NE ÇOK İBNE VAR - 27.05.2019

1202 kere okundu

Sıkıcı geçen bir günün akşamında koltuğa oturmuş yaşamakla yaşamamak arasında tamamen kontrolünden çıkmış bir yerde çayını yudumluyorsun. Hayat değil bu, sıradan bir varoluşun en tatsız ve tuzsuz hali. En iyi bildiğin cümleleri en çok kullanmak istediğin insanlar var yanında. Herkes alışık birbirine, şaşırmak silinmiş sözlükten. Ne cümle içinde kullanılıyor ne de yaşanıyor farkında olmadan. Sabah doğan güneşten bir müddet sonra üç beş vuruş daha hızlanan kalp gecenin belirsiz saatlerinde her zamanki durağan ritmine geri dönüyor. Nasılsın diye soran herkese iyiyim diyorsun. Deme! Yalan çünkü.

Bir insanın yaşaması için öleceğini öğrenmesi mi gerekiyor? Filmlerde oluyor bu! Öleceğini öğrenen bir insanın çevresindekiler mutlu olsun diye saçma salak tedavilerle son günlerini zehir etmesi mi gerekiyor? Bu ise gerçek hayata ait. Filmler kitaplardan uyarlanıyor ya da özel olarak yazılıyor. Her durumda az ya da çok alıcısı var yani. Peki hanginiz yaşam biçimini satsa alıcı bulur. Yerinizde olmak isteyen kimse var mı? Velev ki evet dediniz. Benim yerimde olmak isteyen birisi var… Kesin selamı sabahı o ezikle. Boktan hayatınızı yaşamak isteyen boktan bir insanın size hiçbir faydası olmaz.

Seni özledim diyen de yalancı, seviyorum diyen de. Özlemle sarılan birisi olursa poponuza göz kulak olun, birkaç saniye sonra kalçanızın yanağını avuçlayacaktır. Size önemli hissettiren ki hiçbir öneminiz yok herkesin bir çıkarı vardır sizden. Maddi ya da manevi fark etmez, kesin vardır. Kimseyi umursamadan sizi mutlu eden şeyleri yapıyor olsanız. Birisi bir şey yapmanızı istediğinde yapmasanız mesela. Saçlarını yeni kestiren bir arkadaşınıza gerçek duygularınızı söyleseniz. Sabah işe istediğiniz saatte gidip bankaya kredi borcunuzu ödemezseniz. İçinizden gelmiyorsa yan komşuya merhaba demeseniz. Arkadaşınızın boş konuşan ve kendisi de boş olan eşi için nerden buldun bu salağı diyebiliyor olsanız. Yine severler mi sizi. Ben sevmem sizi söz veriyorum. Ama nefret de etmem. Defol git ötede yaşa derim en çok, çünkü benim arkadaşlarımın da salak karıları ya da kocaları oluyor bazen. Ve çoğunun saçı da berbat, etrafa bakış açıları da. En mide bulandırıcı olan ise kendilerini haklı görmeleri

Ben koca ağızlı bir ibneyim. Beni sevmeyeni dünyanın en harika insanı bile olsa karalayacak bir şey bulurum. Ya ben haklıyımdır ya da karşımdaki daha haksızdır. Kendi boş cümlelerime katlanılmasını ne kadar çok istiyorsam başkalarınınkine de o kadar tahammülsüzüm. Çevremdekiler en çok beni önemsesin istiyorum. Başkaları hakkı olanı almasa da ben hakkım olanı almalıyım. Bir şeylere kızmışsam acısını birilerinden çıkarmalıyım. Eskiden insanların yüzlerine söylerdim ne kadar geri zekâlı olduklarını. Artık itirazlarına göğüs gerecek tahammülüm yok. Arkalarından konuşuyorum. Hoş bir şey değil insanların arkasından konuşmak biliyorum ama çok da umurumda değil. Benim için ibne demişsin dese bana biri mesela; değil misin diyebiliyorum. Çünkü değeri yok insanların. Benim de değerim yok. Başkalarını cümlelerini bu kadar dikkate almanın aptallık olduğunu öğretiyor zaman. Her şeyi bilmek, o muazzam aydınlanmayı yaşamak için ölüm tarihini bilmek mi gerekiyor. Evet diyor kitap, çünkü aptalsınız diye de ekliyor.

İbne cinsiyetçi bir küfür ama ben çok seviyorum. İbnelere karşı tarafsızım, yanlış anlama olmasın ki olsa da sorun değil ama ben ibne cümlesini seviyorum. Sosyolojik olarak içeriği sağlam bir küfür. Ama yavşak ve sözde özgürlükçü yeni göt kafalılar yüzünden yıllarca bu kelimeyi kullanmakytan alıkoydum kendimi. İçinden geldiği gibi ibne diyemediğimiz bir hayatı yaşıyor olabilir miyiz hiç. Buna evet diyen layıkıyla ibnedir.

