İKİ YAKA - 21.03.2019

555 kere okundu

Konuşabiliyorum; çünkü is lambada, duman dağda, akşamdan yağmur yağmış, dereler çamur taşımış denize. Bir de sen… Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilmem. Hepsinden beter.

Boğazda gemiler, aramızdan akıp giden gemiler. Öyle efkâr yüklü, öyle hüzünlü gemiler. Tanımadığım bayraklar çekilmiş gönderlerine, sulara teslimler. Ah o gemilerde sen ve ben... Olmaz bilirim ama yine de kapatırım gözlerimi. Hayal edebildiği sürece yaşar insan demiş bir düşünür. Ben kurmuyorum demiş bir diğeri, olmuyor çünkü. Olmayan ve de olmayacak hayallerde bir sen, bir ben, bir de gemiler. Aramızdan usulca akıp giden gemiler. Gecenin sessizliğinde ay ışığına sığınan bilmediğim ülkelerin bilmediğim gemileri. Şimdi sen de bana ben bunları sana nasıl söylesem.

Çıkar fırtına, savurur seni bir yakaya, beni bir yakaya. Saç baş dağılır, ıslatır yağmur. Mart dokuzudur, baharı müjdelemesi gereken hava üşütür içimizi. İçimiz o eski iç değildir artık zaten. Boğazı terk etmiştir gemiler Karadeniz’den. Gecenin kolları da ısıtmaz, kadehteki şarap da.

Varsın böyle geçsin ömür, varsın varmasın iki yaka birbirine. Varsın lambada is, dağda duman olsun. Kaybolmasın kimse kimsenin gözlerinde. Dönmesin giden, gelmesin beklenen varsın.

Susabiliyorum; çünkü kader varsa ki var gibi görünüyor, eninde sonunda ona doğru çiziyor yolunu insan. İnsan dediğin yorgunluktan ibaret... Dursa dinlenemiyor, gitse yolu yol değil.

SEVİMSİZ KEDİCİLER - 03.03.2019

510 kere okundu

Diyor ya Nazım "Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?" Bizim ki de o hesap; siz kedi seviyorsunuz diye bizim de kedi sevmemiz şart mı? Senin doğrun benim doğrum olmak zorunda değil, senin yolun benim yolum değildir belki. Senin öğrendiklerinden farklı şeyler öğrenmişimdir ben. Senin baktığın yerde senin gördüğünden farklı şeyler görüyorumdur. Hani hoşgörü, hani özgürlük? Kediye zarar veriyorsam çıkar sesini, dikil karşıma. Ama sırf sen sevdin diye sevmek zorunda değilim bir şeyi ya da bir kimseyi. Hem senin sevdiğin kedi benim sevdiğim balığı yiyor; sevdiğin sevdiğimi yiyor ey arkadaş. Sen neyin sevgisinden bahsediyorsun daha…

İçinizdeki sevgi açlığını gidermek için kedilere sığınıyorsunuz diye eleştiriyor muyum ben sizi. İçinizdeki boşluğu doldurmak için kedileri kullanıyorsunuz diyor muyum? İnsanlarda kaybettiğinizi kedilerde bulamazsınız diye nasihat ediyor muyum? Abartılan her tür sevgi bozuk psikolojinin yansımasıdır der kitap, alın okuyun diye gözünüzün içine sokuyor muyum? Davranışlarınızdaki samimiyetsizliği güne eşit olarak dağıtmaktaki başarınızı alkışlamıyor olmam sizi takdir etmediğim anlamına gelir. Ama eleştirmiyorum da. Hayat sizin hayatınız. İster seversiniz ister sevmezsiniz. Ama siz sevdiniz diye başkaları da sevsin diye diretemezsiniz.

Çok olmakla haklı olmak arasındaki farkı kavramanız zor biliyorum. Çoksanız haklısınızdır da diye kim öğrettiyse iyi yapmamış. Zira doğruluk çokluktan bağımsızdır bazen koca bir dünyada bir kişi doğruyu söylüyordur ama yargılanıp asılır. Dünya yuvarlaktır ve döner. Bu kalabalıklar bunu kabul ediyor diye değildir. Kimse kabul etmediği zaman da bu inkar edilemez bir gerçektir. Sizin doğrularınız başkalarının doğruları olmak zorunda değildir. Başkaları sizin yanlışlarınıza da doğru demek zorunda değil. Herkes kedileri severse kediler daha iyi canlılar olmaz. Hindistan’da tapılan ineklerden imambayıldı yapan insanlarsınız siz. Siz kimi severseniz sevin ya da kimden nefret ederseniz edin. Bırakın diğer insanlar da bu özgürlüğü yaşayabilsin.

SÖZ ALTINDIR - 26.02.2019

757 kere okundu

İki yaşında başladım konuşmaya. Yirmi yıl konuştum kesintisiz, nefes almadan hiç, bıkmadan ve usanmadan. Sonra bir baktım kimse dinlemiyor, kendi kendime konuşuyorum ben. Yirmi yaşındasın dile kolay ve kimse umursamıyor ne dediğini. Yıkım, öyle böyle değil hem de. Sorsalar neler neler anlatıyorum. Ama öyle değilmiş, milletten öğreniyorum sonra.

