidene. Paketten de bahsetmiyorum üstelik, tek dal. Yanında paket taşıyanın tuzu kuru, dal sigara da her yerde bulunuyor artık. Ben Yeşilaycıyım.

Tom Hardy öyle yapıyor rol arkadaşı hoş bir kadının ardından. Kadının adı yok, olsa da yazan bilmiyor. Hem ne olacak ki bilinse. Bazı şeyler unutulmaya mahkûm. O sigara izmariti daha akılda kalıcı. Yazmış yazan, senarist olan. Çekmiş almış içine okuyanı, seyredeni. Ben yazamıyorum mesela. Ki yazsam da oynayan yok. Kendin yaz kendin oyna olur benden en fazla. O da kadere imana ters. Yazan belli, senin görevin oynamak diyormuş kitap... Yoksa taşlanırsın dinden çıktı diye. Herkes biliyor her şeyin doğrusunu. Sesi çıkmayan kim varsa cahil!

Sahi nasıl gidiyor oyunlarımız, çok mu güzeliz ya da çok mu güzel sanıyoruz kendimizi çok zaman olduğu gibi. Ben güzelim mesela, çok güzelim; gece karanlığında, uyku mahmurluğunda, koşuştururken ordan oraya. Durunca duruyor her şey. Ah o özgüven o. Lütuf mudur dert mi bilen beri gelsin. Gereği nedir, ölçüsüne kim karar veriyor değişiyor mu zamana göre, mekâna göre. Ya da daha önemlisi insana göre de değişiyor mu? Hak etmeyen birilerine tanıdığımız hakları tanımadığımız birilerinden esirgiyor muyuz yine. Cezalandırıp linç ediyor muyuz renksiz dünyalarımıza renk gelsin diye.

Velev ki bir ağustos gecesi. Ki hep o ağustos gecesi. Kısırım ben de. Yazamıyorum her şeyi. Sansür var, her yerde ve her şeyde var. Bahanem de var, yazamıyorum her şeyi. Yaz deseler yazabilecekmişim gibi de cümleler kuruyorum. Dönüp dolaşım o ağustos akşamına geliyorum ve sonra hızlıca gece oluyor. Kumsalda yürüyor kadın çıplak ayaklarıyla, parmaklarının arası kum doluyor. Ay ışığı düşüyor suya. Yakamoz da giriyor mevzuya. Anlatırken her şey iyi ama yaşarken ekim, kasım. Soğuyor havalar, uzaklaşıyor insanlar birbirinden. Araya mesafeler giriyor, bahaneler giriyor. Yazılmış deniyor, bize düşen oynamak. Ve kaçınılmaz olarak sabah oluyor.

Çizgi budur esasen. Devri daim olmuyor kimsenin. Kendiyle sevişebilen en mutlusu oluyor eninde sonunda. Kavganın kimseye karı yok. Başkalarında kendini arayıp da bulan yok. Yol boyu doldurmuşsan içini kendinle yolun sonu aydınlık. Ama boş bırakmışsan kendini karanlık çöküyor. Ağustosta da çöküyor karanlık kasımda da. Sokak lambası arıyorsun kendine aydınlık için ama ne fayda. Herkesin ışığı kendine. Kimse aydınlatmıyor kimseyi sebepsiz yere. Yok artık kapıya geleni boş çevirmemek. Herkes geldiği gibi dönüyor evine. Ev ki soğuk, ev ki kasvet dolu her odası, ev ki çıkartılmış ev olmaktan. Boş bıraktığın ev sokağa atmış seni sen anlamadan.