Sıkıcı geçen bir gecenin sabahında güneş doğduktan bir zaman sonra saatiniz çalıyorsa ve istemeye istemeye o sevdiğiniz yataktan kalkıp yüzünüzü yıkamak için banyoya yürüyorsanız yapacağınız iki şey vardır. Ya yaşadığınız hayatı seveceksiniz ya da sevdiğiniz hayatı yaşayacaksınız. İkisini de yapamıyorsanız yaşıyorum ben demeyin. Çünkü çocuklarınız da sizin yolunuzdan yürüyecek. Boktan hayatınız uçurumdan aşağıya yuvarlanan bir kar kütlesi gibi yol aldıkça büyüyüp üzerinizi kapayacak. Nefessiz kalacaksınız. Yine soracak bir ses size yaşıyor musun diye. Nefes alamazken bile evet diyeceksiniz. Çünkü yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmiş ucuz ibnelersiniz.

YEŞİLİN SARIDAN FARKI - 21.05.2019

967 kere okundu

Yeşilin sarıdan farkıydım ben, ölmemişim sanıyordum. Filiz atacaktım daha, çiçek açacaktım. Hiç duyulmamış, bilinmemiş kokular yayacaktım etrafa. Bir kez içine çekti mi insan bir daha çıkmayacaktım. Nasıl da kandırmışım kendimi!

Kalk dedi gidiyoruz, tamam dedim çok istemesem de. Yolları hep sevmişimdir ama bu sefer ayağım geri geri gidiyordu. İçimden bir ses yapma diyordu. Ne zaman varırız dedim. Akşama ancak dedi. Yağmur yağmak üzereydi, bulutlar arkamızdan gelip yetişmişti bizi. Kapalı havaların verdiği bir huzur vardır, öyle bilirim ben. Altına gizlenebileceğin, kendine kalabileceğin bir gölgesi vardır. İster dinlenir, ister düşünürsün. İçinde eksik kalan yerleri tamamlarsın, taşan yerlerin fazlasını alırsın. Ama bu bulutlar öyle değildi. Huzursuzluğuma huzursuzluk katmışlar; eksik olan ne varsa daha da azaltıp, fazla olana katmışlardı.

Yolun sağından ve solundan bizimle birlikte ilerleyen ağaçlar birbirinin aynıydı. Başka bir türe hayat hakkı tanımayan burası sadece bize ait diyen sevimsiz ağaçlardı. Gördün mü sen de dedim. Neyi dedi. Çalıların arasına bir şeyler kıpırdadı dedim. Sana öyle gelmiştir dedi, hem bakmazsan görmezsin. Ben öyle yapıyorum. Hiç beceremedim ben öyle yapmayı, kayıtsız kalmayı. Üzerime vazife olmayan her ne varsa ilgilenmiş, görmemem ne varsa görmüş, duymamam gereken ne varsa duymuştum ömrümce. Sonraları bunu zaman zaman başarabilmiş olsam da tutamamıştım çenemi hiç. Yanlış yer ve yanlış zamanda bir cümle kurulacaksa o benim işimdi. Üstelik kimsenin de işine yaramazdı söylediklerim, benim bile. Ama çok su aktı köprünün altından. Kurumaz denen bataklıklar kurudu, yağmur yağdı en çorak topraklara. Tohumlar ağaca durdu. Ağaçlar filiz attı, çiçek açtı. Yeşilin sarıdan farkıyım sandım ben. Yanılmışım.

Susadım ben dedim, dinlenelim biraz. Ne yorulduk ki ne dinlenelim dedi. Ben dinleneceğim, sen git istersen dedim çıkışarak. Ses çıkarmadı. Olduğu yerde bir taşın üzerine oturup sırt çantasından suyunu çıkarıp içti. Sigarasını yaktı sonra. Her fırsatta yakardı sigarasını. Ve her yaktığında da sorardı bana ister misin diye. Yine sordu, yok dedim. Güçlü görüntüsünün zayıf yanıydı sigara. İki kez denemiş ama bırakamamıştı. Bir bana söylemişti denediğini, başka kimse bilmezdi. Göstermezdi zayıf taraflarını. Kimseyi umursamadığı yalandı. Herkesten önce kendini kandırmıştı. İnsan önce kendisini kandırmışsa sonra başkalarını kandırmak kolaydı. En zoru kendisine söz geçirmesiydi. Ben ise zayıftım. Zayıflıklarımı göstermekten de çekinmezdim hiç. Hep açıktı kartlarım. Savaşta da açıktı barışta da. Senin kafan çalışmıyor bazen derdi. Barıştan derdim, savaşta çalışır sıkıntı etme sen. Savaş mı çıkartalım demişti bir keresinde senin kafan çalışsın diye. Sen zahmet etme demiştim, o çıkar bir yerden nasılsa. Yanılmamıştım da. Hep çıkmıştı bir savaş.

Sigarası bitince kalktı bana sormadan. Hadi dedi, gidelim. Gidelim dedim küfreder gibi. Ne işimize yarayacaksa gitmek. Usul usul çiselemeye başlamıştı. Yağmur da neşemi yerine getirmiyordu. İçimdeki kara bulut her adımda biraz daha büyüyor, aydınlık kalan her yeri karartıyordu. Yanılmışım dedim hiç hesapta yokken. Efendim dedi soru sorar gibi. Ne derdi hep, efendim demezdi. Bu sefer neye yanıldın dedi. Yeşilin sarıdan farkıyım sanmıştım dedim. Yok kimsenin kimseden farkı dedi. Boş şeylerle geçirdiğin zamana yazık dedi. Yazık dedim. Yağmur hızlanmıştı…

 

