KORELİ HASAN - 13.11.2018

858 kere okundu

Şehri saran sis bulutu zaman zaman gövdeme ağır gelen kafamı da içine almış. Göremiyor ve düşünemiyorum; iptal olmuşum. Şikâyet etmekten yaşamaya zaman(ım) kalmamış. Algımı ıssız bir dağ başına göndermiş, işlerimi bitirdikten sonra ben de yanına giderdim diye hesaplıyorum. Olmuyor çünkü! Cumartesileri çalışmamak, akşamları spor yapmak, uyumadan önce okumak, deniz kenarına inip, bir kayanın üzerine tüneyerek balık tutmak istiyorum. Başaramadım ve acısını başkalarından çıkartıyorum.

Öncesine yetişemedim, yirmi yaşımı geçmiştim tanıdığımda. Kore gazisiydi. Siyah paltosunu kambur sırtına atar, yavaş adımlarla yürürdü. Üç ayda bir aldığı maaşla geçinirdi. Öyle sanıyorum ki askerden önce de pek çalışkan değildi. Haftada bir içerdi; bira olsa gerek… Rakıya dayanacak kadar güçlü görmedim onu hiç. Gerçi ne çelimsiz adamlar neler neler yapardı da şaşırırdı insan. Ama Hasan Dayı öyle değildi. Görmedim kimseyi şaşırttığını. Vatan görevi bitince ticaret yapmak istemiş. Babadan kalan tarlalardan birini satıp zahireci dükkânı açmış. Acemi birliğinden bir arkadaşını da ortak etmiş kendine. Bir zaman iyi gitmiş işleri, keyifleri yerinde olmuş hep. Araba bile almışlar altlarına iki ortak; Chevrolet Blair, bin dokuz yüz elli beş model, dört kapılı, kırmızı. O ilçede durur, arkadaşı İstanbul’da iş kovalarmış. Yüklüce mal alıp satmaya başlamışlar. Fındık ayı geldi mi çiftçiden yüksek parayla fındığı peşin alıp, İstanbul’daki büyük adamlara veresiye verirlermiş. İyi de para kazanırlarmış. Gel zaman git zaman ortağı pek uğramaz olmuş dükkâna. Ne zaman sorsa İstanbul’da işlerim var dermiş. İstersen ben durayım sen git diye de üstelermiş. Ama Hasan Dayı memleketinden bi askerlik için ayrılmış. Devlet baba da tutmuş onu Kore’ye göndermiş. Çok zor zamanlar görmüş. Eğer sağ salim eve dönersem bir daha da ayrılmam diye söz vermiş kendine.

Veresiye alalım fındığı bu yıl demiş acemi birliğinden asker arkadaşı. Bir bizde para bi yana mal bi yana, başka herkes veresiye. Olur mu demiş Koreli Hasan. Olur demiş acemi birliğinden arkadaşı. Hem kimin kaç kuruşu kalmış bizde bunca zamandır. Bizim kadar kıymet veren mi var mahsule. Peki demiş Koreli. Sen nasıl diyorsan öyle olsun. Zaten benim kafam pek basmıyor bu işlere biliyorsun.

Yüklüce fındık almışlar elli sekiz ya da elli dokuz senesinde. İyi paraya da almışlar üstelik. Ama veresiye. Şaşırmış ahali. Bu Koreli büyüttü işidiye konuşur olmuşlar. Komşu ilçelerden de fındığını sırtlayan dayanmış dükkânın kapısına. Demişler Koreli al bu fındığı, parasını sonra da versen olur. İki depo daha tutulmuş çuvalları yığmak için. Ortağı haftada bir kamyonları yükleyip İstanbul’a taşırmış fındığı. Beş senede yapacakları işi bir ayda yapmışlar. Ürününü yirmi gün-bir ay vadeli veren çiftçi gelip gider olmuş, sıkıştırmaya başlamış para diye. Koreli telefonla aramış ortağını defalarca ama ulaşamamış. Ulaştığı zamanlarda da ha bugün ha yarın diye cevaplar almış. Ama ne gelen olmuş ne giden.  Homurtular ayyuka çıkmış, olmuş mu Koreli Hasan Tüccar Hasan! Hır çıkartmaya başlamış fındık sahipleri, bağırıp çağıran olmuş dükkânın kapısında. Ezildikçe ezilmiş Koreli, bakamaz olmuş kimsenin yüzüne. Bozup yeminini tutmuş İstanbul’un yolunu.

Ev tutmuş, apartman almış kendine, yeni de bir iş kurmuş diye kulağına dedikodular gelmiş de inanmamış önceleri. Ama telefonlarına çıkmaz oldukça kurt düşmüş içine. Yakıştıramamış yine de! Evinden çıkarken bulmuş ortağını. Demiş tertip bu ne hal! Nerede bizim paralar? Köylünün yüzüne bakacak yüzüm kalmadı, diyecek sözüm kalmadı. Fındığı verdiğimiz adamlar iflas etti demiş ortağı. Söyleyemedim sana, utandım. Ne yapacağız demiş Koreli; köylü para bekler bizden, nafakalarını bize bağladılar. Yemin billah etmiş çocuklarının üzerine ortağı param yok diye. Aha demiş bi şu var oturduğum daire, onu da satarsam çoluk çocuk sokakta kalırım. Apartıman almışsın demiş, şirket açmışsın. Bu kez babasının ölüsü üzerine yemin etmiş. Param olsa köylünün parasını veririm demiş, neyime apartıman, dükkân. Al demiş arabayı sat, birkaç kişinin hesabını kapatalım, sonrası Allah kerim.

Almış arabayı geri dönmüş Tüccar Hasan. Babadan kalan tarlaları, şehirdeki daireyi, dükkânı satmış da yine de ödeyememiş herkesin parasını. Utancından hep yere bakmış yürürken de o yüzden çıkmış kamburu dediler. Adı dolandırıcıya çıkınca oğluyla kızını da alıp baba evine dönmüş karısı. Bir zaman sonra boşanıp başkasıyla evlenmiş, çocukları da o adamı baba bilmiş, bir daha dönmemişler evlerine. Tek göz odası olan bir ev kalmış sadece köy yerinde, bir de kıt kanaat geçinmesini sağlayan gazi maaşı. Elli metre yürüse dinlenir,  nefes alırken hırıltısı yine elli metre öteden duyulurdu ben tanıdığımda.

Diyeceğim o ki insanlar kötü. Daha herkesin gözü bu kadar açık değilken Koreli hasan Dayı’yı kâğıt gibi buruşturup atan hayat bana ne yapmaz!

