LEGAL SEVİŞMELERDEN ÖTÜRÜ - 16.10.2018

674 kere okundu

Ölüme yakın bir dinginlik, puslu sabah, alışıldık martı sesleri, eskiden kalma birkaç dilim ekmek, peynir, zeytin… Gece vakti güzel bir kahvaltının tabii ki gideri vardır. Hele de uyumak gibi bir düşünce yoksa menüde. Çekmiş gitmiş her zaman ki gibi eylül, kasım göz kırpıyor. Aşka davet ediyor davete icabet etmeye dünden razıları. Ama bir ay ama bir yıl. Üç beş kalp tıkırtısı, birkaç güzel söz, biraz sürtünme, kavga ve gürültü. Çarkı böyle dönüyor gönül işlerinin. Üstelik zengin fakir ayırmayan sosyalist bir müessese. Herkese eşit, herkese aynı mesafede…

İnsandan yana yüzü gülmeyen kedide arıyor teselliyi. Yok efendim yok ne kadar itelesek de olmuyor bizden. Daha insanı doğru dürüst sevemezken kediler neyime. Nefret ettiğim zannedilmesin lütfen. Ben sadece sevgi beslemiyorum. Ama açık sözlüyüm, kediler neyse insanlar da o benim için. Sevdiğim hayvanlar yok değil. Balık mesela, bayılırım… Haftanın üç günü yesem bıkmam. Yedi günü yediğim zamanlar da vardı ama yeniden bir yüz bin lira daha sokağa atamam. Yok zira! Kuşları da severim, dalda olanları, özgürce uçanları. Kafestekiler sevimsiz, sahipleri de öyle. Ama kedi sahipleri mi, kuş sahipleri mi diye sorsanız balık hali diye cevap veririm. Aşk bu; ottan boktan çıkartamıyor burnunu.

Kâğıt kaleme bakıyor, kalem bana. Ben duvarlarda gezdiriyorum gözlerimi. Yazmak için sebep gerek ve epeydir anladım ki duvarlar sebep değil buna. Ama yine de bakmadan edemiyor insan. Bir duvarım vardı benim çok eskiden. Tek katlı bir köy evinde yaşardım. Amcam askere gitmişti. Uyurken tavanı seyrederdim, karşı duvarı seyrederdim. Uyurken dediğim uyumadan öncesi. Hatta uyandıktan sonra da bakardım. Duvarda bir iz vardı. Siperin ardından kafasını hafifçe çıkarmış mihverli bir askere benzetirdim onu, amcamdı… Gel zaman git zaman amcam askerden geldi, ben büyüdüm, iz kayboldu, ev yıkıldı ve yenisi yapıldı yerine pek çok şey gibi. Ben sevmedim yenileri; bi amcam değişmedi bildim bileli. O da ne çorbaya tuz olur ne de tatlıya şeker. Ama değişmemesini sevdim hep.

Mevzu da dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyor farkındayım. Ama süre bol, hikâye az. Anlat anlat nereye kadar. Dedem Rus işgalini görmüş; meşeye kaçtık annemlerle derdi. Anlatırdı hep, hep dinlerdik. Çok keyifliydi. Babaannem de cadı hikâyeleri anlatırdı. Cazi karısı derdi; gece evin ortasında ki kömür karası zincirden iner, evdeki bebeği boğar, sonra da gidermiş. Çocuk felci, boğmaca, zatürre nedir bilmiyordum ki, inanıyordum cadıların bebekleri öldürdüğüne. Velhasıl keyifli hikâyelerin keyifli dinleyicisiyken sıkıcı hikâyelerin ısrarlı anlatıcısına evrildik. Elde bu var arkadaş, Ruslar işgal etti de durun yapmayın mı dedik, evi barkı bırakıp da ormana mı gizlenmedik. Yok yani öyle delikanlılık falan. Bildiğin gizlenmişler meşelerin içerisine korkudan. Sorsam paşalarıma asar keserler. Can tatlı cancağazım. Kolay değil öyle soğuk demire delikanlılık yapmak. Ben yapmam mesela. Gönül adamıyım ben. Ne iş yaparım ne de savaşırım. Sevişirim belki ama o da ağır aksak… Netice de ne çalışan mutlu ne de savaşan. Ama sevişen öyle mi ya? Legal sevişmeleriniz olsun efendim. Kalın sağlıcakla.

BAZI ŞEYLER - 9.10.2018

806 kere okundu

Varlığından utanacaksa yokluğun esmesin rüzgâr, salınmasın yaprak. Ötmesin her sabah keyifle cıvıldayan serçe, akmasın su, koşturmasın önlü arkalı yelkovanla akrep. Dursun zaman en kötü yerinde, resmetsin resmetmekle görevlendirilmiş her kimse. Fırça fırça anlatsın gördüğüne, yeşil anlatsın, kahverengi anlatsın. İnansın dinleyen, anlasın.

Bitsin sarı sıcak yaz, gelsin sonbahar. Unutulsun unutulduğunda mutlu olunacak yalanlar. Yalnızlıkla sınanmasın insanlar. Çünkü esince rüzgâr, yağmur yağınca çünkü bazı şeyler bazı şeyleri yaşamışların genzini yakar.

Bir kadın tarasın saçlarını sabahın ilk ışıklarında, bir çift ayak yürüsün yatak odasından banyoya. Bir kol uzansın, bir el dokunsun tarakla dost saçlara. Bir yüz gülsün, mutlu olsun bir kadın içten bir dokunuşa.

Daha iyi misin dedi bana. Daha iyiydim ki dedim. Seviyorum dedi. Neyi dedim. Güzel cümlelerini seviyorum dedi, bir gün yanıldım deme ihtimalim olsa da, umurumda değil. Yanılmasan da değişim şartlar dedim. Şartlarla değişirim ben de, sen de değişirsin. Ama şimdi çok güzelsin. Halamın evinin önünde ki hanımeli kadar güzelsin. Yok şimdi ama otuz yıl önce vardı. Hem ne de güzel kokardı, unutmadım. Seni de unutamam bir gün yanıldım deme ihtimalin olsa da. Bir yanın gider belki dedim ama bir yanın kalır bende, sen olmasan da kalır bendeki sen bende. Gülümsedi… Kapadı gözlerini, çenemin altına soktu kafasını, saçlarının kokusunu duydum. Evim olsun mu burası dedi. Sıkıca sarıldım omuzlarına. Seviyorum dedi. Biliyorum dedim.