Susmak istedim ama olmadı, beceremedim. Bir süre hem konuştum hem pişman oldum. Kimsenin dinlemediğini bile bile konuşmak zor, yaşayan bilir ancak. Kendi gürültüsünden rahatsız olur insan. Saç olsa kesersin, kıyafet olsa değişirsin ama ses bu; kulağını tıkasan da durmaksızın cümle kurduğunu biliyorsun. Kendinden kaçamıyorsun; çok denedim, olmadı.

Dedim bu böyle gitmez, yaş olmuş yirmi beş – otuz. Bir şey yapmalı, bir çıkış yolu bulmalı. Susmayı beceremiyorsun, konuşsan dinleyen yok. Bir dinleyen bulmalı. Bıktırana kadar konuşmalı buldum birkaç tane ve konuştum bıktırana kadar. Bıktılar ve gittiler. Kendimle arkadaş olmuşum bu işlerle uğraşırken. Baya baya kendimle dertleştim bir gün; aydınlanma oldu o an, bir ışık yandı yandı söndü kafamın sol üstünde. Yandı yandı söndü – yandı yandı söndü ve yandı yandı sönmedi. Buldum dedim. Kafasına elma düşmüş Newton gibi hissettim kendimi, yer çekimini bulmuştum.

Kendimi dinlemeye karar verdim. Ben konuştum ben dinledim, ben konuştum ben dinledim. Zamanla sıkıldım kendimden, sustum, dinlendim. Sonra tekrar konuştum ve tekrar dinledim. O kadar çok konuşurlar ki der Octavia Paz Yalnızlık Dolambacı’nda Meksikalılar için. Doğru sözler bile kaybolur gider kalabalığın içinde, kimse duymaz. Ben kaybetmedim doğru sözlerimi kelime kalabalığının içinde, cımbızla ayıkladım tek tek. Hem konuştum, hem tarttım, hem konuştum hem kestim attım. Doğrular biriktirdim kendime, yanlışlarımdan emin oldum. Umursamamayı öğrendim; hem dinlemeyenleri, hem kendimi. Öğrenmek dünyanın en güzel şeyi. Öğrendikçe öğrenesi geliyor insanın. Doyumu mümkün olmayan bir açlık… Ve öğrendikçe susman gerektiğini de anlıyor insan. Ama yetmiyor anlamak. Sigaranın sağlığa zararlı olduğunu bilip de bırakamaz ya insan, bırakmayı dener dener de her seferinde başarısız olur ya. Ben de oldum. İnsan başarısızlıklarının bütünüdür der kitap. Hangi kitap bilmiyorum, sormayın lütfen. Benim umursamadığım çok başarısızlığım oldu. Kendimi seviyordum ve bu pek çok şeyi hallediyordu.

Etrafınızdaki insanlar sizden bir şeyler isterler. Alanlar kalır, alamayanlar ise zamanla çeker gider. Eğer verecek şeyiniz yoksa yalnız kalırsınız. Bencilce bir kısır döngüdür bu. Her ilişki o veya bu şekilde çıkarlar üzerine kuruludur. Sizi mutlu etmeyen insanı bile zamanla sevmez olursunuz. Ben insanlar için bir şeyler biriktirdim. Her şeyden biraz var bende. Hiçbir şeyden tam olmaması kimsenin umurunda değil. Etrafta o kadar boş insan var ki az biraz bir şeylere sahipseniz sizi hayatlarından çıkarmıyorlar. Kendimden biliyorum; ben olsam beş dakika tutmam kendimi etrafımda.

Okuduklarınız, gördükleriniz ve dinledikleriniz zamanla sizi oluşturuyor. Yaşadıklarınızdan çıkardığınız dersler için kullanıyorsunuz bunları. Farkında olmadan kendinizi yaratıyorsunuz. Ama iyi ama kötü… Ne kadar öğrenirseniz, ne kadar çok bilgi edinirseniz seçeneğiniz o kadar artıyor. Çok seçeneğim vardı, ben kendimi seçtim. Ve konuştum kendi kendime. Çevrenizde size burun kıvıran insanlar olacaktır, benim bir dolu var. Tanımadan, etmeden hükümler vereceklerdir. Ben veriyorum. Umursamayın onları. Onlar sizin çok umursadığınızı düşünse de umursamayın. Ama konuşun kendinizle. Eğer doluysanız anlatacak çok şeyiniz vardır. Eğer sizden bir çıkarları yoksa dinlemezler sizi. Bencillikleri izin vermez zaten. Egoları götlerini kaldırır hep, itiraf edemezler kendilerine bile. Hele de ukalaysanız vay beni vay. Çok da konuşuyorsanız hiç şansınız yok.