Kesmeli selamı sabahı herkesle. Elde ne var ne yok satıp gitmeli buralardan. Bu çok katlı binalardan, daracık sokaklardan, insan kalabalıklarından, korno seslerinden çekip gitmeli. Bir deniz kenarı bulmalı sessiz sakin ya da dağ başı. Zaten ne kaldı şunun şurasında yaşayacak. Babam derdi rahmetli “çoğu gitti azı kaldı.” diye…

Yaşasaydı Koreli Hasan’ı da alıp giderdim belki ama on iki sene evvel sizlere ömür. Elazığ’dan İzmit’e çıkmıştı tayinim, iki bin altı senesinin haziran ayı. Köydeyim o vakit. Üç beş gün görünmeyince merak etmiş kahveci. Ölü bulmuşlar evinde. Bir başına çekip gitmiş bu dünyadan. Yetmiş sekiz senesinin yirmi beşini yaşamış sadece, geri kalanda ölümü beklemiş utanç içinde bir başına. Oğlu bile gelmemiş cenazesine dediler, belediye kaldırmış kahveden üç beş arkadaşının kıldığı cenaze namazından sonra. Nasıl bilirdiniz diye sormuş imam, iyi bilirdik demiş cemaat, iyi bilirdik.

SARI BUĞDAY EKMEĞİ - 20.10.2018

1006 kere okundu

Başlamayan şeylerin bitmemesi gibi güzel bir tarafı var. Bunu hepiniz bilirsiniz dedi. Üzerime vazife olmasa da girdim söze. Seksen beşinci sayfanın yedinci satırında başlayan cümle dokuzuncu satırında bitiyor ve hiç de öyle demiyor dedim. Sen bana inan dedi, boş ver kitabı. İnanamadım; insanların sözleri değişir çünkü, renkleri değişir, insanlar gün be gün değişir. Ama kitaplar öyle mi ki? Yazılan yazılmıştır, silinemez, inkâr edilemez, görmezden gelinemez. Ben kitaba iman ettim, sözden geçtim, renk attım, inkâr ettim olanı biteni.

Sorunlarım var benim çünkü, low battery bunlardan biri… Çözümü var mı peki? Tabii ki var, şarja takıyorsun çözülüyor. Biraz beklemen gerek yalnız. Çözülmesini istiyor muyum? Bazen istiyorum, bazen de istemiyorum. Sarı buğday ekmeği gibi değil. Onu hep istiyorum. Çok güzel çünkü. Peki, ne oluyor o güzele? Gidip göbeğime çörekleniyor. Çöreklenen tat istemiyorum oysa. Sorun benim için bu. Siz sorun bana mesela seviyor musun diye. Evet seviyorum, ekmek ne kadar sevilebilirse o kadar seviyorum. İyi hoş da sağlıklı mı bu sevgi? Tabii ki değil. Pek çok sevginin sağlığa yararı yoktur. Az önce okudum bir yerde. Ayrılmak isteyen kız ayrılmak istemeyen çocuğa peki beni ne kadar seviyorsun, göster demiş. Geri zekâlı tutmuş atmış kendini dördüncü kattan. Şimdi ne konuşabiliyor ne de yürüyebiliyor. Peki kız nerede? Kendisine yürüyene yürüyor, ulaşınca da neler neler konuşuyor muhtemelen. Şimdi ben sorayım size sağlıklı mı bu sevgi diye? Bana kötü ekmek ver diyorum tezgâhtaki kıza. Bizdeki ekmeklerin hepsi iyi diyor. Mümkün değil bir yerdeki her şeyin iyi olması ama yine de eyvallah…  E o zaman ben fırını değiştireyim. Çünkü sizin iyiliğiniz benim göbeğimde birikiyor.

Benim uzak duramadığım şeylerden siz uzak durabiliyor musunuz? Duramıyorsunuz. Niye duramıyorsunuz? Sonuç benim gibi olmak, hatta belki çok daha kötüsü. Benim popo fena değil en azından. Çünkü hareket ediyorum. Siz ediyor musunuz? Hayır etmiyorsunuz, çünkü hantalsınız. Ruhunuz da bedeniniz de hantal. Eleştirmek istiyor muyum? İstemiyorum ama alışkanlık işte, tutamıyorum çenemi. Bi yerken, bir de konuşurken.

Peki bitiyor mu bununla? Hayır bitmiyor. Kimse yine ne oldu demese de devam ediyorum ben. Geçtiğim yolda arabayı çarpıyorum. Hangi arabayı çarpıyorum? Ön koltuğuna geri zekâlı gibi bir şişe su döktüğüm arabayı. Peki niye yaptım böyle bir şeyi? Geri zekâlı olduğum için muhtemelen. Evet bunun sizinle de ilgisi var, yalnız hissetmeyin diye size benzemeye çalışıyorum. Becerebiliyor muyum? Tut işte arabanın ön koltuğunu koltuğun talebi olmaksızın yıkayıverdim. Arabanın ön koltuğu su boca edilerek yıkanır mı? Yıkanmaz tabii ki ama yıkanabiliyor. Sonra ne oluyor dersiniz. Evet bildiniz, kurumuyor meret, sonbaharın ve kışın öyle bir durumu var. Islanan şeyler kolay kurumuyor. Misal sevgilinizden ayrıldınız ve ağlıyorsunuz. Kurur mu o gözyaşı? Kurumaz bahara kadar. Kurumayan şeyler başa iş açar. Kurumayan ve başa iş açan şeylerden uzak durun. Sarı buğday ekmeğinden de uzak durun.

Su lekesi diye bir şey var! Su yahu bu, renksiz bir varlık. Ama gel gör ki şahitli, ispatlı leke var ortada. Nerede bu leke? Renkli koltukta. Neymiş yani? Renksiz şeyler renkli şeylerde leke yapabilirmiş. Tamam, benim oturduğum koltuk kuru, benim popom rahat ama başkalarının poposunu da düşünüyor insan. Siz de düşünüyorsunuz biliyorum. İnsanız sonuçta… O koltuğa oturacak popo olmasa sorun olur muydu leke yapan su? Olmazdı… O zaman popo da bir sorun ve uzak durulması gerekiyor. Peki kaçınız sorun çıkartan popolardan uzak durabiliyor. Cinsiyetçi değilim ben; popo popodur, kadınınki erkeğe, erkeğin ki kadına hoş görünebilir ama konumuz bu değil.

Sonuç olarak söyleyebilirim ki size sorun çıkartacak şeylerden uzak durmazsanız nur topu gibi sorunlarınız olur. Sarı ekmek ve popo bunlardan sadece iki tanesi.

İyidir inanmak, iman etmek, yürürken ışığı kaybetmemek. Çünkü yol yol gibi görünse de kaybolursunuz bazen; geri dönmek ya da yeni, temiz bir yola girmek istersiniz. O zaman iman inandığınız şey her ne ise yol gösterir size, ışık olur. Bilmez bunu karanlığı yaşamayanlar. Karanlık kötüdür ama siz iman edememekten uzak durun karanlıktan değil. İnanmamaktan uzak durun; yolu kaybetmekten değil ışığı kaybetmekten korkun. Çünkü yolunuzu kaybetseniz de inandığınız ışık size yolu gösterir.