Oyun bunlar hep; alın yazısı, kader. En iyi oynayanımız baş tacı. Gerisi figüran olmakla yetinmek zorunda şimdilik. Yarın şartlar değişir, döner devran belki. O zamana belki roller de değişir. Hoşça kalın o güne dek, iyi bakın kendinize. Sabır da alın yazısı gibi bir şey neticede. Öyle diyor kitap. Anlamadığınız yer varsa bana sormayın ama. Ben bilmiyorum

AH BU BİZ - 1.10.2020

1427 kere okundu

Sayılmaz sürçü lisandan bozuksa lisan. Gece günden sayılmaz, kötü insandan, siyah renkten, acı yemekten… Keskinse sınırlar, esnek değilse akıl nettir ayrılıklar. Yer yoktur griye; ya aktır her şey ya da karanlık.

Ne zaman başladık mutsuz olmaya; kaç yaşındaydık, hangi gökyüzünün altında hangi havayı çekiyorduk ciğerlerimize. Kim vardı en yakınımızda, kimi dost sanıyorduk kendimize, kime düşmandık. Her şey kötü müydü sandığımız kadar ya da biz öğrenememiş miydik siyah ve beyazdan başkasını. Yok muydu kötünün içinde iyilik, serçeler uçuşmuyor muydu, yağmur sonrası kokmuyor muydu toprak.

Oyunlarına katmıyor muydu bizi diğer çocuklar? babalarımız oturtmuyor muydu akşamları dizine? Yok muydu uyumadan önce öykü okuyanımız, öpüp koklayanımız?

Nerede kaybettik doğruyu, yanlışa ne zaman saptık? Tutmadı mı kimse elimizden, olmadı mı dur diyen? Bakmadık mı hiç aynaya? Sormadık mı kim bu diye?

Evet; yoktu elimizden tutan. Evet; oyunlarına katmadı bizi diğer çocuklar. Azarladı babamız, kol kanat germedi annemiz. Gece oldu gündüzlerimiz, beyazımız siyaha döndü. Ne kuş sesi duyduk, ne gün yüzü gördük. İyi sandığımız herkes kötüydü aslında. Dur diyen yoktu. Biz değildik seçen, mecbur bırakılmıştık.

Nerede başladık kendimizi kandırmaya? Her şeyi kötüye yormayı kimden öğrendik? Uzatılan eli görmezden gelmeyi, bize sarılanı itmeyi nasıl yakıştırdık kendimize? Göremedik mi yoldan çıktıkça yalnızlaştığımızı, rüzgârla savrulduğumuzu? Hep geride kaldığımızı, ertelediğimizi, ertelendiğimizi fark edemedik mi?

Fark edemedik… Kolay olan iyi olmaktı, biz zoru seçtik. Hep haklıydı aynada gördüğümüz yüz, geri kalan kim varsa haksız! Bir biz mi iyiydik? Geri kalan herkes kötü! Bir dolu fikrimiz vardı bu bataklıktan çıkmak için. Ne güzel şeyler istiyorduk.  Ama önce başkalarının yapması gerekiyordu. Bizi sormayın; haklıydık çünkü, diğerleri hak etmiyordu hiçbir şeyi. Onlar getirmişti bizi bu hale zaten!

Nerede söndürdük içimizdeki ışığı? Ne zaman vaz geçtik yaşamaktan? İlk kimi eleştirdik, kime ben haklıyım dedik ilk? Hangi suçluyu akladık vicdanımızda bizden diye, hangi masumu uçuruma ittik bizim gibi düşünmediği için? İyi olmak bu kadar zor muydu cidden, yoksa karşılık beklemeden selam bile veremiyor muyduk? Ah o beklemek, ummak, istemek… Kim öğretti bunları bize, kim bela etti başımıza? Ah o ilk gün, o ilk sefer…  Ah bu biz, ah bu ben miyim demeden geçirilen seneler…

İÇİNDEKİ GÜNEŞ - 25.09.2020

649 kere okundu

Atlayacaksın arabaya şimdi, kıracaksın dümeni Kurtköy üzerinden Ağva’ya doğru. Ormanın içinden yol alırken yağmur başlayacak, camı aralayacaksın orman toprağın ve ormanın kokusu içeri girsin diye. İnsanı az huzuru bol hayatın keyfini yaşayacaksın. Yolun sonu deniz, kurtulup üzerindeki fazlalıklardan tenini Karadeniz’in hırçın sularına bırakacaksın. Yaşayacaksın ve yaşadığını anlayacaksın.

