YENİ HAYAT - 10.07.2019

932 kere okundu

Üçün beşin hesabında değilim. Abartıyı sevmiyorum sadece; iyiliğin abartılmasını da sevmiyorum, kötülüğün abartılmasını da. Üç ise üçtür arkadaş, beş ise beş, üçü beş göstermek şovdan başka bir şey değil.

Bak diyorum kız çocuğuna ne güzel; ince, zarif… Erkek öyle mi ya. Kaba saba bir canlı. Küçüğü de gereksiz büyüğü de. Atatürk de gereksiz mi diyor velet. Velet dediğim erkek çocuğu. Bel altından vuracak beni, ters köşe yaptıracak. Kazanmak zorunda ya. Erkek işte. Alamıyor hızını Hz. Muhammed de gereksiz mi diyor. Sevmesem patlat tokadı. Vereceğin cevap davranış değişikliğine yol açmayacak. Yenilmiş hissedecek sadece, başka bir gün acısını çıkarmak için bilenecek. Erkek ya, sıkıntı…

İnsanlar ikiye ayrılır; insan olanlar ve kadın ya da erkek olanlar. İnsan olanlar da ikiye ayrılır. İnsan olarak var olanlar ve yaptığı bir işle, başarısıyla var olanlar. Evet Atatürk bir erkek ama Atatürk deyince aklınıza sadece erkek olduğu geliyorsa o da gereksiz. Oysa Atatürk işgal altındaki bir ülkenin düşmanlardan temizlenmesi için önayak olmuş, demokrasiyi ve pek çok inkılabı getirmiş. Sosyal ve siyasal hayatta yenilikler yapmış harika bir insan. Kadın ya da erkek olması kimsenin umurunda değil, yaptığı işler cinsiyetini milyonlarca kez geri planda bırakıyor. Peygamberimiz de öyle. Hz. Muhammed denince akla İslamiyet geliyor, yaptığı şey cinsiyetinin kat be kat üzerinde.

Ama gel gör ki bizim insanımız en alakasız şeyin karşısına bile kutsal değerleri ya da kişileri çıkartabiliyor. Size ket vurmak ya da önünüzü kesmek için toplum için, devlet için önemli kişileri karşınıza çıkarabiliyor. On bir yaşındaki çocuk bunu eğlence olsun diye yapıyor belki ama kırk yaşında ki, elli yaşında ki insanın niyeti bozuk. Tek derdi galip gelmek, kabul ettirmek, istediği şekle dönüştürmek.

Kanun diyor, adalet diyor ama anayasada yazanı değil, doğru bildiğini, içini soğutacak olanı istiyor. Aksini kabul etmiyor. Hayatı o kadar boktan ki, o kadar içinden çıkılmaz ki bilmiyor onlarca can alsa, binlercesine zulüm etse geçmeyecek hıncı, dinmeyecek içindeki yangın. Derdi insanlarla değil, kendisiyle, hayatla. Verdiği yanlış kararların bedelini başkaları ödesin istiyor. Kendi kabahati yok hiç, her bildiği doğru, her konuda fikri var. Ve aksini kabul etmektense belden aşağı vuruyor, seni yanlış yerlere çekip bak işte sen böylesin diyerek kendisini aklamaya çalışıyor. Oysa çok geç, dönülmez bir yolda hem hevesle hem de olabildiğince mutsuz bir hırsla yürüyor. Ve diyor ya eskinin bir politikacısı; aşınmıyor yollar yürümekle.

Üçün beşin hesabında değilim; üç ise üçtür beş ise beş, üçü beş yapmak şovdan başka bir şey değil. Oysa sadelik kurtaracak bizi, naiflik kurtaracak. Yüklerimizden kurtuldukça hafifleyeceğiz, mücadeleden vazgeçtikçe huzura ereceğiz. Okudun mu Osho’yu diyor amca. Yok diyorum okumadım, suyu akışına bıraktım ben. Oturdum kıyısına ırmağın akışı seyrediyorum. Belki öğreneceğim bir şeyler vardır. Onun bana öğreteceği bir şeyler yoktur belki ama benim ondan öğrenebileceklerim vardır. Kimse değiştirmeyecek sizi, kurtarmayacak kimse. Yirmisinde değiliz ki Orhan Pamuk romanında olduğu gibi bir kitap okuyalım hayatımız değişsin. Kimse değiştiremez sizi ve kimse kurtaramaz siz istemedikçe. Ve siz isteseniz de değişmediğiniz sürece kurtaramaz kimse sizi.