LEGAL SEVİŞMELERDEN ÖTÜRÜ - 16.10.2018

696 kere okundu

Ölüme yakın bir dinginlik, puslu sabah, alışıldık martı sesleri, eskiden kalma birkaç dilim ekmek, peynir, zeytin… Gece vakti güzel bir kahvaltının tabii ki gideri vardır. Hele de uyumak gibi bir düşünce yoksa menüde. Çekmiş gitmiş her zaman ki gibi eylül, kasım göz kırpıyor. Aşka davet ediyor davete icabet etmeye dünden razıları. Ama bir ay ama bir yıl. Üç beş kalp tıkırtısı, birkaç güzel söz, biraz sürtünme, kavga ve gürültü. Çarkı böyle dönüyor gönül işlerinin. Üstelik zengin fakir ayırmayan sosyalist bir müessese. Herkese eşit, herkese aynı mesafede…

İnsandan yana yüzü gülmeyen kedide arıyor teselliyi. Yok efendim yok ne kadar itelesek de olmuyor bizden. Daha insanı doğru dürüst sevemezken kediler neyime. Nefret ettiğim zannedilmesin lütfen. Ben sadece sevgi beslemiyorum. Ama açık sözlüyüm, kediler neyse insanlar da o benim için. Sevdiğim hayvanlar yok değil. Balık mesela, bayılırım… Haftanın üç günü yesem bıkmam. Yedi günü yediğim zamanlar da vardı ama yeniden bir yüz bin lira daha sokağa atamam. Yok zira! Kuşları da severim, dalda olanları, özgürce uçanları. Kafestekiler sevimsiz, sahipleri de öyle. Ama kedi sahipleri mi, kuş sahipleri mi diye sorsanız balık hali diye cevap veririm. Aşk bu; ottan boktan çıkartamıyor burnunu.

Kâğıt kaleme bakıyor, kalem bana. Ben duvarlarda gezdiriyorum gözlerimi. Yazmak için sebep gerek ve epeydir anladım ki duvarlar sebep değil buna. Ama yine de bakmadan edemiyor insan. Bir duvarım vardı benim çok eskiden. Tek katlı bir köy evinde yaşardım. Amcam askere gitmişti. Uyurken tavanı seyrederdim, karşı duvarı seyrederdim. Uyurken dediğim uyumadan öncesi. Hatta uyandıktan sonra da bakardım. Duvarda bir iz vardı. Siperin ardından kafasını hafifçe çıkarmış mihverli bir askere benzetirdim onu, amcamdı… Gel zaman git zaman amcam askerden geldi, ben büyüdüm, iz kayboldu, ev yıkıldı ve yenisi yapıldı yerine pek çok şey gibi. Ben sevmedim yenileri; bi amcam değişmedi bildim bileli. O da ne çorbaya tuz olur ne de tatlıya şeker. Ama değişmemesini sevdim hep.

Mevzu da dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyor farkındayım. Ama süre bol, hikâye az. Anlat anlat nereye kadar. Dedem Rus işgalini görmüş; meşeye kaçtık annemlerle derdi. Anlatırdı hep, hep dinlerdik. Çok keyifliydi. Babaannem de cadı hikâyeleri anlatırdı. Cazi karısı derdi; gece evin ortasında ki kömür karası zincirden iner, evdeki bebeği boğar, sonra da gidermiş. Çocuk felci, boğmaca, zatürre nedir bilmiyordum ki, inanıyordum cadıların bebekleri öldürdüğüne. Velhasıl keyifli hikâyelerin keyifli dinleyicisiyken sıkıcı hikâyelerin ısrarlı anlatıcısına evrildik. Elde bu var arkadaş, Ruslar işgal etti de durun yapmayın mı dedik, evi barkı bırakıp da ormana mı gizlenmedik. Yok yani öyle delikanlılık falan. Bildiğin gizlenmişler meşelerin içerisine korkudan. Sorsam paşalarıma asar keserler. Can tatlı cancağazım. Kolay değil öyle soğuk demire delikanlılık yapmak. Ben yapmam mesela. Gönül adamıyım ben. Ne iş yaparım ne de savaşırım. Sevişirim belki ama o da ağır aksak… Netice de ne çalışan mutlu ne de savaşan. Ama sevişen öyle mi ya? Legal sevişmeleriniz olsun efendim. Kalın sağlıcakla.

BAZI ŞEYLER - 09.10.2018

817 kere okundu

Varlığından utanacaksa yokluğun esmesin rüzgâr, salınmasın yaprak. Ötmesin her sabah keyifle cıvıldayan serçe, akmasın su, koşturmasın önlü arkalı yelkovanla akrep. Dursun zaman en kötü yerinde, resmetsin resmetmekle görevlendirilmiş her kimse. Fırça fırça anlatsın gördüğüne, yeşil anlatsın, kahverengi anlatsın. İnansın dinleyen, anlasın.

Bitsin sarı sıcak yaz, gelsin sonbahar. Unutulsun unutulduğunda mutlu olunacak yalanlar. Yalnızlıkla sınanmasın insanlar. Çünkü esince rüzgâr, yağmur yağınca çünkü bazı şeyler bazı şeyleri yaşamışların genzini yakar.

Bir kadın tarasın saçlarını sabahın ilk ışıklarında, bir çift ayak yürüsün yatak odasından banyoya. Bir kol uzansın, bir el dokunsun tarakla dost saçlara. Bir yüz gülsün, mutlu olsun bir kadın içten bir dokunuşa.

Daha iyi misin dedi bana. Daha iyiydim ki dedim. Seviyorum dedi. Neyi dedim. Güzel cümlelerini seviyorum dedi, bir gün yanıldım deme ihtimalim olsa da, umurumda değil. Yanılmasan da değişim şartlar dedim. Şartlarla değişirim ben de, sen de değişirsin. Ama şimdi çok güzelsin. Halamın evinin önünde ki hanımeli kadar güzelsin. Yok şimdi ama otuz yıl önce vardı. Hem ne de güzel kokardı, unutmadım. Seni de unutamam bir gün yanıldım deme ihtimalin olsa da. Bir yanın gider belki dedim ama bir yanın kalır bende, sen olmasan da kalır bendeki sen bende. Gülümsedi… Kapadı gözlerini, çenemin altına soktu kafasını, saçlarının kokusunu duydum. Evim olsun mu burası dedi. Sıkıca sarıldım omuzlarına. Seviyorum dedi. Biliyorum dedim.

Yaklaşacak liman, savrulacak fırtına olsun. Kasım ayının ortaları; Cuma belki, belki Salı. Rengi siyaha çalmış bir deniz, hava yeterince soğuk, ortalık tenha. Bakılacak iki güzel göz olsun, tutulacak el, yürünecek yol olsun. Aşk olsun. Dalgalar hınçla vursun kıyıya, aldırmasın kumlar. Sen aldırma olan bitene yanında ben varken. Ben aldırmıyorum çünkü olan bitene seninleyken.

