AKŞAM POSTASI - 24.04.2019

685 kere okundu

Bir bakmışsın mutlusun, havalısın, keyfin yerinde. Bir de bakıyorsun rüya bitmiş, almışlar her şeyi elinden. Berbat şarkılar çalıyor radyoda, aptal bir adam aptalca cümleler kuruyor berbat şarkıların arasında. Gülüyor birileri ama hiç komik değil. Sonra haberler başlıyor. Tımarhaneden akşam postası... Nereye düştüm ben diyorsun, hangi günahımın cezası bu. Ding dong… Zil çalıyor, açıyorsun gözlerini. Kim bu saatte kapıya dayanır ki. Kim dayanır bilmiyorum ama ben o kapıya gitmem diyorsun içinden. Evet, merak etmiş olabilirim ama yataktan kalkmama değecek birisini beklemiyorum.

Uyanmış mıdır acaba diye geçirdim aklımdan; önce kendime sordum, sonra sana. Açmadın telefonu. Açsan belki sana gelirdim ya da sen bana gelirdin. Kahve içerdik, havadan sudan konuşurduk belki. Yeni bir dizi var. Eşi ölmüş bir adamın sıkıcı hayatı. Yeter diyor, bıktım istemediğim şeyleri yapmaktan. Olsan istemediğimiz şeyleri yapmazdık. Kapı çaldı tekrar, tekrar bakmadım kim olduğuna. Sen de bakmazdın. Üzerine konuşur, berbat espriler yapar ama yine de gülerdik. Çünkü neden gülmeyelim.

Bu saatte olmaz o dediklerin diyen yüzün geliyor gözlerimin önüne. Tamam, eşi ölü bir adam değilim ama ben de bıktım istemediğim şeyleri yapmaktan. İşe gitmem gerekiyor, kahvaltı yapmam gerekiyor, üstümü başımı giymem ve yüzümü yıkamam gerekiyor. Varlık sebepleri hakkında inandırıcı hiçbir teoremim olmayan bir dolu insanla gereğinden bir milyon saat fazla zaman geçirmem gerekiyor. Gerekmiyor aslında ama karşı koyamıyorum. Üstelik bunların hepsi yaşanırken mutluymuşum gibi davranmam gerek. Yoksa huysuz ve suratsız olarak fişlenmem kuvvetle muhtemel. Evet, onlar tarafından, varlıklarının sebebi henüz tespit edilememiş iki ayaklı, kokusuz, renksiz, koca ağızlı sıkıcı canlılar tarafından. Sen olsan böyle olmazdı.

Rüyaya mı dönsem diyorum içinden. Ama öyle lanet bir şey ki rüya dediğin, iyisi de kötüsü de tek seferlik. Bazı rüyalar var tekrar eden ama benim başıma gelmedi. Henüz o kadar hasta değilim. Benim sorunlarım gözüm açıkken. İki ayaklı canlılar varken, konuşup gülüşüyorlarken. O berbat parçaları da dinlerler biliyorum. Arada konuşan adama da güler bunlar. Tımarhaneden akşam postası.

Gömleğimi giyip lavaboya gidersin. Sabah uyanınca çiş yapar insanlar. Herkes yapar. Toksa bile alışkanlık olmuştur. Telefonu almazsın yanına. Sen olmasan ben alırdım. Önemsiz şeylere ayırdığımız zamanı güzel şeylerden çalıyorsak günahkârız. Sekizinci günah bu. Zamanı boşa geçirmek…  Gömlek fikri çok klişe biliyorum ama bacaklarına bakmak istedim sen yürürken. Yumurtalarımız az pişmiş. Eskiden ayarlayamazdın ama sonra öğrendin. Bu kez ben yapayım. Sen olsan yine yapardım ama açmadın telefonu. Gel derdim ya da ben geleyim. Film seyrederiz, kahve içeriz. Sevişiriz belki…

Kim öğretti bize gün doğunca uyanmak gerektiğini. Ben geceleri yaşayıp gün doğduktan sonra uzun bir süre yatakta kalmayı seviyorum. Bu kötü alışkanlıklar ruhumuzu öldürüyor hep. Bizi sıradanlaştırıp birbirine benzeyen et yığınlarına dönüştürüyor. Kim bu ahmaklara benzemek ister ki. Sen istemiyorsun, ben istemiyorum. Başka da kimse olmasın zaten. Ben başka kimseyi istemiyorum bu saatte. Farkında değil kapıyı boşuna çaldığının. Onlara sorsam benim deli olduğumu söylerler. Ama sormuyorum onlara. Çünkü biliyorum cevaplarını. Beni şaşırtmıyorlar. Kimseyi şaşırtmıyorlar. Ayakkabıları bile aynı hepsinin. Oysa eskiden ne kadar da önemliydi ayakkabılar. Ruhunu yansıtırdı sahibinin. Geçmişinden de haber verirdi, geleceğinden de. Şimdi hepsi birbirine benziyor. En eziği bile altı paletli bot giyebiliyor. Tımarhaneden akşam postası. Ben uyuyakalmışım. Sabaha yetişebildim ancak.