Hem okuyor hem de yazabiliyorum. Bakıyor ve görebiliyorum. Neredeyse konuşabildiğim kadar dinleyebiliyorum da. Bencil insanlar için hayat aslında daha zor. Ama ayaklarınızın üzerinde durabiliyorsanız yolun yarısından sonra tek başınıza da yürüyebilirsiniz. Konuşun; varsın kalabalıkta kaybolup gitsin sözünüz, varsın dinlemesin kimse. Susandan değil konuşandan yarar var. Konuşandan değil, susandan zarar gelir. Söz altındır zira sükutsa gümüş.

SAYGILARIMLA... - 06.01.2019

707 kere okundu

Yasaklansın uyanmak sabahın köründe; işe gitmek, trafikte zaman kaybetmek, korna sesleri, insan kalabalıkları, kirli kaldırımlar yasaklansın. Saygısız insanlar başka bir evrene sürgün edilsin, ocak ve şubat aylarında kar yağsın her yere, aralıkta da yağsın hatta. Yazları sıcak olsun, her isteyen girsin denize. Şezlonglardan ücret alınmasın, deniz kenarı diye hamburger, kola normalin iki katı olmasın. Yağmur yağmasın mesela her kafasına istediğinde, kaçmasın keyif tam da yerindeyken. Yasaklansın uyanmak sabahın köründe; çocuklar kurslara gönderilmesin. Piyanoymuş, baleymiş, basketbol kursuymuş hep öğleden sonra üç-dört civarı olsun. Kazara çalışıyor olanlara bu saatlerde izin verilsin. Elde ne var ne yok verilsin yani, esirgemesin mutluluğu insan insandan. Aç gözlülük de yasaklansın misal…

Siyasi iktidarlar siyaset yapmasın artık. Altmış üç yaşını geçen kim varsa devleti yönetmesine izin verilmesin. Altmış üç yaşından küçük hevesliler varsa onlar da aptallıklarına doymasın. Ama kimsenin aptallığı üç yılı geçmesin. O da yasaklansın. Üç yıl yöneten yerini başkalarına bıraksın. İhtiyaç kadarı üretilip, fazlası için enerji harcanmasın. Stok yapılmasın, elde kalmasın, dert olmasın.

Tütün tiryakileri tütün tarlalarının etrafına toplansın. Son bir kez keyif yapılsın. Tarlalar ateşe verilip özgürce dumanı içine çekilsin. Ama son olsun bu. Bir daha sigara içilmesin, ciğerine yazık insanın. Kokuyor ayrıca pis pis. Alkole karışılmasın. Ama karışılmıyor diye de boku çıkmasın. Ağzıyla içmeyi bilmeyenler meyhanelerden uzak dursun. Sosyal medyada rakı içtim, şarap içtim diye övününce kendini modern sananlar önce katrana bulansın sonra tavuk tüyüne, ardından da sokak sokak gezdirilsin. Namaz kıldım, hacca gittim diye övündükleri için aynı işleme tabi tutulanlarla karşılaşılırsa birbirlerini yemeleri serbest bırakılsın. Hiçbir taraf korunup kollanmasın. Sosyal medya da kaldırılsın hatta. İnsanlar fazladan sevişmek isterse bu işi profesyonel olarak yapanların istihdam edildiği kerhanelere gidilsin. Fazladan sevişenden vergi alınsın yani. İnternet bilgiye ulaşmak için kullanılsın, duvara fazladan çizik atmak için değil.

Bakmayı beceremeyen çocuk yapmasın. Çocuk yapan çocuğuyla ilgilensin. Eğitsin, öğretsin, refakat etsin, örnek olsun. Kariyer yapacağım diye boş beleş işlerde çalışıp bebeğini elin bakıcısına emanet etmesin. Kadın ya da erkek biri evde dursun. İkisi de durmak istemiyorsa yazı tura atılsın. Evde çocuk bakan ev işlerini de yapmak zorunda kalmasın, hizmetçi olmasın yani. İşten eve dönerken salınılmasın. Çocuk bakmak zor iş. Gelip evde durana yardım edilsin. Dayı, hala, dede, anane de çocuk üzerinde hak sahibi olsun. Her boku bir kişi tarafından bilinmesin. Bırakın sizi başkaları da beğensin. Ben harikayım tribine girilmesin. Kat kat giydirilmesin çocuklar. Hamburger yedirilmesin. Çikolatadan uzak durulsun. Memeler deforme oluyor ya da zor geliyor diye çocuktan anne sütü esirgenmesin. Hazır gıdalara saldırılmasın. Sebze yemeyen çocuğa ısrar edilmesin ama bir müddet aç bırakılıp sebzeyi sevmesi için teşvik edilsin. Kolayına kaçılmasın yani. Kolayına kaçanlar, sorumluluğunu başkalarına yıkanlar, ilgileniyormuş gibi yapanlar kısırlaştırılsın.

Futbol maçlarına gidenlere iq testi yapılsın. Altmış beşin altında olanlar statlara alınmasın, yorum yapmasına izin verilmesin, söz sahibi olmasın. Futbol yasaklansın hatta birkaç yıl. Her ay bir kitap okumayan, tiyatroya gitmeyen, klasik müzik dinlemeyenler yönetici olmasın. Spor gazeteciliği yasaklansın. Hatta gazetecilik yasaklansın. Ülke genelinde söylenen yalanlar dörtte birine indirilsin, masumlaşsın. Kimse kimseye inanmasın bu dört yılda, güvenmesin. Kimse korunup kollanmasın, ofsaydı biliyor diye hiçbir gerzek kendisini zeki sanmasın.