Sahiden mi dedi. Sana hiç yalan söyledim mi dedi. Hatırlıyor musun dedi, geçerken uğramıştın da sabaha kadar sohbet etmiştik. Hatırladım dedim, kahven yoktu da çıkıp almıştım ben.

PALAMUT ÜZERİNE DENEMELER - 24.09.2018

1308 kere okundu

Eylülün biri dedi mi insanın içine bir serinlik düşer, yaz bitmiş ve güz başlamıştır. Temmuz ve ağustosta bunaltan sıcaklar yerini gece üşümelerine, ince battaniyelere ve uzun kollu gömleklere bırakmıştır. Yazcıların yüzü düşmüş, kışçılar bıyık altından ki bıyığı olmayanlar da dudak ucundan gülmeye başlamıştır.

Ağır balıktır palamut, sevmez herkes. Eylülde yavan olduğunu bahane ederler, ekimde ise yağlı. Haklılardır da vesselam, her mide üstesinden gelemez derya kuzusunun. Ki her el de yenir hale getiremez sonbaharın efendisini. Bu yıl bol bol görüyoruz tezgâhlarda. Mezgitin kilosunun yirmi liraya satıldığı yerde palamudun on-on beş liraya satılması pek çok kişi gibi benim de hoşuma giden bir durum.

Kasım gelecek birazdan. Ne kaldı şunun şurasında; altı gün, altı da gece. Kasımda aşk başkadır filminden sonra mı aşk kasıma yazılır oldu yoksa aşk kasıma yazılıyor diye mi böyle bir film çektiler bilmiyorum. Ne kasımla özel bir ilişkim var ne de aşka çok önem vermişliğim. Sonu olan şeyleri çok fazla umursamamak gerektiğine inanırım. Aşk dediğin iki üç yıl süren bir aptallık dönemi. Akıllanınca, yani maymunlar gözünü açınca ne kasım umurlarında olur ne de aralık. Ki kasımın en iyi tarafı çinekoptur ama bizim konumuz şimdilik palamut.

Bir kilo civarı olacak palamut. Ben bir kişiden fazlayım dersiniz belki. Olabilir… Ben tek palamutla vereyim aklı, siz gerekirse çoğaltırsınız. Yok efendim yok dilimletmeyeceksiniz beyefendiyi. Nedense bazı balıklar erkek, bazıları da kadındır benim gözümde. Çipura erkektir mesela, levrek kadın. Lüfer de kadındır… Palamut ise erkek. Konumuzla ilgisi yok bunun gerçi. Laf uzasın diye yazdım. Karnı temizlenecek sadece balığın; dilerseniz kuyruğunu ve kafasını da kesebilirsiniz. Ben kuyruğunu kesip, kafasını bırakıyorum mesela. Güzel görünüyor öyle yapınca.

Benim kız eylülün birinde doğdu. Eskiden bir eylül av sezonunun başlangıcıydı, yedi yıldır ise kızımın doğum günü. Hiç sevmem doğum günlerini. Muhtemelen yetiştiğim kültürden ötürü. Bizim oralarda boş işlerle uğraşmazlar pek. Doğmuşsan doğmuşsundur, tantana yapmazlar. Sünnet düğünü yoktur mesela, doğum günü partisi yapılmaz. Yirmi yıl önce tabii ki. Artık sonradan görme usullerin başkenti oldu memleketim. Komşumuz Hasan Dayı’nın kıçı boklu torununun doğum günüsü Demet Akalın’ın bebesinin doğum gününden farksız. Sonradan görmelik durumları da farksız. Bi harcanan paralarda fark var; ona da at büyük göt kovuk derdi annem. Hasan Dayı’yı Demet Akalın’dan aşağı gördüğüm anlaşılmasın sakın; benim gözümde yirmi tane Demet bir tane hasan etmez ama o gelin yok mu o gelin… Çağa ayak uyduracağım diye ne yapacağını şaşırıyor, alışmayan kafada da şapka böyle duruyor. Biz karışmıyoruz böyle şeylere artık. Kızıma da doğum günü yapıyoruz her ne kadar istemesem de. Her yıl hediyesini kendi seçerdi; malumunuz aptal aptal oyuncaklara, geri zekâlı bebeklere para verirdim kaçınılmaz olarak. Bu yıl hediyesini kendim seçtim, özgürsün dedim. İstediğini yiyebilir, istediğini içebilirsin. İstediğin yere gider, istediğin şeyi yapabilirsin. Bu yıl doğum günü hediyen özgürlük olsun dedim. Aptal oyuncaklara para verilmesine kızdığımı bildiği için mi yoksa gerçekten hoşuna gittiği için mi bilmem ama sevdi hediyesini. Şamata sevmiyorum ben, seveni de sevmiyorum. Yaşlandım, huysuzluğum arttı; malzeme bu diyorum, sevmeyen gitsin, ben varsa sevenlerle yoluma devam edeceğim. Ne kaldıysa şunun şurasında artık…

Sosunu hazırlamak gerek balığın. Ama önce karnı temizlenmiş palamudun içine biraz kekik, biraz da karabiber koyup bir – iki saat bekletmekte yarar var. Sebebini sormayın, bilmiyorum. Yaptım, oldu; siz de yapın, olur… Bir adet çarliston biber, küçük boy bir adet kuru soğan, minik bir diş sarımsak ve bir adet domatesi rendeleyin ya da çok mimik parçalara ayırarak bir kaşık zeytinyağı ile karıştırın. Elde ettiğiniz karışımın üçte birini balığın içine yerleştirin. Geri kalanını da balığın etrafına bulayın. Sağlığa zararlı olduğu söyleniyor ama sigara kadar değildir sanırım. Sigarayı zıkkımlanıp, hormonlu meyveleri yiyip, sabah akşam kola içenler alüminyum folyo kullanmasınlar, öldürücü olabilir. Hazırlanan karışıma bulanan balığı alüminyum folyoya sararak fırına verin. Tuz atmayı da unutmayın emi. Kırk dakika iki yüz derecelik fırında pişen balığı sıcak sıcak servis edin. Öyle diyorlar ya televizyondaki aşçılar. Sıcak sıcak servis edin. Sanki balık soğutularak yenirmiş gibi. Gerçi yenir de herkes Karadenizli değil. Sıcak yiyin siz. Suyuna ekmek de bandırın. Birileri köylü müsün diyebilir. Evet köylüyüm deyin. Şehir hayatını iyi bir bok zannedenlerin yüzüne yüzüne böğürerek evet ulan deyin, köylüyüm ben. Fırında yapılmış palamudun suyuna batırdığınız ekmeğin keyfini sürün. Parmaklarınızı kullanın balığı yerken. Bırakın şehirliler ne bok yerse yesin. Siz dokunarak yiyin balığı.