Yaklaşacak liman, savrulacak fırtına olsun. Kasım ayının ortaları; Cuma belki, belki Salı. Rengi siyaha çalmış bir deniz, hava yeterince soğuk, ortalık tenha. Bakılacak iki güzel göz olsun, tutulacak el, yürünecek yol olsun. Aşk olsun. Dalgalar hınçla vursun kıyıya, aldırmasın kumlar. Sen aldırma olan bitene yanında ben varken. Ben aldırmıyorum çünkü olan bitene seninleyken.

Sahiden mi dedi. Sana hiç yalan söyledim mi dedi. Hatırlıyor musun dedi, geçerken uğramıştın da sabaha kadar sohbet etmiştik. Hatırladım dedim, kahven yoktu da çıkıp almıştım ben.

PALAMUT ÜZERİNE DENEMELER - 24.9.2018

1303 kere okundu

Eylülün biri dedi mi insanın içine bir serinlik düşer, yaz bitmiş ve güz başlamıştır. Temmuz ve ağustosta bunaltan sıcaklar yerini gece üşümelerine, ince battaniyelere ve uzun kollu gömleklere bırakmıştır. Yazcıların yüzü düşmüş, kışçılar bıyık altından ki bıyığı olmayanlar da dudak ucundan gülmeye başlamıştır.

Ağır balıktır palamut, sevmez herkes. Eylülde yavan olduğunu bahane ederler, ekimde ise yağlı. Haklılardır da vesselam, her mide üstesinden gelemez derya kuzusunun. Ki her el de yenir hale getiremez sonbaharın efendisini. Bu yıl bol bol görüyoruz tezgâhlarda. Mezgitin kilosunun yirmi liraya satıldığı yerde palamudun on-on beş liraya satılması pek çok kişi gibi benim de hoşuma giden bir durum.

Kasım gelecek birazdan. Ne kaldı şunun şurasında; altı gün, altı da gece. Kasımda aşk başkadır filminden sonra mı aşk kasıma yazılır oldu yoksa aşk kasıma yazılıyor diye mi böyle bir film çektiler bilmiyorum. Ne kasımla özel bir ilişkim var ne de aşka çok önem vermişliğim. Sonu olan şeyleri çok fazla umursamamak gerektiğine inanırım. Aşk dediğin iki üç yıl süren bir aptallık dönemi. Akıllanınca, yani maymunlar gözünü açınca ne kasım umurlarında olur ne de aralık. Ki kasımın en iyi tarafı çinekoptur ama bizim konumuz şimdilik palamut.

Bir kilo civarı olacak palamut. Ben bir kişiden fazlayım dersiniz belki. Olabilir… Ben tek palamutla vereyim aklı, siz gerekirse çoğaltırsınız. Yok efendim yok dilimletmeyeceksiniz beyefendiyi. Nedense bazı balıklar erkek, bazıları da kadındır benim gözümde. Çipura erkektir mesela, levrek kadın. Lüfer de kadındır… Palamut ise erkek. Konumuzla ilgisi yok bunun gerçi. Laf uzasın diye yazdım. Karnı temizlenecek sadece balığın; dilerseniz kuyruğunu ve kafasını da kesebilirsiniz. Ben kuyruğunu kesip, kafasını bırakıyorum mesela. Güzel görünüyor öyle yapınca.

Benim kız eylülün birinde doğdu. Eskiden bir eylül av sezonunun başlangıcıydı, yedi yıldır ise kızımın doğum günü. Hiç sevmem doğum günlerini. Muhtemelen yetiştiğim kültürden ötürü. Bizim oralarda boş işlerle uğraşmazlar pek. Doğmuşsan doğmuşsundur, tantana yapmazlar. Sünnet düğünü yoktur mesela, doğum günü partisi yapılmaz. Yirmi yıl önce tabii ki. Artık sonradan görme usullerin başkenti oldu memleketim. Komşumuz Hasan Dayı’nın kıçı boklu torununun doğum günüsü Demet Akalın’ın bebesinin doğum gününden farksız. Sonradan görmelik durumları da farksız. Bi harcanan paralarda fark var; ona da at büyük göt kovuk derdi annem. Hasan Dayı’yı Demet Akalın’dan aşağı gördüğüm anlaşılmasın sakın; benim gözümde yirmi tane Demet bir tane hasan etmez ama o gelin yok mu o gelin… Çağa ayak uyduracağım diye ne yapacağını şaşırıyor, alışmayan kafada da şapka böyle duruyor. Biz karışmıyoruz böyle şeylere artık. Kızıma da doğum günü yapıyoruz her ne kadar istemesem de. Her yıl hediyesini kendi seçerdi; malumunuz aptal aptal oyuncaklara, geri zekâlı bebeklere para verirdim kaçınılmaz olarak. Bu yıl hediyesini kendim seçtim, özgürsün dedim. İstediğini yiyebilir, istediğini içebilirsin. İstediğin yere gider, istediğin şeyi yapabilirsin. Bu yıl doğum günü hediyen özgürlük olsun dedim. Aptal oyuncaklara para verilmesine kızdığımı bildiği için mi yoksa gerçekten hoşuna gittiği için mi bilmem ama sevdi hediyesini. Şamata sevmiyorum ben, seveni de sevmiyorum. Yaşlandım, huysuzluğum arttı; malzeme bu diyorum, sevmeyen gitsin, ben varsa sevenlerle yoluma devam edeceğim. Ne kaldıysa şunun şurasında artık…

Sosunu hazırlamak gerek balığın. Ama önce karnı temizlenmiş palamudun içine biraz kekik, biraz da karabiber koyup bir – iki saat bekletmekte yarar var. Sebebini sormayın, bilmiyorum. Yaptım, oldu; siz de yapın, olur… Bir adet çarliston biber, küçük boy bir adet kuru soğan, minik bir diş sarımsak ve bir adet domatesi rendeleyin ya da çok mimik parçalara ayırarak bir kaşık zeytinyağı ile karıştırın. Elde ettiğiniz karışımın üçte birini balığın içine yerleştirin. Geri kalanını da balığın etrafına bulayın. Sağlığa zararlı olduğu söyleniyor ama sigara kadar değildir sanırım. Sigarayı zıkkımlanıp, hormonlu meyveleri yiyip, sabah akşam kola içenler alüminyum folyo kullanmasınlar, öldürücü olabilir. Hazırlanan karışıma bulanan balığı alüminyum folyoya sararak fırına verin. Tuz atmayı da unutmayın emi. Kırk dakika iki yüz derecelik fırında pişen balığı sıcak sıcak servis edin. Öyle diyorlar ya televizyondaki aşçılar. Sıcak sıcak servis edin. Sanki balık soğutularak yenirmiş gibi. Gerçi yenir de herkes Karadenizli değil. Sıcak yiyin siz. Suyuna ekmek de bandırın. Birileri köylü müsün diyebilir. Evet köylüyüm deyin. Şehir hayatını iyi bir bok zannedenlerin yüzüne yüzüne böğürerek evet ulan deyin, köylüyüm ben. Fırında yapılmış palamudun suyuna batırdığınız ekmeğin keyfini sürün. Parmaklarınızı kullanın balığı yerken. Bırakın şehirliler ne bok yerse yesin. Siz dokunarak yiyin balığı.