BALIK VE SU - 09.07.2019

825 kere okundu

Dokuz yüz gramlık bir çipura ile ne yapabilir insan. Pulları kazınmış, içi alınmış ve hatta kuyruğu kesilmiş bir çipura ile. Mangalın üzerine at ya da fırına diyenler çıkabilir içinizden. Yanına da bir kadeh rakı… Olmaz ama hiç olmaz. Der ki büyük düşünür; rakının yanında balık güzel olabilir ama balığın yanında rakı rezilliktir. Aslolan balıktır yani rakı değil. Selçuk Şahin’in yanına Alex harika olur ama Alex’in yanına Selçuk Şahin gereklilik değildir. Ben şahsım adına suyu tercih ediyorum. Eğer mükemmel bir tadın yanına başka bir mükemmel tat ekleyemiyorsanız mükemmellik bozulmasın diye en sade şeyi seçmelisiniz. Desenli gömleğin üzerine tek renk kravat gibi... Denize martı, gökyüzüne yıldız, kafası karışık kadına hiçbir şeyi umursamayan erkek gibi.

Ben çarşambadan yanayım ve cumartesiden. Pazar sıkıyor beni, pazartesi desen milletin dilinde. Millet dediğim kalabalık da varsa yoksa balığın yanına rakı. Alışılageldik kabuller kolaylarına geldiği için varsa yoksa eski izi takip et. Oysa yani maceralara açık olmalı insan. Derinine inmeli denizin, gecenin karanlığında kaybolmanın tadını çıkarmalı. Ve bekletmeli çipurayı zeytinyağında biraz kıyısına köşesine birkaç top karabiber sıkıştırıp. Hayat güzel yani yaşamasını bilene. Çarşamba da güzel cumartesi de. Pazarı sevmiyorum, bir şeyler yapmak zorunda hissettiriyor insana. Geçmişten gelen bir toplumsal baskının severek yaşatılması rezaleti.

Şair ölmez şiir varken okumak gerek. Ama benim insanım roman istiyor. Kayra ile Kinyas’ı istiyor mesela ya da bir çift yeşil su samurunu. Sonra oturup ağlıyor piedra nehri kıyısında. Derdin ne diye soran olursa “çok sıkıldım” diyor. Sıkılırsın tabi eşoğlu eşek. Yaşanmış şeyleri yeniden yaşamak için götünü yırtıyorsun. Aynı yolları aynı adımlarla kat edip, aynı insanlara günaydın diyorsun. Üstelik aymamış oluyor gün. Düzenbazsın çünkü, yalancı ve ikiyüzlüsün. En çok da kendinesin. Enstrümansız müziktir oysa şiir, notasız müzik. Ruhunu teslim edebilirsin. Bedenini istemez yanında. Hor kullanmaz. İşi bitince kaldırıp kenara fırlatmaz. Balığın yanında rakıya muhtaç etmez seni.

Kadehte siyaha çalıyor beyaz şarap
Ilık bir meltem kokunu taşıyor bana
Çıplak ayaklarında kum
Gözlerinde tebessüm
Göğsünde çocuk cıvıltısı
Ha düştük ha düşeceğiz
Elim belinde
Dudaklarım boynunda
He sevdik ha seveceğiz
Belki kendimizden geçeceğiz
Çirkin adamlar güzel kadınlara aşık olduğunda
Elbet değişeceğiz

Oysa hayat kısa, zaman almış başını gidiyor. He babam de babam koştur yakalamak için ama ne fayda. Yok olmaz bizden. Olmuyor da. Sakince akan bir nehrin kıyısında oturup ağlamak yerine akıntıyı seyretmek var. Karşı koymadan, medet ummadan tadını çıkartmak var. Bunca varın arasında yokluk bulabilen insanla değil ama. Balığın yanına rakıyı koyan insanla olmaz, bize balığın yanında su için insan lazım. Güzel insan lazım, sade ve dingin lazım. Gerektiğinde konuşup, gerekmediğinde susmaktan erinmeyecek insan lazım.

EFENDİLER - 01.07.2019

624 kere okundu

Batırmayın güneşi efendiler, güzel günler için lazım bize. Bulut lazım, rüzgâr lazım, yağmur lazım. Islanmayı yasaklamayın efendiler, kendimizden geçmemiz lazım. Huzur lazım efendiler, huzur lazım; konuşmayın vara yoğa, kesip biçmeyin, infaz etmeyin hemen yargılayıp. Affedebildiğinizi affedin efendiler, bir kez daha şans verseniz ne çıkar. Kendinizi sorgulayın efendiler,  önce kendinizi sorgulayın. Her doğru bildiğiniz bildiğiniz gibi değildir belki de. Yanlış öğretmiş olabilirler size. Çok tanık olduk çünkü, siz de bakın etrafınıza efendiler. Sizi sevmeyenlere de bakın, size nasıl baktıklarına bakın, kulak verin, dinleyin… Aynada hep kendinizi görürsünüz efendiler; baktıkça beğenirsiniz kendinizi,  kendinizi bu kadar beğenmeyin. Başkalarının kusurlarını ararken kendinizi ihmal etmeyin. Etmeyin efendiler etmeyin. Güneş batarsa gece olur. Karanlık saklar gerçekleri, görmek zorlaşır, sabaha çıkamayız belki efendiler. Bırakın aydınlık kalsın yüzümüz, güneşi batırmayın efendiler.