İmkânı olan haftada üç kez sevişsin, savaşlar yasaklansın. Savaşmaktan bahseden her kim varsa iç çamaşırının içine iki akrep yirmi dört tane de örümcek hapsedilsin. Yaşarsa bir daha fikri sorulmasın, konuşmak isterse müzik son sesine kadar açılsın.

Öğretmek istemeyen öğretmen olmasın, iğrenen doktor, kendisini beğenen yönetici olmasın. Kendisine hakim olamayana silah verilmesin, vicdansıza ve duygusala hak hukuk teslim edilmesin. Trafikte sinyal vermeden sağa sola dönüş yapanların bir tarafına sinyal kolu sokulsun. Gereksiz yere korno çalanlara da aynı sinyal kolu hediye edilsin. Devlete para lazım diye mahalle arasından araçlar çekilmesin. Her kırmızı ışıkta geçene ceza kesilsin; sürat yapana da, tehlikeli araç kullanana da sektirmeden ceza hükümleri uygulansın. Ama öğretmek istemeyenin öğretmen olması kesinlikle yasaklansın. İnsan ruhundan anlamayan sırf psikoloji okudu, kitap karıştırdı diye sorun çözmeye çalışmasın. Merdivenlerden sekerek indi diye, saçını kırmızıya boyattı diye elli yaş üstü insanlar deli sanılmasın. Sırf özgürlük verilsin diye on beş yaşındaki çocuklar başıboş bırakılmasın. İki koyun güdemeyecek insanlara onlarca, yüzlerce insan emanet edilmesin.

Had bilinsin, nazik olunsun, hoşgörüden uzaklaşılmasın. Empati diye bir şey var, yapmayan yirmi dört gün bir odaya hapsedilip empati konulu filmler seyretmeye zorlansın. Ardından bir sınav yapılsın, başarılı olmazsa aynı işlem on iki gün daha tekrarlansın. Hor gören insana vasıfları sorulsun. Hor görülen getirilip hor görenin her vasfına tek tek tükürmesi sağlansın. Çok çalışana çok, az çalışana az imkân sağlansın. Güçsüzün, sakatın, yaşlının ve çocuğun bir dediği iki edilmesin. Bokunu çıkaran olursa önce tatlı dille anlatılsın. Olmuyorsa onlara da film seyredebilecekleri bir ortam yirmi dört gün tahsis edilsin. Yaşlılara karışılmasın ama. Olmamışsa olmaz artık, ısrar edilmesin.

Yılbaşı bileti, şans oyunları, kumar makineleri, ücretli park yerleri, valeler, bahşişler yasaklansın. Poşetten yirmi beş kuruş alınmasın. Ama yarım poşetlik alış veriş yapıp on tane poşet aşıran teyzelerin de zuhal topal izlemesi yasaklansın. Zira daha caydırıcı bir ceza gelmiyor aklıma onlar için. Seda sayan, Ahmet çakar, ertem şener, şafak sezer, nihat doğan gibi tv ünlüleri halk içine kafalarına poşet geçirilmeden çıkarılmasın. Bunlara verilen poşetlerden bir lira alınabilir, kimseler karışmasın.

Siyasi cümleler kurarken Atatürk’ten, İslamiyet’ten ya da diğer kutsal değerlerden bahseden insanların selamı alınmasın, selam verilmeye tenezzül edilmesin. İnsanı kullanmaya çalışan, duygu sömürüsü yapan kişiler belki utanırlar diye çıplak bırakılsın. Kraldan çok kralcılar, ölümüne tarafcılar, taraf olmayana yan gözle bakanlar da bu çıplaklara bakmak zorunda bırakılsınlar. Yine bu kişiler rehabilitasyon amaçlı zorunlu olarak eşleriyle ya da sevgilileriyle sevişsinler. Düzelmeyenler saygısızların sürüldüğü evrene sittir olup gitsinler.

İmkanı olanın delirmesine izin verilsin. Delirenler el üstünde tutulsun. Zira dikkatli bakanlar göreceklerdir ki deliler akıllılardan çok daha keyiflidir.

Saygılarımla…

ESKİ YIL - 31.12.2018

494 kere okundu

Başlayan her şey bitiyor; dert de bitiyor neşe de, gün de bitiyor gece de. Tut işte bir yıl daha bitiyor. Daha dün milenyumda her şey altüst olacak demiştik de olmamıştı bir şey. On dokuz yıl olmuş, dile kolay. Ne çabuk geçiyor zaman, insafsız zaman, vefasız zaman.

