YOLCUYA DİKKAT ET - 02.11.2014

1159 kere okundu

O yolcuya iyi bak ölüm getirecek sana. Köşeyi döndüğünde karşılaşacaksınız, saat sabahın altısı olacak. Yağmurlu bir kasım günü, gün henüz doğuyor, güz yağmurları yağmaya devam ediyor olacak. Mevsimlere takılacak aklın, günlere ve saatlere. Aklına çiçek isimleri gelecek, çok azının neye benzediğini bileceksin. Papatya'yı, hanımeli'ni ve belki bir de gülü. Ne şebboydan haberin olacak, ne fulyadan, ne de leylaktan. Cümleler kuruyor olacaksın kendi kendine. Kalemin ve kağıdın olmayacak. Damlalar süzülecek yüzünden, gözün gözüne değecek, ölümünü göreceksin. İyi bak o yolcuya, ölüm getirecek sana.

Diye başlıyor az korkulu, çiçekli ve böcekli hikayemiz. Kim olduğunu yirmili yaşlarından sonra öğreniyor asıl adam. Adam dediğim sıradan bir ölümlü, sizin gibi, benim gibi, hatta kendi gibi. Yolunu değiştirmiş vitrinlere bakmak için, seyretmeyi seviyor. Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın o yavaş bakıyor, gözden kaçırmamaya çalışıyor hiç bir ayrıntıyı. Suyu dinliyor, kadını dinliyor, destenin içerisindeki yüz liralık kağıtların birbirine sürtündüğünde çıkardıkları sesi dinliyor. Fısıldıyor kendi kendine; hayat bu olsa gerek. Karşı kaldırımdan geçen kadının ayakkabılarına bakıyor, yan masadaki adamı süzüyor, gri çizgili beyaz gömleğinin üzerine taktığı siyah kravata takılıyor gözü. Kahve siparişi verdiği garsonun telefona bakışında sıcaklık var,belli ki sevgilisiyle mesajlaşıyor. kahveyi unutmuş, hatırlatıyor tezgahın arkasındaki orta yaşlı adam; az şekerli hazır.

Çekildiğinde düşeceğin kadar yaslanma kimseye. Ayakların yere sağlam bassın. Bastığın yeri de bil ayaklarını da. Taşıyamayacağın yükü sırtlama. Yerine getiremeyeceğin sözü verme ve yutamayacağın büyüklükte lokmalar ısırma. Bir kez geliyorsun dünyaya. Reenkrnasyon dedikleri safsata gerçek olsa bile kim bilir ne zaman nerede kiminle karşılaşacaksın. Sen de biliyorsun arnavut kaldırımlı o sokağı. Trafiğe kapalı artık. Köprüyü geçince sağa doğru kıvrılacak yol. Tırmanacaksın biraz. İkinci köprüye ulaşmadan önce solda bir çeşme var, çeşmenin yanında eski bir terzi dükkanı, terzi dükkanının yanında yol ayrımı. Ya köprüye yürüyeceksin ya dasola dönüp kaybolacaksın yoldan. Kaybolursan bulacak seni, yürürsen köprüde çıkacak karşına. O da yolcu olacak senin gibi, dikkat et ona ölümün olacak.

Söz kelimelerden oluşur, kelimeler döner durur kafanda. Desen bir dert demesen sıkıntın artar. Karar senin, yol senin, yolcuyu da biliyorsun artık. Henüz vakit varken bilmek isterim aklından geçeni.  Takılıp kalsanda, gidip bulsan da değişmeyecek kader. Sabah ezanı okunurken uluyacak köpekler. Belli edecekler yerlerini bir bir. Yolcu yolu bilecek sen köpekleri. Yolcu seni bilecek sen kaderini. Yolcuya dikkat et, ölümün olacak.

SEN KAL BEN GİDECEĞİM - 04.11.2014

993 kere okundu

Aşk ölümdür, ölüm mutluluk.

Kasımda aşk başkadır diye kim çevirmişse artık iyi bok yemiş. Sonra al başına belayı. Türkçe toprakların aşka inanan romantikleri her kasımda aynı sızıyı yaşamaya mecbur eder kendilerini. Çünkü sonbahardır, kasımdır ve kasımda aşk başkadır. Ekim kasım ayları diyor yıldızlar, ki onları da kandırmışlar muhtemelen. Sen oku ben dinleyeceğim.

Sen oku ben dinleyeceğim. Masallar anlat bana, nisanı ve mayısı anlat, kır çiçeklerini, kelebekleri ve uğur böceklerini anlat. Bir nehir aksın usulca, eriyen kar sularını denize taşısın.  Sen ol kar sularıyla gelen, geldikçe ısınan sen ol, ısındıkça benim olan sen. Sen konuş ben susacağım, sen yürü ben duracağım, sen koş ben soluklanacağım.

Nefesimi kesiyor kokun, omzundan aşağıya süzülüyor hayat, hayat buluyorum bel çukurunda. Sen oluyorum defalarca, defalarca senin oluyorum. Bir yağmur başlıyor arabanın ön camında, balıkçı tekneleri bizi arıyor, boş çekiyorlar ağları her seferinde. Suyun tam kıvamında, parmaklarımın ucunda hayat, yine peşimizde balıkçı tekneleri, ben sende, sen kim bilir hangi mevsimde. Bahar diyor martılardan biri, diğerinin aklı güzde, benim aklım martılarda, martılar uçuşuyor bedeninin en gizli yerlerinde.

Sen kal ben gideceğim, rüzgârım usul eser, gidip gidip geleceğim. Geldiğimde olmayacaksın, giderken görmeyeceğim seni. Soğuklar başlamış olacak, içim üşüyecek yağmur altında, ıslanacak saçlarım, saçlarım yüzüme düşecek. Yüzüm yüzünden düşecek, elin terleyecek elimde, kalp atışların eksilecek, kuruyacak nehir, kar ikimizin de üstünü örtecek. Bir şarkı çalacak gün batmadan hemen önce, sen İtalyanca dinleyeceksin ben İspanyolca anlayacağım; eğer melekler ağlarsa senin için orada olacağım…

SAHİBİNE YAZILMIŞ MEKTUP - 05.11.2014

3859 kere okundu

Olmayınca olmuyor işte, bir şeyin kıvamını tutturunca başka bir şeyin dozunu kaçırıyorsun. Ya estetiği vermiyor aklı veren ya da içi dışı güzel olmak nasip olmuyor. Siyah etek içerisine pembe kazak giyiyor, siyah süet bot içine çiçek desenli muz çorap. Saçlara fön çekilmiş, yüzde yeterince makyaj var, sert bakınca sert olunur sanıyor. Güneş bir yandan, kalabalıkların gürültüsü bir yandan kaybolup gidiyor akıldan geçen. Akıldan geçene laf geçmiyor zaten, lafa akıl yetmiyor, yettirebildiğin de sana yetmiyor.