ÖZGÜR BIRAK KELEBEKLERİ - 11.04.2019

1307 kere okundu

Güzellermiş dedim. Cidden mi dedi, güzeller mi? Evet dedim, çok güzeller. Mahcup bir gülümseme belirdi dudağının sol yanında. Sola ve sağa doğru uzadı ağzı. Kocaman gözleri parladı. Teşekkür ederim dedi kısık sesiyle. Gülümsedim ben de... Beyaz dedim, lacivert ve bordo bantlar üzerinde... Kimin aklına geldiyse iyi yapmış. Neyi dedi, ayakkabılarımı mı? Evet dedim. Ayaklarımın da hakkını verirsin belki dedi. Vermem dedim, hiç vermem. Varsa kendileri alırlar haklarını. Hem baharla yaz arası gibi duruyorlar, sıcaktan ılığa kaçmışlar biraz. Lacivertleri maviye, bordoları da pembeye çalmak istiyorlar sanki.  Biliyorlar da nerede duracaklarını. Haklarını da bırakmazlar kimseye bence. Yine güldü, yüzünde ki mahcubiyet azalmıştı. Bence diye biten ya da başlayan cümlelere mesafeli dururdu. Ama sevmişti bu kez, ruhunu okşamıştı cümleler.  Bunların hepsini benim ayaklarım mı yapmış dedi. Ayaklarını küçümseme dedim ciddi bir sesle.

Bira kokuyordu nefesi. İçtin mi sen dedim. Evet dedi, birkaç bişey içtim, içmese miydim? İç dedim, karışmam ben. Karışsan da içerim ki dedi. Biliyorum dedim. Biliyorum dedi, her şeyi biliyorsun sen. Güldüm ben de. Kimse mükemmel değil dedim. Benim geldiğim yerde herkes her şeyi bilir. Bilmedikleri şeyler de boş şeylerdir zaten, bilinmese de olur şeylerdir. Sahi nereliydin sen dedi. Biliyorsun dedim. Yok dedi, bilen sensin. Ben bugün senin bildiklerini dinlemeyi seçtim. Alkol dedim, iyi geliyor sana. Bira içtim dedi, alkolle ne ilgisi var. İkimiz de gülüyorduk.

Ilık bir rüzgâr esiyordu denizden. Benim hikâyelerimde hep ılık rüzgârlar eser zaten. Okşar saçını kadının, kokusunu alır götürür tepelere doğru. Mor menekşeler açmıştır şimdi, papatyalar bi seviyor bi sevmiyordur. Açıktan koyuya dönüyordur yeşil. Serçeler yuvalarını yapıyordur. Ya nisandır aylardan ya da mayıs.  Eskiden olsa kelebekler de olurdu. Ama güzel olan pek çok şey gibi onları da bitirdik.

Neyi bitirmişiz yine dedi. Kelebekler dedim, bilir misin kelebekleri. Bilmez miyim dedi. Bizim oralarda çok olurdu eskiden, koşturup dururduk peşlerinde. Kıyıp yakalamazdık. Toz olurdu kanatlarında, dokunsak havaya karışırdı. Yaşayamazlarmış o toz olmadan. Öyle bilirdik ki hala öyle bilirim. Peşlerinde koştururduk sadece, kıyamazdık. Kıymış birileri dedim. Nasıl yani dedi. Yoklar artık dedim, ya ölmüşler ya da gitmişler. Kelebeklerin ömrü kısadır ki dedi, ölürler hemen. Öldü mü içindeki kelebekler dedim. Duruldu; yok dedi, ölmediler ama gizledim onları. Kimden dedim. Herkesten dedi, biliyorsun insanlar kötü. Ben de insanım dedim. Sen onlar gibi değilsin dedi. Bahardandır dedim. Ne dedi. Kanmaya hazırsın dedim. Güldü… Özgür bırak kelebekleri dedim, gizli gizli yaşanmaz!

BAHAR GELDİ DİYORLAR - 08.04.2019

996 kere okundu

Gideceği yer bilinmese de başlamalı bir yerden, kurulmalı cümleler kurallı kuralsız. Aralara yeşilli morlu çiçekler serpiştirilmeli. Meltem esmeli usul usul denizden. İyot kokusu getirmeli huzura özlem duyanlara.” Ne kadar az bilirsen o kadar az uyursun.” demiş Gorki. Bilinse de bilmezlikten gelmeli. Gelmeli yani her nereye gittiyse, her nerede kaldıysa gelmeli oradan. Başlamalı çünkü; mart bitti, nisan yol aldı çünkü. Yeşerdi uzaklarda dağlar, kaldırım diplerinde çimler, ağaçta yapraklar, gönülde yeni yeni sevdalar yeşerdi. Bahar geldi diyorlar, inandım ben.

Sabahları daha güzel uyanıyorum artık, güneş doğmuş oluyor. Çarşaf bırakmıyor yakamı, yastık şarkılar söylüyor. Açıl perde açıl diyorum, açılmıyor. Kalkıp yataktan kendi işimi kendim görüyorum. Buyur ediyorum güneşi odama. Pencereyi aralayıp temiz havayı dost ediyorum güneşe. Mutfağa yürüyüp su ısıtıyorum, kahve yapıyorum kendime. Şeker kullanmıyorum. Müzik açıyorum kendime; Kerem Kekeç söylüyor; Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün... Baharda ölür mü insan hiç, ilahi Kerem!