Seksenli yılların başı, okula gitmiyoruz daha. İşlemeli cam bardaklarda sarelleler var o zamanlar, ekmeğe sürmüş annem, yiyoruz abimle... Babam elleri dolu giriyor kapıdan. Mandalina almış, elma almış, kabuklu fıstık almış. Yılbaşı kutlaması var evde. Mevsim kış haliyle, dışarıda kar var, soğuk var. Poşetlerin içinde sürpriz var, incir kurusu. Minik oval paketlerden almış her birimize; dört tane. Payıma düşeni kapıp evden dışarı atıyorum kendimi. Elli metre yukarıda babaannem var, halalarım, amcam var. Annem sesleniyor ardımdan ayaklarını giy diye. Çıplak ayaklarım, sadece terlik var, soğuk var, bitmek tükenmek bilmeyen yaşama sevinci, neşe var. Ama üşümüyorum o zamanlar; hem çocuklar üşümez ki, büyükler üşüyor zanneder onları. Sonrasını hatırlamıyorum, kimin yanına fittim, kime ne söyledim hatırlamıyorum. Muhtemelen payıma düşeni göz açıp kapayıncaya kadar bitirmiş, sonra da ciğercinin kedisi gibi abimin ya da ablamın peşinden gezdirmişimdir ya da Çiğdem’i kandırmanın yollarını aramışımdır. Başarısız olmam söz konusu değil, en kötü ihtimalle annem koşmuştur yardıma. Emir demiri kesiyor o zamanlar, annemin her sözü kanun hükmünde!

Bilmiyordum o zamanlar güzel şeylerin çabuk bittiğini. İncir kurusu biterse abimden ablamdan alabiliyordum, mandalina torbanın içinde ne çok görünüyordu. Sonsuz bir kaynaktan bonkörce sunuluyordu mutluluk. Annemin sözünün üstüne ebediyen söz söylenmez sanıyordum. Eşkinlikteki cavcaga fındıkları da eksik olmayacaktı hayatımızdan, her kafamı çevirdiğimde rüzgârda kuzulayan Karadeniz’i görecektim. Galafka’nın adam öldüren yolu, köy çeşmesinin soğuk suyu bitmeyecek sanıyordum. Bitti ama…

Sonra hava karardı gece oldu, gün bitti, o yıl bitti, sonraki yıl da bitti, bir dolu şey bitti. Seksenler geçti, doksanlar da geçti harala gürele. Kâh eksildik kâh arttık. Milenyum dediler, telaşlandık. O da geldi gitti diğerleri gibi. Sarelle vazgeçti işlemeli cam bardaklardan. Mandalina kaybetti hükmünü. Hatırı sayılır sevinçler yerini gel geç sevdalara bıraktı. Yılbaşı haramdır dedi birileri. Dansözlere rastlamaz olduk otuz bir aralığı bir ocağa bağlayan gecelerde. Dindar gençleri pek medeni şehirlerin meydanlarında turist kadınları taciz ederken görür olduk. Son rakama çıkan ikramiyeler bile mutluluğu esirger oldu. Büyük ikramiye o kadar da büyük değildi artık. Kazanan da mutsuzdu, kaybeden de.

BİR ŞEYLER KAHROLSUN! - 28.12.2018

895 kere okundu

“Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.” Der öyküsünde Sait Faik Abasıyanık. Ve sonlandırır cümlesini “Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Diye. Alemdağ’da birden çok yılan var çünkü. Gönül kelebeklerin kanat çırpışındaki sessizliğe meyletse de akıl gürültücü canlıların uğultusuna takılmaktan alamaz kendini.

Ne güzel şeydir insan ve ne kötü. Aklını başından alan da odur, aklını kaçırtan da. Seni bulutların üzerine çıkaran da odur dipsiz kuyulara terk eden de. Siyah da odur beyaz da.

Yalnızlığından yaratılmayan insanların kalabalıkta kayboluşunun öyküsüdür bu. Kargaşanın içinde hiç olmanın, iğreti durmanın öyküsü... Sabahın mutsuzluğu da bundan ötürüdür akşamın kederi de. İnsan içine karışmadaki hevesin tek sebebi yalnızlıktan duyulan korkudur aslında; dostluk denen şey yalandan ibarettir, neşenin hükmü ikiyüzlülüğe zorlar kişiyi. “Sevme beni der, hak etmiyorsam sevme beni. Ama saygı duy lütfen. İnsanım ben. İnsan olduğum için saygı duy. Benim için değil, kendin için yap bunu.” Çünkü saygıyı kaybettiğimiz yerde insanlığımız da uçup gitmeye başlar elimizden, çünkü saygıyı kaybettiğimiz yerde sevgimiz de değersizleşir usul usul.

Çiçeklerin kokusu yoktur artık, otun, çimenin özgürce uzamasına izin verilmez. Yapraklar inatla süpürülür Arnavut kaldırımından bozma asfaltlardan. İçindeki kiri eliyle temizleyebileceğini zanneder insanoğlu. Yanılır ama söylemez kimseye, kendinden bile gizler kendine dair hayal kırıklarını. Batar yalnız kaldığında parçalar, atar kendini sokağa, kalabalıklara karışır, bağrış çağrış sürüklenir ordan oraya. İçinden gelen o sesi duymamak içindir gürültüsü.  