Eksik bir şeyler; hava eksik, su eksik, masada kaşık eksik. Yoğurtsuz yemek mi olurmuş diyor, olsa da devam ediyor yemeye olmasa da. Cümlelere çok anlam yüklüyor. Konuşarak mastürbasyon yapıyor, doyumsuz ruhunu rahatlatmaya çalışıyor. Ama olmuyor, hep başladığı yere dönüyor. İlk nerede mutlu olduysa oraya çeviriyor yüzünü, ilk hangi kucağa sığınmışsa onun sıcaklığında kalıyor aklı. Çığ gibi düşüyor hayat, yuvarlandıkça büyüyor, büyüdükçe geçilmiyor önüne. Ya gitmek gerekiyor diyardan ya da gütmek gerekiyor deveyi. Mutluluk başka baharlarda, belki bekliyordur bizi belki umurunda bile değildir.

Umursadığı kadar üzülüyor, sevdiği kadar acı çekiyor, gidebildiği kadar güçlü oluyor. Tarifi yok hüznün, mantık mutluluk getirmiyor. Değer veriyor ama karşılığını görmüyor, sevdikçe terkediliyor, düştükçe öğrenemiyor. Duvarlar örüyor, örüyor ve hapsediyor kendini. Mutlu olamıyor belki ama gözyaşı da dökmüyor.

Sahibine yazılmış mektup; Sinanpaşa Mahallesi, Umut Sokak, numara iki bölü beş. Fırının yanı hemen, Şen Bakkal’ın üstü. Üçüncü kat… Bakkalın üstünde iki genç oturuyor, öğrenci biri. Karadeniz’den gelmiş, konuşması yetiyor anlamak için. Uyku dolu günaydınları var ve mahcup iyi akşamları. Daha alışamamış büyük şehre belli, açılmamış henüz gözü. Diğeri biraz daha olgunca, yeni mezun… Okulu bitirir bitirmez işe başlamış, o da diğeriyle aynı şehirden. İkinci katta orta yaşlı bir adam var, ne ben onu tanırım ne de o beni. Aydınlık yüzüne inat karanlık bir izlenimi var. Mektup demiştim… Nereden geldiği belli değil ama kimin gönderdiğini anlıyorum hemen…

Çay içelim biz
Demli birer çay
Yanında sade poğaça olsun
Sen ol yanımda
Çarşamba sabahı olsun
Mevsimlerden sonbahar
Ama biraz da kış olsun
Soğuk olsun yani
Üstünde açık kahverengi bir kazak olsun, yünlü
İçinde beyaz, uzun kollu bir gömlek
Yakasında iki düğmesi açık olsun
Altında mavi kot, kotun altında kahverengi botların olsun
Parlak olsun derileri
Bileklerine kadar boğazları olsun
Demiştim ya sabah olsun
Sekiz gibi
Ve sade poğaça
Ve ince belli bardaklarımızda demli çayımız olsun
Sığırcık kuşları uçsun tepemizde
Bu mevsimde üstelik
Deniz kenarında hatta
Sen ege seversin ama bu kez Karadeniz olsun
Yüzünde mutlu bir huzur olsun
Kötü olan ne varsa
Ne varsa kafanı karıştıran bitmiş olsun
İşe gitmene bir saat olsun
Akreple yelkovan bozmasın sessizliğin keyfini
Yeterince zamanımız olsun
Eskiler gelsin gözünün önüne
Türk kahven ve güneş gözlüklerin gelsin
Benim anlatmak istediklerim senin anladıkların olsun
Tazelensin çaylarımız
Poğaçalarımız Beyaz Fırın’dan olsun
Gözlerinde umut
Günlerden Çarşamba
Masanda ben
Yıllar sonra susmak için bir çay içimlik zamanda
Deniz kenarında
Sen Ege seversin bilirim
Ama bu kez Karadeniz olsun
Bu kez ben ne istiyorsam sen de onu iste
Ve sen nasıl istersen öyle olsun

D&R'dan satın almak için tıklayın         

KİTAPYURDU'ndan satın almak için tıklayın

 

THE AFFAIR - 08.11.2014

1189 kere okundu

The Affair, birinci sezon ikinci bölüm. Henüz başladı, bir saat kadar önce. Kalktım uzandığım kanepeden, kapıdan geçip sağa döndüm, iki adım sonra yine sağa. Önce ceviz geldi aklıma, sonra bisküvi… Dolaba bakayım dedim, buzdolabına. Belki çeri domatesi vardır, ya da Çengelköy’den salatalık. Kahvaltılık bölümünde helva çarptı gözüme, ağustosta getirmiştim Trabzon’dan, epey olmuş. Canım çekti, gecenin üç buçuğunda insanın canı helva çeker mi demeyin, çekiyor işte. Tahta saplı ekmek bıçağıyla önce büyükçe bir dilim kestim, ardından yetmez diye minik bir dilim daha. Açgözlülüğümü bir kenara bırakacak olsak da yerim ben, seviyorum yemek yemeyi. Dün gece yarısı sipariş ettiğim çiğ köftelerden önce iki sonra da çift lavaşlı bir tane daha dürüm yediğim halde doymadığımı söyleyebilirim mesela. Hatta sevgimi daha iyi anlatabilmek için dürümler yetmezmiş gibi kola ile birlikte adını bilmediğim bir paket çilekli bisküviyi de yine adını hatırlamadığım bir filmi seyrederken yediğimi de söylesem yalan olmaz. Evet, yalan söylediğim olmuştur, olacaktır da ama bunlar yalan değil. Yemek yemeyi seviyorum.