HAYAT KISA - 17.05.2019

472 kere okundu

Ben o şarkının ilk mısrası gibiydim; do ile başlayıp fa ile biten. Gül dalıydım mayıs ayında, hanımeli gibi kokardım üstelik. Yeşil yapraklarıma rüzgar değmeyiversin, dans ederdim hevesle. Kelebeklerle yarenlik eder arılarla şarkılar söylerdim. Ben sabah yataktan hevesle kalkmak gibiydim, açıp pencereyi temiz havayı içine çekmek gibi. Gün uzun, iş güç yok. Ah o aylaklık yok mu o gözünü sevdiğim. Şimdi tut beni kolumdan götür deniz kenarlarına, dağ başlarına. Ben o şarkının ilk mısrası gibiydim senle başlayıp bizle biten. Al götür beni buradan uzaklara. İlk gördüğümüz serçenin kanadına takılalım. Hayat kısa, kuşlar ele avuca sığmıyor. Sen bir yana ben bir yana dönelim başımız da dönene dek. Sıkıca sarılalım birbirimize sonra.

NEYDİ SIRRI BU EVRENİN - 14.05.2019

618 kere okundu

Neydi sırrı bu evrenin, niye hava bir kararıp bir aydınlanıyordu. Döndüğünü söylüyorlardı hem ki ben hiç tanık olmadım. Yuvarlak olduğunu iddaa edenler bile var. Ötesiyle berisiyle güler insan buna. Ama yine de neydi sırrı bu evrenin demeden edemiyor insan. Kendi kendine ama, öyle ulu orta bilmediğini söylersen ayıplarlar seni.

Ben şimdi yağmur olup yağacağım geniş yapraklı ağaçların üzerine. Çinko saçtan yapılmış çatıların üzerine, süt liman denizin zerine yağacağım. Bir keyif alacağım ki anlatamam size. Gürültü de yapsam huzur vereceğim, sessiz de olsam. Benden kaçan yaşamış saymasın kendini. Yağmuru sevmeyen insan da ne bileyim. Sağanda tereyağsız yumurta gibi, mısır unu varken beyaz unla kızartılmış balık gibi. Beş yıldızlı otelde tam pansiyon konaklar gibi. Göçme vaktidir yağmurdan sonra çok kalınmaz. Nereye gittiğin bilinmez, sorsalar cevap alınmaz. Ben şimdi yağmur olup yağacağım.

Yok öyle koca koca soru işaretleri. Erkeği de bir kadını da insanın. Anlayamıyorum diyenleri anlayamıyorum sırf. Anlamsız şeylere anlam yüklemeye çalışmak yorar insanı. Hayat doğumdan ölüme kadar devam eden sıradan bir macera. İyiye iyi derken sorun yok ama kötüyü anlamaya çalışırken vay haline. İki ile iki dört; insanlar ise böyle. Göründüğü gibi, belki iki eksik ya da bir fazlası var ama onu da kavrayamayan yağmura da çıkmasın. Kuru kalsın ıslanmasın. Çayına şeker atsın, her akşam aynı vakitte yatıp sabah kahvaltı etmeden çıkmasın sokağa.

Neydi sırrı bu evrenin? Sabahlara kadar süren karanlığın sırrı neydi. Güneşi sevdiğini söyleyenlerin uyumaktaki ısrarı neye işaretti. Ben şimdi şezlonga uzanıp yanıma aldığım kitabı okumaya niyet edeceğim. Ama gel gör ki düşmeyecek telefon elimden. Ömür gidecek ömürden. Boş insanların boş cümlelerini okuyup, kırk türlü kulp taktığım fotoğraflarının üzerine işaret parmağımla iki kez üstüste dokunacağım. Kalp çıkacak ortaya. Beğendim sanacaklar ama öyle bir şey olmayacak. Kandıracağım herkesi, herkesin birbirini kandırdığı gibi. Önemi yok çünkü, umurunda değil kimsenin. Neydi bizi aklımızla aramıza mesafe koymaya iten güç, sırrı neydi evrenin.

KAOS KURTARACAK BİZİ - 07.05.2019

1182 kere okundu

Devasa bir yalnızlığın ortasındayız. Belli olmamak için kalabalıklara saklanıyoruz. Ne soranımız var nede aklı bizde kalan. Herkes kendi derdine derman aramak peşinde... Hem yetim kalmışız hem öksüz. Annemiz de yok babamız da; kardeşler de dağılmış onlar gidince. Her rüzgâr ayrı bir şehre savurmuş her birini. Postacılar çalışmaz olmuş, kopmuş telgraf telleri, telefonlara bakan yok.

Başarısız bir yalnızlığın kavşağında rastladığımız herkesi dost tutmuşuz, kardeş bellemişiz. İlk rüzgârda savrulacaklarını bile bile doldurmuşuz boşluklarımızı yabancılarla. Hem kendimizi kandırmışız, hem kanmışız onlara. Huzur yok, tebessüm yok; anne baba yok!

Kalabalık şehirlerin perdesinin arkasına gizlenmişiz görünmemek için. Söylediğimiz yalanlardan ibaretiz. İnanmayı seçen her kim varsa ona çevirmişiz yüzümüzü, doğrulara sırtımızı dönmüşüz. Yeni çağın en büyük dinidir kalabalıklar. Öylesine iman etmişiz ki uzaklaşırsak nefes alamayacağımıza ikna etmişiz bize temas eden her kim varsa. Büyüdükçe büyümüş sarmal, büyüdükçe değersizleştirmiş bizi, değersizleştikçe önemli zannetmişiz kendimizi.