Uyuşturucu gibidir kalabalıklar artık. Unutturur olanı biteni. Acıların üzerini kapatır. Plastik güller kokmaya başlar, beton yığınları ilham vermektedir artık. En sade şeyler bile süslenir gereksizce, methiyeler dizilir söyleyenin de, duyanın da inanmadığı. Seçilip alınır bir gövde ve hızla tüketilir, sonra bir başkası ve bir başkası… Tükettikçe tükenilir.  Beden de hükmünü kaybetmiştir artık, ruh da. Ölmeden mezara girilir, daha ısınmadan yatak teslim olunur uykuya. En iyi haldir bu, uyumak kaçmaktır kötü gidenden.  

Günaydın o zaman. Bunca yalnızlığı, bunca uğultuya, yalan dolana günaydın. Burun kıvırana, öyleymiş gibi davranana, derdini başkasından ötürü sanana günaydın. İçi kötülükle dolana, dostunu kollamayana, insan seçene günaydın. Vefasıza günaydın, hayırsıza, uğursuza günaydın... Her şey bununla başlıyor zaten, bu yalanla. Aymayan günü karşılayan ikiyüzlü bir yalanla; günaydın.

MİNİK BİR SERÇE - 19.12.2018

1221 kere okundu

Tenime vuran yağmur damlalarının yaşadığımı hissettirmesini seviyorum. İnsanlar sokaklardan evlere çekiliyor, boş sokakları seviyorum. Toprak kokusunu, soğuyan havayı, esen rüzgârı seviyorum. Sonbaharı arkada bırakıp kışa dönüyorum yüzümü, kasımı da seviyorum aralığı da.

Minik bir serçe konuyor söğüdün dalına, eğilip kalkıyor dal. Ürkek bir serçe; korkmuş, üşümüş bir serçe. Sağa sola çeviriyor kafasını hızla, bilmediğim bir dilde telaşlı cümleler kuruyor. Mutlu cümleler değil, belli. Kulak veriyorum ama anlam veremiyorum. Eser kalmamış bahardaki şen halinden. Uzak düşmüş eşten dosttan. Nereye gider bu soğukta diye geçiriyorum aklımdan, ne yer, ne içer şimdi. Sıcak vücudumdan utanıyorum. Kül rengi tüylerinde soluyor bakışlarım.

Mor lavantaları seviyorum sen seversin diye, mor menekşeleri, sümbülleri. Teninin kokusunu seviyorum uzak şehirlerin bilmediğim otel odalarında. Kalabalıklardan kaçmışız, alıp başımızı gitmişiz. Yol kenarlarında yarenlik etmişiz kavun satıcılarıyla. Hep ben pazarlık ederim ama bu kez sana bırakmışım sözü. Ucuza aldım ama değil mi demişsin bana. Gülümsemişim, evet demişim. Ucuza aldın bu kez. Radyoda Türkçe sözlü hafif batı müziği çalmış yetmişli yıllardan kalma. Yol uzayıp kıvrılmış altımızda. Akşam olurken varmışız ilk durağa.

Kurduğumuz hayalleri seviyorum. Gözümü kapatıp kapatıp geliyorum yanına. Kahve yaptım içer misin diyorsun. İçerim diyorum. Paltomu çıkartmadan balkona geçiyorum. Yeşilin rengi solmuş arka bahçende. Söğüdün yaprakları dökülmüş, kırılmış güçten düşmüş dalları. Uçup gitmiş serçe, küçük bir serçe, bilmediğim bir dilde ürkek cümleler kuran serçe. Yağmur diyorsun, gittikçe hızlanıyor seversin sen. Evet diyorum çok severim. Seni de severim, en çok da yağmurlu günlerde severim. Islak saçını, üşüyen ayaklarını severim.

ŞARAP TADINDA - 17.12.2018

780 kere okundu

Bana bir şeyler yazdır, siyah ve sade cümleler olsun. Bilmesin kimse enini sonunu, sen bilme, ben bilmeyeyim. Rüzgâr ne getirdiyse, nereden getirdiyse öyle olsun. Aralık sonu olsun, ocak başı. Şöminenin başında oturalım, Hüsnü arkan çalsın plaktan; “fincana kahve koydum gel yârim.” desin, bu gece şeytana uydum gel. Gel neyin var neyin yoksa. Ardında kalanları unut bir gün batımından gün doğumuna. Hesaplaşmalarını telli dolaplara kaldır. Engelleri kaldır…

Bordo mu yeşil mi diye sorsunlar, sen siyah de. Kalabalık şehirler mi, yeşili bol uzaklar mı desinler, hadi gidelim de. Bir sabah erkenden çıkalım yola. Ayrılmadan kenarından denizin, havanın soğuğundan, yağmurun sağanağından gidelim. Gözden uzaklara gidelim bir kereye mahsus. Bir kereye mahsus biz olalım henüz vakit varken. Unutmadan kendimizi, bir daha geri dönemeyecekmişiz gibi gidelim. Kederi keyfe devşirelim, hüznü neşeye, dünü bugüne. Senden ve benden biz yapalım; biraz sohbet katalım içine, biraz tebessüm, biraz da umut… Gece mi gündüz mü diye sorsunlar, sen kapa gözlerini, başını yasla omzuma.