Güzün serinliği, insanı eksilen sokaklar, uzayan akşamlar güzel şeyler. Şikâyet etmeye dursak günlerce konuşup, aylarca yazabiliriz ama elimize hiçbir şey geçmez. Benim geçmedi mesela, geçmiyor da. Güzel şeyler fırsat gibi. Misal palamut, misal kız evlat, ılık bir Eylül gecesi, sıcak çay. Yaşar Kurt radyodan eşlik ediyor; Hemşin Yaylaları’na yattım uyuyamadım… Gerçi yaylaların da içine etti benim her şeyi paraya çevirmeyi marifet sayan hemşerilerim. İnsan doğduğu yeri seçemiyor ama yaşadığı yeri seçebiliyor. Keşke doğduğum yerde başka insanlar yaşasaydı diyebiliyor ama duymuyor kimse. Amcam kızıyor beğenmiyorum bizim oraların insanını diye. Otuz yıl beğendim, gurur duydum, el üstünde tuttum. Peki onlar ne yaptı? Güzel olan her şeyin içine ettiler. İnanmayan Karadeniz sahil yoluna baksın, Uzungöl’e baksın, kış günü yanan, yakılan Çam Burnu’na yapılan sözüm ona turistik tesislere, eskiden dört ayaklı hayvanı şimdilerle her türlü hayvanı bol yaylalara baksın. Gözden göze fark var tabi. Akıldan akıla da. “Kestani gumişindan çikmiş da gabuğuni beğenmemiş” der annem. Öyle değil be anne, vallahi öyle değil. Kendinden olan iyi olsun istiyor insan, en iyi olsun. Geçtim iyisinden kötü olmasın bari diyor insan. Ne yeri eski yer oraların, ne insanı eski insan. Orman olmuş oralar hep ve bir dolu yırtıcı hayvan!

TEKİR VE MEZGİT - 18.09.2018

611 kere okundu

Neyin var dedi, yok dedim bir şeyim. Tuttu elini elimin üzerine koydu. Var dedi bir şeyin, anlarım ben. Yok dedim, olmadı hiç. Çekti elini geri, ben varım ya dedi. Var mısın dedim. Varım dedi. Güldüm biraz ama görmedi, göstermedim. İnsan bazen kimsenin anlamadığı şeylere güler. Niye güldün ki dedi. Sen görmedin ki dedim güldüğümü. O da güldü, görmedim ben.

Konuşmak ister misin sıkkınsa canın. Havadan sudan, uçan kuştan, gürültücü martıdan konuşmak ister misin? Olur da sıkılmıştır belki canın; akıp giden zamana sıkılmıştır, hep yerinde duranlara, kalabalıklara sıkılmıştır. Belki kanayan yerlerine tuz basıyorsundur gizli gizli. Yaraların vardır göstermeye utandığın. Bir zamanlar gülen yüzüne akşamüzeri hüznü çökmüştür. Birileri ölmüştür içinde ya da içindekileri öldürüp gitmiştir birileri. Konuşmak istersin belki…

Japon karıncaları dünyayı istila etti dedi. Otuz yıl önce bunların filmi olurdu, ele geçirirdiler dünyayı. Küçüktüm ben, korkardım karıncalardan. Isırınca acıtırlar da hainler. Hepsini geçti tek de dolaşmaz bunlar, ben korkarım kalabalıktan. İnanma dedim öyle şeylere. Uzaylı mı bunlar istila etsinler dünyayı. Şunun şurasında üç beş ay… Korkacak ne var. Şaka be şaka dedi. Konuşacak laf olsun. Ben fareden korkarım aslında. Ondan ben de korkarım dedim. Sen korkma dedi, ben senin yerine de korkarım. Gülelim mi biraz dedi. Sorulur mu hiç? Güleriz tabi, ne zaman istersen. Şimdi dedi. Şimdi olmaz dedim, benim yemek yapmam gerek.

Tekir ve mezgit… Kırmızı balık derdi kızım. Bana hep kırmızı balık alır mısın baba derdi. Alırım derdim, alırdım da. Annesi mezgit severdi, hala sever. Tekiri kızartırken kırmızı bir su salar, yağı olmasa bandır ekmek ye. Ben ekmek severim. Bizim oraların ekmeği güzel olur, eskiden daha da güzeldi. Yılda bir giderdim bizim oralara. Mevlana fırınında ekmek alır kuru kuru yerdim. Taksim Fırını da iyidir. Dedemle gitmiştik bir kez. Rahmetliyle Şehre de bir kez gitmiştik zaten; ben peynirli yemiştim o yağlı. Bilmezler şimdiler yağlıyı. Eskiden öyle lüks yoktu, fazla seçenek yoktu. Bi peynirli vardı bir de yağlı. Yuvarlak, açık pidenin ortasına iki yumruk büyüklüğünde yağı koyar kenarından koparıp koparıp bandırarak yerdi. Beyaz sakallarına bulaşırdı yağ. Ertuğrul’un fırını da derlerdi eskiden. Sırf dedem gitmedi, çoğu gitti dedemden önce, dedemden sonra. Yeniler bilmez Ertuğrul’u, Taksim Fırını’nı bilirler. Ben çok şey bilirim de kalmaz aklımda, unuturum. Ama bazılarını unutmam, olmayacak zamanda gelirler aklıma. Ağlayasım gelir ama ağlamam. Hem tutarım kendimi, hem utanırım. Ağlamaya bile fırsat yok şu dünyada. Kim demiş yalnızlık var diye. Ben hiç yalnız olmadım, iyi mi kötü mü zaman zaman değişiyor fikrim. Bir gün ben de giderim kızımla Ertuğrul’un fırınına; ona peynirli söylerim kendime yağlı. İçerisine bir yumruk yağ atarım. Derim dedemle geldim, anlatırım uzun uzun. Belki dinler o da…

Seviyor musun dedi. Sevmez mi insan dedim. Hem yaşanır mı sevmeden. İçi kararmaz mı insanın. Senin için beyaz mı ki dedi. Pembe dedim ve de mavi, biraz da yeşil. Ben dedi, benim rengim ne. Senin kirpiklerin uzun dedim. Benim de uzundular eskiden ama şimdi değiller. Eskiyle derdin ne ki senin dedi. Yok dedim, eskiyle bir derdim yok. Sorun yenide. Nesi var yeninin dedi. Yok dedim bir şeyi. Ruhu yok, tadı yok, adı bile başkalarından aşırılmış. Şimdi tutsan anı biriktirsen yirmi yıl öncesinden utanırsın, ezilirsin yemin ederim, yerin dibine girersin. Diyeceksin yok mu anısı olan, şimdikiler anısız mı? Var elbet, olmaz mı? Ama akan suyun duran sudan farkı var, birinde kurbağalar yaşar birinde balıklar. Yine tekir ve mezgit mi dedi. Kızımı özledim dedim. Ben de özledim dedi. Mezgiti mi dedim, alırım yarın. Bana mezgit alma, mezgit tut dedi, hem anısı da olur. Olur dedim, yarın balığa çıkalım. Birlikte mi dedi. Yok dedim tek başıma, hem belki ağlarım da biraz.