Sokaktan martı sesleri geliyor, çöp karıştırıyor yine utanmazlar, kedilerle kavga edecekler yine. Bir martı olsam diye geçiriyorum içimden; Jonathan gibi gün batımına dek uçsam. Yorulduğum yerde dinlensem, acıktığım yerde yesem. Hiçbir şey yapmak istemediğimde bugünü geçirmek için harika bir yer burası diyebilsem. Ne bağım olsa bir yerle, ne de gönlüm kalsa kimsede. Beni ilgilendirmeyene uzaktan baksam, yakınına süzülsem gönlüme bahar getirenin. Nereden gelip nereye gidiyorsun diye soran olursa denizden desem. Denizden geldim, denize gidiyorum; üstelik mevsim de bahar.

Kısa hayatlar kadar güzeldir kısa cümleler de. Peki dersin, tamam dersin, neden olmasın dersin. Damağında bırakır tadını kahve, usul usul akar gider içine, ısınır için. İyi şeyler iyi hissettirir insana. Bahar sabahı gibi, pencereden odaya dolan ilk ışıklar gibi, kahve gibi. Sevdiğin bir sesten dinlediğin sevdiğin bir şarkı gibi. Mutluluk küçük şeylerde saklıdır, evi içinde olanın evinde saklıdır mutluluk. Baharı bilmeyenin neyine yaz, Karun kadar malın olsa ne fayda.

BEN SİZDEN DEĞİLİM - 29.03.2019

716 kere okundu

Hocam diyor ben mateistim. Mateist ne ola ki diyor hocası. Matematiğe inanıyorum hocam diyor. İnanın matematiğe. Çünkü en az o yalan söyler. Başka şeylere de inanın. Hatta inanmayın. Ama bilerek yapın bunu. Körü körüne değil. İnanarak yapın bunu. Hakkını verin yani. Sıkışınca gökyüzüne bakan ateist olmayın. Her türlü çakallığı yapıp Müslüman olmayın. Üç beş iki muhabbeti yapıp dört dört iki oynatmayın yani. Özünüz sözünüze yakın olsun. Zor değil zira. Hatta diğerinin yanında çocuk oyuncağı sayılır. İki yüzü idare etmekten kolaydır tek yüzle uğraşmak. Ben yapamam sizin yaptığınızı elimden gelse bile. Sizden değilim çünkü.

Aptalız vesselam, kalitesiz aptallarız üstelik. Birinci çoğul şahıs kafanızı karıştırmasın. Ben sizden değilim, hiç olmadım, Allah oldurmasın. Diyor ki muhterem; “okuyanla okumayan bir olur mu hiç.” Olmaz aga olmaz. Bilmeden bilgin olmak moda oysa, görmeden alim olmak… Her yaptığını haklı sanmak tabii ki mutlu eder insanı. Ama değilsin işte, değilsiniz. Toplumun genel hali ortada. İçi boşaltılmadık hiçbir şey kalmadı. Orhan Gencebay şarkısında dans disko yapıyor ergen, yapsın. Ama aynı Orhan Gencebay’a siyasi sebeplerden dolayı küfür de ediyordu daha dün. Siyasallaşmayana kötü gözle bakan, karşı siyasi görüşten olana da tavır alıyor. Sırf tavır eyvallah, yetmiyor hor görüyor, aşağılıyor. Linç ediyor fırsatını bulunca. Daha düne kadar dişlek dinsiz dediği Fazıl Say’ı el üstünde tutuyor şartlar değişti diye. Hani Müslümandın sen, hani sen özgürlükleri savunuyordun. Geçiniz efendim geçiniz. Boku hak eden sizin burunlarınız ama bizi de peşinizden sürüklüyorsunuz.

Demet Akalın dinliyor çocuk, Hande Yener dinliyor. Ucuz olan her şey kolay elde edilir ve hızla tüketilir. Diğer bir çocuk caz dinliyor, bir diğeri türkü dinliyor. Bir çocuk annesiyle birlikte çukuru seyrediyor, diğeri kitap okuyor. Bir çocuk boş zamanlarını spor yaparak değerlendiriyor, diğeri sosyal medyada öteye beriye zıplayarak. Anne baba ne yaparsa, çevresi nasıl davranırsa çocuk da aynısını yapıyor. Ama aynı çocuklar bir araya gelince ucuz olan makbul oluyor. Keyif veren caz değil Hande Yener oluyor. Sonra ayıkla pirincin taşını. Sanatla ruhu doymayan çocuğa siyaset empoze ediliyor. Vatanı kurtaralım diyor biri, diğeri de aynı şeyi söylüyor. Karşı taraflar birbirini suçluyor vatana ihanet etmekle. Benim vatanım çocuğum arkadaş. Ben çocuğuma ihanet edemem size benzemesine izin vererek. Kötüsünüz siz zira. Bilerek ve isteyerek kötüsünüz. Ben sizden değilim.

Bahar göz kırpıyor görmek isteyene, el sallıyor, içini ısıtıyor. Sanırsın her yana cemre düşmüş. Adam arkadan korna çalıyor kırmızı ışıkta beklerken. Kadın yolun ortasından yürüyor kaldırım varken. Gücü yetene bağırıyor kuyruktaki adam; “niye bekletiyorsun bizi.” diye. Maçan yiyorsa git başındaki adama bağır canım kardeşim. Hem bu kafayla çok daha kuyrukta beklersin sen. Kendine Müslümanın da, kendine demokratın da sonu boklu çukur. Doğruyu bulmak için doğru olmak gerekir. Başkalarının doğrusuyla doğruyu arayanın sonunu televizyonlardan seyredebilir, gazetelerden okuyabilirsiniz. Pardon, sizin okuma alışkanlığınız yoktu dimi; unutmuşum! Gerçi okusanız da işinize geldiği gibi anladığınız için okumanız mı daha iyi okumamanız mı karar veremedim henüz. Siz konuşun; kullanmadığınız aklınızın yıllarca uğraşsanız almayacağı konularda bile en üst perdeden, her konuyu hakimmiş gibi konuşun. Cevap vermem size, azıcık aklım bunu söylüyor bana zira. Ayrıca size cevap veren sizden olurmuş gibi de bir his var içimde. Ki ben sizden değilim, Allah da etmesin!