İçine çekilmeyeceksin hava kapalı diye, güneş kayboldu diye dertlenmeyeceksin. Hüzne kapılıp yol vermeyeceksin neşeye. Her kötünün içinde iyi bir şeyler vardır; ciğerlerini havayla doldurup olanca gücünle üfleyeceksin buluta. Ruhunu kaplayan kasveti def edeceksin. Dudağının kenarına en güzel tebessümlerinden birini yerleştirip yürümeye devam edeceksin.

Varsın teslim olsun buluta güneş, göstermesin kendini. Düşmeyecek yüzün. Kaldıracaksın kafanı, tenini okşayan her esintide var olduğunu hissedeceksin. İyi ki diyeceksin... Sırtını dönmeyeceksin yani kendine, keyifli bir hafta sonuna bürüneceksin. Güneş gibi doğacaksın içine, yeşile ve maviye yürüyeceksin.

VARLA YOK ARASI - 23.09.2020

644 kere okundu

Çoluk çocuk var, eş dost var, seven var sevmeyen var. Varlar fazla geliyor bazen, yokların eksikliği hissediliyor. Huzur yok, rahat yok, ağlamak istesen yaslanacak omuz yok. Yoklar fazla geliyor bazen, varların fazlalığı aman vermiyor. Yaşasan yaşanmıyor, ölsen zaten hayat çok kısa, ne yaşadın ki neyine ölesin. Gitsen ardında kalanlar var, kalsan bu kez de var oğlu var. Varla yok arasıyım bazen, gitle kal arası. Bi gitmeye karar veriyorum, bin kere vazgeçiyorum bazen. Bi kalayım diyorum, bin kere gidesim geliyor. Bi varsam bi dolu yokum zaten…

Varsın dediler var oldum oysa; sormadılar var mısın yok musun? Ne vardım ne de yoktum. İki dudak arasındaydım. Var deseler vardım, yok deseler gelmezdi elimden bir şey. Yok dediler kalakaldım, var olmak isterdim oysa.

Yeşil düzlükler isterdim dünyanın bir ucundan diğer ucuna. Ve elma ağaçları kırmızıyla sarı. Ciğerim yırtılana kadar koşmak isterdim özgürce. Sırtımı dayayıp elma ağacına soluklanmak sonra. Üç elma düşsün isterdim daldan; biri gidenlere, biri kalanlara, biri de bana.

BİTER HER ŞEY - 19.09.2020

965 kere okundu

Hep girer bir şeyler araya; bazen bir söz girer, bazen bir bakış, bazen de zaman ama hep bir şeyler girer araya. Unutmaz insan insanı ama cesaret kırılgandır, unutkandır heyecan. İlaç olurken bir şeylere zaman, bir şeylere de düşmandır.

Yetmiyorum kendime diyor kadın. Ben varım diyor adam. Yoksun diyor kadın, olsan yeterdim kendime. Varım diyor adam fark etmeden yokluğunu; yanındayım diyor, seninleyim. Yetmiyor diyor kadın, anlamıyorsun, anlamayacaksın diyor. Önüne eğiyor başını adam, anlamıyor ama ses de etmiyor.

