ELBET - 15.6.2018

1250 kere okundu

Ne güzel bir kelime elbet. Dedem kullanırdı eskiden, çok eskiden. Öldü sonra. Lisedeydim, bir kıza aşıktım. O zamanlar kızlar saçlarını kısa kestirip arkalarında uzunca bir kuyruk bırakırdılar. O bırakmazdı. Evlenmiş, bir kızı olmuş. Adana’da oturuyor diye duymuştum. Yolum düştü bir keresinde, on yedi yıl üzerine buluştuk. Tuttu karşımda yeşil çay içti. Peki dedim içimden. Bir daha da arayıp sormadım.

Birkaç kez aradım telefonla açmadı. Kaçıktı keyfi, çok kaçıktı. Kendine bir şey yapacağı yoktu ama yine de merak ediyordum. Kardeşim gibiydi. Bir dolu şey anlatırdı. Bazı dertleri büyütürdü gözünde dağ gibi yapardı, bazı şeyleri umursamaz kulak arkası ederdi. Saçını karıştırırdım. Yapmasana yaaa derdi, gülerdik. Evi aradım, annesi açtı. Cemre yok mu dedim. Var dedi. Telefonu eline alır almaz niye aradın dedi. Ararım ben dedim. Böyle yaparsan bir daha konuşmam senle dedi. İnsanları arkadaşlığınla tehdit etmemelisin dedim. Ben ederim dedi. Peki dedim, kapadım. On beş yıl olmuş dile kolay. Ne ben bir daha aradım, ne de o niye aramadın dedi.

Yağmur yağan her şehir Trabzon’du ya. Gökyüzü nasıl da gürül gürül gürlüyordu. Şimşekler delirmiş gibi sağa sola ateşler saçıyordu. Belli ki yağacaktı, öyle az bu z da değil üstelik. Gittim dayandım kapısına. Nevşehir’de sık rastlanan bir durum da değildir bu. Yakalamışken değerlendireyim fırsatı dedim. Tamam, saat biraz uygunsuzdu belki. Belki iş de vardı ertesi gün ama kısaydı hayat, gök gürlüyordu. Yağmur yağacak ve Nevşehir bir süreliğine de olsa Trabzon olacaktı. O da yanımda olacaktı. Aramadan gitmiştim, sürpriz olacaktı. Olmadı; başkası vardı evde, başka bir adam. Daha yirmi dört yaşımdaydım. Uzatmadım çok, peki dedim. Nevşehir eskisi gibi kalsın dedim, yağmasın yağmur. Yağmadı da o gece. En azından benim üzerime yağmadı. Eve dönüp uyudum. Uyku pek çok şeye ilaçtır çünkü.

Her buluşmamızda yemek ısmarlardı bana Filiz. Samsunluydu, delikanlı kızdı. Hasan benimle evlenmek istiyor demişti. Bizim Hasan, Yozgatlı olan. Ne dersin diye fikrimi sormuştu. Bana yemek ısmarlamana engel olacak mı demiştim ilk. O gelmişti aklıma çünkü. Gülüşmüştük, aşk olsun demişti. Hasanla dimi demiştim. Sonra evlenip Tavşançalı’ya yerleştiler. İstememişti Filiz ama ben ısrar etmiştim. Gelmez oldu Konya’ya, zamanla aramaz da oldu. Gel zaman git zaman hiç hesapta yokken aradı bir gün. Nasılsın dedi, iyiyim dedim. Çok borcum var sana dedi. Niye dedim.  Çok geldim Konya’ya ama arayamadım dedi. Niye dedim yine. Hasan istemedi dedi. Olur öyle bazen dedim, üzülme. Üzülecek başka şeyler var zaten dedi. Konuştuk biraz. Özür dilerim dedim kapatırken telefonu.

Sarışındı, Boşnak’tı, her iş gelirdi elinden. Ne güzel adamsın sen demişti ilk tanıştığımız gün. Ne dediğine değil de deme biçimine tav olmuştum. Elini dizime değdirmişti bunu söylerken. Eline bakmıştım, düzgündüler. Elleri düzgün kadınları sevmişimdir hep. Çay içelim mi demiştim. Kahve olmaz mı demişti. Tamam demiştim. Üçüncü görüşmemizde evli olduğunu söylemişti. Niye daha önce söylemedi bilmiyorum. Çok da umurumda değildi ama bunu bileyim diye değil de bahane gibi söylemişti. Ya da ben öyle hissetmiştim. Hoşça kal dememişti giderken. Arasam mı diye düşündüğüm zamanlar olur hala.

Aynı yerde çalışıyorduk. Ağırdı biraz, yetiştiremezdi işlerini. Yardım ettim bir gün. Hadi sana tatlı ısmarlayayım dedi. Muhallebiciye gittik. Babasıyla annesi ilk muhallebi yedikleri gün öpüşmüşler de… Uzun uzun anlattı hikâyelerini. Banliyö ile Kadıköy’e bırakırken elektrikler kesildi. Uzanıp öptüm yanağından. Evinin önünden ayrılırken kal istersen dedi. Haydarpaşa’yı gören bir teras katta kalıyordu. Kar yağdı o gece. Mum ışığında seyrettik yağışını. Sabah erkenden kalktım, o uyanmadan çıktım evden. Yine zaman zaman yetiştiremedi işlerini ama ne o yardım istedi ne de ben yardım ettim. Muhallebiciye de gitmedik, banliyöye de binmedik bir daha. Hala o evde mi oturuyor onu da bilmiyorum.