İKİ YAKA - 21.03.2019

575 kere okundu

Konuşabiliyorum; çünkü is lambada, duman dağda, akşamdan yağmur yağmış, dereler çamur taşımış denize. Bir de sen… Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilmem. Hepsinden beter.

Boğazda gemiler, aramızdan akıp giden gemiler. Öyle efkâr yüklü, öyle hüzünlü gemiler. Tanımadığım bayraklar çekilmiş gönderlerine, sulara teslimler. Ah o gemilerde sen ve ben... Olmaz bilirim ama yine de kapatırım gözlerimi. Hayal edebildiği sürece yaşar insan demiş bir düşünür. Ben kurmuyorum demiş bir diğeri, olmuyor çünkü. Olmayan ve de olmayacak hayallerde bir sen, bir ben, bir de gemiler. Aramızdan usulca akıp giden gemiler. Gecenin sessizliğinde ay ışığına sığınan bilmediğim ülkelerin bilmediğim gemileri. Şimdi sen de bana ben bunları sana nasıl söylesem.

Çıkar fırtına, savurur seni bir yakaya, beni bir yakaya. Saç baş dağılır, ıslatır yağmur. Mart dokuzudur, baharı müjdelemesi gereken hava üşütür içimizi. İçimiz o eski iç değildir artık zaten. Boğazı terk etmiştir gemiler Karadeniz’den. Gecenin kolları da ısıtmaz, kadehteki şarap da.

Varsın böyle geçsin ömür, varsın varmasın iki yaka birbirine. Varsın lambada is, dağda duman olsun. Kaybolmasın kimse kimsenin gözlerinde. Dönmesin giden, gelmesin beklenen varsın.

Susabiliyorum; çünkü kader varsa ki var gibi görünüyor, eninde sonunda ona doğru çiziyor yolunu insan. İnsan dediğin yorgunluktan ibaret... Dursa dinlenemiyor, gitse yolu yol değil.

SEVİMSİZ KEDİCİLER - 03.03.2019

517 kere okundu

Diyor ya Nazım "Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?" Bizim ki de o hesap; siz kedi seviyorsunuz diye bizim de kedi sevmemiz şart mı? Senin doğrun benim doğrum olmak zorunda değil, senin yolun benim yolum değildir belki. Senin öğrendiklerinden farklı şeyler öğrenmişimdir ben. Senin baktığın yerde senin gördüğünden farklı şeyler görüyorumdur. Hani hoşgörü, hani özgürlük? Kediye zarar veriyorsam çıkar sesini, dikil karşıma. Ama sırf sen sevdin diye sevmek zorunda değilim bir şeyi ya da bir kimseyi. Hem senin sevdiğin kedi benim sevdiğim balığı yiyor; sevdiğin sevdiğimi yiyor ey arkadaş. Sen neyin sevgisinden bahsediyorsun daha…

İçinizdeki sevgi açlığını gidermek için kedilere sığınıyorsunuz diye eleştiriyor muyum ben sizi. İçinizdeki boşluğu doldurmak için kedileri kullanıyorsunuz diyor muyum? İnsanlarda kaybettiğinizi kedilerde bulamazsınız diye nasihat ediyor muyum? Abartılan her tür sevgi bozuk psikolojinin yansımasıdır der kitap, alın okuyun diye gözünüzün içine sokuyor muyum? Davranışlarınızdaki samimiyetsizliği güne eşit olarak dağıtmaktaki başarınızı alkışlamıyor olmam sizi takdir etmediğim anlamına gelir. Ama eleştirmiyorum da. Hayat sizin hayatınız. İster seversiniz ister sevmezsiniz. Ama siz sevdiniz diye başkaları da sevsin diye diretemezsiniz.

Çok olmakla haklı olmak arasındaki farkı kavramanız zor biliyorum. Çoksanız haklısınızdır da diye kim öğrettiyse iyi yapmamış. Zira doğruluk çokluktan bağımsızdır bazen koca bir dünyada bir kişi doğruyu söylüyordur ama yargılanıp asılır. Dünya yuvarlaktır ve döner. Bu kalabalıklar bunu kabul ediyor diye değildir. Kimse kabul etmediği zaman da bu inkar edilemez bir gerçektir. Sizin doğrularınız başkalarının doğruları olmak zorunda değildir. Başkaları sizin yanlışlarınıza da doğru demek zorunda değil. Herkes kedileri severse kediler daha iyi canlılar olmaz. Hindistan’da tapılan ineklerden imambayıldı yapan insanlarsınız siz. Siz kimi severseniz sevin ya da kimden nefret ederseniz edin. Bırakın diğer insanlar da bu özgürlüğü yaşayabilsin.