Güzün serinliği, insanı eksilen sokaklar, uzayan akşamlar güzel şeyler. Şikâyet etmeye dursak günlerce konuşup, aylarca yazabiliriz ama elimize hiçbir şey geçmez. Benim geçmedi mesela, geçmiyor da. Güzel şeyler fırsat gibi. Misal palamut, misal kız evlat, ılık bir Eylül gecesi, sıcak çay. Yaşar Kurt radyodan eşlik ediyor; Hemşin Yaylaları’na yattım uyuyamadım… Gerçi yaylaların da içine etti benim her şeyi paraya çevirmeyi marifet sayan hemşerilerim. İnsan doğduğu yeri seçemiyor ama yaşadığı yeri seçebiliyor. Keşke doğduğum yerde başka insanlar yaşasaydı diyebiliyor ama duymuyor kimse. Amcam kızıyor beğenmiyorum bizim oraların insanını diye. Otuz yıl beğendim, gurur duydum, el üstünde tuttum. Peki onlar ne yaptı? Güzel olan her şeyin içine ettiler. İnanmayan Karadeniz sahil yoluna baksın, Uzungöl’e baksın, kış günü yanan, yakılan Çam Burnu’na yapılan sözüm ona turistik tesislere, eskiden dört ayaklı hayvanı şimdilerle her türlü hayvanı bol yaylalara baksın. Gözden göze fark var tabi. Akıldan akıla da. “Kestani gumişindan çikmiş da gabuğuni beğenmemiş” der annem. Öyle değil be anne, vallahi öyle değil. Kendinden olan iyi olsun istiyor insan, en iyi olsun. Geçtim iyisinden kötü olmasın bari diyor insan. Ne yeri eski yer oraların, ne insanı eski insan. Orman olmuş oralar hep ve bir dolu yırtıcı hayvan!

TEKİR VE MEZGİT - 18.9.2018

606 kere okundu

Neyin var dedi, yok dedim bir şeyim. Tuttu elini elimin üzerine koydu. Var dedi bir şeyin, anlarım ben. Yok dedim, olmadı hiç. Çekti elini geri, ben varım ya dedi. Var mısın dedim. Varım dedi. Güldüm biraz ama görmedi, göstermedim. İnsan bazen kimsenin anlamadığı şeylere güler. Niye güldün ki dedi. Sen görmedin ki dedim güldüğümü. O da güldü, görmedim ben.

Konuşmak ister misin sıkkınsa canın. Havadan sudan, uçan kuştan, gürültücü martıdan konuşmak ister misin? Olur da sıkılmıştır belki canın; akıp giden zamana sıkılmıştır, hep yerinde duranlara, kalabalıklara sıkılmıştır. Belki kanayan yerlerine tuz basıyorsundur gizli gizli. Yaraların vardır göstermeye utandığın. Bir zamanlar gülen yüzüne akşamüzeri hüznü çökmüştür. Birileri ölmüştür içinde ya da içindekileri öldürüp gitmiştir birileri. Konuşmak istersin belki…

Japon karıncaları dünyayı istila etti dedi. Otuz yıl önce bunların filmi olurdu, ele geçirirdiler dünyayı. Küçüktüm ben, korkardım karıncalardan. Isırınca acıtırlar da hainler. Hepsini geçti tek de dolaşmaz bunlar, ben korkarım kalabalıktan. İnanma dedim öyle şeylere. Uzaylı mı bunlar istila etsinler dünyayı. Şunun şurasında üç beş ay… Korkacak ne var. Şaka be şaka dedi. Konuşacak laf olsun. Ben fareden korkarım aslında. Ondan ben de korkarım dedim. Sen korkma dedi, ben senin yerine de korkarım. Gülelim mi biraz dedi. Sorulur mu hiç? Güleriz tabi, ne zaman istersen. Şimdi dedi. Şimdi olmaz dedim, benim yemek yapmam gerek.

Tekir ve mezgit… Kırmızı balık derdi kızım. Bana hep kırmızı balık alır mısın baba derdi. Alırım derdim, alırdım da. Annesi mezgit severdi, hala sever. Tekiri kızartırken kırmızı bir su salar, yağı olmasa bandır ekmek ye. Ben ekmek severim. Bizim oraların ekmeği güzel olur, eskiden daha da güzeldi. Yılda bir giderdim bizim oralara. Mevlana fırınında ekmek alır kuru kuru yerdim. Taksim Fırını da iyidir. Dedemle gitmiştik bir kez. Rahmetliyle Şehre de bir kez gitmiştik zaten; ben peynirli yemiştim o yağlı. Bilmezler şimdiler yağlıyı. Eskiden öyle lüks yoktu, fazla seçenek yoktu. Bi peynirli vardı bir de yağlı. Yuvarlak, açık pidenin ortasına iki yumruk büyüklüğünde yağı koyar kenarından koparıp koparıp bandırarak yerdi. Beyaz sakallarına bulaşırdı yağ. Ertuğrul’un fırını da derlerdi eskiden. Sırf dedem gitmedi, çoğu gitti dedemden önce, dedemden sonra. Yeniler bilmez Ertuğrul’u, Taksim Fırını’nı bilirler. Ben çok şey bilirim de kalmaz aklımda, unuturum. Ama bazılarını unutmam, olmayacak zamanda gelirler aklıma. Ağlayasım gelir ama ağlamam. Hem tutarım kendimi, hem utanırım. Ağlamaya bile fırsat yok şu dünyada. Kim demiş yalnızlık var diye. Ben hiç yalnız olmadım, iyi mi kötü mü zaman zaman değişiyor fikrim. Bir gün ben de giderim kızımla Ertuğrul’un fırınına; ona peynirli söylerim kendime yağlı. İçerisine bir yumruk yağ atarım. Derim dedemle geldim, anlatırım uzun uzun. Belki dinler o da…