KİMSENİN FARKI YOK KİMSEDEN - 17.06.2019

970 kere okundu

Adam ne zaman ağzını açsa solculara bok atıyor dedi kadın.

TKP açıklama yaptı bunun üzerine; “seçimi boykot ediyoruz, gitmeyeceğiz sandığa”

Gülerek tekrar söze girdi adam; “Yaşasın Türk solu”

Üç yıl önce Çayeli’nde bir otelden aşırdığı fincanını aldı dolaptan, demli bir çay koydu kendine. Kıştan beri çıkmadığı balkona yürüdü. Birkaç saat önce hem zemini yıkamış, hem de masa ve sandalyeleri silmişti. Sıcak ama rüzgârlı bir haziran günüydü. Sokak alışılagelmiş gürültüsünden uzaktı. Bahçenin duvarının üzerine boylu boyunca uzanmış kâğıt toplayıcısı Suriyeli genç gitmişti. Yedinde keyfine düşkün bir sokak kedisi vardı. Suriyeli kadar göze batmıyordu. Bir yudum aldı çayından. Güzel olmuş dedi kendi kendine. Kedi çevirip kafasını baktı, karşı sokakta bir çocuk yoldan balkona doğru anne diye bağırdı. Motorlu bir kurye geçip gitti çocuğa aldırmadan.

Bunca şeyi yaşadıktan sonra nasıl değişmez insanlar. Nasıl inanabilirler birilerine, nasıl bu kadar kör olabilirler. Hak verdi Sinan’a, din diye bir şey yoktu gerçekten. Toplumların afyonuydu bu ritüeller. Ama yine de inanmaya devam etti. Bir şeylere inanmayı seviyordu. Varsın haklı olsundu Sinan, varsın boşa yapılsın bunca şey. Gerçi pek de bir şey yaptığı söylenemezdi kuru kuru inanmaktan başka. Senede bir ay akşama kadar aç durup nefsiyle uğraşırdı. Bayram namazlarına gider, arada sırada da Cuma günleri camiyi ziyaret ederdi. Ne demişti köy camisinde imam; ibadet edin, ibadet edin, ibadet edin. Yoksa cehenneme gidersiniz. Mudanya’ya giderken yol üstünde uğradığı caminin imamı da ibadet etmekten bahsetmişti. Ama fenden, sanattan, sosyal hayattan da bahsetmişti. İkisi de aynı dini öğretiyordu ama biri feci halde yanılıyor ve insanları yanıltıyordu.

Bir yudum daha aldı çayından, soğumuştu… Bir yudum daha aldı bitirmek için. Mutluluğun çayla bir ilgisi olmalıydı. Balkonda oturup sokakta dikine yatay olarak akan hayatı seyretmekle bir ilgisi olmalıydı mutluluğun. Oysa doğduğu şehrin insanları yaşlandıkça olgunlaşacağına gün geçtikçe gerginleşiyor, kavga ediyorlardı. Böyle bir toplumdan sağlıklı gençler çıkması mümkün değildi. Doğru düşünemeyen ve doğru karar veremeyen kalabalıklara dönüşmüştü insanlar. Ya da eskiden beri öyleydiler de o ancak fark edebiliyordu. Oysa ne çok çay içerlerdi, ne çok rüzgâr okşayıp geçerdi tenlerini. Her gün denize bakan insanlar nasıl da bu kadar gergin olabilirdi. Oluyordu işte. Her şeyin bir açıklaması olsa da çözümü yoktu. Ya bu deve güdülecekti ya da bu diyardan gidilecekti. Diyar dediğin de eski bir hikâye.

Mangal kokusu geldi burnuna. Çekti içine uzun uzun. Sancaktepe’den gelmişlerdi, Ümraniye’den ve Sultanbeyli’den gelmişlerdi. Adalara karşı mangal yapıyorlardı yürüyüş yolunda, çimlerin üzerinde. Bir nefesti onlar için, bizim ise nefesimiz kesiliyordu. Bu adam seçilirse mangalcılardan da kurtarır mı bizi diye geçirdi aklından. Dudağının ucunda minik bir gülümseme belirdi. Fincanına çay doldurmak için mutfağa yürürken kimsenin farkı yok kimseden dedi usulca.

NE ÇOK İBNE VAR - 27.05.2019

1219 kere okundu

Sıkıcı geçen bir günün akşamında koltuğa oturmuş yaşamakla yaşamamak arasında tamamen kontrolünden çıkmış bir yerde çayını yudumluyorsun. Hayat değil bu, sıradan bir varoluşun en tatsız ve tuzsuz hali. En iyi bildiğin cümleleri en çok kullanmak istediğin insanlar var yanında. Herkes alışık birbirine, şaşırmak silinmiş sözlükten. Ne cümle içinde kullanılıyor ne de yaşanıyor farkında olmadan. Sabah doğan güneşten bir müddet sonra üç beş vuruş daha hızlanan kalp gecenin belirsiz saatlerinde her zamanki durağan ritmine geri dönüyor. Nasılsın diye soran herkese iyiyim diyorsun. Deme! Yalan çünkü.