SÖZ ALTINDIR - 26.02.2019

771 kere okundu

İki yaşında başladım konuşmaya. Yirmi yıl konuştum kesintisiz, nefes almadan hiç, bıkmadan ve usanmadan. Sonra bir baktım kimse dinlemiyor, kendi kendime konuşuyorum ben. Yirmi yaşındasın dile kolay ve kimse umursamıyor ne dediğini. Yıkım, öyle böyle değil hem de. Sorsalar neler neler anlatıyorum. Ama öyle değilmiş, milletten öğreniyorum sonra.

Susmak istedim ama olmadı, beceremedim. Bir süre hem konuştum hem pişman oldum. Kimsenin dinlemediğini bile bile konuşmak zor, yaşayan bilir ancak. Kendi gürültüsünden rahatsız olur insan. Saç olsa kesersin, kıyafet olsa değişirsin ama ses bu; kulağını tıkasan da durmaksızın cümle kurduğunu biliyorsun. Kendinden kaçamıyorsun; çok denedim, olmadı.

Dedim bu böyle gitmez, yaş olmuş yirmi beş – otuz. Bir şey yapmalı, bir çıkış yolu bulmalı. Susmayı beceremiyorsun, konuşsan dinleyen yok. Bir dinleyen bulmalı. Bıktırana kadar konuşmalı buldum birkaç tane ve konuştum bıktırana kadar. Bıktılar ve gittiler. Kendimle arkadaş olmuşum bu işlerle uğraşırken. Baya baya kendimle dertleştim bir gün; aydınlanma oldu o an, bir ışık yandı yandı söndü kafamın sol üstünde. Yandı yandı söndü – yandı yandı söndü ve yandı yandı sönmedi. Buldum dedim. Kafasına elma düşmüş Newton gibi hissettim kendimi, yer çekimini bulmuştum.

Kendimi dinlemeye karar verdim. Ben konuştum ben dinledim, ben konuştum ben dinledim. Zamanla sıkıldım kendimden, sustum, dinlendim. Sonra tekrar konuştum ve tekrar dinledim. O kadar çok konuşurlar ki der Octavia Paz Yalnızlık Dolambacı’nda Meksikalılar için. Doğru sözler bile kaybolur gider kalabalığın içinde, kimse duymaz. Ben kaybetmedim doğru sözlerimi kelime kalabalığının içinde, cımbızla ayıkladım tek tek. Hem konuştum, hem tarttım, hem konuştum hem kestim attım. Doğrular biriktirdim kendime, yanlışlarımdan emin oldum. Umursamamayı öğrendim; hem dinlemeyenleri, hem kendimi. Öğrenmek dünyanın en güzel şeyi. Öğrendikçe öğrenesi geliyor insanın. Doyumu mümkün olmayan bir açlık… Ve öğrendikçe susman gerektiğini de anlıyor insan. Ama yetmiyor anlamak. Sigaranın sağlığa zararlı olduğunu bilip de bırakamaz ya insan, bırakmayı dener dener de her seferinde başarısız olur ya. Ben de oldum. İnsan başarısızlıklarının bütünüdür der kitap. Hangi kitap bilmiyorum, sormayın lütfen. Benim umursamadığım çok başarısızlığım oldu. Kendimi seviyordum ve bu pek çok şeyi hallediyordu.

Etrafınızdaki insanlar sizden bir şeyler isterler. Alanlar kalır, alamayanlar ise zamanla çeker gider. Eğer verecek şeyiniz yoksa yalnız kalırsınız. Bencilce bir kısır döngüdür bu. Her ilişki o veya bu şekilde çıkarlar üzerine kuruludur. Sizi mutlu etmeyen insanı bile zamanla sevmez olursunuz. Ben insanlar için bir şeyler biriktirdim. Her şeyden biraz var bende. Hiçbir şeyden tam olmaması kimsenin umurunda değil. Etrafta o kadar boş insan var ki az biraz bir şeylere sahipseniz sizi hayatlarından çıkarmıyorlar. Kendimden biliyorum; ben olsam beş dakika tutmam kendimi etrafımda.

Okuduklarınız, gördükleriniz ve dinledikleriniz zamanla sizi oluşturuyor. Yaşadıklarınızdan çıkardığınız dersler için kullanıyorsunuz bunları. Farkında olmadan kendinizi yaratıyorsunuz. Ama iyi ama kötü… Ne kadar öğrenirseniz, ne kadar çok bilgi edinirseniz seçeneğiniz o kadar artıyor. Çok seçeneğim vardı, ben kendimi seçtim. Ve konuştum kendi kendime. Çevrenizde size burun kıvıran insanlar olacaktır, benim bir dolu var. Tanımadan, etmeden hükümler vereceklerdir. Ben veriyorum. Umursamayın onları. Onlar sizin çok umursadığınızı düşünse de umursamayın. Ama konuşun kendinizle. Eğer doluysanız anlatacak çok şeyiniz vardır. Eğer sizden bir çıkarları yoksa dinlemezler sizi. Bencillikleri izin vermez zaten. Egoları götlerini kaldırır hep, itiraf edemezler kendilerine bile. Hele de ukalaysanız vay beni vay. Çok da konuşuyorsanız hiç şansınız yok.

Hem okuyor hem de yazabiliyorum. Bakıyor ve görebiliyorum. Neredeyse konuşabildiğim kadar dinleyebiliyorum da. Bencil insanlar için hayat aslında daha zor. Ama ayaklarınızın üzerinde durabiliyorsanız yolun yarısından sonra tek başınıza da yürüyebilirsiniz. Konuşun; varsın kalabalıkta kaybolup gitsin sözünüz, varsın dinlemesin kimse. Susandan değil konuşandan yarar var. Konuşandan değil, susandan zarar gelir. Söz altındır zira sükutsa gümüş.