Göze alamadığımız şeylerin esiri olup, doğru bildiklerimizden vazgeçtiğimiz yerde başlamış esaretimiz. Kopmuşuz topraktan, denizden uzaklaşmışız. Taş yığınları koymuşuz gökyüzüyle aramıza, yıldızları unutmuşuz. Nefes almakta çektiğimiz güçlüğün üstesinden kendimize söylediğimiz yalanlarla gelmişiz. Görünmemek için kör, duyulmamak için sağırız. Aklımız erse de konuşamayız artık, cesaretimizi kalabalıklara iman ettiğimiz yerde bırakmışız… Korktuğumuz için çamur yağıyor gökten, korktuğumuz için güneşin önünde hep bulut var, güvenemiyoruz kimseye korktuğumuz için. Adına hayat dediğimiz aynı sıradan günleri yaşıyor ama ses çıkartamıyoruz kendimize bile, sırf korktuğumuz için.

Kaos kurtaracak bizi sanıyoruz. Bekliyoruz içten içe; ses çıkarmadan, kimseye belli etmeden bekliyoruz. Büyük bir tufan kopacak ve başladığımız yere geri döneceğiz. İlk nerede mutlu olduysak orada alacağız soluğu. Geri dönecek annemiz ve babamız, kardeşlerimiz yeniden kardeşlerimiz olacak. Ağaçların arasında koşturup, çıplak ayakla toprağa basacağız. Pembe ve yeşil uçurtmalarımız rüzgâra teslim edip ipin diğer ucunda gülen gözlerle bakacağız birbirimize. Yalan söylemekten vazgeçip, dört elle sarılacağız hayata. Kaos kurtaracak bizi, kargaşanın içerisinden yaşayarak çıkacağız.

EYLÜL VE BABASININ SPESİYALİ - 30.04.2019

1004 kere okundu

Zor değil aslında, hiç zor değil; anlatayım ben size dilim döndüğünce. Üç eksik iki fazla belki. Üç beş kişiden kötüyse de yine üç beş kişiden iyi anlatayım. Yettiğince sözüm, erdiğince aklım anlatayım. Dinlemeseniz de anlatayım, dinleyip anlamasanız da. Sözün gümüş sükûtun altın olduğu devirler geride kaldı. Belki işine yarar birilerinin; belki bir yolcuya yoldaş, bir dertliye arkadaş, dinleyeni olmayana sırdaş olur diye anlatayım.

Çok değil kırk yıl önce; henüz kurumamışken deniz, kirlenmemişken hava, her gökyüzüne bakıldığında yıldızlar görünürken daha. Deniz rüzgârına göğsünü geren bir adamın gölgesinde büyüme gayretindeyken henüz. Bakmanın yetmediğini anladım görmek için. Görmenin bile kâfi gelmediğini öğrettiler bana zaman zaman. Zor değildi aslında, hiç zor değildi. Ama yok hükmündeydim, görünmez ve duyulmazdım. Bakmayın sesimin gür çıktığına, dinlenmezdim. Sevmek dediğin yele kapılmış bir yaprak, bir sevilir bir sevilmezdim.

Uzatmayayım lafı; Eylül ve babasının spesiyali dedim adına ben. Siz ne isterseniz diyebilirsiniz. Soğanları tak tak tak diye doğrayan adamlara heves ediyorum. Nasıl kesmiyorlar parmaklarını hayret ediyorum. Ben daha usul, daha dikkatli ve muhtemelen bir çentik daha özenli davranıyorum muhteremlere. Ama değişmiyor sonuç, öylede kıyılıyorlar bıçağa böyle de… Biraz yeşilbiber, biraz kırmızı… Tavaya çiçek yağı döküp kavuruyorsunuz öldüklerinden emin olana kadar. Sonra kabukları soyulmuş ve doğranmış domatesleri de ekleyip devam ediyorsunuz kavurmaya. İsteğe göre tuz ve karabiber, hatta kekik ve nane de atabilirsiniz içine. Ama köri sosunu unutmuyorsunuz, köri sosu önemli zira. Filetosu çıkartılmış mezgitleri ayrı bir yerde kuşbaşı doğrayıp bekletiyorsunuz. Ben Pınar’ın iki buçuk kiloluk dondurulmuş fileto mezgitlerini kullanıyorum. Metro Market’te bulabilir İstanbul’da yaşayanlar, İstanbul’da yaşamayanlar tavuk eti kullansın, karışmam ben. Neyse ağalar beyler, hanımlar… Soğanları öldürme işi bittikten sonra kuşbaşı doğranmış balıkları ayrı bir tavada soya sosu ile tercihen harlı ateşte kavururken dağılmamalarına dikkat etseniz fena olmaz. Ben size oranla biraz daha becerikliyim sanırım, dağılmıyorlar zira! Neyse, geçelim buraları. Finalde neredeyse pişmiş balıklarla ölmüş soğan, biber karışımını aynı tavaya alıp bir kaşık da tereyağı katarak birlikte kıvama gelinceye kadar pişiriyorsunuz. Birlikte baş başa sinema keyfi yapmadan önce yedikleri yemekte Eylül ve babasının spesiyali var. Daha önce aynısını kimse yapmış olamaz. Çünkü servis etmeden önce tavaya üç ya da dört tane susam attım. Bunu da yaptım diyen varsa lafım yok, canı cehenneme geri zekâlının.