Bir insanın yaşaması için öleceğini öğrenmesi mi gerekiyor? Filmlerde oluyor bu! Öleceğini öğrenen bir insanın çevresindekiler mutlu olsun diye saçma salak tedavilerle son günlerini zehir etmesi mi gerekiyor? Bu ise gerçek hayata ait. Filmler kitaplardan uyarlanıyor ya da özel olarak yazılıyor. Her durumda az ya da çok alıcısı var yani. Peki hanginiz yaşam biçimini satsa alıcı bulur. Yerinizde olmak isteyen kimse var mı? Velev ki evet dediniz. Benim yerimde olmak isteyen birisi var… Kesin selamı sabahı o ezikle. Boktan hayatınızı yaşamak isteyen boktan bir insanın size hiçbir faydası olmaz.

Seni özledim diyen de yalancı, seviyorum diyen de. Özlemle sarılan birisi olursa poponuza göz kulak olun, birkaç saniye sonra kalçanızın yanağını avuçlayacaktır. Size önemli hissettiren ki hiçbir öneminiz yok herkesin bir çıkarı vardır sizden. Maddi ya da manevi fark etmez, kesin vardır. Kimseyi umursamadan sizi mutlu eden şeyleri yapıyor olsanız. Birisi bir şey yapmanızı istediğinde yapmasanız mesela. Saçlarını yeni kestiren bir arkadaşınıza gerçek duygularınızı söyleseniz. Sabah işe istediğiniz saatte gidip bankaya kredi borcunuzu ödemezseniz. İçinizden gelmiyorsa yan komşuya merhaba demeseniz. Arkadaşınızın boş konuşan ve kendisi de boş olan eşi için nerden buldun bu salağı diyebiliyor olsanız. Yine severler mi sizi. Ben sevmem sizi söz veriyorum. Ama nefret de etmem. Defol git ötede yaşa derim en çok, çünkü benim arkadaşlarımın da salak karıları ya da kocaları oluyor bazen. Ve çoğunun saçı da berbat, etrafa bakış açıları da. En mide bulandırıcı olan ise kendilerini haklı görmeleri

Ben koca ağızlı bir ibneyim. Beni sevmeyeni dünyanın en harika insanı bile olsa karalayacak bir şey bulurum. Ya ben haklıyımdır ya da karşımdaki daha haksızdır. Kendi boş cümlelerime katlanılmasını ne kadar çok istiyorsam başkalarınınkine de o kadar tahammülsüzüm. Çevremdekiler en çok beni önemsesin istiyorum. Başkaları hakkı olanı almasa da ben hakkım olanı almalıyım. Bir şeylere kızmışsam acısını birilerinden çıkarmalıyım. Eskiden insanların yüzlerine söylerdim ne kadar geri zekâlı olduklarını. Artık itirazlarına göğüs gerecek tahammülüm yok. Arkalarından konuşuyorum. Hoş bir şey değil insanların arkasından konuşmak biliyorum ama çok da umurumda değil. Benim için ibne demişsin dese bana biri mesela; değil misin diyebiliyorum. Çünkü değeri yok insanların. Benim de değerim yok. Başkalarını cümlelerini bu kadar dikkate almanın aptallık olduğunu öğretiyor zaman. Her şeyi bilmek, o muazzam aydınlanmayı yaşamak için ölüm tarihini bilmek mi gerekiyor. Evet diyor kitap, çünkü aptalsınız diye de ekliyor.

İbne cinsiyetçi bir küfür ama ben çok seviyorum. İbnelere karşı tarafsızım, yanlış anlama olmasın ki olsa da sorun değil ama ben ibne cümlesini seviyorum. Sosyolojik olarak içeriği sağlam bir küfür. Ama yavşak ve sözde özgürlükçü yeni göt kafalılar yüzünden yıllarca bu kelimeyi kullanmakytan alıkoydum kendimi. İçinden geldiği gibi ibne diyemediğimiz bir hayatı yaşıyor olabilir miyiz hiç. Buna evet diyen layıkıyla ibnedir.

Sıkıcı geçen bir gecenin sabahında güneş doğduktan bir zaman sonra saatiniz çalıyorsa ve istemeye istemeye o sevdiğiniz yataktan kalkıp yüzünüzü yıkamak için banyoya yürüyorsanız yapacağınız iki şey vardır. Ya yaşadığınız hayatı seveceksiniz ya da sevdiğiniz hayatı yaşayacaksınız. İkisini de yapamıyorsanız yaşıyorum ben demeyin. Çünkü çocuklarınız da sizin yolunuzdan yürüyecek. Boktan hayatınız uçurumdan aşağıya yuvarlanan bir kar kütlesi gibi yol aldıkça büyüyüp üzerinizi kapayacak. Nefessiz kalacaksınız. Yine soracak bir ses size yaşıyor musun diye. Nefes alamazken bile evet diyeceksiniz. Çünkü yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmiş ucuz ibnelersiniz.