SAYGILARIMLA... - 06.01.2019

716 kere okundu

Yasaklansın uyanmak sabahın köründe; işe gitmek, trafikte zaman kaybetmek, korna sesleri, insan kalabalıkları, kirli kaldırımlar yasaklansın. Saygısız insanlar başka bir evrene sürgün edilsin, ocak ve şubat aylarında kar yağsın her yere, aralıkta da yağsın hatta. Yazları sıcak olsun, her isteyen girsin denize. Şezlonglardan ücret alınmasın, deniz kenarı diye hamburger, kola normalin iki katı olmasın. Yağmur yağmasın mesela her kafasına istediğinde, kaçmasın keyif tam da yerindeyken. Yasaklansın uyanmak sabahın köründe; çocuklar kurslara gönderilmesin. Piyanoymuş, baleymiş, basketbol kursuymuş hep öğleden sonra üç-dört civarı olsun. Kazara çalışıyor olanlara bu saatlerde izin verilsin. Elde ne var ne yok verilsin yani, esirgemesin mutluluğu insan insandan. Aç gözlülük de yasaklansın misal…

Siyasi iktidarlar siyaset yapmasın artık. Altmış üç yaşını geçen kim varsa devleti yönetmesine izin verilmesin. Altmış üç yaşından küçük hevesliler varsa onlar da aptallıklarına doymasın. Ama kimsenin aptallığı üç yılı geçmesin. O da yasaklansın. Üç yıl yöneten yerini başkalarına bıraksın. İhtiyaç kadarı üretilip, fazlası için enerji harcanmasın. Stok yapılmasın, elde kalmasın, dert olmasın.

Tütün tiryakileri tütün tarlalarının etrafına toplansın. Son bir kez keyif yapılsın. Tarlalar ateşe verilip özgürce dumanı içine çekilsin. Ama son olsun bu. Bir daha sigara içilmesin, ciğerine yazık insanın. Kokuyor ayrıca pis pis. Alkole karışılmasın. Ama karışılmıyor diye de boku çıkmasın. Ağzıyla içmeyi bilmeyenler meyhanelerden uzak dursun. Sosyal medyada rakı içtim, şarap içtim diye övününce kendini modern sananlar önce katrana bulansın sonra tavuk tüyüne, ardından da sokak sokak gezdirilsin. Namaz kıldım, hacca gittim diye övündükleri için aynı işleme tabi tutulanlarla karşılaşılırsa birbirlerini yemeleri serbest bırakılsın. Hiçbir taraf korunup kollanmasın. Sosyal medya da kaldırılsın hatta. İnsanlar fazladan sevişmek isterse bu işi profesyonel olarak yapanların istihdam edildiği kerhanelere gidilsin. Fazladan sevişenden vergi alınsın yani. İnternet bilgiye ulaşmak için kullanılsın, duvara fazladan çizik atmak için değil.

Bakmayı beceremeyen çocuk yapmasın. Çocuk yapan çocuğuyla ilgilensin. Eğitsin, öğretsin, refakat etsin, örnek olsun. Kariyer yapacağım diye boş beleş işlerde çalışıp bebeğini elin bakıcısına emanet etmesin. Kadın ya da erkek biri evde dursun. İkisi de durmak istemiyorsa yazı tura atılsın. Evde çocuk bakan ev işlerini de yapmak zorunda kalmasın, hizmetçi olmasın yani. İşten eve dönerken salınılmasın. Çocuk bakmak zor iş. Gelip evde durana yardım edilsin. Dayı, hala, dede, anane de çocuk üzerinde hak sahibi olsun. Her boku bir kişi tarafından bilinmesin. Bırakın sizi başkaları da beğensin. Ben harikayım tribine girilmesin. Kat kat giydirilmesin çocuklar. Hamburger yedirilmesin. Çikolatadan uzak durulsun. Memeler deforme oluyor ya da zor geliyor diye çocuktan anne sütü esirgenmesin. Hazır gıdalara saldırılmasın. Sebze yemeyen çocuğa ısrar edilmesin ama bir müddet aç bırakılıp sebzeyi sevmesi için teşvik edilsin. Kolayına kaçılmasın yani. Kolayına kaçanlar, sorumluluğunu başkalarına yıkanlar, ilgileniyormuş gibi yapanlar kısırlaştırılsın.

Futbol maçlarına gidenlere iq testi yapılsın. Altmış beşin altında olanlar statlara alınmasın, yorum yapmasına izin verilmesin, söz sahibi olmasın. Futbol yasaklansın hatta birkaç yıl. Her ay bir kitap okumayan, tiyatroya gitmeyen, klasik müzik dinlemeyenler yönetici olmasın. Spor gazeteciliği yasaklansın. Hatta gazetecilik yasaklansın. Ülke genelinde söylenen yalanlar dörtte birine indirilsin, masumlaşsın. Kimse kimseye inanmasın bu dört yılda, güvenmesin. Kimse korunup kollanmasın, ofsaydı biliyor diye hiçbir gerzek kendisini zeki sanmasın.

İmkânı olan haftada üç kez sevişsin, savaşlar yasaklansın. Savaşmaktan bahseden her kim varsa iç çamaşırının içine iki akrep yirmi dört tane de örümcek hapsedilsin. Yaşarsa bir daha fikri sorulmasın, konuşmak isterse müzik son sesine kadar açılsın.