Ne güzel bir kelime elbet dedim. Dedem kullanırdı, öldü sonra. İnsan kendi eksiklerine katlanıyor da çocukları eksik kalınca için için yiyor kendisini. Midesine bir ağırlık çöküyor. İçinden çıkılmaz kuyular yağmur suyuyla dolsun da yüzerek dışarı çıkayım istiyor. Unutuyor ayağına bağlı demirleri. Çırpındıkça nefessiz kalacağını düşünemiyor. Çok mu uzak dedim. Bazen dedi, bazen tahmin edemeyeceğin kadar uzak. Elbet biter dedim. Hangi baba sevmez kızını. Ben hiç sevmem dedi, yeşil çayı; ilk yudumdan sonra nefret ettim. Ben içerim bazen dedim ama bu tadının berbat olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

HEYECAN YOK - 11.6.2018

738 kere okundu

Uyudum uyandım. Bir süre sonra yine uyudum. Uyuyunca uyanıyorsun zamanla. Ve yine zamanla uyku hâsıl oluyor. Mecbur uyuyorsun yine. Ve yine mecbur uyanıyorsun. Kısırdöngü gibi görünse de kısır değil bu. Doğurgan; uykuya gebe...

Arkadaşın menajerini gördüm dün gece rüyamda, kesmiş saçı sakalı. Askere mi dedim. Yok dedi, terhis oldum. Rahatsız etme beni dedim. Uyumuşum sonra. Ne cevap verdi hatırlamıyorum. Sabahında arkadaşı gördüm. Menajerin dedim… Rüyama girmiş. Hayırdır inşallah dedi. Bana pek hayır gelmedi dedim. Nasıldı dedi. Saçı sakalı kesmişti dedim. Sakalı kesince çok kötü olur dedi. Çok kötüydü dedim.

Rüyaya ara verip uyumaya devam ettim. Heyecanı meyecanı yok bu hayatın dedi. Yok dedim. Akşam yemek var dedim. Ben tokum dedi. Tamam dedim. Akşam olurdu normalde ama olmadı. Üstelik bir dolu da konuştuk zaman geçsin diye. Geçmedi. Uykum geldi sonra. Uyudum… Uyuyunca zaman daha hızlı geçiyor. Önceden haberdardım bu durumdan. Saati kurmuş, kendimi garantiye almıştım. Çaldı saat. Uyandım. Baktım gitmiş arkadaş. Zaten kalabalık sevmiyorum.

Akşamüzeri kalkmak sabah kalkmaktan daha keyifli. Ama yine de değişen bir şey yok. Ya uyuyorsun ya da uyumak istiyorsun. Bir kez daha fark ettim ki bu hayatın heyecanı meyecanı yok.

MARTILAR HIRÇIN VE YIRTICI - 6.6.2018

1228 kere okundu

El ayak çekilince mahalle araları onlara kalmış gibidir; Şehit Ayhan Arslan caddesi ile Arkadaş Sokak’ın birleştiği köşe başında rastlayabilirsiniz onlara, Marketin hemen arkasında da çıkabilirler karşınıza, kavgacı Erzincanlıların oturduğu apartmanın önünde de. Başıboş sokak köpekleri göç etmiş, belediye tarafından toplanmış ya da gitmelerini gerektiren bir şey olmuş da mahalle onlara kalmış gibidir. Biraz ürkütücü, biraz korkunç ama çokça buralar bizden sorulur edasıyla dolaşıp dururlar. Tuhaftır mahallemizin martıları; gündüz arsız, gece umursamazdırlar. Rastlarsanız kenarlarından dolaşın, ben hiç bulaşmadım bu zamana kadar.

Bir garip Orhan Veli’nin yaşadığı şehirde yaşıyorum. Kırklı yaşların başında olmama rağmen kendimi otuzunda hissettiğimi bağıra çağıra yaşıyorum. Sabahları kalkıp işe gidiyor, akşamları ise aynı yoldan eve dönüyorum. Herkes kadarım ve herkes gibi. Şekersiz içtiğim çayımı yudumlarken kelimelerden evler yapmaya çalışıyorum. Bitirip içlerine girip biraz soluklanıyorum. Belki dertleşiyorum kendimle, belki kızıyorum birilerine. Keşke diyorum bazen ve hemen sonra cayıyorum keşkelerimden. Bir ümit açıp pencereyi dışarıya bakıyorum, cesaretimi toplayabilirsem kapıyı açıp sokağa da çıktığım oluyor ama sürmüyor uzun. Herkes aynı; benim kadar iyi ve benim kadar kötüler. Ben nasıl kendi penceremin sakiniysem ya da hırçını onlarda kendi pencerelerinden benim sokağıma bakıyorlar. Sevmeyip evlerine çekiliyorlar ya da sevip benimle sokağa çıkıyorlar. Sonrasını biliyorsunuz. Eninde sonunda herkes en sevdiği kelimelerle kendi cümlelerine sığınıyor. Kapıyı içerden kapatıp ne kadar haklı olduğunu düşünüyor. Bir garip Orhan Veli’nin yaşadığı şehirde yaşıyorum. Aynı kelimelerle kurduğum evimde nerede hata yaptığımı bulmaya çalışıyor ve her seferinde yeni bir şeylerle karşılaşıyorum. Kendimi sevmeye engel hiçbir acım yok benim. Martılara bulaşmıyor olmam benden habersiz oldukları anlamına gelmiyor ayrıca.