YEŞİLİN SARIDAN FARKI - 21.05.2019

972 kere okundu

Yeşilin sarıdan farkıydım ben, ölmemişim sanıyordum. Filiz atacaktım daha, çiçek açacaktım. Hiç duyulmamış, bilinmemiş kokular yayacaktım etrafa. Bir kez içine çekti mi insan bir daha çıkmayacaktım. Nasıl da kandırmışım kendimi!

Kalk dedi gidiyoruz, tamam dedim çok istemesem de. Yolları hep sevmişimdir ama bu sefer ayağım geri geri gidiyordu. İçimden bir ses yapma diyordu. Ne zaman varırız dedim. Akşama ancak dedi. Yağmur yağmak üzereydi, bulutlar arkamızdan gelip yetişmişti bizi. Kapalı havaların verdiği bir huzur vardır, öyle bilirim ben. Altına gizlenebileceğin, kendine kalabileceğin bir gölgesi vardır. İster dinlenir, ister düşünürsün. İçinde eksik kalan yerleri tamamlarsın, taşan yerlerin fazlasını alırsın. Ama bu bulutlar öyle değildi. Huzursuzluğuma huzursuzluk katmışlar; eksik olan ne varsa daha da azaltıp, fazla olana katmışlardı.

Yolun sağından ve solundan bizimle birlikte ilerleyen ağaçlar birbirinin aynıydı. Başka bir türe hayat hakkı tanımayan burası sadece bize ait diyen sevimsiz ağaçlardı. Gördün mü sen de dedim. Neyi dedi. Çalıların arasına bir şeyler kıpırdadı dedim. Sana öyle gelmiştir dedi, hem bakmazsan görmezsin. Ben öyle yapıyorum. Hiç beceremedim ben öyle yapmayı, kayıtsız kalmayı. Üzerime vazife olmayan her ne varsa ilgilenmiş, görmemem ne varsa görmüş, duymamam gereken ne varsa duymuştum ömrümce. Sonraları bunu zaman zaman başarabilmiş olsam da tutamamıştım çenemi hiç. Yanlış yer ve yanlış zamanda bir cümle kurulacaksa o benim işimdi. Üstelik kimsenin de işine yaramazdı söylediklerim, benim bile. Ama çok su aktı köprünün altından. Kurumaz denen bataklıklar kurudu, yağmur yağdı en çorak topraklara. Tohumlar ağaca durdu. Ağaçlar filiz attı, çiçek açtı. Yeşilin sarıdan farkıyım sandım ben. Yanılmışım.

Susadım ben dedim, dinlenelim biraz. Ne yorulduk ki ne dinlenelim dedi. Ben dinleneceğim, sen git istersen dedim çıkışarak. Ses çıkarmadı. Olduğu yerde bir taşın üzerine oturup sırt çantasından suyunu çıkarıp içti. Sigarasını yaktı sonra. Her fırsatta yakardı sigarasını. Ve her yaktığında da sorardı bana ister misin diye. Yine sordu, yok dedim. Güçlü görüntüsünün zayıf yanıydı sigara. İki kez denemiş ama bırakamamıştı. Bir bana söylemişti denediğini, başka kimse bilmezdi. Göstermezdi zayıf taraflarını. Kimseyi umursamadığı yalandı. Herkesten önce kendini kandırmıştı. İnsan önce kendisini kandırmışsa sonra başkalarını kandırmak kolaydı. En zoru kendisine söz geçirmesiydi. Ben ise zayıftım. Zayıflıklarımı göstermekten de çekinmezdim hiç. Hep açıktı kartlarım. Savaşta da açıktı barışta da. Senin kafan çalışmıyor bazen derdi. Barıştan derdim, savaşta çalışır sıkıntı etme sen. Savaş mı çıkartalım demişti bir keresinde senin kafan çalışsın diye. Sen zahmet etme demiştim, o çıkar bir yerden nasılsa. Yanılmamıştım da. Hep çıkmıştı bir savaş.

Sigarası bitince kalktı bana sormadan. Hadi dedi, gidelim. Gidelim dedim küfreder gibi. Ne işimize yarayacaksa gitmek. Usul usul çiselemeye başlamıştı. Yağmur da neşemi yerine getirmiyordu. İçimdeki kara bulut her adımda biraz daha büyüyor, aydınlık kalan her yeri karartıyordu. Yanılmışım dedim hiç hesapta yokken. Efendim dedi soru sorar gibi. Ne derdi hep, efendim demezdi. Bu sefer neye yanıldın dedi. Yeşilin sarıdan farkıyım sanmıştım dedim. Yok kimsenin kimseden farkı dedi. Boş şeylerle geçirdiğin zamana yazık dedi. Yazık dedim. Yağmur hızlanmıştı…

 