Ben hiç yalan söylemem dedi. E şimdi söyledin ya dedim. Yalan değildi dedi. Hadi ona tamam diyelim, hiç yalan söylememi ne yapacağız. Doğru söylüyorum ama ben yalancı değilim dedi. Ben de yalancı değilim ama yalan söylediğim olmuştur dedim. Onlar arkadaşım dedi, biliyorum dedim ama yine de yalancısın. Yüzü düştü, anlam veremedi olanlara. Yanındakiler gülüyordu, dalga geçiyordu birileri birileriyle. Senin istediğin gibi olursa benim karım ne olacak dedim. Ben de mutlu olacakmışım. Ben o tür bir insan değilim dedim, umurumda olmaz. Ne yapmam gerekiyor dedi. Senin istediğin gibi olursa benim kazancım ne olacak dedim. Siz tadelle seviyorsunuz iki tane alayım size dedi. Bir tane tadelleyle halledeceğin iş için neden iki tane teklif ediyorsun dedim. Nasıl yani dedi, güldüm. Sevimli olduğun kadar akıllı değilsin Yekaterina ama yanılıyor da olabilirim. Umarım yanılmıyorumdur dedim kendi kendime, çünkü aklın çoksa mutlu olman zor olacak ve belki de olduğuna değmeyecek bir zaman sonra. Perşembeydi, öğleden sonraydı, güneşliydi ama soğuktu, büyük bir şehrin büyük bir sıradan bir köşesiydi, denizi ve ormanı vardı. Olur mu gerçekten dedi, çok istersen olur belki dedim. Olmayacaktı ama yaşamaya değerdi yine de.

Akıl oyunlar oynar insana, önce kurar sonra inanırsın. Sorgulamazsın ayrıntıları, büyük resme takılır aklın. Soru işaretleriyle dolu olanı es geçip gözüne batanı batırırsın içine. İçin yangın yeri, için iç olmaktan geçmiş, kırık dökük ne var ne yok. Cam gibi olacaksın yazıyordu kitapta, seni kıranı keseceksin. Gövde akla esir değil, zulüm hep kendine. Seni kıranın canı acımaz, kırıklar kanına susamış, en acıyan yerlerinde kesik izleri. Yürek tadellenin ambalajına dönmüş yüzünü. Parlak kırmızı üzerine tanıdık beyaz bir yazı… İçindekiyle işi bitince buruşturup atıyor seni bir kenara. Yandığınla kalıyorsun, yenilmek kaderin oluyor. Mutluysan oh ne ala ama mutsuzsan kaderin oluyor.

Siz kader deyin, ben seçimlerden bahsedeyim. Geçenin dördü, kelimeler yan yana gelmek için karanlığı beklemiş. Yolcuyu beklemiş, gideni beklemiş, gelecek olanı beklemiş. Siz kader deyin, ben bekleyeceğim. Huzurlu cumartesiler ve uyku dolu pazarlar. Ne işin var senin orada diyorum. Hava almak için geldik diyor. Bunlar kim diyorum, arkadaşlarım diyor. Yalan söylüyorsuna cevap ben yalan söylemem. Herkes yalan söyler; seni seviyorum demeyi öğretiriz çocuğumuza, anne, baba demeyi öğretiriz. Ama yalan söylemeyi kendisi öğrenir, ben yapmadım der gözünüzün önünde yaptığı şey için. Ve can çıkar huy çıkmaz. Kimse itiraf etmez kötü olduğunu, kimse göstermez kanayan yerlerini. Yalan akar kan yerine, vicdan acır can yerine. Yalancısın dedim ama henüz farkında değilsin, öğreneceksin…

OROSPU ÇOCUKLARI - 10.11.2014

1453 kere okundu

Yüksek topuklu prenseslerin, fön çekilmiş kraliçelerin dünyası bu. Elbiseler içinde aramıyor kimseyi, o kadar para harcayınca insana da ihtiyaç kalmıyor. Düzüle düzüle öğreniliyor hayat. İki dakikalık saygı duruşu, kulaklar siren sesinde, akıllar civarda dolaşıyor. Güzel görünüyor, güzel görünüyorlar dışarıdan bakınca. Dışarıdan bakınca dışarıda durası geliyor insanın. Koca odayı kokluyorsun, insan olmadan mis gibi kokuyor. Ne krallar var ne de yaltakçıları, kişilerden bağımsızsın artık.

Dört kitaptan başlasan da söze karı yok. İnanan inanmış işine gelene. İşine gelmeyen acısını çıkartıyor önüne gelenden. Değişmiyor fikir, yaralar kapanmıyor cümlelerle. Eskinin bedelini ödetiyor hayat, günahsızlar ödüyor en çok. Masumlar cezasını çekiyor iyi olmanın. Suçtan sayılıyor iyi olmak, krallar ve kraliçeler için hayat, hayat tapılası bir bok çukuru artık. Vicdan kayıp, rastlayan bakmasın tarafına, hükümsüzdür bundan gayrı.

Güneşi solduranın iki cihanda yatacak yeri yoktur, içine kurt salanın iki cihanda yatacak yeri yoktur. Yoktur bakacak yüzü, söyleyecek sözü yoktur. Kirlidir geçmiş, gelecekten hayır yoktur. Gülüşler yalandır, cümleler yürekten gelmez, yüreğe acı verenin yürekte yeri yoktur. Baştan başlamak için geçtir, kaçıp gitmenin karı yoktur. Yokluklar içinde varlık yanıltır insanı, dünün bugünden farkı yoktur. İyi olmaya çalışmak yetmez, yetmez güneşe kırıntılar. Bir kez solana bir daha hayat yoktur.

Güçlülerin dünyası bu, güzel giyinip güzel konuşanların dünyası. Lacivert takım elbisenin içine mavi gömlek ve bordo kravat takanların dünyası, diz üstü eteklerin altına markalı ayakkabı giyenlerin dünyası. Yalana doğru katmayanların, konuşurken insanın gözüne bakmayanların dünyası. Kucaklaşmalardan tiksinip eğreti öpücüklere sığınanların her şey…  Çok seviyorum senilerin, çok güzelsinlerin, seninle gurur duyuyorumların dünyası. Teşekkür ederim şerefsiz. Anlamadım? O iç sesim aldırma. Bunu başarabilirim orospu çocuğu, sen de bana aldırma.