SAÇMA SAPAN DÜNYALAR - 11.09.2018

961 kere okundu

O yakışıklı ben değilim, olmadım hiç. Denedim pek çok kez, briyantin sürdüm saçlarıma, gömleğimin yakalarını havaya diktim, jilet gibi ütülettim pantolonumu ama olmadı. Kazağımı pantolonumun içine koydum, dudağımın sol yanına en havalı gülüşümü kondurup olmayan bıyığımın altından yedi numaralı bakışımı attım ama yine olmadı. Yokmuş olası, yirmi yaşımdan sonra öğrendim, beş yıl sonra, belki altı. Dedim olmaz benden ama sonra vazgeçtim. Çünkü kimseden olmuyordu, dikkatli bakınca görmüştüm. Zamana göre yanılabiliyordu göz; benimki de başkaları da. Jölenin de son kullanma tarihi geçmişti zaten.

O defterin çizgisiz sayfalarına yirmiden fazla çizgi çektim yatay. Dikine de çekmek istedim ama dur dedi. Durdum, laf dinlerim ben. Sonra ilk çizgiden başlayarak yazdım. Çok şey vardı yazacak ve ben yazabiliyordum. Herkesin bir meziyeti vardı ama benim yoktu. Vasıf nedir öğrendiğimde üzerimden yirmi beş yıl geçmişti. Yirmi beşi de öyle bir geçmişti ki üzerimden ve ben öyle bir fark edememiştim ki anlatsam içler acısı. Çok darbe yemiş olmalısın demişti bir keresinde her şeyi bildiğini sananlardan biri. Hayır demiştim, hiç yemedim. Ama gel de anlat. Ne anlatsam değişmeyen fikirler vardır, üzerimden geçenlerden sonra öğrendim bunu. Öğrendiğim pek çok şeyi üzerimden geçenlerin arkasından bakarken anladım. Öyle der kitap; önce öğrenirsiniz sonra öğrendiğinizi anlarsınız. Ben anladım.

Yok üzülecek bir şey, varsa da yok. Çünkü bütün deneyler göstermiştir ki boşunadır hepsi. Ayrıca belirtmek isterim ki bu deneylerin hepsi gerçek denekler üzerinde yapılmış ve test edilmiştir. Benim de üzülmüşlüğüm vardır çok eskiden. Haliyle işe yaramadığını da görmüşlüğüm vardır. Ha ben illaki üzüleceğim diyorsanız geri zekâlılığınıza doymayın. Ben hızlı doyanlardanım. Bazısı ne kadar üzülse doymaz, akıllanmaz bir türlü. Onlara önerilecek kitaplar var. Benim girmediğim topların gol gibi duran ama puan kazandırmayan pozisyonlarından çıkan kitaplar bunlar. Yok üzülecek bir şey, okuyan okusun; Allah deyip ötesini bırakan insanlar bile gördüm ben.

Uzaktan kayıt ettim ben. Ne var ne yok iki göz ve iki kulakla kayıt ettim. Sonra seyretme huyum yok ama. Bilgisayarım film dolu, aynı terane. İndirip indirip seyretmiyorum. Kaydedip kaydedip giderim ben. Demişti ya İsmail Abi; benim de genlerimde posta arabaları at koşturuyor. Bir yanımda Sunay, bir yanımda Serdal. Arkadaş tutacaksan kafası kırık olacak. Ne o öyle takım elbiseli, kravatlı züppeler. Algıda seçici olamamak da cabası. Ne var ne yok bi kulaktan giriyor, öbür taraftan çıkamıyor. Ne Sunay var şimdi ne de Serdal. Varsa yoksa günaydın demeyi hüner sanan gereksiz kalabalıklar. Hepsi de çok akıllı, inanamazsınız. Kayıt altına aldığınız ve işlerine gelen her şeyi can kulağıyla dinleyip kafalarını sallarlar, popoları kalkar ama belli etmezler. Ben bilirim, ben popolarına da bakarım hepsinin. Çoğunun ki yüzlerinden daha olduğu gibidir, anlayan herkes bilir ki kimse poposunu makyajla saklayamaz.

Saçmalık hepsi, göründüğümden daha aptalım ben. Ama daha da aptalların dünyasında yaşadığım için sevilmesem de zeki görünüyorum. Ki otuzunu geçmiş bir adam artık sevilmeyi çok fazla umursamamalı. Eğer umursuyorsa sevilmiyordur da. Gerçi umursamıyorsa da sevilmiyor olabilir. Hem bu sevgi denen şey genelde ikiyüzlüdür. İşine yaramayanı sevmez insan, işine yarayanı da işine yaradığı sürece sever. Sonra herkes bana benzer. Belki biraz daha aptal ya da akıllı. Ama aslolan şu ki o yakışıklı ben değilim, kanıyorsanız kendinizi sorgulayın beni suçlamadan önce. Çünkü sizde istediğim şeyi alabilmek için zaaflarınızı kullanmak zorundayım. İtiraf edin, eşekler gibi şekilciyiz hepimiz.

ÇÜNKÜ BURALAR HEP BENİM - 28.08.2018

978 kere okundu

Çaldı saat uyandık, sabahın yedisi… El yüz yıka, belki diş fırçala, geceden birikmiş çiş torbasını boşalt, ağzına bir şeyler tıkıştır, belki bir fincan üçüncü sınıf kahve… Ya da sar başa filmi, telefonun alarmı çalsın. Üçüncü ertelemeden sonra homurdanarak uyan. Gerin biraz yatakta. Kalkıp lavaboya yürü kıçından sarkan şortunu da ardından sürükleyerek. El, yüz, çiş derken giyinme merasimi. Hangi pantolon, hangi gömlek derken kravat tantanası da işin içine girerse vay haline. Dış güzelliğin hiçbir önemi yok aslında ama yine de havalı görünmek gerek. Ben demiyorum ha, sizin fikriniz bu. Ben dış güzelliğe önem veririm.

Saçmalayabilirim, çünkü buralar hep benim!

Neyse efendim attık kendimizi sokağa, harala gürele işe gidiyoruz. Yakınıyoruz da çalışmaktan. Diyor ki istatikçinin biri; memlekette her on kişiden yedisi işe gitmekten memnun değil, geri kalan üç kişi de patron zaten. Kimse de çıkıp demiyor ki suratına ulan gerzek işin var da kıymetini mi bilmiyorsun unca işsiz ortalıkta dolaşırken. Ama adettendir şikâyet etmek, pazartesi sendromundan bahsetmek. Trend böyle, yoksa benim bir kabahatim yok. Sendrom ne diye düşündüm bir an, sonra boşver dedim. Nasılsa kullandığımız kelimelerin yarısının anlamını tam olarak bilmiyoruz. Ha bir fazla, ha bir eksik.