Bana bir şeyler yazdır; şarap olsun kadehte, Çanakkale’nin üzümlerinden, gül renginde, teninin renginde… Tenin gül koksun, boynunda biriksin ne var ne yok.  Aralık sonu olsun, ocak başı. Şöminede meşe ya da kayın yansın. Uzun uzun yansın, sönmesin. Ateşin şavkı düşsün yüzüne; yüzün yüzüme, yüzüm yüzüne… Kar başlamış olsun, dışarısı ne kadar soğuksa içerisi de o kadar sıcak olsun. Sen ol, içimdeki huzura sebep ol.

Sinop mu Amasra mı diye sorsunlar. Gitmeyelim çok uzağa de. Zaman az, hayat kısa, göçüp gitti sevda yüklü kuşlar. Biz yakına gidelim de. Balık yiyelim, seversin sen. Levrek söyledim sana, ızgara. Kendime tavada tekir. Ortaya iskorpit. Bi bak tadına hayır demeden önce, güven bana. Salatayı sen seç. İçmeyelim rakı, ayık kalalım. Seyretmek istiyorum seni deniz kenarında. Bu mevsimde kimseler olmaz oralarda; bi sen bi ben. Tam da istediğim gibi, istediğim mevsimde, istediğim yerde kalırsın bana. Sırf bana; gözden uzakta, kalpte yakına.

Bana bir şeyler yazdır; kalem itaat etsin kâğıda. Bana bir şeyler yazdır aşka meyletsin dost tadında. Kelimeler yabancılık çekmesin, cümleler küsmesin, küstürmesin. Bir gece sürsün isterse ama gün doğana kadar bitmesin. Hükmetsin huzur mekâna, nüfus etsin ruha.

 

KORELİ HASAN - 13.11.2018

908 kere okundu

Şehri saran sis bulutu zaman zaman gövdeme ağır gelen kafamı da içine almış. Göremiyor ve düşünemiyorum; iptal olmuşum. Şikâyet etmekten yaşamaya zaman(ım) kalmamış. Algımı ıssız bir dağ başına göndermiş, işlerimi bitirdikten sonra ben de yanına giderdim diye hesaplıyorum. Olmuyor çünkü! Cumartesileri çalışmamak, akşamları spor yapmak, uyumadan önce okumak, deniz kenarına inip, bir kayanın üzerine tüneyerek balık tutmak istiyorum. Başaramadım ve acısını başkalarından çıkartıyorum.

Öncesine yetişemedim, yirmi yaşımı geçmiştim tanıdığımda. Kore gazisiydi. Siyah paltosunu kambur sırtına atar, yavaş adımlarla yürürdü. Üç ayda bir aldığı maaşla geçinirdi. Öyle sanıyorum ki askerden önce de pek çalışkan değildi. Haftada bir içerdi; bira olsa gerek… Rakıya dayanacak kadar güçlü görmedim onu hiç. Gerçi ne çelimsiz adamlar neler neler yapardı da şaşırırdı insan. Ama Hasan Dayı öyle değildi. Görmedim kimseyi şaşırttığını. Vatan görevi bitince ticaret yapmak istemiş. Babadan kalan tarlalardan birini satıp zahireci dükkânı açmış. Acemi birliğinden bir arkadaşını da ortak etmiş kendine. Bir zaman iyi gitmiş işleri, keyifleri yerinde olmuş hep. Araba bile almışlar altlarına iki ortak; Chevrolet Blair, bin dokuz yüz elli beş model, dört kapılı, kırmızı. O ilçede durur, arkadaşı İstanbul’da iş kovalarmış. Yüklüce mal alıp satmaya başlamışlar. Fındık ayı geldi mi çiftçiden yüksek parayla fındığı peşin alıp, İstanbul’daki büyük adamlara veresiye verirlermiş. İyi de para kazanırlarmış. Gel zaman git zaman ortağı pek uğramaz olmuş dükkâna. Ne zaman sorsa İstanbul’da işlerim var dermiş. İstersen ben durayım sen git diye de üstelermiş. Ama Hasan Dayı memleketinden bi askerlik için ayrılmış. Devlet baba da tutmuş onu Kore’ye göndermiş. Çok zor zamanlar görmüş. Eğer sağ salim eve dönersem bir daha da ayrılmam diye söz vermiş kendine.

Veresiye alalım fındığı bu yıl demiş acemi birliğinden asker arkadaşı. Bir bizde para bi yana mal bi yana, başka herkes veresiye. Olur mu demiş Koreli Hasan. Olur demiş acemi birliğinden arkadaşı. Hem kimin kaç kuruşu kalmış bizde bunca zamandır. Bizim kadar kıymet veren mi var mahsule. Peki demiş Koreli. Sen nasıl diyorsan öyle olsun. Zaten benim kafam pek basmıyor bu işlere biliyorsun.