Bu hayat denen şey tek seferlik hak. Ne telafisi var ne geri dönüşü. Ki çok düşündüm daha önce. Olur da geri dönsen ne olacak sanki. Yirmi yıl öncesine dönsen sanki şimdiki aklın olacak, yine aynı şeyleri yapacaksın. Yok, şimdiki aklın oldu o zaman da hiçbir heyecanı kalmayacak. Olmaz yani, zamanı zamanında yaşamaktan başka çare yok. Kızın varsa kız babasına yakışacak her hareketin. Hareket kız babasına yakışmıyorsa kız babasını harekete yakıştıracaksın. Estetik önemli çünkü, göz var nizam var. Kızlarda var ama erkeklerde yok. Erkek babasıysanız rahat olun. Küçük öküzler durumun farkına varmaz, varsa da aldırmaz. Aldırsa da meramını doğru anlatamaz. Hadi anlattı diyelim karşısında ki baba da erkek. Öküz yani… Gel de çık kısır döngüden. Kolay değil, hiç kolay değil. Sırf bu yüzden oğlumla arama mesafe koydum. Kız babasıyım ben, zamanımın değerini bilmek zorundayım.

Türkü mü, şiir mi, ağıt mı yoksa diyor Livaneli. Cumartesi günleri Pazar kurulurdu çarşıda. Annemle yürüyerek köyden iner o berbat, o sıkıcı pazarı gezerdik. Çocuk aklım havada, uçacak annem bıraksa. Ama ne mümkün. Yok öyle sopa yerse özgüveni zedelenir muhabbeti. Annem ise öyle şeylere eskiden beri itibar etmez. Yersin sopayı sokak ortasında kaşla göz arası. Korku en büyük efendi! Ne türkü ne de şiir. Ağıtlar yakılırdı tezgâhların arasında dolaşan muhtemelen bizim oralarla ilgisi olmayan kavruk bir adamın dudak ucunda. Kuzeyin delikanlıları delikanlı olur. Yoktur estetik kaygıları, duyarlılıkları. Erkek olmak ayrıcalıktır, öyle öğretmiş hem anne hem baba. Erkek olmak da delikanlılık gerektirir. Delikanlısı eğilip bükülmez bizim oraların. Kalas gibidir. Olmasa iyidir, olmasa çok iyidir ama öyle öğretilmiştir ve işine gelmektedir. Değişti dünya gerçi. Ne şiir kaldı ne türkü. Ağıt dediğim yandı bitti kül oldu. Eğilir oldu her yerin adamı. Ama eğilmesi gereken yerde değil olur olmaz yerde eğilir oldu. Kalmadı bir anlamı yani. Her şey gibi sıradanlaştı, değersizleşti. Kız babası olmak zor zira. Ama anlatması kolay; tut işte ben bile anlatabiliyorum. Mezgit bulamayanlar panga diye bir balık var yurt dışından getiriliyor, Tayland’dan. Onu da kullanabilirler. Dil balığı diye satıyor düzenbazlar. Balık tadından yoksun ama vitamini vardır belki. Tavuk konusunda da şaka yapmıyordum. Balığın girdiği pek çok yere tavuk da girer. Ölmüş olması gerekli ama.

İnsan olmak da zor iş. Belli ki başaramadık biz. Başarsak kurumazdı deniz, kirlenmezdi ciğerimize doldurduğumuz hava. Başımızı gökyüzüne kaldırdığımızda beton yığınlarını değil, yıldızları görürdük. Belki kayardı biri biz bakarken. Dilek tuttun mu kızım derdim. Ben tuttum sen de tuttun mu derdi yüreğime su serpen sesiyle. Evet derdim. Ne tuttun derdi. Seni tuttum derdim. Benim tüm dileklerim sensin derdim. Baba derdi sondaki a’yı hafifçe uzatıp sesini kısarak. İçimde o olduktan sonra keşfettiğim, bozulur diye de hiç ellemediğim o yer cız ederdi. Sormazdım sen ne dilek tuttun diye. Neyle mutlu olacaksa kabulümdür çünkü. Seviyorum seni derdim içimden. Duymazdı ama bilirdi içinden.

AKŞAM POSTASI - 24.04.2019

742 kere okundu

Bir bakmışsın mutlusun, havalısın, keyfin yerinde. Bir de bakıyorsun rüya bitmiş, almışlar her şeyi elinden. Berbat şarkılar çalıyor radyoda, aptal bir adam aptalca cümleler kuruyor berbat şarkıların arasında. Gülüyor birileri ama hiç komik değil. Sonra haberler başlıyor. Tımarhaneden akşam postası... Nereye düştüm ben diyorsun, hangi günahımın cezası bu. Ding dong… Zil çalıyor, açıyorsun gözlerini. Kim bu saatte kapıya dayanır ki. Kim dayanır bilmiyorum ama ben o kapıya gitmem diyorsun içinden. Evet, merak etmiş olabilirim ama yataktan kalkmama değecek birisini beklemiyorum.