Seviyor musun dedi. Sevmez mi insan dedim. Hem yaşanır mı sevmeden. İçi kararmaz mı insanın. Senin için beyaz mı ki dedi. Pembe dedim ve de mavi, biraz da yeşil. Ben dedi, benim rengim ne. Senin kirpiklerin uzun dedim. Benim de uzundular eskiden ama şimdi değiller. Eskiyle derdin ne ki senin dedi. Yok dedim, eskiyle bir derdim yok. Sorun yenide. Nesi var yeninin dedi. Yok dedim bir şeyi. Ruhu yok, tadı yok, adı bile başkalarından aşırılmış. Şimdi tutsan anı biriktirsen yirmi yıl öncesinden utanırsın, ezilirsin yemin ederim, yerin dibine girersin. Diyeceksin yok mu anısı olan, şimdikiler anısız mı? Var elbet, olmaz mı? Ama akan suyun duran sudan farkı var, birinde kurbağalar yaşar birinde balıklar. Yine tekir ve mezgit mi dedi. Kızımı özledim dedim. Ben de özledim dedi. Mezgiti mi dedim, alırım yarın. Bana mezgit alma, mezgit tut dedi, hem anısı da olur. Olur dedim, yarın balığa çıkalım. Birlikte mi dedi. Yok dedim tek başıma, hem belki ağlarım da biraz.

SAÇMA SAPAN DÜNYALAR - 11.9.2018

960 kere okundu

O yakışıklı ben değilim, olmadım hiç. Denedim pek çok kez, briyantin sürdüm saçlarıma, gömleğimin yakalarını havaya diktim, jilet gibi ütülettim pantolonumu ama olmadı. Kazağımı pantolonumun içine koydum, dudağımın sol yanına en havalı gülüşümü kondurup olmayan bıyığımın altından yedi numaralı bakışımı attım ama yine olmadı. Yokmuş olası, yirmi yaşımdan sonra öğrendim, beş yıl sonra, belki altı. Dedim olmaz benden ama sonra vazgeçtim. Çünkü kimseden olmuyordu, dikkatli bakınca görmüştüm. Zamana göre yanılabiliyordu göz; benimki de başkaları da. Jölenin de son kullanma tarihi geçmişti zaten.

O defterin çizgisiz sayfalarına yirmiden fazla çizgi çektim yatay. Dikine de çekmek istedim ama dur dedi. Durdum, laf dinlerim ben. Sonra ilk çizgiden başlayarak yazdım. Çok şey vardı yazacak ve ben yazabiliyordum. Herkesin bir meziyeti vardı ama benim yoktu. Vasıf nedir öğrendiğimde üzerimden yirmi beş yıl geçmişti. Yirmi beşi de öyle bir geçmişti ki üzerimden ve ben öyle bir fark edememiştim ki anlatsam içler acısı. Çok darbe yemiş olmalısın demişti bir keresinde her şeyi bildiğini sananlardan biri. Hayır demiştim, hiç yemedim. Ama gel de anlat. Ne anlatsam değişmeyen fikirler vardır, üzerimden geçenlerden sonra öğrendim bunu. Öğrendiğim pek çok şeyi üzerimden geçenlerin arkasından bakarken anladım. Öyle der kitap; önce öğrenirsiniz sonra öğrendiğinizi anlarsınız. Ben anladım.

Yok üzülecek bir şey, varsa da yok. Çünkü bütün deneyler göstermiştir ki boşunadır hepsi. Ayrıca belirtmek isterim ki bu deneylerin hepsi gerçek denekler üzerinde yapılmış ve test edilmiştir. Benim de üzülmüşlüğüm vardır çok eskiden. Haliyle işe yaramadığını da görmüşlüğüm vardır. Ha ben illaki üzüleceğim diyorsanız geri zekâlılığınıza doymayın. Ben hızlı doyanlardanım. Bazısı ne kadar üzülse doymaz, akıllanmaz bir türlü. Onlara önerilecek kitaplar var. Benim girmediğim topların gol gibi duran ama puan kazandırmayan pozisyonlarından çıkan kitaplar bunlar. Yok üzülecek bir şey, okuyan okusun; Allah deyip ötesini bırakan insanlar bile gördüm ben.

Uzaktan kayıt ettim ben. Ne var ne yok iki göz ve iki kulakla kayıt ettim. Sonra seyretme huyum yok ama. Bilgisayarım film dolu, aynı terane. İndirip indirip seyretmiyorum. Kaydedip kaydedip giderim ben. Demişti ya İsmail Abi; benim de genlerimde posta arabaları at koşturuyor. Bir yanımda Sunay, bir yanımda Serdal. Arkadaş tutacaksan kafası kırık olacak. Ne o öyle takım elbiseli, kravatlı züppeler. Algıda seçici olamamak da cabası. Ne var ne yok bi kulaktan giriyor, öbür taraftan çıkamıyor. Ne Sunay var şimdi ne de Serdal. Varsa yoksa günaydın demeyi hüner sanan gereksiz kalabalıklar. Hepsi de çok akıllı, inanamazsınız. Kayıt altına aldığınız ve işlerine gelen her şeyi can kulağıyla dinleyip kafalarını sallarlar, popoları kalkar ama belli etmezler. Ben bilirim, ben popolarına da bakarım hepsinin. Çoğunun ki yüzlerinden daha olduğu gibidir, anlayan herkes bilir ki kimse poposunu makyajla saklayamaz.

Saçmalık hepsi, göründüğümden daha aptalım ben. Ama daha da aptalların dünyasında yaşadığım için sevilmesem de zeki görünüyorum. Ki otuzunu geçmiş bir adam artık sevilmeyi çok fazla umursamamalı. Eğer umursuyorsa sevilmiyordur da. Gerçi umursamıyorsa da sevilmiyor olabilir. Hem bu sevgi denen şey genelde ikiyüzlüdür. İşine yaramayanı sevmez insan, işine yarayanı da işine yaradığı sürece sever. Sonra herkes bana benzer. Belki biraz daha aptal ya da akıllı. Ama aslolan şu ki o yakışıklı ben değilim, kanıyorsanız kendinizi sorgulayın beni suçlamadan önce. Çünkü sizde istediğim şeyi alabilmek için zaaflarınızı kullanmak zorundayım. İtiraf edin, eşekler gibi şekilciyiz hepimiz.