Uçuyorlar zaman zaman. Marmara’dan Ege’ye uçuyorlar, Akdeniz’e ve Karadeniz’e uçuyorlar. Selamlar getirip selamlar götürüyorlar. Hırçın ve yırtıcı oldukları kadar dost canlısı da olabiliyorlar. Küçük bir bahçem var oturduğum apartmanın bahçesinde. On bir domates fidem, üç salatalık iki de biberim. Biberler üç taneydi ama biri kurudu. İki ya da üç aylık bir arkadaşlık ömrümüz olacak. Ben onlara su vereceğim, onlar bana kırmızı domatesler. Mutlu edeceğiz birbirimizi. Sorgulamadan, yargılamadan, eğip bükmeden yaşayacağız birlikteliğimizi. Ne mi olacak sonra. Bitecek her şey gibi. Ya ben öleceğim ya da onların mevsimi geçecek.

Martılar selamı kesecek. Boş dönecekler gittikleri yerden. Değer verdikleriniz değer vermeyecek size artık, değer verenlerin değeri kalmayacak sizde. Eskiyen sizi verip yerine yenilerini alacaklar. Kimse tutmayacak kimsenin yerini. Milyonlarca avuç toprak dökülecek içinizdeki çocuğun üzerine. Kaybolacak ayak izleri, her adımda silinecek. Görmeyecek kimse akan yaşı, sızıyı hissetmeyecek. Yine hırçın olacak martılar, yine yırtıcı. Paylaşılamayan bir av gibi değerli olan ne varsa harcanacak değersiz şeyler için. İnsan yine yapacak insanlığını. Kırılacak dallar, uçacak daldaki kuşlar. Küçük kuşlar yem olacak büyük kuşlara. Atan kalpler atmaz olacak. Konuşan diller susacak. Kimsenin sevinciyle sevinmeyecek kimse ve kederlenmeyecek kimse kimsenin kederine.

Çöp kovalarının civarında rastlarsınız onlara, sokak lambasının aydınlattığı kaldırımlarda bir aşağı bir yukarı yürür durular. Ne sizle konuşurlar ne de birbirleriyle. Sevinçli de görünmezler dertli de. Çok eskiden, daha çocukken misinanın ucuna taktığınız iki istavrit gelir aklınıza. Saat geçenin bir buçuğudur. Karadeniz’in eskiden çok sevilen ama zamanla kıymetini yitiren bir şehrinde yedi metrelik bir kayıkla denizin ortasındasınızdır. Babanız vardır kayığın kıç üstünde, başında amcanız oltayı bir aşağı bir yukarı sarkıtıp çekmektedir. Baş altında ürkek bir martı dolaşmaktadır. Bir oyun uğruna aldatılıp hapsedilmiştir. Henüz ne hırçındırlar ne de yırtıcı. Henüz kimse hırçın değildir böyle ve yine kimse yırtıcı. Zamanın değiştiği gelir aklınıza, martıların ve herkesin değiştiği. Yollar çizilmiştir, haklı ve haksız sebeplerle eskiler yenilerle değiştirilmiştir. Ben ne zaman yürüsem o yolu, ne zaman rastlasam onlara ve ne zaman çıksalar karşılarıma bilirim artık. Martılar eskisi gibi değildir.

BÜYÜK ŞEHİR - 24.5.2018

892 kere okundu

Diğer günlerden farkı yalnız uyanmamış olmamdı. Sağ tarafımda sarı saçlarını hissedebiliyordum. Kokusuna alışmıştım. Gözlerimi ovuşturdum, uyumaya devam edebilirdim ama etmedim. Ona döndüm. Yeni uyanmış olmalıydı, gözlerini henüz açmıştı. Günaydın dedim. Günaydın dedi dudağının kenarındaki sıcak tebessümü göstere göstere. Abartı yoktu halinde, huzurlu görünüyordu. Mutluydu da.

Kahvaltı sever misin dedim. Severim dedi cevabını aynı gülücükle süsleyerek. Yatağa da istersin sen dedim. Neye borçluyum bunu dedi, günün güzelliğine mi. Hayır dedim, gün güzel diye değil, sen güzelsin diye bu. Gün sana borçlu güzelliğini, sen güne değil. Uykulu olmasa sokulup sarılacaktı, öyle bir sıcaklık okundu gözlerinde ama yapmadı. Ruhunu teslim etmemişti daha; tedirgindi belki benden yana biraz, korkuyordu kapılıp gitmekten belki. Çok canım yandı demişti bir keresinde, yine yansın istemiyorum. Ben de demiştim, ben de istemiyorum.