Hadi bir şeyler yapalım bugün. Birkaç parça eşya tıkıştıralım sırt çantamıza. Arabaya atlayıp sıcak denizlere kıralım dümeni. Bilmediğimiz bir kumsalı mesken tutalım. Bir biz olalım herkesten ve her şeyden uzakta. Kavga edelim, barışalım, yok olalım gerekirse ya da var edelim kendimizi yıkıntılarımızın üzerine. Hadi bir şeyler yapalım bugün daha fazla kaybolmadan. Bulalım kendimizi yeni bir yerde. Çıplak ayaklarımızı kuma bulayalım, deniz olalım, dalga olalım, yonuş kokalım hatta. Sen bir çadırda kal ben diğerinde; komşu olalım, hem dost hem sevgili olalım. Düştüğümüz yer kum olsun, acımasın canımız. Kaldırmayalım birbirimizi yerden, kim düştüyse diğeri de atsın kendini yanına, düştüğümüz yerin tadını çıkaralım. Yağmur yağsın akşamüzeri, suya vuran damlaları sayalım. Ben şaşırayım yüz yirmiden sonra, yetişemeyeyim hızına damlaların, sen gittiğin yerde bekle beni. Yoldaş olalım.

Hep girer bir şeyler araya; bazen yaz girer, bazen kış, bazen dört mevsimin dördü de düşmandır, izin vermez iyi olmaya. Unutur insan insanı. Yenileri yazılır eskilerin üstüne. Eskir yürek yürekte. Söner yangın, küle döner köz. Savrulur rüzgârla peyderpey. Güzel olsa da yaşananlar, biter her şey.

KPSS ALAN BİLGİSİ - 6.09.2020

805 kere okundu

Herkes giriş belgesini ve kimliğini gösterip üzerinde numarası yazan sıraya oturmuştur. Kapılar kapandıktan sonra on beş dakika mal gibi beklenilecektir artık. Zaten tavan yapmış olan stres on yedinci kata çıkıp kendisini boşluğa bırakmak için harika bir fırsat yakalamıştır. Ama sınav salonundan da çıkmak yasaktır. Tuvalet ihtiyacı ihtiyaç listesinden tek kalemde silinmiştir.

ÖSYM’nin üzerimizde zaman zaman denediği gönüllü esaretin gönülsüz tutsaklarıyızdır artık. Dünyayı kurtardığını sanan -ki ona öyle öğretilmiştir- bir kadın elindeki kâğıttan bir şeyler okumaktadır. Şunu yapamazsın, şunu da yapamazsın, hatta şunu bile yapamazsın…

-Ölebilir miyiz abla?

- İş çıkarma başıma şimdi. Zaten verdikleri iki kuruş bir şey, bir de senin cesedinle uğraşamam!

-Şaka yaptım ablam, kızma hemen.

-Az önce okumadım mı size, nerenizle dinliyorsunuz beni? Şaka yapmak da yasak!

Okumak da yasak gerçi ama mahkûmlara değil, gardiyanlara. Öylece dikilinecek kurumuş kestane ağacı gibi. Oturmak uyumaya gebe. Ki zaten uyumak başlı başına yasak!

-Ne çok yasak var ablacığım, haylazlık yapmak geldi içimden.

-Yasak dedim ya ablacığım. Usul usul otur yerinde. Hem ne kaldı şunun şurasında; bir saat on beş dakika.

Ah o kimsenin derdini dinlemediği siyah ekran içinde kırmızı sayıların yanıp söndüğü kamera. Bir bilseler senin ne çektiğini boşu boşuna... Sanki geçmedi atı binen Üsküdar’ı! Göt kadar sınıfa ve iki gariban öğretmen mi kaldı olağan şüpheli. Ama sen de çek bizim gibi. Sen çekmezsen, ben çekmezsem nasıl dönecek devran. Mutlu azınlıklar nasıl çıkacak milyonuncu kez aydınlığa. Ah be ablam… Bütün işi de sen yaptın farkında mısın? O yüzden mi asık suratın? Yanındaki abi niye gelmiş bu saatte elini suya sabuna dokundurmayacaksa. Ama birileri çalışır birileri yer değil mi? Sınav stresi işte… Unutuyor insan bazı şeyleri zaman zaman da olsa.

Öyleydi değil mi; ilk otuz ve son beş dakika. On beş miydi yoksa?

-Allah rızası için çıkayım. Bak yapamadım da hiçbir şey. Bir halt olmaz benden bu saatten sonra.

-Az sabret, çıkacaksın on bir yirmi beşten sonra.