ÇÜNKÜ BURALAR HEP BENİM - 28.8.2018

960 kere okundu

Çaldı saat uyandık, sabahın yedisi… El yüz yıka, belki diş fırçala, geceden birikmiş çiş torbasını boşalt, ağzına bir şeyler tıkıştır, belki bir fincan üçüncü sınıf kahve… Ya da sar başa filmi, telefonun alarmı çalsın. Üçüncü ertelemeden sonra homurdanarak uyan. Gerin biraz yatakta. Kalkıp lavaboya yürü kıçından sarkan şortunu da ardından sürükleyerek. El, yüz, çiş derken giyinme merasimi. Hangi pantolon, hangi gömlek derken kravat tantanası da işin içine girerse vay haline. Dış güzelliğin hiçbir önemi yok aslında ama yine de havalı görünmek gerek. Ben demiyorum ha, sizin fikriniz bu. Ben dış güzelliğe önem veririm.

Saçmalayabilirim, çünkü buralar hep benim!

Neyse efendim attık kendimizi sokağa, harala gürele işe gidiyoruz. Yakınıyoruz da çalışmaktan. Diyor ki istatikçinin biri; memlekette her on kişiden yedisi işe gitmekten memnun değil, geri kalan üç kişi de patron zaten. Kimse de çıkıp demiyor ki suratına ulan gerzek işin var da kıymetini mi bilmiyorsun unca işsiz ortalıkta dolaşırken. Ama adettendir şikâyet etmek, pazartesi sendromundan bahsetmek. Trend böyle, yoksa benim bir kabahatim yok. Sendrom ne diye düşündüm bir an, sonra boşver dedim. Nasılsa kullandığımız kelimelerin yarısının anlamını tam olarak bilmiyoruz. Ha bir fazla, ha bir eksik.

Trafik çok yoğun, inanamazsınız. Sürücülerin saygısızlığı da cabası. Ne işim var benim bu şehirde, bu şehir hayatıyla. Ama yirmi ayakkabı ve otuz beş gömlek sahibi olmak için mecburum buna. Hem beş bin liraya aldığım telefonla on beş liraya içtiğim kahvenin fotoğrafını çekip paylaşmazsam ezikliğim ortaya çıkar. Ben değilim o, hiç değilim, olmadım hiç. Olmaya da niyetim yok ayrıca.

Neyse, başa dönelim. Karpuz aldım lan ben. Bölüp ortadan ikiye dolaba attım. Az sonra bir parçasını çıkartıp içini kaşıkla oyacağım. Oyuktan çıkanları da mideme indireceğim. Hanım abla yazmış twitterda; bir karpuz ve yedi pembe domatese elli lira verdim. Tamam, pahalılık var ama seni de sağlam kazıklamışlar be ablacım. Ben karpuza on iki buçuk TALE verdim. A uzatılarak okunuyor; Taaale. Domates almadım ama yedi domates iki kilo gelse ki gelmez. Kilosu da on lira olsa ki değil. Otuz iki lira elli kuruş öderdim. Bim’den falan da almadım, hemen ucuzcu demeyin. Koskoca Şok marketten yaptım alışverişimi.

Ekim iki bin sekizdi ilk yazmaya başladığımda. Günlük tutuyordum. Balık yediğimden, temizlik yaptığımdan dem vuruyordum. Arada da eşe dosta saydırıyordum. Çalgıcı benim yerimi dolduracak başka bir varoş gülü buldu sanırım bu arada, arayıp sorduğu yok kenar mahalle dilberinin. Sonradan sonradan edebi bir şeyler yazmaya başladım. Çat pat kıvırdım da işi ötesinden berisinden. Mütevazı olmaya gerek yok, yazabiliyorum biraz. Okuyan bazı salaklar bize ne senin yiyip içtiğinden, gezip gördüğünden diyorlardı ki hala diyenler vardır. Haklılar da, size ne benim yiyip içtiğimden. Kendimi eğlendiriyorum ben evladım. İlk üç paragraftaki geri zekâlının yüzdüğü boklu nehir beni de sürüklemeye çalışıyor ve ben elimden geldiğince kıyıya ulaşmaya gayret ediyorum. Neyse ne, sizle ilgili değil bu.

Yazamıyorum epeydir. Şiir kitabım çıkacaktı güya, ibnenin evladı dolar yükselince kağıt fiyatları da aldı başını gitti. Haliyle artan maliyetler yayınevlerini köşeye sıkıştırdı. Ana rahminde nefessiz kaldı benim bebe. Trabzonlu uyanık amcalar İzmit Seka’yı sudan ucuza alıp kapatmamış olsalardı kağıt üretimi için dışa bağlı olmazdık. Neyse efendim geçelim siyasi mevzuları. Bir çocuk ana rahmindeyken ikincisi için sevişmenin anlamı yoktur. Bu yüzden sanırım yazamıyorum. Ben de lak lak yapayım dedim. En iyi yaptığım iştir sonuçta. Kırk yıllık tecrübem var.

Yaşadığınız hayatın kıymetini bilin salaklar, berbat durumda olanlar, hatta artık yaşamayanlar var. Şikâyet etmek kimseyi mutlu etmiyor, daha çok mutsuz ediyor sadece. Çizdiğiniz hem sıkıcı hem de aptal profil de cabası. Sevmiyorum lan sizi, vallahi de sevmiyorum billahi de. Düşünsenize üniversite mezunu bir insan iki bin Liraya çalışabileceği bir iş bulsa sevinçten havalara uçuyor. Ama sen mutsuzsun gül gibi işinle. Okullar başlayacak şimdi. Öğretmen arkadaşların canı sıkılıyor tatil bitiyor diye. Haklarıdır iki ay tatil, çoluk çocukla uğraşmak sıkıntılı iş. Ama gözünü sevdiğimin minnetsizleri.  Günde beş derse girip onun da yarısını laklakla harcayarak ne kadar yorulabilir insan. İşini hakkıyla yapanlar var tabii ki, çok da var ama onlar şikâyet etmezler zaten. Şikâyet edenler işini düzgün yapmayanlardır. Yattığı yerden beş bin liraya yakın para kazanacaksın ve şikâyet edeceksin. Allah çarpar adamı; vallaha da çarpar, billaha da. Öğretmenlere bok attım da diğerleri daha mı iyi sanki; al doktorunu vur mühendisine memleketimin. Baştakiler ne kadar iyiyse alttakiler de o kadar iyi. Bakkalından, minibüsçüsünden bahsetmiyorum bile.