Kalkıp mutfağa yürüdüm, mayıs başıydı, ısınmaya başlamıştı hava, sıcaktı. Perdeyi aşıp içeri girmek ister gibiydi güneş, pencereyi araladım temiz hava için. Su koydum çaydanlığa, altını yaktım. Dolaptan iki yumurta aldım önce, sonra yetmez belki deyip bir tane daha aldım. Tereyağı çıkardım, zeytin ve peynir çıkardım. Taze ekmek yoktu, tost makinesinin fişini prize taktım kızarmış ekmek yapmak için. Olmazsa aradığım bir öğün değildi kahvaltı ama içimden gelmişti bugün. Güzel bir gecenin sabahı da güzel olmalıydı. Tezgahın üzerindeki radyoyu açtım. Sever misin diye seslendim, Grup Abdal “altın yüzüğüm kırıldı, suya düştü su duruldu” diyordu karıncanın denizden su içişi gibi…  Neyi diye cevap verdi. Grup Abdal’ı dedim. Seveyim bari dedi. Sev bari dedim, duymadı sesimi. Sağanda pişen yumurtaların sesini de duymadı, keyifle uzandığı yatakta telefonunu karıştırıyordu.

Sokağa çıktığımda saat on bir olmuştu. Geç kalmıştım işe, olsundu. Saate göre yaşayacak değildik ya her gün. Kaçamaklar da gerekliydi mutlu olmak için. Birkaç saati emrimize amade yapmaktan kimseye zarar gelmezdi. Garajın kapısının açılmasını beklerken marketteki kıza takıldı gözüm, mutsuz gürü. İnsanların çoğu mutsuzdu. Mutlu olanlar da sebep arıyordu mutsuz olmak için sanki ve hayat bu konuda çok bonkördü.  Mutsuzluk isteyene istediğinden fazlasını veriyordu hep. Sağa sinyal verip birinci vitesle devam ettim ara sokaklarda ilerlemeye. Rüyadan henüz uyanmıştım, istemeye istemeye gerçek hayata dönüyordum. Büyük şehir beni bekliyordu ve ben yine hazır değildim.

ARKADAŞLAR - 20.5.2018

1088 kere okundu

Bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar. Pazar sabahı daha keyfine varamadan beni uykumdan koparan hayat size de en fazla bu kadarını yapar. Kimse kimseye bir şey yapmıyor aslında arkadaşlar. Kim ne yaparsa kendisine yapıyor. Diyeceğim o ki bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar.

Çukur dizisinin seti mi okul mu belli değil. Daha önce de geçirmiştim bunu aklımdan. Birkaç kat aşağıdaydım, yine istemeye istemeye uyanmış ve kalkmıştım yatağımdan. Hiç mi gören yok burayı demiştim. Köpek bağlasan huysuzluk eder. Hele ki minicik olan, kokoş kadınların elinde gezdirdiği tuhaf köpekleri bağlasan altı ay ağzını çekmek zorunda kalırsın. Sen hav hav sanırsın ama o altı ay önce bağlandığı bu harabeden bahsediyordur. Bilsen heyecan gelir hayatına ama bilemezsin. Nereden bileceksin hemen. Bu hayatın heyecanı meyecanı yok deyip geçenlerdensin sen de.

Ben geçmem mesela; kırmızıda geçmem, Trabzon’a giderken Erzurum’dan geçmem, büyüğümü çiğneyip geçmem. Geçen var ama ben geçmem. Öyle öğretmiş annem babam. Öğretmenim, dayım, halam öyle öğretmiş.

Evladım yardım eder misin diyorum. Etmem diyor, az önce yürüyüş yolundaki topraklara iki süpürge vurdum, çok yorgunum. Hem yardım etmek zorunda değilim ki, öğrenciyim ben. Öğrenci olmuşsun ama adam olamamışsın diyorum. Kızına da diyorum bunu erkeğine de. Rizelisine de diyorum bunu, Muşlusuna da. Hem sen o hikâyeyi de bilmezsin, anlatmamıştır büyüklerin; hani adam vali olmuş ama senden farkı olmamış bilemezsin. Telefon vermiş anan eline, baban cebine üç beş kuruş koymuş. Deden, babaannen karışınca höt demiş, pedagoji diye bir şey var demiş, kulaktan dolma bilgiyle çocuğumun psikolojisi bozulur demiş. İyi bok yemiş haşa huzurdan. Nasıl davrandığına, kimle düşüp kalktığına bakmadan salmış sokağa. Hocam diyor görüyorsun, anlatmama gerek yok görüyorsun. Her şeyi yapıyorum diyor okusun diye, görüyorsun. Haşa huzurdan -ki bu ikinci kez oluyor- iyi bok yiyorsun diyorum. İçimden diyorum, o kadar delikanlı değilim henüz. Anlamıyor o, çünkü her şeyi bildiğini sanıyor salak.

Olmamış o çocuk kardeş olmamış, ablam olmamış, becerememişsiniz. Bugün it olmuş bu, yarın da kopuk olacak. Bu makyajların, abuk subuk kıyafetlerin, tavırların sonu felaket olacak. Sana dert olacak, yetmezmiş gibi bana da dert olacak. Senin çöpün benim kapımın önüne çevre kirliliği olacak. Evladım şu çöpü yerden alır mısın diyorum. Ben atmadım ki hocam, niye alayım diyor. Ben attım zaten üstün zekâlı evladım, hep ben attım. On tane zayıfı olan da benim, arkadaşımın annesine küfreden de. Kitap görünce hortlak görmüş gibi olan da benim, kırk beş kelimeyle gün boyu boş boş konuşan da. Sen sakın alma o çöpü yerden iyi aile çocuğu evladım, telefonuna gelen mesaja cevap ver, bekletme arkadaşını.

Bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar. Yüz kişiden ellisi aynı ayakkabıyı, sekseni aynı pantolonu giyse de hepsi kendisini çok farklı hissediyor arkadaşlar. Çoğunuzun ismi ya Merve ya da Burak… Size baktıkça sıkılıyorum arkadaşlar. Küçüğünüze de sıkılıyorum, büyüğünüze de arkadaşlar. Bakmayınca da niye günaydın demedi oluyor. Sizle ayacak günü istemiyorum, gece sonsuza dek sürsün arkadaşlar. Aldığınız yola bakayım diyorum önce, sonra bakmayayım diyorum göreceğim şeyi bile bile. Sizsiniz o ben değil. Tabi olmaz bu hayatın heyecanı meyecanı arkadaşlar.

Bu bina sizsiniz, bu öğrenciler, anneler, babalar sizsiniz. Ben değilim, karıştırmayın beni. Tamam, benim de ucuz taraflarım, bayağılıklarım var ama sizden değilim. İstesem de olamam, denedim çünkü olamıyorum! Sokakta yere tüküren sizsiniz. Nezaket ile ikiyüzlülüğü karıştıran sizsiniz. Doğruyu söyleyip yanlışı yapan sizsiniz. Düğünlerinizde, doğum günü partilerinizde görgüsüzlüğe tavan yaptıran da sizsiniz. Kumuşundan çıktığını unutup kestanenin dikenine burun kıvıran da sizsiniz. O çöpleri yere atan da sizsiniz, alır mısın dendiğinde ukalalık yapan da. Anne de sizsiniz baba da, çocuk da sizsiniz arkadaşlar. Ve arkadaşlar bu hayatın heyecanı meyecanı yok diyen de sizsiniz.

Kürek mahkûmu gibi hissedenler olarak mahkûmuz size arkadaşlar. Çekilir gibi değilsiniz üstelik. Ölmeye dursanız bitmezsiniz. Haklısınız ama arkadaşlar, çoksunuz çünkü. Haşa huzurdan üçüncü kez arkadaşlar; sizle de bi bok olmaz sizden de arkadaşlar.

TIRTIL - 16.5.2018

847 kere okundu

İnce eleyip sık dokurken çıktı karşıma, hesapta yokken hiç, baharda... Fırtınadan yeni çıkmıştı, yırtıktı yelkenleri. Şiirlere gebeydi belli ki, özenle yazılmış şarkılarla nota nota geldi. Biliyordum cevabını ama yine de Bodrumdan mı Ayvalık’tan mı diye sordum. Çeşme dedi. Dudağımın sol köşesinde bir tebessüm belirdi, görmedi kimse. Söylemedim ben de, sakladım kendime.

Eskiden, biz daha çocukken Bursa’da ipekböcekleri olurdu.  Dut yaprağı alıp ipek verirlerdi. Ermezdi aklım, aklımız o zamanlar ayrıntılarla pek ilgilenmezdi. Tırtıllar kelebek olurmuş meğer, kısacık ömürlerini boşa geçirmemek için canla başla çalışırlarmış. Üstelik kısacık ömürlerimizi boşa geçirdiğimiz bu dünyada olurmuş bunlar. Tırtıllar kelebek olurmuş. Kelebekler renk katarmış hayata, sevda olurmuş, huzur olurmuş. Ömürleri kısa olurmuş.

Hızlı giden şeyler çabuk bitecekmiş gibi gelir bana dedi. Beklerim dedim, zamanımız var. Güldü galiba o da, yüzünü denizden yana çevirdi. Sen de Tirilyeli misin dedi sonra. Yok dedim, ben Ege’yi seviyorum. Sana Egeli diyelim o zaman dedi. Poyraz Musa geldi aklıma, Fırat suyu boyunca iğde kokuları yayıldı etrafa. Yarına bitmez bu dedi. Güzel değildir o zaman diye üsteledim, kısa şeyler kısa sürer bilirim ben dedim. Çok biliyorsun sen dedi. Egeden olsa gerek dedim. Bu kez çevirmedi kafasını, gördüm güldüğünü. Sen Tirilyeli’sin o zaman dedim. O da yok dedi.

Kötü insanların da güzel geceleri olur. Çekilir el ayak sokaklardan, kimsesizler bile bir köşeye sığınıp uyur, sokak köpeklerinin ağırlaşır adımları, martılar bırakır kendisini boğazın akıntısına. Anadolu Feneri’nden yola çıkan Garipçe’de alır soluğu, Emirgan’da vurur kıyıya. Denizi seyreder adam bir bankta, sessizliği dinler yanında oturan kadın, martılar gelip geçer usulca. Başlar bir düş hiç hesapta yokken ve hiç hesapta yokken biter yana yıkıla.

Ben istemedim kötü olmayı dedim. Susalım biraz dedi, biliyorum; anlatmana gerek yok. Kelebeğin ömrü sanıldığı kadar kısa da değildir aslında. Birkaç gün yaşayanları da vardır birkaç hafta da. Hatta bazıları bir yıl bile yaşar. Kanadındaki toza takıldı aklım, dokunursam incineceğinden korktum. Korkarak yaşanmaz dedim fısıldayarak. Efendim dedi! Bitter mi seversin, beyaz çikolata mı dedim. Sütlü dedi. Ben de severim diyemedim.