HAYAT KISA - 17.05.2019

476 kere okundu

Ben o şarkının ilk mısrası gibiydim; do ile başlayıp fa ile biten. Gül dalıydım mayıs ayında, hanımeli gibi kokardım üstelik. Yeşil yapraklarıma rüzgar değmeyiversin, dans ederdim hevesle. Kelebeklerle yarenlik eder arılarla şarkılar söylerdim. Ben sabah yataktan hevesle kalkmak gibiydim, açıp pencereyi temiz havayı içine çekmek gibi. Gün uzun, iş güç yok. Ah o aylaklık yok mu o gözünü sevdiğim. Şimdi tut beni kolumdan götür deniz kenarlarına, dağ başlarına. Ben o şarkının ilk mısrası gibiydim senle başlayıp bizle biten. Al götür beni buradan uzaklara. İlk gördüğümüz serçenin kanadına takılalım. Hayat kısa, kuşlar ele avuca sığmıyor. Sen bir yana ben bir yana dönelim başımız da dönene dek. Sıkıca sarılalım birbirimize sonra.

NEYDİ SIRRI BU EVRENİN - 14.05.2019

624 kere okundu

Neydi sırrı bu evrenin, niye hava bir kararıp bir aydınlanıyordu. Döndüğünü söylüyorlardı hem ki ben hiç tanık olmadım. Yuvarlak olduğunu iddaa edenler bile var. Ötesiyle berisiyle güler insan buna. Ama yine de neydi sırrı bu evrenin demeden edemiyor insan. Kendi kendine ama, öyle ulu orta bilmediğini söylersen ayıplarlar seni.

Ben şimdi yağmur olup yağacağım geniş yapraklı ağaçların üzerine. Çinko saçtan yapılmış çatıların üzerine, süt liman denizin zerine yağacağım. Bir keyif alacağım ki anlatamam size. Gürültü de yapsam huzur vereceğim, sessiz de olsam. Benden kaçan yaşamış saymasın kendini. Yağmuru sevmeyen insan da ne bileyim. Sağanda tereyağsız yumurta gibi, mısır unu varken beyaz unla kızartılmış balık gibi. Beş yıldızlı otelde tam pansiyon konaklar gibi. Göçme vaktidir yağmurdan sonra çok kalınmaz. Nereye gittiğin bilinmez, sorsalar cevap alınmaz. Ben şimdi yağmur olup yağacağım.

Yok öyle koca koca soru işaretleri. Erkeği de bir kadını da insanın. Anlayamıyorum diyenleri anlayamıyorum sırf. Anlamsız şeylere anlam yüklemeye çalışmak yorar insanı. Hayat doğumdan ölüme kadar devam eden sıradan bir macera. İyiye iyi derken sorun yok ama kötüyü anlamaya çalışırken vay haline. İki ile iki dört; insanlar ise böyle. Göründüğü gibi, belki iki eksik ya da bir fazlası var ama onu da kavrayamayan yağmura da çıkmasın. Kuru kalsın ıslanmasın. Çayına şeker atsın, her akşam aynı vakitte yatıp sabah kahvaltı etmeden çıkmasın sokağa.

Neydi sırrı bu evrenin? Sabahlara kadar süren karanlığın sırrı neydi. Güneşi sevdiğini söyleyenlerin uyumaktaki ısrarı neye işaretti. Ben şimdi şezlonga uzanıp yanıma aldığım kitabı okumaya niyet edeceğim. Ama gel gör ki düşmeyecek telefon elimden. Ömür gidecek ömürden. Boş insanların boş cümlelerini okuyup, kırk türlü kulp taktığım fotoğraflarının üzerine işaret parmağımla iki kez üstüste dokunacağım. Kalp çıkacak ortaya. Beğendim sanacaklar ama öyle bir şey olmayacak. Kandıracağım herkesi, herkesin birbirini kandırdığı gibi. Önemi yok çünkü, umurunda değil kimsenin. Neydi bizi aklımızla aramıza mesafe koymaya iten güç, sırrı neydi evrenin.

KAOS KURTARACAK BİZİ - 07.05.2019

1187 kere okundu

Devasa bir yalnızlığın ortasındayız. Belli olmamak için kalabalıklara saklanıyoruz. Ne soranımız var nede aklı bizde kalan. Herkes kendi derdine derman aramak peşinde... Hem yetim kalmışız hem öksüz. Annemiz de yok babamız da; kardeşler de dağılmış onlar gidince. Her rüzgâr ayrı bir şehre savurmuş her birini. Postacılar çalışmaz olmuş, kopmuş telgraf telleri, telefonlara bakan yok.

Başarısız bir yalnızlığın kavşağında rastladığımız herkesi dost tutmuşuz, kardeş bellemişiz. İlk rüzgârda savrulacaklarını bile bile doldurmuşuz boşluklarımızı yabancılarla. Hem kendimizi kandırmışız, hem kanmışız onlara. Huzur yok, tebessüm yok; anne baba yok!