Öğretmek istemeyen öğretmen olmasın, iğrenen doktor, kendisini beğenen yönetici olmasın. Kendisine hakim olamayana silah verilmesin, vicdansıza ve duygusala hak hukuk teslim edilmesin. Trafikte sinyal vermeden sağa sola dönüş yapanların bir tarafına sinyal kolu sokulsun. Gereksiz yere korno çalanlara da aynı sinyal kolu hediye edilsin. Devlete para lazım diye mahalle arasından araçlar çekilmesin. Her kırmızı ışıkta geçene ceza kesilsin; sürat yapana da, tehlikeli araç kullanana da sektirmeden ceza hükümleri uygulansın. Ama öğretmek istemeyenin öğretmen olması kesinlikle yasaklansın. İnsan ruhundan anlamayan sırf psikoloji okudu, kitap karıştırdı diye sorun çözmeye çalışmasın. Merdivenlerden sekerek indi diye, saçını kırmızıya boyattı diye elli yaş üstü insanlar deli sanılmasın. Sırf özgürlük verilsin diye on beş yaşındaki çocuklar başıboş bırakılmasın. İki koyun güdemeyecek insanlara onlarca, yüzlerce insan emanet edilmesin.

Had bilinsin, nazik olunsun, hoşgörüden uzaklaşılmasın. Empati diye bir şey var, yapmayan yirmi dört gün bir odaya hapsedilip empati konulu filmler seyretmeye zorlansın. Ardından bir sınav yapılsın, başarılı olmazsa aynı işlem on iki gün daha tekrarlansın. Hor gören insana vasıfları sorulsun. Hor görülen getirilip hor görenin her vasfına tek tek tükürmesi sağlansın. Çok çalışana çok, az çalışana az imkân sağlansın. Güçsüzün, sakatın, yaşlının ve çocuğun bir dediği iki edilmesin. Bokunu çıkaran olursa önce tatlı dille anlatılsın. Olmuyorsa onlara da film seyredebilecekleri bir ortam yirmi dört gün tahsis edilsin. Yaşlılara karışılmasın ama. Olmamışsa olmaz artık, ısrar edilmesin.

Yılbaşı bileti, şans oyunları, kumar makineleri, ücretli park yerleri, valeler, bahşişler yasaklansın. Poşetten yirmi beş kuruş alınmasın. Ama yarım poşetlik alış veriş yapıp on tane poşet aşıran teyzelerin de zuhal topal izlemesi yasaklansın. Zira daha caydırıcı bir ceza gelmiyor aklıma onlar için. Seda sayan, Ahmet çakar, ertem şener, şafak sezer, nihat doğan gibi tv ünlüleri halk içine kafalarına poşet geçirilmeden çıkarılmasın. Bunlara verilen poşetlerden bir lira alınabilir, kimseler karışmasın.

Siyasi cümleler kurarken Atatürk’ten, İslamiyet’ten ya da diğer kutsal değerlerden bahseden insanların selamı alınmasın, selam verilmeye tenezzül edilmesin. İnsanı kullanmaya çalışan, duygu sömürüsü yapan kişiler belki utanırlar diye çıplak bırakılsın. Kraldan çok kralcılar, ölümüne tarafcılar, taraf olmayana yan gözle bakanlar da bu çıplaklara bakmak zorunda bırakılsınlar. Yine bu kişiler rehabilitasyon amaçlı zorunlu olarak eşleriyle ya da sevgilileriyle sevişsinler. Düzelmeyenler saygısızların sürüldüğü evrene sittir olup gitsinler.

İmkanı olanın delirmesine izin verilsin. Delirenler el üstünde tutulsun. Zira dikkatli bakanlar göreceklerdir ki deliler akıllılardan çok daha keyiflidir.

Saygılarımla…

ESKİ YIL - 31.12.2018

495 kere okundu

Başlayan her şey bitiyor; dert de bitiyor neşe de, gün de bitiyor gece de. Tut işte bir yıl daha bitiyor. Daha dün milenyumda her şey altüst olacak demiştik de olmamıştı bir şey. On dokuz yıl olmuş, dile kolay. Ne çabuk geçiyor zaman, insafsız zaman, vefasız zaman.

Seksenli yılların başı, okula gitmiyoruz daha. İşlemeli cam bardaklarda sarelleler var o zamanlar, ekmeğe sürmüş annem, yiyoruz abimle... Babam elleri dolu giriyor kapıdan. Mandalina almış, elma almış, kabuklu fıstık almış. Yılbaşı kutlaması var evde. Mevsim kış haliyle, dışarıda kar var, soğuk var. Poşetlerin içinde sürpriz var, incir kurusu. Minik oval paketlerden almış her birimize; dört tane. Payıma düşeni kapıp evden dışarı atıyorum kendimi. Elli metre yukarıda babaannem var, halalarım, amcam var. Annem sesleniyor ardımdan ayaklarını giy diye. Çıplak ayaklarım, sadece terlik var, soğuk var, bitmek tükenmek bilmeyen yaşama sevinci, neşe var. Ama üşümüyorum o zamanlar; hem çocuklar üşümez ki, büyükler üşüyor zanneder onları. Sonrasını hatırlamıyorum, kimin yanına fittim, kime ne söyledim hatırlamıyorum. Muhtemelen payıma düşeni göz açıp kapayıncaya kadar bitirmiş, sonra da ciğercinin kedisi gibi abimin ya da ablamın peşinden gezdirmişimdir ya da Çiğdem’i kandırmanın yollarını aramışımdır. Başarısız olmam söz konusu değil, en kötü ihtimalle annem koşmuştur yardıma. Emir demiri kesiyor o zamanlar, annemin her sözü kanun hükmünde!