KİMİM Kİ BEN - 14.4.2018

902 kere okundu

Herkes herkesin her şeyi olamaz dedim, olmamalı da zaten…
Neyimsin dedi
Senin zannettiğin şeyin değilim dedim

Daha da düştü yüzü, sustu bir zaman. Evet, bir alışverişti belki ama alınanla verilen eşit olmuyordu hiç. Bir taraf daha fazlasını istemese de diğer taraf hep daha fazlasını veriyor, karşılığını da bekliyordu. Hayal kırıklığına gebe bir bekleyişti bu, sancısı dinmiyordu.

Martı, çay ve denizden ibaretti hayatım. Kısır bir döngünün içinde dönüp duruyordum. Ucuz hayatlar yaşıyor, pişman olmuyordum. Kalabalıktan kopmuştum; önce canla başla istemiştim bunu ama sonra zaman zaman karşı koymaya çalışsam da geri dönememiştim. Kendimi bulma çabam bitmişti. Bulduğum şeyle oynuyordum kendimce. Keyif alıyor ama keyif vermiyordum. Umursamıyordum da. Beklentim yoktu. Şaşırmıyor, üzülmüyor, kırılmıyor ve sevinmiyordum. Söylendiğim oluyordu ama sırf laf olsun diye.

Birkaç kitap seçtim; Sait Faik’ten, Borges’ten, Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş’tan. Okumak istiyor ama beceremiyordum. Haftada bir kitap okuyan ben iki ayda bir kitabı zor bitiriyordum. İnce kitaplar seçiyordum. Sevmiyordum bağlanmayı. En keyiflisi de olsa uzun sürsün istemiyordum. Bitmesi gereken ama devam eden ne varsa soğuyordum.

Mustafa benim adım!

Neden böylesin dedi
Diğer türlü olmayı beceremiyorum artık dedim
Yapma dedi inanmayan bir ifadeyle
Bundan bahsediyorum işte dedim;
Neyden dedi
O kadar çok inanmadınız ki, o kadar çok inanmıyorsunuz ki ben de bir şekilde umursamamaya karar verdim
Bilmiyor musun nasılını dedi
Biliyorum sanırım dedim ama uzun hikâye, anlatasım yok

Kazanılmış bölge olmakla ilgili bunlar sanırım. Siz siz olun kimsenin kazanılmış bölgesi olmayın. Gitme ihtimaliniz cepte olsun hep, ucunu gösterin zaman zaman. Gidin hatta, kafanıza esene kadar da dönmeyin. Dönerseniz bile gittiğiniz gibi dönmeyin. Hatta gittiğiniz kişiye bile dönmeyin, şaşırtın onları.

Ne yapıyorsun dedi
Bir şeyler yazıyorum dedim, sıradan cümleler…
En azından yazabiliyorsun dedi
Herkes bir şeyler yapabiliyor dedim
Biz herkes değiliz galiba dedi
Evet herkes değiliz sanırım ama diğerleri de bizim gibi düşünüyor; hiç kimse herkes değil
Bir şeyler düşünebiliyorsan herkes değilsindir dedi
Düşünmüyor olmak isterdim dedim, daha çekilir olurdu hayat. Topu topu altmış yıl yaşıyoruz, o da şanslıysak! Düşünmek için çok kısa.

Güldü… Gideyim mi ben artık dedi. Gitsin istiyordum, birkaç saattir istiyordum bunu. Yanından kalkıp duşa gittiğimden beri istiyordum. Tutku yerini boktan bir ikiyüzlülüğe bırakıyordu hep. Uyumak istiyordum ama yalnız. Herkesten ve her şeyden uzak.

Kimim ki ben dedi.
Evsiz bir kuşsun dedim, kanadın kırık sanıyorsun. Uçabiliyorsun da oysa, farkına varmıyorsun. Esen rüzgâra da kızgınsın, soluklandığın dala da.
Çok mu kötü durumum dedi
İnsanlar üzülüyor olsam senden başlardım dedim
Gideyim istersen dedi
Git dedim.

Adımı söylemiştim; Mustafa… Siz memnun olmayabilirsiniz benden ama bu benim için pek bir alman ifade etmiyor artık.

BENİM ADIM MUSTAFA - 1.4.2018

1401 kere okundu

Kirli kaldırımları adımlayarak binanın kapısına kadar yürüdü. Görevli misiniz diye sordu memur. Evet dedi, ne yazık ki öyleyim. Öğretmenler odasını gösteren tabelayı aradı gözleri. Bulamayınca merdivenlerden bir üst kata yöneldi, buralarda bir yerlerde olmalıydı. Sabahın en kötü yanıydı bu, yatakta olamamak! Öldüğünde hesap soracak meleklere çıkışacaktı; “Ne yaşadık da neyin hesabını soruyorsunuz?”  bir Pazar sabahımız var onu da üç kuruşa satılığa çıkarmışız diye düşündü. Kıymet bilseler bu kadar kızmazdı belki ama düzen böyleydi. Kimse bilmezdi kıymet!