Kalabalık şehirlerin perdesinin arkasına gizlenmişiz görünmemek için. Söylediğimiz yalanlardan ibaretiz. İnanmayı seçen her kim varsa ona çevirmişiz yüzümüzü, doğrulara sırtımızı dönmüşüz. Yeni çağın en büyük dinidir kalabalıklar. Öylesine iman etmişiz ki uzaklaşırsak nefes alamayacağımıza ikna etmişiz bize temas eden her kim varsa. Büyüdükçe büyümüş sarmal, büyüdükçe değersizleştirmiş bizi, değersizleştikçe önemli zannetmişiz kendimizi.

Göze alamadığımız şeylerin esiri olup, doğru bildiklerimizden vazgeçtiğimiz yerde başlamış esaretimiz. Kopmuşuz topraktan, denizden uzaklaşmışız. Taş yığınları koymuşuz gökyüzüyle aramıza, yıldızları unutmuşuz. Nefes almakta çektiğimiz güçlüğün üstesinden kendimize söylediğimiz yalanlarla gelmişiz. Görünmemek için kör, duyulmamak için sağırız. Aklımız erse de konuşamayız artık, cesaretimizi kalabalıklara iman ettiğimiz yerde bırakmışız… Korktuğumuz için çamur yağıyor gökten, korktuğumuz için güneşin önünde hep bulut var, güvenemiyoruz kimseye korktuğumuz için. Adına hayat dediğimiz aynı sıradan günleri yaşıyor ama ses çıkartamıyoruz kendimize bile, sırf korktuğumuz için.

Kaos kurtaracak bizi sanıyoruz. Bekliyoruz içten içe; ses çıkarmadan, kimseye belli etmeden bekliyoruz. Büyük bir tufan kopacak ve başladığımız yere geri döneceğiz. İlk nerede mutlu olduysak orada alacağız soluğu. Geri dönecek annemiz ve babamız, kardeşlerimiz yeniden kardeşlerimiz olacak. Ağaçların arasında koşturup, çıplak ayakla toprağa basacağız. Pembe ve yeşil uçurtmalarımız rüzgâra teslim edip ipin diğer ucunda gülen gözlerle bakacağız birbirimize. Yalan söylemekten vazgeçip, dört elle sarılacağız hayata. Kaos kurtaracak bizi, kargaşanın içerisinden yaşayarak çıkacağız.

EYLÜL VE BABASININ SPESİYALİ - 30.04.2019

1016 kere okundu

Zor değil aslında, hiç zor değil; anlatayım ben size dilim döndüğünce. Üç eksik iki fazla belki. Üç beş kişiden kötüyse de yine üç beş kişiden iyi anlatayım. Yettiğince sözüm, erdiğince aklım anlatayım. Dinlemeseniz de anlatayım, dinleyip anlamasanız da. Sözün gümüş sükûtun altın olduğu devirler geride kaldı. Belki işine yarar birilerinin; belki bir yolcuya yoldaş, bir dertliye arkadaş, dinleyeni olmayana sırdaş olur diye anlatayım.

Çok değil kırk yıl önce; henüz kurumamışken deniz, kirlenmemişken hava, her gökyüzüne bakıldığında yıldızlar görünürken daha. Deniz rüzgârına göğsünü geren bir adamın gölgesinde büyüme gayretindeyken henüz. Bakmanın yetmediğini anladım görmek için. Görmenin bile kâfi gelmediğini öğrettiler bana zaman zaman. Zor değildi aslında, hiç zor değildi. Ama yok hükmündeydim, görünmez ve duyulmazdım. Bakmayın sesimin gür çıktığına, dinlenmezdim. Sevmek dediğin yele kapılmış bir yaprak, bir sevilir bir sevilmezdim.

Uzatmayayım lafı; Eylül ve babasının spesiyali dedim adına ben. Siz ne isterseniz diyebilirsiniz. Soğanları tak tak tak diye doğrayan adamlara heves ediyorum. Nasıl kesmiyorlar parmaklarını hayret ediyorum. Ben daha usul, daha dikkatli ve muhtemelen bir çentik daha özenli davranıyorum muhteremlere. Ama değişmiyor sonuç, öylede kıyılıyorlar bıçağa böyle de… Biraz yeşilbiber, biraz kırmızı… Tavaya çiçek yağı döküp kavuruyorsunuz öldüklerinden emin olana kadar. Sonra kabukları soyulmuş ve doğranmış domatesleri de ekleyip devam ediyorsunuz kavurmaya. İsteğe göre tuz ve karabiber, hatta kekik ve nane de atabilirsiniz içine. Ama köri sosunu unutmuyorsunuz, köri sosu önemli zira. Filetosu çıkartılmış mezgitleri ayrı bir yerde kuşbaşı doğrayıp bekletiyorsunuz. Ben Pınar’ın iki buçuk kiloluk dondurulmuş fileto mezgitlerini kullanıyorum. Metro Market’te bulabilir İstanbul’da yaşayanlar, İstanbul’da yaşamayanlar tavuk eti kullansın, karışmam ben. Neyse ağalar beyler, hanımlar… Soğanları öldürme işi bittikten sonra kuşbaşı doğranmış balıkları ayrı bir tavada soya sosu ile tercihen harlı ateşte kavururken dağılmamalarına dikkat etseniz fena olmaz. Ben size oranla biraz daha becerikliyim sanırım, dağılmıyorlar zira! Neyse, geçelim buraları. Finalde neredeyse pişmiş balıklarla ölmüş soğan, biber karışımını aynı tavaya alıp bir kaşık da tereyağı katarak birlikte kıvama gelinceye kadar pişiriyorsunuz. Birlikte baş başa sinema keyfi yapmadan önce yedikleri yemekte Eylül ve babasının spesiyali var. Daha önce aynısını kimse yapmış olamaz. Çünkü servis etmeden önce tavaya üç ya da dört tane susam attım. Bunu da yaptım diyen varsa lafım yok, canı cehenneme geri zekâlının.