Sanki Ege’nin herkesin bildiği ama sadece hak edenlerin farkedebildiği bir yerinde sırf sizin için meyve veren eşsiz bir ağaç var, bir dal var, o dalda sadeliğiyle herkesi büyüleyebilecek rengârenk yapraklar var. Yok tabi salaklar yok, olsa da göremezsiniz o gözle. Alaçatı var size özel, keyfinize bakın!

Diyeceğim o ki kıymetini biliniz efendim, kıymetini. Hayat dediğin bir kerelik hak. Çar çur etmeye gelmez. Allah göstermesin ölüp gidersin. Sonra yandı gülüm keten helva…

ŞAFAK TÜRKÜSÜ - 25.8.2018

1244 kere okundu

Geçmişiz yolun yarısını, durup dinlenmeden, soluklanmadan… Güzel günler yaşamışız, kötü zamanlar geçirmişiz, sevmişiz, sevilmişiz… Neşeliyken göremediklerimizin farkına kederliyken varmışız. Yolda karşılaştıklarımızla değişmişiz yola çıktıklarımızı bazen, bazen de her şeye rağmen devam etmişiz başladıklarımızla. Ama güzel ama çirkin...

Ben bir deniz gördüm düşümde, dalgaları okşuyordu ince kum tanelerini. Uyanacaktım tuttum kendimi. Çıkardım üstümdekileri, pantolonumu sıvadım dizime kadar. Çıplak ayaklarımla koşup kavuştum suya. Parmaklarıma dokundu tuzlu tuzlu. Soğuğu da hissettim sıcağı da. Hüznü de yaşadım sevinci de. Ben bir rüya gördüm denizin ucu bucağı yoktu. Yüzüp uzaklaşacaktım kıyıdan ama cesaret edemedim.

Ölmek ne garip şey diyor şiirinde Nevzat Çelik. İdamla yargılanırken yazıyor bu dizeleri; bağışla beni anne diyor suçlu olmadığını bile bile. Yine de bağışa beni anne diyor; oğul tadında bir mektup yazamadım sana. Yaşamak ağrısı asıldı boynuma, oysa türkü tadında yaşamak isterdim… Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı,  sedef kakmalı bir kutu içinde, vermek isterdim çocukların ellerine. Damdan düşer gibi vurulmak isterdim bir kıza!

Bayram kartlarına tutsak ettik bayramı. Bize teslim ettikleri gibi teslim edemedik çocuklarımıza. Hep bir şeylerin eksikliğinden dem vurup durduk. Bize dokunmayan yılanın kenarından dolaşıp geçtik. Eski günlere duyulan özlemleri biriktirdik içimizde. Kaybolup giden güzel şeyleri koyduk yanına biriktirdiklerimizin. Bize gösterilen sevgi gibi değildi bizim gösterdiğimiz. Hep en çok kendimizi düşündük. Hep en iyisini biz bildik. Ama hep bir şeyler eksikti ve hep başkalarındaydı bunun suçu. Şimdi ne bayram kartları kaldı ne de kelebekler yapıp kitapların arasına koyduğumuz bayram şekerlerinin jelatinli kâğıtları. Şeker bayramını çikolatayla kutlar olduk, kurban bayramından kalan etleri aylarca saklayabileceğimiz derin dondurucular edindik.

Ben bir çocukla karşılaştım gece yarısı. Sarılmış oyuncaklarına ağlıyordu anne diye. Uzatıp elimi saçlarına dokunmak istedim. Cesaret edemedim, korktum kirlenir diye. Ben bir çocuk gördüm gece yarısı. Huzurla uyuması gereken saatlerde yanaklarından düşen yaşları silen.

Satırlara hapsettik sevmeyi. Sevdik belki ama hakkını veremedik. Yenildik zamana bile bile. Öptüğümüz kızları unuttuk bir bir. Yenilerini edindik eskilerinin yerini tutacağını umarak. Hep daha az sevdiğimizi fark ettik sonra ama aldırmadık.  Kimse tutmadı kimsenin yerini, içimizdeki boşluk büyüdü her seferinde. Oğul tadımız bile kalmadı annemizin gözünde. İyi olan her şeyi gömdük içimize. Özlemle yürüdük hep; dursak yenildik sanacaklardı, geri dönsek vazgeçmiş olacaktık. Oysa bir yarıştı bu ve kaybedemezdik. Öptüğümüz kızlar da yarıştırıyorduk, kazandığımız paraları da. Günün sonunda başımızı koyduğumuz yastığı ıslatan gözyaşlarından bahsetmiyorduk hiç kimseye.

Geçmişiz yolun yarısını; içimizdeki denizin dalgalarında batırmışız gemilerimizi. Enkaz altında kalmışız ama dik kuyruğumuz. Güzel günler de yaşamışız elbet; elbet boşa geçmemiş zaman. Ama türkü tadında da yaşayabilirdik hayatı. Küçük hesaplara mahkûm etmeden kendimizi. Vardığımızda dünyayı değiştiremeyeceğimiz duraklara nefessiz kalana kadar koşturmadan. Kırıp dökmeden, eğip bükmeden hoşumuza gitmeyeni.  Çekip gitmeden ait olduğumuz yerlerden. Ait oldukları yerlerden göndermeden sevdiklerimizi.

Şimdi bir eksiğiz, beş eksiğiz şimdi, on eksiğiz. Eksile eksile yürüdüğümü yolun yarısını bırakmışız geride. Mutsuz değiliz, öğrenmişiz mutsuz olmamayı. Mutlu olmamaya da alışmışız. Nasıl gidiyor sorusuna düşe kalka cevap vermeyi de öğrenmişiz.

Ben bir yağmura rastladım sılada. Pencerenin ardından dinledim sesini, camdan süzülüşünü izledim. Toprağın kokusunu çektim içime, içim sığmadı içime sokağa attım kendimi. 