-kural mı değişti

? Öyle değildi o iş sanki, yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum?

-Karışma sen her şeye, muktedirler kafanı gözünü patlatır sonra.

-Söz, haftaya yine gelirim. Paramı da peşin peşin yatırdım zaten, sınav başına seksen lira.

-Yok, olmaz öyle. Ama çok istiyorsan başgardiyanın yanına götüreyim seni. Süren dolana kadar takıl yanında.

Nedir bu çektiğimiz? Yolun sonu aydınlık olsa gıkımı çıkarmazdım vallahi. Bak soluk da almadım doğru düzgün, dakika başına kırk üç nefes topu topu. Temiz havanızı kirletmeyeyim diye sırf. Bir de anlamadım sorulardan biliyor musun? Zaman geçsin diye saydım ne varsa. Sorular bana baktı, ben sorulara. Niye girdin o zaman diye soracaksınız biliyorum. Katkımız olsun güneşe sere serpe uzananların çıkmasına aydınlığa. İnsanız netice de; düşünürüz kendimizden başkasını da. Bizim burnumuz anadan kıza, babadan oğula zaten bokta. Bari onlar mutlu olsunlar göz kamaştıran dünyalarında.

Bak saat de geldi. Tutsalar durmam artık abla. Ama söz geleceğim tekrar; belki bir ay, belki bir yıl sonra.

YOL - 3.09.2020

534 kere okundu

Küçük adımlarla da olsa yürüyoruz bu yolu ve öğreniyoruz usul usul. Dün kötü dediklerimize iyi diyoruz artık, anlamadıklarımız anlam buluyor zamanla. Taşlar oturuyor yerlerine bir bir. Koşturmacadan fırsat buldukça içimize çekilip dinliyoruz sesleri, olup biteni seyrediyoruz. Bir adım uzaklaşıp öyle bakıyoruz hayata. Zor oluyor belki ama ilerliyoruz. Yol güzel, yolculuk daha da güze, dikenler tuzu biberi.

İnsanlar meşakkatlidir. Toprakla uğraş, ağaçla uğraş, uçup giden kuşla, böcekle uğraş ama dokunma insanlara. Ne yapar eder kaçırırlar tadını. Tadı kaçmışlardan koru kendini. Onlar herkesi kendilerine benzetmek isterler. Vurup kırarlar, ezip geçerler. İncitirler hiç düşünmeden. Yolundan ederler. Oysa yürüye yürüye varılır hakikate. Gün aydınlanır, dağılır karanlık ilerledikçe. Seni yoran ne varsa bırak kendi haline. Yüzünü güldürenleri dost tut kendine.

Değiştiremeyeceğin şeyler için canını sıkma diyor kitap. Değiştirebileceklerin için de kendini yiyip bitirme. Yapman gerekeni yap ve bir adım geriye çekil. Seyret olup biteni. Neyi nerede eksik yaptığını gör, neyin niye olduğunu ve neyin niye olmadığını anla. Sonra yine dene denenmesi gerekiyorsa. Ama hırpalama kendini, üzme... Çünkü yol yürümek için var, yorulmak için değil.

Yüzmeyi biliyorsan zarar gelmez akıntıdan. Her şeye rağmen yine de yorulduysan teslim et kendini zamana. Rahat bir koltuk bul kendine, uzat bacaklarını çayını yudumlarken. Herkes bilir suyun akıp yolunu bulacağını.

ASSOS AYAN OTEL - 20.08.2020

1012 kere okundu

Bazı yerlerden bahsedilirken bahsedenin sesinde bir neşe vardır, heves vardır. Hakkında iyi bir şey söylemese de anlarsınız, iyidir orası, gidilesidir, görülesidir. Assos öyle bir yerdir. Çanakkale’nin aşağısında, sapada kalmış, gezmeyi seven birileri keşfetmemiş olsa kimsenin yolunun düşmeyeceği, kimsenin sakin bir coşkuyla bahsetmeyeceği bir yerdir. Coşkunun sakini nasıl olur demeyin, oluyormuş demek ki.