Trafik çok yoğun, inanamazsınız. Sürücülerin saygısızlığı da cabası. Ne işim var benim bu şehirde, bu şehir hayatıyla. Ama yirmi ayakkabı ve otuz beş gömlek sahibi olmak için mecburum buna. Hem beş bin liraya aldığım telefonla on beş liraya içtiğim kahvenin fotoğrafını çekip paylaşmazsam ezikliğim ortaya çıkar. Ben değilim o, hiç değilim, olmadım hiç. Olmaya da niyetim yok ayrıca.

Neyse, başa dönelim. Karpuz aldım lan ben. Bölüp ortadan ikiye dolaba attım. Az sonra bir parçasını çıkartıp içini kaşıkla oyacağım. Oyuktan çıkanları da mideme indireceğim. Hanım abla yazmış twitterda; bir karpuz ve yedi pembe domatese elli lira verdim. Tamam, pahalılık var ama seni de sağlam kazıklamışlar be ablacım. Ben karpuza on iki buçuk TALE verdim. A uzatılarak okunuyor; Taaale. Domates almadım ama yedi domates iki kilo gelse ki gelmez. Kilosu da on lira olsa ki değil. Otuz iki lira elli kuruş öderdim. Bim’den falan da almadım, hemen ucuzcu demeyin. Koskoca Şok marketten yaptım alışverişimi.

Ekim iki bin sekizdi ilk yazmaya başladığımda. Günlük tutuyordum. Balık yediğimden, temizlik yaptığımdan dem vuruyordum. Arada da eşe dosta saydırıyordum. Çalgıcı benim yerimi dolduracak başka bir varoş gülü buldu sanırım bu arada, arayıp sorduğu yok kenar mahalle dilberinin. Sonradan sonradan edebi bir şeyler yazmaya başladım. Çat pat kıvırdım da işi ötesinden berisinden. Mütevazı olmaya gerek yok, yazabiliyorum biraz. Okuyan bazı salaklar bize ne senin yiyip içtiğinden, gezip gördüğünden diyorlardı ki hala diyenler vardır. Haklılar da, size ne benim yiyip içtiğimden. Kendimi eğlendiriyorum ben evladım. İlk üç paragraftaki geri zekâlının yüzdüğü boklu nehir beni de sürüklemeye çalışıyor ve ben elimden geldiğince kıyıya ulaşmaya gayret ediyorum. Neyse ne, sizle ilgili değil bu.

Yazamıyorum epeydir. Şiir kitabım çıkacaktı güya, ibnenin evladı dolar yükselince kağıt fiyatları da aldı başını gitti. Haliyle artan maliyetler yayınevlerini köşeye sıkıştırdı. Ana rahminde nefessiz kaldı benim bebe. Trabzonlu uyanık amcalar İzmit Seka’yı sudan ucuza alıp kapatmamış olsalardı kağıt üretimi için dışa bağlı olmazdık. Neyse efendim geçelim siyasi mevzuları. Bir çocuk ana rahmindeyken ikincisi için sevişmenin anlamı yoktur. Bu yüzden sanırım yazamıyorum. Ben de lak lak yapayım dedim. En iyi yaptığım iştir sonuçta. Kırk yıllık tecrübem var.

Yaşadığınız hayatın kıymetini bilin salaklar, berbat durumda olanlar, hatta artık yaşamayanlar var. Şikâyet etmek kimseyi mutlu etmiyor, daha çok mutsuz ediyor sadece. Çizdiğiniz hem sıkıcı hem de aptal profil de cabası. Sevmiyorum lan sizi, vallahi de sevmiyorum billahi de. Düşünsenize üniversite mezunu bir insan iki bin Liraya çalışabileceği bir iş bulsa sevinçten havalara uçuyor. Ama sen mutsuzsun gül gibi işinle. Okullar başlayacak şimdi. Öğretmen arkadaşların canı sıkılıyor tatil bitiyor diye. Haklarıdır iki ay tatil, çoluk çocukla uğraşmak sıkıntılı iş. Ama gözünü sevdiğimin minnetsizleri.  Günde beş derse girip onun da yarısını laklakla harcayarak ne kadar yorulabilir insan. İşini hakkıyla yapanlar var tabii ki, çok da var ama onlar şikâyet etmezler zaten. Şikâyet edenler işini düzgün yapmayanlardır. Yattığı yerden beş bin liraya yakın para kazanacaksın ve şikâyet edeceksin. Allah çarpar adamı; vallaha da çarpar, billaha da. Öğretmenlere bok attım da diğerleri daha mı iyi sanki; al doktorunu vur mühendisine memleketimin. Baştakiler ne kadar iyiyse alttakiler de o kadar iyi. Bakkalından, minibüsçüsünden bahsetmiyorum bile.

Sanki Ege’nin herkesin bildiği ama sadece hak edenlerin farkedebildiği bir yerinde sırf sizin için meyve veren eşsiz bir ağaç var, bir dal var, o dalda sadeliğiyle herkesi büyüleyebilecek rengârenk yapraklar var. Yok tabi salaklar yok, olsa da göremezsiniz o gözle. Alaçatı var size özel, keyfinize bakın!

Diyeceğim o ki kıymetini biliniz efendim, kıymetini. Hayat dediğin bir kerelik hak. Çar çur etmeye gelmez. Allah göstermesin ölüp gidersin. Sonra yandı gülüm keten helva…

ŞAFAK TÜRKÜSÜ - 25.08.2018

1263 kere okundu

Geçmişiz yolun yarısını, durup dinlenmeden, soluklanmadan… Güzel günler yaşamışız, kötü zamanlar geçirmişiz, sevmişiz, sevilmişiz… Neşeliyken göremediklerimizin farkına kederliyken varmışız. Yolda karşılaştıklarımızla değişmişiz yola çıktıklarımızı bazen, bazen de her şeye rağmen devam etmişiz başladıklarımızla. Ama güzel ama çirkin...

Ben bir deniz gördüm düşümde, dalgaları okşuyordu ince kum tanelerini. Uyanacaktım tuttum kendimi. Çıkardım üstümdekileri, pantolonumu sıvadım dizime kadar. Çıplak ayaklarımla koşup kavuştum suya. Parmaklarıma dokundu tuzlu tuzlu. Soğuğu da hissettim sıcağı da. Hüznü de yaşadım sevinci de. Ben bir rüya gördüm denizin ucu bucağı yoktu. Yüzüp uzaklaşacaktım kıyıdan ama cesaret edemedim.

Ölmek ne garip şey diyor şiirinde Nevzat Çelik. İdamla yargılanırken yazıyor bu dizeleri; bağışla beni anne diyor suçlu olmadığını bile bile. Yine de bağışa beni anne diyor; oğul tadında bir mektup yazamadım sana. Yaşamak ağrısı asıldı boynuma, oysa türkü tadında yaşamak isterdim… Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı,  sedef kakmalı bir kutu içinde, vermek isterdim çocukların ellerine. Damdan düşer gibi vurulmak isterdim bir kıza!