SEN GÜZEL YOLCUSUN - 13.11.2014

1424 kere okundu

Sen yolcusun yolcu kal

Bi git bi gel

Bi kal gün doğana kadar

Sen yolcusun hoşça kal,

 Kokun kadar kal

Ardından essin rüzgar,

Bol olsun yağmurun

Hanımeli açsın yolun boyunca

Boyunca yolun olsun

Kalbinde bir ben olsun

Sen yolcusun yolcu kal

Bir yanın gitsin ama bir yanınla bende kal.

Sen güzel yolcusun

Güzel kal

EN BÜYÜK KUMARDIR SEVMEK - 17.11.2014

1935 kere okundu

Sabahın köründe, ben diyeyim dört sen de beş, anlaşalım dört buçuğa iki kala da. Sabahın köründe yani, gece bitmek üzereyken, hocanın kıçında üşüşen pireler son demindeyken, İstanbul’da, Kartal’da, üç yıldan fazladır oturduğum yüz altmış metre kare evde. Şahin abi altmış beş diyor ama ben gereksiz ayrıntıya girip kafanızı dağıtmak istemiyorum. Şokun karşısı hani, muhtarlığın yanı, Atalar muhtarlığı. Gerçi yıkılıyor oralar, Çocuk Esirgeme Kurumu’na yurt yapılacakmış, öyle diyorlar. Erzincanlı deli kadın var hani, çöpleri karıştıran. Onun hemen üstündeki bina. Numara bir daire iki. Yatak odası, girişte sağdan ikinci oda. Orda yatıyordum, yeni girmiştim yatağa. Telefona gitti elim, internete bağlanıp Google’dan şimdi adını vermek istemediğim bir adamın yazısına baktım. Dedim ya sabahın dört buçuğuna iki var. Tamam, ben dört demiştim sen beş ortasında anlaşmıştık. İşte bu saatte o adamın yazısına bakayım dedim. Ekşi sözlük çıktı karşıma. İyi yazmış adam, gerçi seçme bölümler vardı ama yine de iyi yazmış. Geçen kitap fuarında Kadir Aydemir de söylemişti iyi yazıyor diye. Bak şimdi aklıma geldi, bizim Ümit zibidisi de bahsetmişti bir keresinde... Sayfasını sık kullanılanlara eklemiştim de bakamamıştım, bakmamıştım. İyi yazıyor hakkını vereyim bir yana o yazar da ben yazamam mı bir yana. Anasını bile satarım güzelse. Gerçi yakışmaz bana, lafta da olsa karıştırmayayım anasını. Şimdi anlamaz şaka yaptığımı, hır çıkartır. Zaten ismi Adanalı ’ya benziyor. Kavgacı olur onlar, yarın öbürsügün dert olur kafama.

Birkaç gündür yazamıyordum. Elim klavyenin tuşlarına gidip gidip geri dönüyor. Sanki klavye yabancı da maus bizdenmiş gibi. Ne var ne yok mausla halledilmeye çalışılıyor. Yatmam ben zaten bu saatten sonra. Sabah iş var, yedide kalkılacak. Duş, giyinmek, toparlanmak derken yine geç kalacağım ve yine umurumda olmayacak pek. İyisi mi fırçalamayayım dişlerimi, üç beş dakika yırtarım oradan. Kivi çıkarmıştım dolaptan, onu da akşam eve dönünce yerim artık. Mausların altına kırmızı çizgi çekmiş Word, doğrusu fare olacak diyor bana. Duymamazlıktan geliyorum Amerikan ibnesini. Neyse işte. Elin damını okuyunca kalkıp yazayım dedim. O aşktan bahsetmiş, sevmekten hatta sevmemekten bahsetmiş. Şimdi ben seni sevsem, tutup elinden yürümem mi gerekir demiş. Sahilde bu soğukta çay da içmek istersin, hatta sevgi sözlerine de hayır demezsin demiş.

Kim kumar oynamayı sevmem derse yalan söylüyordur, sakın inanmayın. En büyük kumardır sevmek. Çünkü eninde sonunda boka sarar. Şimdi ben seni sevsem, saçının teline kadar, gözlerinin kenarındaki kırışıklıklara kadar sevsem seni. Yağmur altında bir temmuz akşamı, yağmazken yağmış meret, ıslanmışız. Yürüyoruz kordon boyu, ben İzmir diyeyim sen bizim sahil anla. Ama o kadarını anla sadece, mangal yapanları, karı peşinde dolaşan dangalakları getirme aklına. Bozma büyümüzü. Elinden tutmuş yürüyorum. Yapmam ya, yapmışım işte boş bulunup. Sevmem ya sevmişim işte. Aşk diyorlar bir tık aşağısına, gitmenden korkar gibi sıkı sıkı tutmuşum elinden. Yağmur ellerimizdeki teri gizlemek için yağmış sanki. Yağmışken de ıslatmış bizi ıslanmışız keyifle. İş çıkışı buluşmuşuz. Yemek yemişiz. Ben tavuk döner severim ama sen illaki köfte demişsin. Ramiz Köfte var ilerde, Koçtaş’ın ilerisi, Migros’un hemen yanı. Ben köri soslu tavuk yerken sen kaşarlı köftede karar kılmışsın. Ben su içmişim, sen kola. Tatlıdan söz açılınca sen varsın ya ne tatlısı demişim. Eve mi atacaksın beni demene şaşırmışım. Utanmayı bilsem utanırmışım da belki. Tamam tamam şaka yaptım demişsin sonra. Hınzır hınzır gülümsemişim. Gece uzun olacak belli diye geçirmişim aklımdan

Kim kumar oynamayı sevmem diyorsa yalan söylüyordur, inanmayın sakın. On altısının baharındayız. O zamanlar on dokuz mayısta statlarda gösteriler yapılıyor. Prova için ayrı okullardan gelmişiz. Ben meslek lisesinden sen kız lisesinden. Adlarını bilerek söylemiyorum okulların, birileri okuyup da huylanmasın diye. İki gündür bakışıp duruyoruz. Sen arkadaşlarınla konuşup gülüşüyorsun bana baktıkça. Kimden bahsettiğiniz belli, Okan bile anlamış. Ben bizim çocuklara hava atmak peşindeyim. Vallahi bana bakıyor diyorum Ceyhun’a, Ziya “iki gündür kafamızı şaaptın” diyor. Ulan ne köpek adamsın, ne kıskançsın diye tersliyorum onu. Bir an önce bir şeyler yapmalıyım. Toyum daha, yol yordam bilmiyorum. Bi Ceyhun anlar bu işlerden o da son macerasında duvara tosladı. Kargayı kılavuz yapmaya da gözüm kesmiyor, kızı mındar etmekten korkuyorum. Kumar bu aşk dedikleri, hangi kartı atmalıyım masaya, hangisini elimde tutmalıyım hiçbir fikrim yok. Kızlar gülüşüyor bana. Aptal diyorlar belki, bekliyorlar gidip konuşmamı ama ben daha iskambil destesinde kaç kağıt var onu bile bilmiyorum.