Uyanmış mıdır acaba diye geçirdim aklımdan; önce kendime sordum, sonra sana. Açmadın telefonu. Açsan belki sana gelirdim ya da sen bana gelirdin. Kahve içerdik, havadan sudan konuşurduk belki. Yeni bir dizi var. Eşi ölmüş bir adamın sıkıcı hayatı. Yeter diyor, bıktım istemediğim şeyleri yapmaktan. Olsan istemediğimiz şeyleri yapmazdık. Kapı çaldı tekrar, tekrar bakmadım kim olduğuna. Sen de bakmazdın. Üzerine konuşur, berbat espriler yapar ama yine de gülerdik. Çünkü neden gülmeyelim.

Bu saatte olmaz o dediklerin diyen yüzün geliyor gözlerimin önüne. Tamam, eşi ölü bir adam değilim ama ben de bıktım istemediğim şeyleri yapmaktan. İşe gitmem gerekiyor, kahvaltı yapmam gerekiyor, üstümü başımı giymem ve yüzümü yıkamam gerekiyor. Varlık sebepleri hakkında inandırıcı hiçbir teoremim olmayan bir dolu insanla gereğinden bir milyon saat fazla zaman geçirmem gerekiyor. Gerekmiyor aslında ama karşı koyamıyorum. Üstelik bunların hepsi yaşanırken mutluymuşum gibi davranmam gerek. Yoksa huysuz ve suratsız olarak fişlenmem kuvvetle muhtemel. Evet, onlar tarafından, varlıklarının sebebi henüz tespit edilememiş iki ayaklı, kokusuz, renksiz, koca ağızlı sıkıcı canlılar tarafından. Sen olsan böyle olmazdı.

Rüyaya mı dönsem diyorum içinden. Ama öyle lanet bir şey ki rüya dediğin, iyisi de kötüsü de tek seferlik. Bazı rüyalar var tekrar eden ama benim başıma gelmedi. Henüz o kadar hasta değilim. Benim sorunlarım gözüm açıkken. İki ayaklı canlılar varken, konuşup gülüşüyorlarken. O berbat parçaları da dinlerler biliyorum. Arada konuşan adama da güler bunlar. Tımarhaneden akşam postası.

Gömleğimi giyip lavaboya gidersin. Sabah uyanınca çiş yapar insanlar. Herkes yapar. Toksa bile alışkanlık olmuştur. Telefonu almazsın yanına. Sen olmasan ben alırdım. Önemsiz şeylere ayırdığımız zamanı güzel şeylerden çalıyorsak günahkârız. Sekizinci günah bu. Zamanı boşa geçirmek…  Gömlek fikri çok klişe biliyorum ama bacaklarına bakmak istedim sen yürürken. Yumurtalarımız az pişmiş. Eskiden ayarlayamazdın ama sonra öğrendin. Bu kez ben yapayım. Sen olsan yine yapardım ama açmadın telefonu. Gel derdim ya da ben geleyim. Film seyrederiz, kahve içeriz. Sevişiriz belki…

Kim öğretti bize gün doğunca uyanmak gerektiğini. Ben geceleri yaşayıp gün doğduktan sonra uzun bir süre yatakta kalmayı seviyorum. Bu kötü alışkanlıklar ruhumuzu öldürüyor hep. Bizi sıradanlaştırıp birbirine benzeyen et yığınlarına dönüştürüyor. Kim bu ahmaklara benzemek ister ki. Sen istemiyorsun, ben istemiyorum. Başka da kimse olmasın zaten. Ben başka kimseyi istemiyorum bu saatte. Farkında değil kapıyı boşuna çaldığının. Onlara sorsam benim deli olduğumu söylerler. Ama sormuyorum onlara. Çünkü biliyorum cevaplarını. Beni şaşırtmıyorlar. Kimseyi şaşırtmıyorlar. Ayakkabıları bile aynı hepsinin. Oysa eskiden ne kadar da önemliydi ayakkabılar. Ruhunu yansıtırdı sahibinin. Geçmişinden de haber verirdi, geleceğinden de. Şimdi hepsi birbirine benziyor. En eziği bile altı paletli bot giyebiliyor. Tımarhaneden akşam postası. Ben uyuyakalmışım. Sabaha yetişebildim ancak.

kara hıyarın faydaları
27.04.2019 Cumartesi

yazmak için yazıyorsun bş yazıyorsum..toplasan sıfır.....yorumu yayınada....

ÖZGÜR BIRAK KELEBEKLERİ - 11.04.2019

1332 kere okundu

Güzellermiş dedim. Cidden mi dedi, güzeller mi? Evet dedim, çok güzeller. Mahcup bir gülümseme belirdi dudağının sol yanında. Sola ve sağa doğru uzadı ağzı. Kocaman gözleri parladı. Teşekkür ederim dedi kısık sesiyle. Gülümsedim ben de... Beyaz dedim, lacivert ve bordo bantlar üzerinde... Kimin aklına geldiyse iyi yapmış. Neyi dedi, ayakkabılarımı mı? Evet dedim. Ayaklarımın da hakkını verirsin belki dedi. Vermem dedim, hiç vermem. Varsa kendileri alırlar haklarını. Hem baharla yaz arası gibi duruyorlar, sıcaktan ılığa kaçmışlar biraz. Lacivertleri maviye, bordoları da pembeye çalmak istiyorlar sanki.  Biliyorlar da nerede duracaklarını. Haklarını da bırakmazlar kimseye bence. Yine güldü, yüzünde ki mahcubiyet azalmıştı. Bence diye biten ya da başlayan cümlelere mesafeli dururdu. Ama sevmişti bu kez, ruhunu okşamıştı cümleler.  Bunların hepsini benim ayaklarım mı yapmış dedi. Ayaklarını küçümseme dedim ciddi bir sesle.