Bu hayat denen şey tek seferlik hak. Ne telafisi var ne geri dönüşü. Ki çok düşündüm daha önce. Olur da geri dönsen ne olacak sanki. Yirmi yıl öncesine dönsen sanki şimdiki aklın olacak, yine aynı şeyleri yapacaksın. Yok, şimdiki aklın oldu o zaman da hiçbir heyecanı kalmayacak. Olmaz yani, zamanı zamanında yaşamaktan başka çare yok. Kızın varsa kız babasına yakışacak her hareketin. Hareket kız babasına yakışmıyorsa kız babasını harekete yakıştıracaksın. Estetik önemli çünkü, göz var nizam var. Kızlarda var ama erkeklerde yok. Erkek babasıysanız rahat olun. Küçük öküzler durumun farkına varmaz, varsa da aldırmaz. Aldırsa da meramını doğru anlatamaz. Hadi anlattı diyelim karşısında ki baba da erkek. Öküz yani… Gel de çık kısır döngüden. Kolay değil, hiç kolay değil. Sırf bu yüzden oğlumla arama mesafe koydum. Kız babasıyım ben, zamanımın değerini bilmek zorundayım.

Türkü mü, şiir mi, ağıt mı yoksa diyor Livaneli. Cumartesi günleri Pazar kurulurdu çarşıda. Annemle yürüyerek köyden iner o berbat, o sıkıcı pazarı gezerdik. Çocuk aklım havada, uçacak annem bıraksa. Ama ne mümkün. Yok öyle sopa yerse özgüveni zedelenir muhabbeti. Annem ise öyle şeylere eskiden beri itibar etmez. Yersin sopayı sokak ortasında kaşla göz arası. Korku en büyük efendi! Ne türkü ne de şiir. Ağıtlar yakılırdı tezgâhların arasında dolaşan muhtemelen bizim oralarla ilgisi olmayan kavruk bir adamın dudak ucunda. Kuzeyin delikanlıları delikanlı olur. Yoktur estetik kaygıları, duyarlılıkları. Erkek olmak ayrıcalıktır, öyle öğretmiş hem anne hem baba. Erkek olmak da delikanlılık gerektirir. Delikanlısı eğilip bükülmez bizim oraların. Kalas gibidir. Olmasa iyidir, olmasa çok iyidir ama öyle öğretilmiştir ve işine gelmektedir. Değişti dünya gerçi. Ne şiir kaldı ne türkü. Ağıt dediğim yandı bitti kül oldu. Eğilir oldu her yerin adamı. Ama eğilmesi gereken yerde değil olur olmaz yerde eğilir oldu. Kalmadı bir anlamı yani. Her şey gibi sıradanlaştı, değersizleşti. Kız babası olmak zor zira. Ama anlatması kolay; tut işte ben bile anlatabiliyorum. Mezgit bulamayanlar panga diye bir balık var yurt dışından getiriliyor, Tayland’dan. Onu da kullanabilirler. Dil balığı diye satıyor düzenbazlar. Balık tadından yoksun ama vitamini vardır belki. Tavuk konusunda da şaka yapmıyordum. Balığın girdiği pek çok yere tavuk da girer. Ölmüş olması gerekli ama.

İnsan olmak da zor iş. Belli ki başaramadık biz. Başarsak kurumazdı deniz, kirlenmezdi ciğerimize doldurduğumuz hava. Başımızı gökyüzüne kaldırdığımızda beton yığınlarını değil, yıldızları görürdük. Belki kayardı biri biz bakarken. Dilek tuttun mu kızım derdim. Ben tuttum sen de tuttun mu derdi yüreğime su serpen sesiyle. Evet derdim. Ne tuttun derdi. Seni tuttum derdim. Benim tüm dileklerim sensin derdim. Baba derdi sondaki a’yı hafifçe uzatıp sesini kısarak. İçimde o olduktan sonra keşfettiğim, bozulur diye de hiç ellemediğim o yer cız ederdi. Sormazdım sen ne dilek tuttun diye. Neyle mutlu olacaksa kabulümdür çünkü. Seviyorum seni derdim içimden. Duymazdı ama bilirdi içinden.