Twitterına baktım diyor, biraz şişirme mi var. Yok diyorum, o taraklarda bezim yok. Satın alınacak takipçiyi ne yapayım, bana RT lazım, FAV lazım. Çok etkileşim yok diyor. Evet diyorum. Sohbet ederken aklım hep orda. İnsanların egosu var. Tanımadıkları bir adamı sadece takip ediyorlar, tweetlerine ilgi gösterip kıçını kaldırmayalım diyorlar. Hem takip edip bırakmıştı şerefsiz, sevip kapıya koymuştu. Tamam, vazgeçmedim takipten ama RT’den, FAV’dan yana güvenmesin bana. İnsanları onere etmek gerek. Yalancıktan da olsa ilgi göstermek gerek. On altı bin kişi beni takip ediyorsa ben de bin kişiyi takip edebilirim pekâlâ. Hem ne zararı olacak bana. Yirmi otuz kişiyi takip etmekle hava atmak yerine yirmi otuz etkileşim alırım her tweete. Ki öyle de oldu. Çözüm belli, insanları adam yerine koyarsan onlar da seni adam yerine koyuyor. En azından bir süre. Sonra gidip kitap aldım, bir dolu kitap aldım, yirmi tane falan. Aralık başı tekrar görüşeceğiz.

Şimdi sabahı beklemek yerine temmuz ortasında olmak vardı, yağmurda ıslandık üstümüzü değiştirelim bahanesiyle eve gelmek vardı. Bi sıcak vardı ki Allah sizi inandırsın insanın sudan çıkası gelmiyor. Birlikte duşa girmek vardı. Bakmayın gece uzun olacak dediğime; Juliette Binoche seyretmek için aldığım DVD’den Audrey Tautou’nun çıkması vardı. Hiç sevmem o kadını. Hani Amelia diye bir film vardı, orada oynamıştı. Kadın dediğin Fransızsa seksi olacak, hem Fransız olacaksın hem Manisalı gibi duracaksın olmaz.

Gemi güverte mühendisiymiş. Şiir yazmak için bırakmış işi. İyi kazanıyordum diyor ama yapmak istediğim iş o değildi. Biraz zorlandım ama artık iyi kazanıyorum. Amerika’da İngiltere’de yayınlanmış kitapları. Hindistan’dan arayıp bulmuşlar. Şiirleri Fince, Sırpça, Bulgarca, Slovakça gibi Avrupa ülkeleri dillerine çevrilmiş ve bu dillerde yayımlanmış. Cemal Süreya şiir ödülünü kazanmış. Başka bir dolu şey yapmış şiir ve hikaye konusunda. Anlatırken gözleri parlıyor, öyle ben yaptım ettim havası da yok. Sıkılmıyorsun dinlemekten. Artful Living sanat platformundan bahsediyor. Ben sevmem böyle sanatsal muhabbetleri ama nedense bu kez unutuyorum sıkılmayı. Kartını veriyor, şiir atölyesi için paslaşırız diyor. Tamam diyorum. Kendisini bilmem ama yolu güzel, inanmış gözlerle anlatıyor yürüyüşünü, saygı duyuyorum. Kumar sevmem dese inanmayacağım, oynamış ve kazanmış. Yine seçmek zorunda olsa, hatta ilk seferinde kaybetmiş bile olsa aynı şeyleri yapar, belli. Ben gideyim, hoşça kal diyorum. Görüşürüz diyor.

Adamın adı Ali Lidar, kadının adı Nurduran Duman, şehrin adı İstanbul. Hepsi bir kumar masasının başında. Kimi bilerek oynuyor, kiminin içinde var. Kimi kazanıyor, kimi kaybediyor. Kimi ekmek peşinde, kimi çalıp çırpıyor.. Saat beş buçuk oluyor, cümleler kısa olsa da uzuyor satırlar. Şimdi seni sevmeye dursam bir martı ölür. Çekip gitsem diğer ikisi yaşamaz. Gitmek mi zor kalmak mı, yaşamak mı ölmek mi. Ben yazdığım kadar var hissederim, sen okuyabildiğin sürece yoksundur aslında. Sen payına düşen kartları masadan toplarsın, benim bilmediğin kartlarım pusuya yatar. Şimdi senin içine bir korku düşer, bir yağmur yağar saçlarına. Yüzüne düşen perçemini kulağının arkasına sıkıştırırım, oynarım bir kart daha. Kim kumar oynamayı sevmiyorum diyorsa yalan söylüyordur, en büyük kumardır aşk inanmayın ona.

 

BU KİTAP ZOR BİTER OBLOMOV - 20.11.2014

1153 kere okundu

Bunca arabayı kim çıkarmış sokağa, bu kalabalıklar nereden gelip nereye gidiyor. Zevk alan var mı bu kargaşadan. Seksen beşinci sayfada yine evinde adam, gelip gidiyor birileri. Aman diyor yaklaşmayın, dışarıdan soğuk getirdiniz. Henüz eylül daha, Gorohovaya Caddesi’ne kış gelmemiş ama üşüyor İlya İliç. Sizin bildiğiniz adıyla Oblomov. Bu zamanlarda eli ayağı kesilir insanların, mangal dumanı yerini martı çığlıklarına bırakmıştır. Yürüyen kalabalıkların yerinde taşların üzerine dizilmiş çoğu amatör, çoğu evden kaçan emekli, çoğunun tek derdi bir şeyler yapmış olmak olan insanlar olur. Denize teslim ettikleri oltalarını oturdukları taburelerinde, sandalyelerinde beklerler.