Bayram kartlarına tutsak ettik bayramı. Bize teslim ettikleri gibi teslim edemedik çocuklarımıza. Hep bir şeylerin eksikliğinden dem vurup durduk. Bize dokunmayan yılanın kenarından dolaşıp geçtik. Eski günlere duyulan özlemleri biriktirdik içimizde. Kaybolup giden güzel şeyleri koyduk yanına biriktirdiklerimizin. Bize gösterilen sevgi gibi değildi bizim gösterdiğimiz. Hep en çok kendimizi düşündük. Hep en iyisini biz bildik. Ama hep bir şeyler eksikti ve hep başkalarındaydı bunun suçu. Şimdi ne bayram kartları kaldı ne de kelebekler yapıp kitapların arasına koyduğumuz bayram şekerlerinin jelatinli kâğıtları. Şeker bayramını çikolatayla kutlar olduk, kurban bayramından kalan etleri aylarca saklayabileceğimiz derin dondurucular edindik.

Ben bir çocukla karşılaştım gece yarısı. Sarılmış oyuncaklarına ağlıyordu anne diye. Uzatıp elimi saçlarına dokunmak istedim. Cesaret edemedim, korktum kirlenir diye. Ben bir çocuk gördüm gece yarısı. Huzurla uyuması gereken saatlerde yanaklarından düşen yaşları silen.

Satırlara hapsettik sevmeyi. Sevdik belki ama hakkını veremedik. Yenildik zamana bile bile. Öptüğümüz kızları unuttuk bir bir. Yenilerini edindik eskilerinin yerini tutacağını umarak. Hep daha az sevdiğimizi fark ettik sonra ama aldırmadık.  Kimse tutmadı kimsenin yerini, içimizdeki boşluk büyüdü her seferinde. Oğul tadımız bile kalmadı annemizin gözünde. İyi olan her şeyi gömdük içimize. Özlemle yürüdük hep; dursak yenildik sanacaklardı, geri dönsek vazgeçmiş olacaktık. Oysa bir yarıştı bu ve kaybedemezdik. Öptüğümüz kızlar da yarıştırıyorduk, kazandığımız paraları da. Günün sonunda başımızı koyduğumuz yastığı ıslatan gözyaşlarından bahsetmiyorduk hiç kimseye.

Geçmişiz yolun yarısını; içimizdeki denizin dalgalarında batırmışız gemilerimizi. Enkaz altında kalmışız ama dik kuyruğumuz. Güzel günler de yaşamışız elbet; elbet boşa geçmemiş zaman. Ama türkü tadında da yaşayabilirdik hayatı. Küçük hesaplara mahkûm etmeden kendimizi. Vardığımızda dünyayı değiştiremeyeceğimiz duraklara nefessiz kalana kadar koşturmadan. Kırıp dökmeden, eğip bükmeden hoşumuza gitmeyeni.  Çekip gitmeden ait olduğumuz yerlerden. Ait oldukları yerlerden göndermeden sevdiklerimizi.

Şimdi bir eksiğiz, beş eksiğiz şimdi, on eksiğiz. Eksile eksile yürüdüğümü yolun yarısını bırakmışız geride. Mutsuz değiliz, öğrenmişiz mutsuz olmamayı. Mutlu olmamaya da alışmışız. Nasıl gidiyor sorusuna düşe kalka cevap vermeyi de öğrenmişiz.

Ben bir yağmura rastladım sılada. Pencerenin ardından dinledim sesini, camdan süzülüşünü izledim. Toprağın kokusunu çektim içime, içim sığmadı içime sokağa attım kendimi. 

KISA ŞARKI - 08.08.2018

1099 kere okundu

Her şeyin akla uygun bir anlamı yok çünkü. Her şeyi anlayabilecek kadar da akıllı değilsiniz, değiliz. Bazı şeyleri oluruna bırakmayı öğrenmiş olmamızın zamanının geçtiğinden bahsetmiyorum bile. Her gün doğan güneşi ve bu güneşin her gün batışını bile tam olarak anlayamayanların sorunu bu. Sizin değil, bizim hiç değil. Tekâmül bunu gerektiriyor çünkü; su akar yatağını bulur, sen kenarına oturup huzurla seyredebiliyor musun ondan bahset. Sonra sevdiğin şeylerin güzelliğinden bahset, gözlerinin içi gülsün, sesinde sadece ötmesi gerektiği zaman öten serçelerin neşesi olsun. Parmaklarının arasında demli çay bardağın olsun. Ama ille de keyfin yerinde olsun. Kafanda soru işaretleri olmasın. Bırak, bazı şeyler senin dışında gelişsin ve sonlansın. Yorma kafanı, hayat o kadar da uzun bir şarkı değil çünkü, bitiverir sen keyfince dinleyemeden.

Kim ki efendin senin, yaşın kaç, nerde doğdun ve nerede ölmeyi düşünüyorsun? Kadın mısın erkek mi? Yeşili sevdiğin kadar maviye de gönül vermeyi denedin mi? Neden kırmızı baştan çıkartıyor seni ve neden hep sorarak devam ettiriyorsun hayatı. Diyor ki bir bilen; “doğru sorular yol gösterir insana, yanlış sorular ise yoldan çıkartır.” Hangisi doğru sorularının ve hangisi yanlış? Doğru yolda mısın, yoksa yoldan mı çıktın. Mutlu usun onu anlat sen bana. Hayat kısa ve sen yolun neresinde olduğunu bilmiyorsun bile belki de, ne acı!

Hem ne ki o içimizdeki dolmayan boşluk. Uzak bir şehrin pek çok yanı su ile kaplı kasabasında rastlanan. Rastlandığında kalınan. Nedir o gece el ayak çekilince sokağa çıkan, yaşayan ve yaşatan. Sarı kısa saçlarında neşe gizliydi belki. Denedin mi hiç makası eline alıp, kısacık kestin mi saçlarını, açığa çıkartabildin mi yüzünü; makyajsız, hilesiz, savunmasız… Dokunulunca baştan aşağı çiçek açtın mı hiç? “Ben bir çiçek açtım, olmasın sabah artık” dedin mi kendi kendine. Hatta yüksek sesle dile getirirken fark ettin mi kendini?  Hanımeli misin yoksa menekşe mi, yoksa çok az kişinin adını bildiği bir dağ çiçeği mi. Uzak mısın gözden ve mutlu musun kimselere görünmemekten. Değilsen değilmiş gibi davran. İçten yık duvarlarını. Kimse yutmuyor artık bunları. Herkesin haberi var herkesin yalanından. Kimse vurmuyorsa kimsenin yüzüne bunu tek sebebi korkuyorlardır da kendi yalanlarından.