KISA ŞARKI - 8.8.2018

1096 kere okundu

Her şeyin akla uygun bir anlamı yok çünkü. Her şeyi anlayabilecek kadar da akıllı değilsiniz, değiliz. Bazı şeyleri oluruna bırakmayı öğrenmiş olmamızın zamanının geçtiğinden bahsetmiyorum bile. Her gün doğan güneşi ve bu güneşin her gün batışını bile tam olarak anlayamayanların sorunu bu. Sizin değil, bizim hiç değil. Tekâmül bunu gerektiriyor çünkü; su akar yatağını bulur, sen kenarına oturup huzurla seyredebiliyor musun ondan bahset. Sonra sevdiğin şeylerin güzelliğinden bahset, gözlerinin içi gülsün, sesinde sadece ötmesi gerektiği zaman öten serçelerin neşesi olsun. Parmaklarının arasında demli çay bardağın olsun. Ama ille de keyfin yerinde olsun. Kafanda soru işaretleri olmasın. Bırak, bazı şeyler senin dışında gelişsin ve sonlansın. Yorma kafanı, hayat o kadar da uzun bir şarkı değil çünkü, bitiverir sen keyfince dinleyemeden.

Kim ki efendin senin, yaşın kaç, nerde doğdun ve nerede ölmeyi düşünüyorsun? Kadın mısın erkek mi? Yeşili sevdiğin kadar maviye de gönül vermeyi denedin mi? Neden kırmızı baştan çıkartıyor seni ve neden hep sorarak devam ettiriyorsun hayatı. Diyor ki bir bilen; “doğru sorular yol gösterir insana, yanlış sorular ise yoldan çıkartır.” Hangisi doğru sorularının ve hangisi yanlış? Doğru yolda mısın, yoksa yoldan mı çıktın. Mutlu usun onu anlat sen bana. Hayat kısa ve sen yolun neresinde olduğunu bilmiyorsun bile belki de, ne acı!

Hem ne ki o içimizdeki dolmayan boşluk. Uzak bir şehrin pek çok yanı su ile kaplı kasabasında rastlanan. Rastlandığında kalınan. Nedir o gece el ayak çekilince sokağa çıkan, yaşayan ve yaşatan. Sarı kısa saçlarında neşe gizliydi belki. Denedin mi hiç makası eline alıp, kısacık kestin mi saçlarını, açığa çıkartabildin mi yüzünü; makyajsız, hilesiz, savunmasız… Dokunulunca baştan aşağı çiçek açtın mı hiç? “Ben bir çiçek açtım, olmasın sabah artık” dedin mi kendi kendine. Hatta yüksek sesle dile getirirken fark ettin mi kendini?  Hanımeli misin yoksa menekşe mi, yoksa çok az kişinin adını bildiği bir dağ çiçeği mi. Uzak mısın gözden ve mutlu musun kimselere görünmemekten. Değilsen değilmiş gibi davran. İçten yık duvarlarını. Kimse yutmuyor artık bunları. Herkesin haberi var herkesin yalanından. Kimse vurmuyorsa kimsenin yüzüne bunu tek sebebi korkuyorlardır da kendi yalanlarından.

 

KİME ANLATAYIM SENİ BEN - 3.8.2018

1270 kere okundu

Dünyanın en güzel melodisisin sen en güzel enstrümanlarla çalınan. En güzel sözsün her dilde ayrı bir tebessüm uyandıran. En güzel günde bestelenmiş, en güzel şarkısın; söylesem ayrı heyecan, dinlesem ayrı.

Işıksız bir gecede içtiğim çayın içine düşen yıldızsın sen. Telaşlı dilekler dilediğim. Sensin o çay, o yıldız, o dilek. O gece de sensin, ertesi gün de. Akşam ayrı bir meltemsin sabah ayrı. Kenarısın denizin, tenimi okşar geçer esintin. Başısın dağın gözden uzakta; tam da istediğim gibi bir bana kalsan. Sevdasın sen, aşksın tutkuyla dolu. Öyle bir sevsem, öyle bir sevsem ki kimselere demesem.

Soluduğum nefessin, damarımda akan kan, kalbimdeki tıkırtısın. Bu kadar güzelse hayatta olmak sebebi sensin. Yüzüme doğan güneş, gecemi aydınlatan aysın. Neşen ayrı güzel, hüznün ayrı. Uçuyorsa kuşlar, aşık oluyorsa insan insana yadsınamaz varlığın. Varlığın dost varlığıma, varlığın yoldaş bana. O yol ki bitmesin hiç. Etrafı en güzel çiçeklerle donansın. Papatyalar, lilyumlar, menekşeler ve hanımeli. Ben kırmızı diyeyim güle sen pembe. Sen çiğdeme tutul ben sana. Kokular dost olsun yolda kalana. O yol ki bir sana doğruyu göstersin bir bana.

Şimdi sen söyle bana hangi ağustos gebe değil sana, hangi kasımı süslemiyor varlığın. Hangi sonbahar bu kadar güzel; kaldırımlara dökülen yapraklar, azar azar soğuyan hava, yeni yeni başlayan mevsim yağmurları. Şimdi sen söyle bana ben mi senim sen mi ben. Ayrılır mı tırnaktan et, göz göze değmeden filizlenir mi sevda.

O yıldızlı gece, o sıcak çay, o dilekler hep sen. Ben seni hangi hüzünlerime saklayıp, hangi sevinçlerimde göklere fırlatıyorum bir bilsen. O hırçın deniz, o sabahı gecenin, o yüzümü aydınlatan güneş hep sen. Kime anlatsam seni göğsümü gere gere, kimden gizlesem. Kaf dağının ardındaki mutlulukları bile kıskandırır varlığın ah bir bilsen. Bir Eylül masalısın; içim sen, dışım sen.

ÇOCUKLARINIZ - 1.7.2018

895 kere okundu

Ne sanıyordunuz? Farklı mıydı diğerleri sizden? Biraz kül, biraz duman kim varsa… Sizin aklınızdan geçenleri cümle içerisinde kullanıyorum sadece. Sivri uçlar batıyor olabilir ama düşününce hak da vermiyor değilsiniz. Gözden uzakta tabiki. Genelde haksız bulmanızın nedeni ben değilim, sizsiniz; düşünmüyorsunuz çünkü. Ezberden yaşayıp, ezberden konuşuyorsunuz. Hükmünüz de ezberci. Sizden önce milyonlarca insan ne düşünüyorsa siz de aynı şeyleri düşünüyorsunuz. Sizsiniz kabahatli, ben değil! Patavatsızım belki, her doğrunun her yerde söylenmemesi gereğini göz ardı ediyorum inatla.