Kim yazardı bu kadar kalın kitabı, hangi akıl sonuna geldiğinde unutmazdı başını. Ben olsam İlya ile başlar Hasan’a Mustafa’ya kadar uzanırdım. Adamın adı neydi, arkadaşı kimlerdendi, sabah kahvaltıda ne yemiş, neyi beğenmiş, neyi beğenmemiş diye sayfaları çevirip çevirip geri dönerdim. Ve tabiki bunları yapmaktan yazmak için kafamı toplayamazdım. Yazmak zor iş, meşakkatli iş. Ben kolayını seçtim… Katlanabilir sandalyemde oturup ayaklarımı denizi ve kayalıkları yürüyüş yolundan ayıran beton duvarın üzerine uzattım. Termostan kağıt bardağıma doldurduğum çayı yudumladım. Sayfayı çevirip okumaya devam ettim.

Oturduğum yer sahil yoluna uzak olsa da vızır vızır geçen arabaların seslerini gereğinden fazla duyuyorum. Hadi geçtim yazmaktan okumak bile zor etrafta onca şey olup biterken. Sevmek en iyisi, kör kütük aşık olmak. Gece yarılarına kadar uykusuz kalmak, şiir yazmak, şarkı dinlemek. “Sevilesi bir yürekti o sevildikçe yaşayacaktı. Sevdim onu. Kış günü soğuktan kaçan bir serçeydi, içime sokup sakladım onu. Ellerini ellerimin arasına alıp ısıttım onu. Sevdikçe büyüttüm, baktıkça yücelttim onu. En güzel yerlerine yerleştirdim içimin, içime kattım onu.” O şimdi yanımda oturacaktı. Aynı katlanır sandalyeden onda da olacaktı, aynı kağıt bardaktan aynı çayı yudumlayacaktı. Kimbilir belki kahve sever, boğaza karşı yudumlamaya alışmıştır belki de. Adalara razı gelecekti, sarı saçlarını rüzgara emanet edecekti. Rüzgardan kıskanacaktım onu, kokusunu alır başkasına götürür diye. Başkası da benim gibi koklar diye kıskanacaktım ama o bilmeyecekti. Bir adam kalkacaktı oturduğu yerden, zımba vuracaktı hafifçe oltasına, oltasını denize doğru uzatıp hafifçe makarasını çevirmeye başlayacaktı. Lüfer mi sarıkanat mı diye soracaktım ona. Sırf hayat olsun, içinde o da olsun diye soracaktım. Adamın yüzü düşecekti, oltayı çekerken kaçacaktı balık.

Ne vahşi bir canlıdır insan. O olta o lüferin ağzındadır. Hızlı çekerseniz kurtulur balık, kanca takıldığı yeri yırtıp boşa çıkar. Sizin yüzünüz düşer, yan tarafta oturan adamla kadın merakla beklemekten vazgeçer, balık acıyla döner denizine. Bunca araba neden çıkmış sokağa, yaklaşıp bakasım geliyor kim var içlerinde, neden bu kadar gürültüyle koşturuyorlar sağa sola. Bir vahşetin içinde kayboluyor hayallerim, oltadan kurtulup denizime dönmek istiyorum. Kurutmuşlar denizimi, suyum bitmiş, yağmurlarım yağmıyor artık. İyi bildiklerim kötü artık, kötü bildiklerim bildiğim gibi.

Ah Oblomov ah! Bitmez bu kitap çevrede bu kadar hareket varken, aylardan kasımken bitmez. Şimdi uyumayacaktı bu şehir, bu kaldırımlar yas tutmayacaktı, mangalcılar olacaktı köylerini özleyen. Kasım ayında oltaya tav olan lüferler ağustosta mangala meze olacaktı. İnsanlar unutulur ama şehirler asla diyor adam. Adam bizden biri, belki doğmamış ama büyümüş İstanbul’da. Balığın yanında rakıyı sevmiş, yatakta kadını, sokakta Arnavut Kaldırım’ını sevmiş. Ah Oblomov ah! Martılar uçuyor aklımdan, Marmara’dan boğaza doğru uçuyor, kasıklarına konuyor sevgilinin, soluk soluğa kalıyor. Bitmez bu kitap bu kalabalıkta. O adamın şiirleri hayat veriyor İstanbul’a, doğmamış ama yaşıyor, yaşadıkça yaşatıyor İstanbul’da. Uykusundan uyanıyor sevgili, çapaklanmış gözlerini ovalıyor eliyle, kalksa mı yoksa biraz daha mı uyusa bilmiyor. Ben çayımı yudumluyorum akşam soğuğunda. O sabahın dokuzunda uyanıyor sıcak yatağına.

Ben ince kitapları severim yatmadan önce. Şiirleri severim uzun yol otobüslerinde. Hikayeler dinlerim ağzımdan kulağıma, bi güzel çıkar sesim, bi faranjitim azar. Başka bir adam kalkar oturduğu yerden, usulca vurur zımbasını, takılır oltaya lüfer. Oltasının ucunu adalara doğru çevirip usulca asılır ipe. Güler yüzü balık yaklaştıkça, yaklaştıkça hırçınlaşır balık kurtulmak için, atar kendini sağa sola. Ne vahşi canlıdır insan. Keyif için kıyar cana. Kaldığım sayfanın ucunu katlayıp kapatırım kitabı. Seyre dalarken ben tuttumdan üç dört tık azdır mutluluğum, ben yiyeceğimden beş altı. Bu kitap zor biter Oblomov! Hele de mevsim sonbaharken, lüfer vururken oltaya, arabalar böyle gürültücüyken.

 

CAZ GÜZELDİR - 25.11.2014

1694 kere okundu

Millet salak ya, bunlar da inadına akıllı. Öğretmenler gününe özel yüzde elli indirim varmış. İyi de bu ayakkabı ne zaman iki yüz doksan lira oldu. Hep öyleydi deme ağzına kürekle vururum. Şark kurnazı puştlar. Yüz seksen liralık ayakkabıyı iki yüz doksan yap, sonra yüzde elli indirim de. Beta Ayakkabı'dan bahsediyorum. Sizden satın aldığım onca ayakkabı bi tarafınıza girsin. Almak isteyip de pahalı bulduğumdan değil, sırf puştluklarından kızdım sığırlara, akıllarınca uyanıklıklarından. Tabanında sorun yaşadığım ayakkabıyı tamire göndermek için uğramasam haberim de olmayacak. Zaten ben bu sığırlardan ayakkabı da almıyorum artık. İnternette fiyatlar elli lirayı görünce gidip marafoni’den, trendyol’dan alıyorum. Tribün sakinleri bilir; İbne beta’ya da… girsin.