Berceste Otel denize yamaçtan bakan, Midilli’nin arka tarafını seyreden şirin ve mütevazı bir otel. Odaları otantik döşenmiş, Ege ortalamasına göre gayet temiz bir mekân. Sahibi sınıf öğretmeni olan otelin mutfağını da sahibinin çalıştığı okulun kantincisi idare ediyor. Çalışanların güler yüzü ve samimiyeti gözden kaçmıyor. Size müşteri değil de misafir olduğunuzu hissettiriyorlar. Akşam yemeği işletmeye ait meyhanede yenilebiliyor. Tabii ki ücret karşılığında. Meze çeşitleri yirmi lira. Yemekler kırk – altmış bandında seyrediyor. Ellilik rakının fiyatı yüz seksen beş lira. İstanbul’da gideceğiniz bir meyhaneden pahalı bir yer değil yani. Ama midilli manzarasını İstanbul’da bulmanız mümkün olmayabilir.

Denize girmek için iki üç dakikalık yol yapmanız gerekiyor. Sahil yolu boyunca uzanmış, birbirinin benzeri otellerde konaklayabilir, yine otellere ait olan iskelelerden denize girebilirsiniz. Berceste ’de kalıyorsanız şezlonglara adam başı otuz lira civarı bir ücret ödemek zorundasınız. Denizi sabahları süt liman olsa da öğleden sonra çıkan rüzgârla dalgalanabiliyor. Ama Karadeniz’in dalgalarıyla Ege’nin dalgalarını karıştırmamak gerek. Karadeniz’in dalgaları insanları bile korkuturken Ege’ninkiler ancak sabahları denizden su içen karıncaları uzaklaştırabiliyor. İskeleden bakınca irili ufaklı balık sürülerini seyredebiliyorsunuz. Tam emin değilim ama gördüğüm balıklardan bazıları kefale benziyordu. Kılıç ve sarpa yavruları bu civarın sakini olduğu için onlardan eminim.  Ne işleri var burada, niye o kadar yoldan sürüp gelmişler bilemedim. Gerçi buraların yerlisi de olabilirler. Balık konusunda iyi olsam da her denizi bilmem mümkün değil.

Assos Sivrice Koyunun sahil şeridindeki otellerden biri Ayan Otel. Yarım pansiyon hizmet veren mekanın işletmecisi ve çalışanları da Berceste’dekiler gibi sıcak ve samimi. Kahvaltıda melemen ve sucuklu yumurta için ek ücret talep etmeleri dışında yemekleri de temiz ve güzel. Otele ait iskelede güneşlenip denize girebiliyorsunuz. Bodrum ya da Alaçatı’daki gibi sipariş ettiğiniz lahmacuna üç yüz lira istemiyorlar. Gerçi lahmacun sipariş edene de rastlamadım hiç. Patates, bira ya da soğuk içecek… Boğazınıza düşkünseniz paçanga böreği ya da kabak çiçeği dolması da isteyebilirsiniz. Eze konusunda ortalama bir ayar tutturmuş göründüler bana. Koca bir tabak patatesin fiyatı sadece yirmi lira. Bira yirmi beş, soğuk içecekler sekiz lira. Tatil için pahalı bir yer değil Assos. Akşam yemeğinde orkinos şiş yerseniz pişman olmazsınız sanırım.

Ayan Otel’in odaları Berceste ’den daha temiz ve havadar. Berceste ‘de odalara buzdolabı ve televizyon konulmamış. Televizyonu anlarım da yaz günü buzdolabı olmaması çok uygun bir şey olmasa gerek diye düşünüyorum. Otantik havayı bozacağı düşünülmüş olabilir gerçi. Gideniniz varsa odaları gördüğünüzde ahşapla döşenmiş Safranbolu Konakları aklınıza gelecektir. Çoluk çocukla değil de aşk alevi henüz sönmemiş sevgiliyle gidilecek bir yer Berceste. Ayan Otel’e ise herkesle gidebilirsiniz.