Bira kokuyordu nefesi. İçtin mi sen dedim. Evet dedi, birkaç bişey içtim, içmese miydim? İç dedim, karışmam ben. Karışsan da içerim ki dedi. Biliyorum dedim. Biliyorum dedi, her şeyi biliyorsun sen. Güldüm ben de. Kimse mükemmel değil dedim. Benim geldiğim yerde herkes her şeyi bilir. Bilmedikleri şeyler de boş şeylerdir zaten, bilinmese de olur şeylerdir. Sahi nereliydin sen dedi. Biliyorsun dedim. Yok dedi, bilen sensin. Ben bugün senin bildiklerini dinlemeyi seçtim. Alkol dedim, iyi geliyor sana. Bira içtim dedi, alkolle ne ilgisi var. İkimiz de gülüyorduk.

Ilık bir rüzgâr esiyordu denizden. Benim hikâyelerimde hep ılık rüzgârlar eser zaten. Okşar saçını kadının, kokusunu alır götürür tepelere doğru. Mor menekşeler açmıştır şimdi, papatyalar bi seviyor bi sevmiyordur. Açıktan koyuya dönüyordur yeşil. Serçeler yuvalarını yapıyordur. Ya nisandır aylardan ya da mayıs.  Eskiden olsa kelebekler de olurdu. Ama güzel olan pek çok şey gibi onları da bitirdik.

Neyi bitirmişiz yine dedi. Kelebekler dedim, bilir misin kelebekleri. Bilmez miyim dedi. Bizim oralarda çok olurdu eskiden, koşturup dururduk peşlerinde. Kıyıp yakalamazdık. Toz olurdu kanatlarında, dokunsak havaya karışırdı. Yaşayamazlarmış o toz olmadan. Öyle bilirdik ki hala öyle bilirim. Peşlerinde koştururduk sadece, kıyamazdık. Kıymış birileri dedim. Nasıl yani dedi. Yoklar artık dedim, ya ölmüşler ya da gitmişler. Kelebeklerin ömrü kısadır ki dedi, ölürler hemen. Öldü mü içindeki kelebekler dedim. Duruldu; yok dedi, ölmediler ama gizledim onları. Kimden dedim. Herkesten dedi, biliyorsun insanlar kötü. Ben de insanım dedim. Sen onlar gibi değilsin dedi. Bahardandır dedim. Ne dedi. Kanmaya hazırsın dedim. Güldü… Özgür bırak kelebekleri dedim, gizli gizli yaşanmaz!

BAHAR GELDİ DİYORLAR - 08.04.2019

1015 kere okundu

Gideceği yer bilinmese de başlamalı bir yerden, kurulmalı cümleler kurallı kuralsız. Aralara yeşilli morlu çiçekler serpiştirilmeli. Meltem esmeli usul usul denizden. İyot kokusu getirmeli huzura özlem duyanlara.” Ne kadar az bilirsen o kadar az uyursun.” demiş Gorki. Bilinse de bilmezlikten gelmeli. Gelmeli yani her nereye gittiyse, her nerede kaldıysa gelmeli oradan. Başlamalı çünkü; mart bitti, nisan yol aldı çünkü. Yeşerdi uzaklarda dağlar, kaldırım diplerinde çimler, ağaçta yapraklar, gönülde yeni yeni sevdalar yeşerdi. Bahar geldi diyorlar, inandım ben.

Sabahları daha güzel uyanıyorum artık, güneş doğmuş oluyor. Çarşaf bırakmıyor yakamı, yastık şarkılar söylüyor. Açıl perde açıl diyorum, açılmıyor. Kalkıp yataktan kendi işimi kendim görüyorum. Buyur ediyorum güneşi odama. Pencereyi aralayıp temiz havayı dost ediyorum güneşe. Mutfağa yürüyüp su ısıtıyorum, kahve yapıyorum kendime. Şeker kullanmıyorum. Müzik açıyorum kendime; Kerem Kekeç söylüyor; Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün... Baharda ölür mü insan hiç, ilahi Kerem!

Sokaktan martı sesleri geliyor, çöp karıştırıyor yine utanmazlar, kedilerle kavga edecekler yine. Bir martı olsam diye geçiriyorum içimden; Jonathan gibi gün batımına dek uçsam. Yorulduğum yerde dinlensem, acıktığım yerde yesem. Hiçbir şey yapmak istemediğimde bugünü geçirmek için harika bir yer burası diyebilsem. Ne bağım olsa bir yerle, ne de gönlüm kalsa kimsede. Beni ilgilendirmeyene uzaktan baksam, yakınına süzülsem gönlüme bahar getirenin. Nereden gelip nereye gidiyorsun diye soran olursa denizden desem. Denizden geldim, denize gidiyorum; üstelik mevsim de bahar.