Caz güzel şey, hep demişimdir dinlenmeli diye. Hep dediğim üç beş yıldan beri, belki yedi sekiz… Taksim’den dönerken Ozan’ın arabasını gördük. Twitter’dan baktım, Nardis diye bir mekânda sahne alıyormuş. Giriş kırk lira ama oturacak yer yok. Normalde huysuzlanırım ama müzik o kadar güzeldi ki umurumda bile olmadı. İçecekler sıradan barlardan bir tık daha pahalı belki ama o da umurumda olmadı. Bir kadeh şarap otuz lira, bira on beş. O kültüre sahip olmamak ondan zevk almanıza engel değil. İcra edenlerin zenci olmasına da gerek yok. Birsen Tezer’i, Jülide Özçelik’i bilirdim. Şimdi adını hatırlamadığım cumartesi gecesi kızı da hiç fena değilmiş. Hatta fena değilden bir nokta on sekiz tık daha iyiymiş. Ozan kendi halinde, kocaman aletiyle kafasına göre takılıyor. Alet derken yanlış anlama olmasın lütfen, kontrbastan bahsediyorum.

Yağmurlu bir günde sarı saçlarından tabiki sen suçlu olacaksın. Ben çok oldu elimi ayağımı çekeli o işlerden. Üniversitenin ilk yıllarında daha kazımaya başladım kafamı. Saçtan vazgeçip sakala meyil verdim. Artık kim dediyse çıplak kafayla top sakal yakışıyor sana diye… Bindik bir alamete, kafamız kel, sakalımız kirli, keyfimiz yerinde, günlerden pazartesi… Genel af çıkacak diyorlar, kulakları çınlasın rahmetli Ecevit’in.

Twitterdaki takipçilerinin yüzde ellisi yatak düşkünü diyor ilgili site. Aktif değiller yani, ayada yılda bir giriyorlar sisteme. Yüzde yirmisi de yalancı hesap. Geriye kalıyor yüzde otuz. Bu da beş bin kişi falan ediyor. Hadi yatak düşkünlerini anladım da şu feyk hesaplar neden beni takip etmiş onu anlamadım.  Gereksiz kalabalıklardan hoşlanmadığımı baştan söylemiştim size. Bu saatten sonra duvardaki çiziklerin sayısıyla uğraşacak değilim. Hem badana yaptım, sıfırdan başlıyorum artık.

Caz iyidir, dinleyin bence. İllaki o cumartesi geceki kızı dinleyin demiyorum. Ya da o mekâna gidin de demiyorum. Açın radyodan dinleyin, internetten indirip dinleyin, albüm alıp dinleyin. Pop dediğiniz şey kabak çekirdeği gibi, bir çuval yesen bir boka benzemez. Ne ruhunu doyurur ne karnını. Tamam, pop da dinleyin ama caz da dinleyin.

Geç oldu yatmam gerek. Şu sabah kalkmaları yüzünden her gün pazartesi sendromu yaşıyorum. Sabah kalkma olayını kim icat ettiyse katmerli ibnedir. Ulan çalış çalış nereye kadar. Hep yesen günde beş öğün yersin. Hep giysen bir pantolon, bir ayakkabı bir gömlek. Hadi üzerine kazakmış montmuş kaç para eder. Önce bir salak başlıyor çalışmaya ve başlatıyor yarışı. Ardından tüm salaklar nehre atlayan koyunun peşinden giden koyunlar gibi koşturmaya başlıyorlar. Amaç ne… Beta indirime gittiğinde gidip iki üç çift daha ayakkabı almak. Hiçbir ayakkabı bana sabah uykusunun verdiği keyfi vermedi, vermiyor vermeyecek de. Sabah on bire kadar yatın. Kalkıp kendi ellerinizle hazırlayın kahvaltınızı. Öyle poğaça simit de değil. Tereyağı, peynir, zeytin, domates olsun. Siz mutfakta seğirtirken Ella Fitzgerald’dan AllThe Things You Are mırıldansın fonda. Bu şarkıyı da youtube’dan baktım şimdi. Dedim ya caz kültürüm yok diye. Ama bu dinlemekten zevk almayacağınız anlamına gelmez.

Hayata dokunmazsanız hayat da size dokunmaz. Zaman geçip giderken siz yaşadığınızı zannedersiniz. Pahalı kıyafetlerin içinde başkalarının yaptığı yemekleri yemek için eşek gibi çalışır ve eninde sonunda pişman olursunuz. Pişman olmayan da aptallığına doymasın lütfen, ona söyleyecek sözüm yok.

 

BENİM DOĞRUM DUVARDA - 26.11.2014

1395 kere okundu

Her mevsimin doğruları vardır, senin doğrun benim. Kurumuş toprağına yağan yağmur, gökyüzünde açan güneş, kıyılarına vuran dalga benim. Pazar sabahı yatağında yaptığın keyifim ben, cumartesi gecesi bar bar dolaşıp dağıtmalarınım. Yazın da benim kışın da, sıcaktan yanmalarında da ben varım soğuktan donmalarında da. Canın ister gelir dudağının kenarında ince bir gülüş olurum, canın ister gider en sevdiğin denizin kenarında kumlara karışırım... Devir senin devrin, doğru senin doğrun, ben senin mutlu olduğun her yerdeyim. Sendeyim ben gece yarılarında, sabaha karşı sendeyim elimde fırından yeni çıkmış sade poğaçamla, patatesli açmamla.