Benim adım Mustafa, hiç kimseyim ben. Ne dertlerimle dertlenirsiniz ne de dertlenirim dertlerinizle. Vermeyin selam, almam. Almayın verirsem selam. Pembeyi severim, salaş lokantalarda ucuz yemekler yemeyi severim, başımı alıp gitmeyi severim, denizi severim dört mevsim. Yeşili ve maviyi de severim, kırmızıyı da… Sizi sevmem; boş sokakları, tenha şehirleri, gözden uzakları severim. Sıcak havaları, kalabalık şehirleri, yapmak zorunda olduğum şeyleri sevmem. Doğum günlerini, bayramları, sevgililer gününü sevmem. Kimseyi görmek zorunda olmadığım günleri severim. Balık severim; tavada tekir, mangalda çipura, güveçte karides… Küçük küçük kesilmiş domateslerini üzerine serpilmiş ince kıyım soğanlı salatayı severim. Domatesler tarladan, soğanlar Orta Karadeniz. Kendime yettiğimi gördüğümden beri iyi geçinmek zorunda değilim hiç birinizle. En çok da kendime tanıdığım bu özgürlüğü severim.

Bir ışık yandı söndü kafasında. Sonra tekrar yandı ve tekrar söndü. Üçüncü yanışında izin vermedi sönmesine! Çıktığı merdivenlerden en gamsız haliyle geri indi. Girdiği kapıdan çıktı. Bu kez sormadı görevli polis kim olduğunu. Aynı kirli kaldırımları adımlayıp arabasına yürüdü. Kirlenmek güzeldir diye sataştı kendisine. Hele de yakınlarda su varsa… “Yokum ben dedi, silin beni!” bir iki saate duyulacaktı söylediği, anlayacaklardı gelmediğini. Şimdilik kıpırdamadı kimsenin kılı.

Ne berbat bir şehir bu, ne gereksiz bir kalabalık. Keşke başka yerlerde sürekli bayram olsa da oralara gitseler. Kimsesi olmayanlar, parasızlar ve asosyaller kalsa sadece. Kimse dokunmasa kimseye.

Binanın bahçesinden çıkıp sağa döndü, ilk ışıklardan sola ve aşağıya. Sahil yolunu kullanabilirdi kaçmak için. Sayanına denizi alıp sol yanına çiçekler ekecekti. Sümbüller geldi aklına; mor ve beyaz sümbüller. Derin bir nefes çekti içine, deniz kokuyordu İstanbul. Ayağını gazdan çekti, gerek yoktu hızlı gitmesine. Ne birisinden kaçıyordu ne de bekleyeni vardı. Usulca süzülen bir martıyla göz göze geldi, gülümsediler birbirlerinden habersiz. “Yerinde olmak vardı” diye mırıldandı tebessüm ederek.

Bu kadar kalabalık bir yerde mutlu olmak mümkün değildi. İnsan demek dert demekti. Paylaştıkça artan mutluluklar Adile Naşit ve Münir Özkul’un oynadığı Yeşilçam filmlerinde kalmıştı. Artık mutsuzluktu paylaştıkça büyüyen. Ve kimse çekiniyordu mutsuzluğunu paylaşmaktan, ben mutsuzsam kimse mutlu olmamalı diye bas bas bağırıyordu. Görünmez dağlar vardı insanların önünde ve arkasında, sağında ve solunda. Sebep olunan ve paylaştıkça büyüyen mutsuzluk dağları. Hiç yoktan yere üstelik, eften püften sebeplerden çoğu. Kimsenin umurunda değildi kimse. Yalancı bir samimiyet kısa süreliğine de olsa iletişimi mümkün kılıyordu. Dostluklar da kısa sürüyordu aşklar da. Midesini bulandırıyordu yapmacık samimiyetler, canımlı cicimli cümleler.

Kaç kişi vardı bu saatlerde bu adamlara katlanan. Bu kadar salak olmak mümkün müydü gerçekten, gerekli miydi halka açık yerlerde. Kanalını değiştirdi radyonun, arabanın vitesini yükseltti. On beş dakika sonra yeşilliklere ulaşacaktı ve maviye. Sol tarafına alacaktı sağ tarafındaki denizi, sümbüller yerini çam ormanlarına bırakacaktı. Karadeniz’le yer değiştirecekti Marmara. Bir şarkı takıldı dudaklarına;

İnsanlardan kaçarım
Zor sorular sorarım
Yaşamak için
Bir neden ararım…

(Teoman N’apim Tabiatım Böyle şarkısından alntı yapılmıştır)

DUYARINIZI SEVERİM SİZİN - 29.3.2018

693 kere okundu

Akşamdan kalma soğuk pizzama çayımı katık ettiğim saatler. Bahar bahçe yanımıza hoyrat ayaklarıyla bastıkları saatler. Dünyayı görecek gözümüz yokken her gün görmek zorunda olduğumuz gudubet suratları görmeye başladığımız saatler. Yine uyandık sabahın köründe, yine düştük yollara, yine İstanbul. Yağmur var en azından da kirlerimizden arınıyoruz hissi uyanıyor azıcık. O da olmasa kıytırık bir Avrupa takımından kıytırık olmayan bir Avrupa kupasında beş gol yemişiz gibi bir günaydın. Günaydın dediysem iyi dileklerle uzaktan yakından ilgisi yok; bildiğiniz suratınıza suratınıza küfür kıyamet.