İki otelin de müşterileri belli bir seviyenin üstünde insanlar. Parasal durumlarından bahsetmiyorum tabii ki, ceplerine bakmadım. Ama kültürel olarak oturmasını kalkmasını bilen, etrafını rahatsız etmeyen insanlar. Çocukları da kendilerine benziyor, onlar da fazla gürültü yapmıyorlar.

Kafasını dinlemek isteyen insanların gelebileceği sade bir koy Assos Sivrice Koyu. Çok büyük bir beklentiniz olmamalı gelirken. Benim vardı ve ilk gördüğümde tavsiye eden arkadaşları sevgiyle andım. Ama zamanla negatif izlenim pozitife dönmeye başladı. Çünkü kıyı otellerindeki kalabalık ve curcuna yok burada. Hele de Korona ile kapıştığımız bu zamanlarda tatil için harika bir seçenek. Koyda bir buçuk tane bakkal var. Bu bile ortamın mütevaziliğini anlatmak için yeterli sanırım.

Dün balıkçıların getirdiği kırk beş kiloluk orkinostan bahsederken otel sahibinin de balıktan anladığı gözlerden kaçmadı. Sardalye bile elli lira olmuş dedi. Balık mı tükendi pahalılık mı var anlamamış. Dün akşam yemekte kıraça vardı, sanırım bu akşam seçeneklerden biri orkinos. (orkinos şiş tavsiyesi yazıya sonradan eklenmiştir) Kılıç da olurmuş çokça ama bu sene sezon zayıf geçiyormuş. Karadenizli balıkçıların buralara uğramadığına dua edin dedim. Silip süpürürlerdi her şeyi, son kez ava çıkıyorlarmış gibi anasını danasını toplardılar balıkların, ne yuva bırakırdılar ne yumurta. Arada geliyorlar dedi koca koca teknelerle. Aç gözlülük sınır tanımıyor demek ki…

Diyeceğim o ki Assos öyle ahım şahım bir seçenek değil. Gürültüden ve curcunadan hoşlanan tiplerin özellikle de gençlerin pek uğramaması gereken bir yer. Hem tatilcileri rahatsız ederler hem de memnun kalmazlar. Behram Kale ve Assos Antik Tiyatro tarih meraklıları için görülebilecek yerler. Ben coğrafya ve edebiyat sevdiğim için pek itibar etmedim. Belki de sorun bendedir. Beğenmek konusunda sorunlarım olduğunu da göz ardı etmemek gerek. Ama kesin olarak söyleyebilirim ki Assos’u birilerine anlatırken gözümün içi parlamayacak.

SİHİR - 21.07.2020

494 kere okundu

Güzellik aldatmacadır ve en çok aldananını yaralar eninde sonunda. Her şey birbirine benzer insanlar da, olaylar da. En mükemmeliyle buluşur en vasatı yolun sonunda. Yürümek keyifse ne ala ama amaç varmaksa kendini kaptırmamalı akıntıya. Bilen yürümüştür o yolu birkaç defa, bilmeyen ise öğrenecektir döküle kırıla. Sırayla değildir bu, hiç beklemediğin bir anda çıkagelir fırsat kapına. Toz pembedir dünya, gözler görmez hiçbir şeyi. Güzellik sihirdir, aldatmacadır. Gösterir bir zaman sonra herkes ve her şey gerçek yüzünü, aldanan uyanır eninde sonunda.

DAHA YOLU YARILAYAMADIK - 15.06.2020

364 kere okundu

Otlar çok arsız; domatesin dibine gübre atıyorsun onlara yarıyor, suluyorsun onlara yarıyor, çapalıyorsun yine onlara yarıyor. Vergiyle ayakta duran devletler gibiler. Nefes alsan yarısını kendi tarafına çekiyorlar. Sen de stres atıyorum ayağına her gün ot yoluyorsun. Kafan ne kadar rahatsa belin de o kadar dara düşüyor.