Bilmiyordum o zamanlar güzel şeylerin çabuk bittiğini. İncir kurusu biterse abimden ablamdan alabiliyordum, mandalina torbanın içinde ne çok görünüyordu. Sonsuz bir kaynaktan bonkörce sunuluyordu mutluluk. Annemin sözünün üstüne ebediyen söz söylenmez sanıyordum. Eşkinlikteki cavcaga fındıkları da eksik olmayacaktı hayatımızdan, her kafamı çevirdiğimde rüzgârda kuzulayan Karadeniz’i görecektim. Galafka’nın adam öldüren yolu, köy çeşmesinin soğuk suyu bitmeyecek sanıyordum. Bitti ama…

Sonra hava karardı gece oldu, gün bitti, o yıl bitti, sonraki yıl da bitti, bir dolu şey bitti. Seksenler geçti, doksanlar da geçti harala gürele. Kâh eksildik kâh arttık. Milenyum dediler, telaşlandık. O da geldi gitti diğerleri gibi. Sarelle vazgeçti işlemeli cam bardaklardan. Mandalina kaybetti hükmünü. Hatırı sayılır sevinçler yerini gel geç sevdalara bıraktı. Yılbaşı haramdır dedi birileri. Dansözlere rastlamaz olduk otuz bir aralığı bir ocağa bağlayan gecelerde. Dindar gençleri pek medeni şehirlerin meydanlarında turist kadınları taciz ederken görür olduk. Son rakama çıkan ikramiyeler bile mutluluğu esirger oldu. Büyük ikramiye o kadar da büyük değildi artık. Kazanan da mutsuzdu, kaybeden de.

BİR ŞEYLER KAHROLSUN! - 28.12.2018

898 kere okundu

“Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.” Der öyküsünde Sait Faik Abasıyanık. Ve sonlandırır cümlesini “Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Diye. Alemdağ’da birden çok yılan var çünkü. Gönül kelebeklerin kanat çırpışındaki sessizliğe meyletse de akıl gürültücü canlıların uğultusuna takılmaktan alamaz kendini.

Ne güzel şeydir insan ve ne kötü. Aklını başından alan da odur, aklını kaçırtan da. Seni bulutların üzerine çıkaran da odur dipsiz kuyulara terk eden de. Siyah da odur beyaz da.

Yalnızlığından yaratılmayan insanların kalabalıkta kayboluşunun öyküsüdür bu. Kargaşanın içinde hiç olmanın, iğreti durmanın öyküsü... Sabahın mutsuzluğu da bundan ötürüdür akşamın kederi de. İnsan içine karışmadaki hevesin tek sebebi yalnızlıktan duyulan korkudur aslında; dostluk denen şey yalandan ibarettir, neşenin hükmü ikiyüzlülüğe zorlar kişiyi. “Sevme beni der, hak etmiyorsam sevme beni. Ama saygı duy lütfen. İnsanım ben. İnsan olduğum için saygı duy. Benim için değil, kendin için yap bunu.” Çünkü saygıyı kaybettiğimiz yerde insanlığımız da uçup gitmeye başlar elimizden, çünkü saygıyı kaybettiğimiz yerde sevgimiz de değersizleşir usul usul.

Çiçeklerin kokusu yoktur artık, otun, çimenin özgürce uzamasına izin verilmez. Yapraklar inatla süpürülür Arnavut kaldırımından bozma asfaltlardan. İçindeki kiri eliyle temizleyebileceğini zanneder insanoğlu. Yanılır ama söylemez kimseye, kendinden bile gizler kendine dair hayal kırıklarını. Batar yalnız kaldığında parçalar, atar kendini sokağa, kalabalıklara karışır, bağrış çağrış sürüklenir ordan oraya. İçinden gelen o sesi duymamak içindir gürültüsü.  

Uyuşturucu gibidir kalabalıklar artık. Unutturur olanı biteni. Acıların üzerini kapatır. Plastik güller kokmaya başlar, beton yığınları ilham vermektedir artık. En sade şeyler bile süslenir gereksizce, methiyeler dizilir söyleyenin de, duyanın da inanmadığı. Seçilip alınır bir gövde ve hızla tüketilir, sonra bir başkası ve bir başkası… Tükettikçe tükenilir.  Beden de hükmünü kaybetmiştir artık, ruh da. Ölmeden mezara girilir, daha ısınmadan yatak teslim olunur uykuya. En iyi haldir bu, uyumak kaçmaktır kötü gidenden.  

Günaydın o zaman. Bunca yalnızlığı, bunca uğultuya, yalan dolana günaydın. Burun kıvırana, öyleymiş gibi davranana, derdini başkasından ötürü sanana günaydın. İçi kötülükle dolana, dostunu kollamayana, insan seçene günaydın. Vefasıza günaydın, hayırsıza, uğursuza günaydın... Her şey bununla başlıyor zaten, bu yalanla. Aymayan günü karşılayan ikiyüzlü bir yalanla; günaydın.