Dünün insanı bugünün insanı değildir demiş bir Yunanlı. Borges’in Kum Kitabı’nda okudum az evvel.  Adam haklı, Yunan olandan bahsediyorum…  Fakat bugünün insanı da insan değil vesselam.  Eleştirmek haddim değil adamcağızı. Yaşıyor olsa muhtemelen benim gibi düşünürdü. Ağzını bozar; “adam değilsiniz ulan siz” bile diyebilirdi. Değilsiniz çünkü, ben şahidim. İnanmayan bir kâğıda insan olmanın asgari gereklerini yazsın ve çek etsin kendi adına. Ama sevmezsiniz gerçeklerle yüzleşmeyi. Patavatsızın biri olan bitenden bahsetse yine boş boş konuşuyor dersiniz. İşte o benim, can sıkan gerçeklerin aptal çığırtkanı…

Afet olsa merdivenleri çok dar okulların diyor köşe yazısında gazeteci, çocuklar kaçamaz. Kimin umurunda bilmem ama benim değil. Önce kendimi kurtarırım vesselam, yara yara kalabalığı dışarı atarım kendimi. Beni evde bekleyen kızıma çocukları kurtarırken öldü demeleri ne beni mutlu eder –ki ben ölü olacağım- ne de kızımı. Hatta fırsat bu fırsat deyip çocukları kurtuluş burada bahanesiyle üçüncü katın penceresinden de atabilirim. Diğer her durumda en önde kaçan ben olurum. Kızımın babasını kurtarmak zorundayım.

Üstteki paragrafı okuyup da ciddiye alan herkes bana burun kıvıracaktır. Olur mu öyle şey diyecektir. Ama aynı kıvrık burunlu arkadaş sokakta dayak yiyen kadını, alenen istismar edilen çocuğu, ezilen güçsüzü de görmezden gelecektir. Çünkü konuşmak, eleştirmek kolaydır. Bir şeyler yapmak ise apayrı şeydir. Kimse sizden kahraman olmanızı beklemez. Ama insan olmanın bahsedilen asgari gereklerini yerine getirseniz fena olmaz. Sokak ortasında hayvanlık yapan insan müsveddesine bir kişi değil de on kişi tepki gösterse bir dolu şey değişebilir. Ama biz kıyafetlerimizi saymazsak değişimi de sevmeyiz.

Öğretmen saygı duyulan biriydi, para karşılığında çocuğunuza bekçilik yapan kişi değildi. Hem öğretir hem de eğitirdi. Anne baba ona güvenir o da bu güveni kötüye kullanmazdı. Çok değil 30 yıl önce çocuk kötü bir şey yaptığında herkes ona müdahale edebilirdi. Ama nasihat ederek, ama kızarak, ama ufaktan tozunu alarak… Tabiki şiddet iyi bir şey değil! Ama küfür ettim diye komşu teyzenin kulağımı çekmesi ne psikolojimi bozardı ne de beni travmaya sokardı. Bugün mümkün mü? Değil tabiki! Açık açık sen benim çocuğuma karışamazsın denmese bile, estirilen hava artık değil komşu amcanın, artık babaannenin, dayının ya da dedenin bile çocuğa karışmasına engel. Büyüklük de her şey gibi göstermelik. Uzun süredir herkes her şeyin en iyisini biliyor. Hayır demeyin, ben de sizin gibiyim. Sonuç ne oluyor biliyor musunuz? Psikolojisi bozuluyor diye çocuğa müdahale etmeyen anne babanın ve anne babası izin vermiyor diye çocuğa müdahale edemeyen aile büyüklerinin sayesinde ‘harika çocuklar’ yetişiyor. Anne ve babasının yanında bozmadığı ağzını anne ve babasının olmadığı her yerde bozabilen çocuklar yetişiyor. Ailesinin yanında yapmadığı, yapamadığı her türlü iğrençliği sokakta hiç çekinmeden –çünkü onun anne ve babasından başka büyüğü yok, öyle öğretilmiş- yapabiliyor. Şahsen benim çocuğuma kronik hale getirmediğiniz sürece uygun bir ortamda kabahati varsa kızabilirsiniz de, uyarabilirsiniz de. Hatta dayısı, amcası, halası ya da dedesiyseniz fiske atma hakkınız da var. Çünkü benim çocuğum değerli. Çünkü o çocuk sadece benim çocuğum değil, olmamalı da. Ve en önemlisi de biliyorum ki ona tek başıma her şeyi öğretecek kadar mükemmel bir insan değilim ben.

Sen karışıyor musun diye soracak olursanız cevabım net; hayır, karışmıyorum. Çünkü korkağım ben. Eskiden sırf sopa yerim diye korkardım, şimdi kızımın babası için de korkuyorum. Etrafımdaki çocuklara gelince… Onu ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Çok şükür hepsinin annesi babası var; dayı amca görüntüden ibaret. Hem huzur için düzene uymak en akıllıca olanı!

Küçük çocukların kaçırılması ya da istismar edilmesi ile ilgili haberleri duyuyoruz sık sık. Lanet okuyoruz birilerine, İdam edilsinler istiyoruz. Çok üzülüyoruz, gözyaşı döküyoruz hatta. Ama her türlü sapıklığı, aşırılığı alenileştiren karakterleri bize sevdiren TV programlarından da alıkoyamıyoruz kendimizi. Dizide kardeşini gözünü kırpmadan öldürebilen adamla gönül bağı kuruyoruz. Hasta kişiliklerini ekrana yansıtmaları için para alan itici tiplerin yarışma programını çoluk çocuk gözlerimizi ayırmadan seyrediyoruz. İsteyenin istediği ile istediği zaman yattığı aperatif dizilerin müdavimi olup, kızımız erkek arkadaşıyla çay içti diye olay çıkartıp namus bekçisi kesilebiliyoruz. Yanlışla doğru arasındaki çizgiyi kaybettiğimizi bile bile yapıyoruz bunları üstelik. Evet, biz her şeyin en iyisini biliriz. Bu çocuklar bizim çocuklarımız, bu sapıklar biziz, bu yalancılar da… Küfrettiğimiz siyasetçiler de aynı insanlar, peşinden koştuklarımız da. Her şeyi gördüğümüzü zannediyoruz ama sonradan gördüklerimiz eğreti duruyor üzerimizde. Belli ki önceden de pek bir şey görmemişiz. Körlükle sınanıyoruz ve hep kaybeden taraftayız. Körüz, görmemekte ısrar ediyoruz. Yanılıyor aslında Yunan düşünür. Dünün insanı yeterince insan olsaydı biz bugün bu halde olmazdık belki de. Hamurumuz bozukmuş vesselam. Her ne kadar ekmekten anlamasam da bozuk hamurun maya tutmayacağını zamanında öğretmişti annem…