Üç beş gün, bilemedin birkaç ay hatunun ayakları yerden kesilir, hatta sorsan bulutların üzerinde hissediyorum der yüzünde aptal bir gülümsemeyle. Kızın gülümsemesi aptal, adam baştan aşağı o yolun yolcusu. Sonuç baştan belli. Şimdi bu adamın bu kızda ömrü ne kadar diye sorsam saçı uzunlar iç çeker, kısa saçlılar basar küfrü. Ulan salak, salak oğlu salak! Seveceksen adam gibi sev, bokunu çıkartmanın anlamı ne, ne bu böyle vıcık vıcık? Zembille mi indi seninki, diğerlerinden ne farkı var. Yok kuma karışacakmış, yok dudağının kenarına nutella olacakmış… Senin o fino olduğun hatun üç beş aya kalmaz boynuzlar seni, çeker gider başkasına tav olur. Kafadan çıtayı en tepeye koy, sonra kıçını yırt her ağzını açtığında çıtaya yetişmek için. Kız da haklı… “Bu salak dün bana neler söylüyordu, yatağa kahvaltı getiriyor, şiirler yazıyordu. Şimdi öküz oldu, ot bekliyor karnını doyurmak için.”

Öğretmenler sitesi vardır İzmit Plajyolu’nda. Şimdi hastane olan binanın ya da her neyse, değişmiş de olabilir. Oralarda yol kenarında bir börekçi vardı, süper şeyler yapardı. Sabaha kadar oturup sabah da gidip kıymalı börekle keyif yapılırdı. Şimdi düşünüyorum da hangi hatun aynı keyfi verir. Hadi diyelim yemedim de yanımda götürdüm. Iyyyg der zamane yosması, sabah sabah kıymalı börek mi. Kıymalı değil ki o bir tanem, içinde zayıflama tozu var. Hatta ben yiyeceğim sen zayıflayacaksın. Sana da zıkkımın kökü kalıyor, üstelik kendileri ziyadesiyle diyettirler.

Her mevsimin doğruları vardır, benim doğrum duvarda. Özel bir bölüm, çiziklerle dolu. Ayrıntıya girmeme herek yok, hangi öküze sorsanız açıklar size neyden bahsettiğimi. Bahis açılmışken söylemeden geçmeyeceğim. Sıcak havaları sevmem ben, haliyle yaz mevsimini de. Geceleri bar bar dolaşmaktan da hoşlanmam, dolaşmayı seven sürtükten de. Bok var cumartesi gecesinde, Cuma gecesinde. Amerikan filmlerinden gördüğümüz her haltı yemesek olmaz. Artık kadınlar da erkekler gibi, kimi kaldırırım buradan diye çakal gibi etrafı kesiyorlar. Eskiden erkekler kadınları becerirdi, şimdi kim kimi kaparsa elinde kalıyor. Ondan sonra ben sana masum sevda cümleleri kuracağım. O şube Cuma ve cumartesi geceleri açık güzelim. Pazar sabahı ara ki bulasın. Bi pazarım var, onu da sokaktan kaldırdığım sürtükle harcayamam. Sabah erkenden, hatta mümkünse geceden herkes evine dönecek. Sabah olduğunda bal kabağına dönüşen at arabalarıyla hiçbir yere varılmaz.

Kadının sürtüğüne erkeğin aptalı tav olur, erkeğin sürtüğüne de kadının aptalı. Akıllı insanlar sürtük sevmez, keyif olsun diye sürtmeyi sever. Ucuz davrandığınız hayat size nezaket göstermez, ilk fırsatta kapının önüne koyar. Sonra yok efendim ben böyle ummamıştım. Ulan ne ektin ki ne biçesin. Adam seni yatağa atmak istiyordu, duvarına bir çizik daha istiyordu. Bütün mesele eninde sonunda bundan ibaretti.

 

O İŞ ZOR DOKTOR - 29.11.2014

1246 kere okundu

Mümkün mü bu doktor, hadi beni geçtim sen inanıyor musun söylediğine? Kalp doktoruna gitsen, ya da dâhiliye, ortopedi tam ücret vermek zorundasın. Ama kulak burun boğaza gidersen üç farklı iş için tek ücret. Gittim ben de, kulak biraz kirli, burnun sol tarafındaki etlerde şişlik var, boğaz Allah’a emanet. Bir süre konuşmamam gerek, hele bağırıp çağırmak kesinlikle yasak. Ne yani artık şarkı söyleyemeyecek miyim? Cuma günü kendi kendime şarkı söyleyecektim ama sesim kısılmıştı. Kerem’den rica ettim, o kadar albüm yaptın, konserlerde söylüyorsun. Gel bana şarkı söyle dedim. Mırın kırın yaptı. Tamam, türkü de olur dedim. Taylan’ın muhabbetinin de yardımıyla kaynadı gitti mesele. Bak işte doktor da benimle aynı fikirde, konuşmayacaksın diyor. İyi de hem işim konuşmak, hem gevezeyim. O dediğin buralarda çok zor doktor.

Otuzla gidiyordum diyor, iyi de kız üç takla atmış havada, araba orta refüje çıkmış, nasıl otuz bu. Üç otuz desen belki doğrudur ama tek otuz düpedüz yalan. Trafikte sürat yapan insanların Allah belasını versin. Çünkü birileri onlara bir şey yapmazsa onlar masum insanlar çok şey yapıyor. Kızcağızın tek yapmak istediği yoldan karşıya geçmekti. Üstelik ana yol falan da değil, mahalle arası bir yoldan bahsediyoruz. Acemi şoförlerin bir nebze de olsa mazereti var. Ama şu çok bilen şerefsiz evlatları var ya, onları hassas yerlerinden ipe çekmek gerek. Sinyal vermek acemiliktir onlar için, kafalarına göre şerit değiştirip hız sınırını umursamazlar. Çünkü usta şoförler otuzla gidilmesi gereken yerde bile seksen basmak konusunda özgürdürler. Hiçbir kurala uymadıkları gibi kurallara uyanlara da laf ederler. Cinsiyet ayrımları da çabası; onlara göre kadınlar evlerinde oturmalı ve trafiğe çıkmamalıdır. Ama otuzla gidilmesi gereken yerde doksanla genç bir kadına çarptıktan sonra en delikanlı halleriyle otuzla gidiyordum demekte bir sakınca görmezler.

Gel de dinle doktoru, gel de konuşma, hatta bağırıp çağırma becerebiliyorsan. Konuşacak onca şey varken, bağırıp çağırmadan rahatlayamazken gel de kulak ver kulak burun boğazcıya. Üçü bir arada yapıp ucuza getirelim dedik, keşke kıyıp paraya kalpçiye gitseydik. Taş gibisin, kafana göre takıl derdi, mutlu ederdi beni. Bir dahaki sefere artık...