Kısa hayatlar kadar güzeldir kısa cümleler de. Peki dersin, tamam dersin, neden olmasın dersin. Damağında bırakır tadını kahve, usul usul akar gider içine, ısınır için. İyi şeyler iyi hissettirir insana. Bahar sabahı gibi, pencereden odaya dolan ilk ışıklar gibi, kahve gibi. Sevdiğin bir sesten dinlediğin sevdiğin bir şarkı gibi. Mutluluk küçük şeylerde saklıdır, evi içinde olanın evinde saklıdır mutluluk. Baharı bilmeyenin neyine yaz, Karun kadar malın olsa ne fayda.

BEN SİZDEN DEĞİLİM - 29.03.2019

744 kere okundu

Hocam diyor ben mateistim. Mateist ne ola ki diyor hocası. Matematiğe inanıyorum hocam diyor. İnanın matematiğe. Çünkü en az o yalan söyler. Başka şeylere de inanın. Hatta inanmayın. Ama bilerek yapın bunu. Körü körüne değil. İnanarak yapın bunu. Hakkını verin yani. Sıkışınca gökyüzüne bakan ateist olmayın. Her türlü çakallığı yapıp Müslüman olmayın. Üç beş iki muhabbeti yapıp dört dört iki oynatmayın yani. Özünüz sözünüze yakın olsun. Zor değil zira. Hatta diğerinin yanında çocuk oyuncağı sayılır. İki yüzü idare etmekten kolaydır tek yüzle uğraşmak. Ben yapamam sizin yaptığınızı elimden gelse bile. Sizden değilim çünkü.

Aptalız vesselam, kalitesiz aptallarız üstelik. Birinci çoğul şahıs kafanızı karıştırmasın. Ben sizden değilim, hiç olmadım, Allah oldurmasın. Diyor ki muhterem; “okuyanla okumayan bir olur mu hiç.” Olmaz aga olmaz. Bilmeden bilgin olmak moda oysa, görmeden alim olmak… Her yaptığını haklı sanmak tabii ki mutlu eder insanı. Ama değilsin işte, değilsiniz. Toplumun genel hali ortada. İçi boşaltılmadık hiçbir şey kalmadı. Orhan Gencebay şarkısında dans disko yapıyor ergen, yapsın. Ama aynı Orhan Gencebay’a siyasi sebeplerden dolayı küfür de ediyordu daha dün. Siyasallaşmayana kötü gözle bakan, karşı siyasi görüşten olana da tavır alıyor. Sırf tavır eyvallah, yetmiyor hor görüyor, aşağılıyor. Linç ediyor fırsatını bulunca. Daha düne kadar dişlek dinsiz dediği Fazıl Say’ı el üstünde tutuyor şartlar değişti diye. Hani Müslümandın sen, hani sen özgürlükleri savunuyordun. Geçiniz efendim geçiniz. Boku hak eden sizin burunlarınız ama bizi de peşinizden sürüklüyorsunuz.

Demet Akalın dinliyor çocuk, Hande Yener dinliyor. Ucuz olan her şey kolay elde edilir ve hızla tüketilir. Diğer bir çocuk caz dinliyor, bir diğeri türkü dinliyor. Bir çocuk annesiyle birlikte çukuru seyrediyor, diğeri kitap okuyor. Bir çocuk boş zamanlarını spor yaparak değerlendiriyor, diğeri sosyal medyada öteye beriye zıplayarak. Anne baba ne yaparsa, çevresi nasıl davranırsa çocuk da aynısını yapıyor. Ama aynı çocuklar bir araya gelince ucuz olan makbul oluyor. Keyif veren caz değil Hande Yener oluyor. Sonra ayıkla pirincin taşını. Sanatla ruhu doymayan çocuğa siyaset empoze ediliyor. Vatanı kurtaralım diyor biri, diğeri de aynı şeyi söylüyor. Karşı taraflar birbirini suçluyor vatana ihanet etmekle. Benim vatanım çocuğum arkadaş. Ben çocuğuma ihanet edemem size benzemesine izin vererek. Kötüsünüz siz zira. Bilerek ve isteyerek kötüsünüz. Ben sizden değilim.

Bahar göz kırpıyor görmek isteyene, el sallıyor, içini ısıtıyor. Sanırsın her yana cemre düşmüş. Adam arkadan korna çalıyor kırmızı ışıkta beklerken. Kadın yolun ortasından yürüyor kaldırım varken. Gücü yetene bağırıyor kuyruktaki adam; “niye bekletiyorsun bizi.” diye. Maçan yiyorsa git başındaki adama bağır canım kardeşim. Hem bu kafayla çok daha kuyrukta beklersin sen. Kendine Müslümanın da, kendine demokratın da sonu boklu çukur. Doğruyu bulmak için doğru olmak gerekir. Başkalarının doğrusuyla doğruyu arayanın sonunu televizyonlardan seyredebilir, gazetelerden okuyabilirsiniz. Pardon, sizin okuma alışkanlığınız yoktu dimi; unutmuşum! Gerçi okusanız da işinize geldiği gibi anladığınız için okumanız mı daha iyi okumamanız mı karar veremedim henüz. Siz konuşun; kullanmadığınız aklınızın yıllarca uğraşsanız almayacağı konularda bile en üst perdeden, her konuyu hakimmiş gibi konuşun. Cevap vermem size, azıcık aklım bunu söylüyor bana zira. Ayrıca size cevap veren sizden olurmuş gibi de bir his var içimde. Ki ben sizden değilim, Allah da etmesin!