Seviyorsan git konuş diyor klavye erbabı, sevmiyorsan da çek git diyor faşist kardeşim. Sevmiyorum ama dilimi de tutamıyorum. Hem size ne, küfretmemin önünde engel misiniz, kimsiniz ki siz kuru gürültüler. Belki ben şikâyet ederek mutlu oluyorum Türkiye’nin geri kalanı gibi. Gerçi sürçü lisan da etmeyelim. Bizimkiler hem şikâyet ediyor hem de mutsuz. Ben küfrümü savurup geçiyorum, yüzümde içten içe bir tebessüm.

Ters yola girmiş taksici. Yol ver bana diyor. Verir miyim, kim söyledi sana benim o verenlerden olduğumu. Geri basacaksın taksici kardeş. Uber değilim ki yolcuyu yetiştireyim. Kapadım kontağı. O da kapadı delikanlı delikanlı. Tenhadayız da. Çağırsa arkadaşlarını dayağı yiyenin ben olduğum unutulmaz bir macera yaşayacağız belki de. İndim aşağıya telefon elimde. Hem belki alttan alır diye boy pos gösteriyorum, hem de arkadaşları çağırıyor havasında polisi arıyorum. Adres bilmemem de tuzu biberi. Arkamıza gelen arabalar önce korna çalıyor sonra geri vitese takıp gidiyor. On dakika bekledik köprüde karşılaşan inatçı keçiler gibi. Adam ticari, benim mesai bitmiş. Haliyle taktı geri vitese açtı yolu. Bekledi gelmemi. Açtı pencereyi sordu rahat ettin mi diye. Ne güzel bekliyorduk nereye böyle dedim. Uber’ler size az bile yapıyor diye de ekledim. Bir gün feci sopa yiyeceğim ama kim bilir ne zaman!

Uzun mevzular bunlar. Dolar olmuş dört lira, Euro beş. Ben yine her seferinde yüz liralık yakıt almaya devam. Etkilemiyor beni ekonomik gelgitler. Kahvaltıda pizza yiyebilecek kadar lüks yaşıyorum. Çaya para vermedim, saçı olmayanlara beleş. Siz de girmeyin bu ekonomi toplarına küçük kardeşlerim. Kimse umursamadı sizi, umursamıyor, umursamayacak da. Doları olan düşünsün, olmayanın zaten düşünecek yeterince sorunu vardır. Yok, ben duyarsız değilim, apolitik olamam diyorsanız devrim yolunda başarılar dilerim. Ama olmaz o iş, demişti dersiniz!

KISA MUTLULUKLAR - 14.3.2018

1071 kere okundu

Düz giderek varılabilecek yerler belliydi. Üç günü vardı topu topu. Karadeniz’in eskiden güzel, şimdilerde hem güzel hem de kötü bir kasabasıydı. Kıyıdaydı ve bolca yağmur alıyordu. Yürüse dağlar çıkacaktı karşısına, geri dönse deniz vardı! Üzerine kalın bir şeyler alası yoktu. Midesinde bir yangın vardı, terliyordu avuçlarının içi.

-Seviyor musun beni?
-Ne saçma soru bu; sevmiyorum desem kalkıp gidecek misin sanki?
-Gitmem ama yüzüm düşer
-İçinde sen varsan ne düşerse düşsün tutup kaldırırım ki ben…

Güzel cümleler kurmasını seviyordu kadın. Sorgulamıyordu önünü arkasını. Mutlu olmak yetiyordu, içindeki kelebekleri ürkütmenin kimseye faydası yoktu. Adam kadını da seviyordu kelebeklerini de. Sokulup öptü boynundan. Adı geldi aklına. Adı gelmedi aklına sonra. Kimin umurundaydı isimler, varsın unutsundu. Güzel kokuyorsun dedi. Kadının boynundan yüzüne doğru ilerledi dudaklar. Dudaklarla buluştu dudaklar. Kelebeklerin keyfi yerindeydi… Adamın elleri heyecanlı bir keşfin tam ortasındaydı.

Kışları çok güzeldir buralar. İnsanı azdır, huzuru boldur. Sahil boyunca sürdü arabasını. Teypte Ceylan Ertem Aşık Mahzuni’nin bir türküsünü seslendiriyordu; “yapan değil bilen zalim.”

Sorgulamadan yapmak gerekiyordu bazen, bilmemezlikten gelinmeliydi. Bilince bozuluyordu büyü çünkü. Sevmiyordu bozulmasını, bozandan da soğuyordu ansızın. Tekrar ısınmak için dokunmak gerekiyordu. Tenine dokunmak, ruhuna dokunmak gerekiyordu. Yeni kalkmıştı yataktan. Hızla da uzaklaşıyordu. Kısa görüşmeler en iyisiydi; bıkmadan, bıktırmadan… Kimse kimseye gereğinden fazla katlanmamalıydı. Ten değerini kaybedince gözden düşüyordunuz ve önceliği olmadığınız herkesin kaçınılmaz olarak kalabalığı oluyordunuz.

Her şehirde aşık olunuyordu ama her şehre aşık olunmuyordu. Aşıktı yaşadığı yere, bu denize, ağaçlara, esen rüzgara, saçlarını okşayıp geçen rüzgara… Başkası için yeri yoktu! Bir buçuk saat daha direksiyonu sağa sola çevirmesi gerekiyordu. Uzaktaydı ev… Hırçın maviliğiyle sağ tarafında uzanıyordu deniz. Giderken kısa süren yol, dönerken uzadıkça uzuyordu.