Günün sonunda şikâyetçi olup olmadığın önemli tabi! Ben değilim. Balık lokantası işletirken parmağımı kesmiştim. Tendomlar telef olmuştu. On dört dikişli izin hatırasını hala saklarım bedenimde. Ama gel gör ki filetosunu çıkarmaya çalıştığım palamudun hali benden kat be kat kötü. Benim yaralı çıktığım mücadelede o son nefesini vermişti. Otlar kaderi de palamudunkiyle aynı.

İki bin sekiz yılının kasım ayıydı sanırım. Günlük tutmaya başlamıştım bu sayfada. Kaçta kalktığımı, ne yediğimi, kimi sevip kime kızdığımı paylaşırdım insanlarla. Başladığı yere zaman zaman geri dönüyor insan. Sürekli derin mevzulardan, sosyal ilişkilerden bahsedecek değiliz ya. Bazen bahçeye diktiğimiz domatesin yaprağını ovalayıp mis gibi kokutmak da gerek buraları. Bağından salatalık koparmak lazım, biberleri sulamak lazım. Topraktan geldik toprağa döneceğiz. Ben gittim dönüyorum. Yolun yarısı otuz beş demişti yıllar önce üstat. Kırk dört olduğum bugün bile daha yolu yarılamışlık hissinin uyanmamış olmasını iyiye yoruyorum. Varmak dert değil, yürüyor olmak mesele.

İlk kitabımı çok büyük bir hevesle yayınlamıştım beş yıl önce. Çok satacak, çok okunacak diye hayal etmiştim hep ama olmadı. İşin içine girdikten sonra anladım ki basılan kitapların ancak yüzde beşi çok okunup, çok satılıyor. Ne kadar iyi yazarsanız yazın değişmiyor kaderiniz. Ancak üçüncü beşinci kitaptan sonra biliniyor değeriniz. O da hem iyi hem de şanslıysanız. İkinci kitabımı da yayınladım. Hevesten çok yapılması gereken bir işi yapmış olmanın rahatlığı var. Önce deneme, sonra şiir, sonra da roman. Yazması kolay, yayınlatması zor bir tür şiir. Sevilse de okunmaz, okunsa da para verilip alınmaz. Salatalık seviyoruz biz, domates seviyoruz, karpuz kavun seviyoruz. Çiçek böcek sevmiyoruz. Olursa kokluyoruz, ne kadar güzel diyoruz. Olmazsa aramıyoruz. Şiir de o misal. Yine de yazdım. Çünkü yazabiliyorsa yazmalı insan, okuyup okumamak okurun sorunu.

Otlar diyorduk, çok arsız. Ama yine otlar iyi ki var. Her gün elin toprağa değmesine sebepler. Her gün bahçeyle ilgilenmek için sebepler. Az insan çok huzur; çok domates çok huzur. Toprağa değsin elleriniz, ayaklarınız değsin. Telefonu bırakın elinizden, kapatın bilgisayarı ve televizyonu. Saksıyı toprakla doldurun ya da çıkın bahçeye kazmayı toprağa saplayın. Domates ekin, salatalık ekin. Hanımeli ekin. Bir şeyler yapın yani. Benim sadık yârim kara topraktır diyor Veysel; o gitti, sıra bize de gelecek. Eninde sonunda kavuşacağınız sevgiliyle iyi geçinin, sonsuz mutluluk onda çünkü.

Son paragrafta bilgece öğütler vermek işin kuralı; ben koydum az önce. Giriş, gelişme ve sonuç neticede. Lisede kompozisyon dersi alan herkes bilir bunu. Gökten üç elma düşmüş; birini Fatih yedi, birini Kerem. Üçüncüyü de Ercan ile ben bölüşmem umarım. İllaki birisi yiyecekse gönlümden geçen isim Orhan. Hadi hayırlısı!