Yüklüce fındık almışlar elli sekiz ya da elli dokuz senesinde. İyi paraya da almışlar üstelik. Ama veresiye. Şaşırmış ahali. Bu Koreli büyüttü işidiye konuşur olmuşlar. Komşu ilçelerden de fındığını sırtlayan dayanmış dükkânın kapısına. Demişler Koreli al bu fındığı, parasını sonra da versen olur. İki depo daha tutulmuş çuvalları yığmak için. Ortağı haftada bir kamyonları yükleyip İstanbul’a taşırmış fındığı. Beş senede yapacakları işi bir ayda yapmışlar. Ürününü yirmi gün-bir ay vadeli veren çiftçi gelip gider olmuş, sıkıştırmaya başlamış para diye. Koreli telefonla aramış ortağını defalarca ama ulaşamamış. Ulaştığı zamanlarda da ha bugün ha yarın diye cevaplar almış. Ama ne gelen olmuş ne giden.  Homurtular ayyuka çıkmış, olmuş mu Koreli Hasan Tüccar Hasan! Hır çıkartmaya başlamış fındık sahipleri, bağırıp çağıran olmuş dükkânın kapısında. Ezildikçe ezilmiş Koreli, bakamaz olmuş kimsenin yüzüne. Bozup yeminini tutmuş İstanbul’un yolunu.

Ev tutmuş, apartman almış kendine, yeni de bir iş kurmuş diye kulağına dedikodular gelmiş de inanmamış önceleri. Ama telefonlarına çıkmaz oldukça kurt düşmüş içine. Yakıştıramamış yine de! Evinden çıkarken bulmuş ortağını. Demiş tertip bu ne hal! Nerede bizim paralar? Köylünün yüzüne bakacak yüzüm kalmadı, diyecek sözüm kalmadı. Fındığı verdiğimiz adamlar iflas etti demiş ortağı. Söyleyemedim sana, utandım. Ne yapacağız demiş Koreli; köylü para bekler bizden, nafakalarını bize bağladılar. Yemin billah etmiş çocuklarının üzerine ortağı param yok diye. Aha demiş bi şu var oturduğum daire, onu da satarsam çoluk çocuk sokakta kalırım. Apartıman almışsın demiş, şirket açmışsın. Bu kez babasının ölüsü üzerine yemin etmiş. Param olsa köylünün parasını veririm demiş, neyime apartıman, dükkân. Al demiş arabayı sat, birkaç kişinin hesabını kapatalım, sonrası Allah kerim.

Almış arabayı geri dönmüş Tüccar Hasan. Babadan kalan tarlaları, şehirdeki daireyi, dükkânı satmış da yine de ödeyememiş herkesin parasını. Utancından hep yere bakmış yürürken de o yüzden çıkmış kamburu dediler. Adı dolandırıcıya çıkınca oğluyla kızını da alıp baba evine dönmüş karısı. Bir zaman sonra boşanıp başkasıyla evlenmiş, çocukları da o adamı baba bilmiş, bir daha dönmemişler evlerine. Tek göz odası olan bir ev kalmış sadece köy yerinde, bir de kıt kanaat geçinmesini sağlayan gazi maaşı. Elli metre yürüse dinlenir,  nefes alırken hırıltısı yine elli metre öteden duyulurdu ben tanıdığımda.

Diyeceğim o ki insanlar kötü. Daha herkesin gözü bu kadar açık değilken Koreli hasan Dayı’yı kâğıt gibi buruşturup atan hayat bana ne yapmaz!

Kesmeli selamı sabahı herkesle. Elde ne var ne yok satıp gitmeli buralardan. Bu çok katlı binalardan, daracık sokaklardan, insan kalabalıklarından, korno seslerinden çekip gitmeli. Bir deniz kenarı bulmalı sessiz sakin ya da dağ başı. Zaten ne kaldı şunun şurasında yaşayacak. Babam derdi rahmetli “çoğu gitti azı kaldı.” diye…

Yaşasaydı Koreli Hasan’ı da alıp giderdim belki ama on iki sene evvel sizlere ömür. Elazığ’dan İzmit’e çıkmıştı tayinim, iki bin altı senesinin haziran ayı. Köydeyim o vakit. Üç beş gün görünmeyince merak etmiş kahveci. Ölü bulmuşlar evinde. Bir başına çekip gitmiş bu dünyadan. Yetmiş sekiz senesinin yirmi beşini yaşamış sadece, geri kalanda ölümü beklemiş utanç içinde bir başına. Oğlu bile gelmemiş cenazesine dediler, belediye kaldırmış kahveden üç beş arkadaşının kıldığı cenaze namazından sonra. Nasıl bilirdiniz diye sormuş imam, iyi bilirdik demiş cemaat, iyi bilirdik.

SARI BUĞDAY EKMEĞİ - 20.10.2018

1034 kere okundu

Başlamayan şeylerin bitmemesi gibi güzel bir tarafı var. Bunu hepiniz bilirsiniz dedi. Üzerime vazife olmasa da girdim söze. Seksen beşinci sayfanın yedinci satırında başlayan cümle dokuzuncu satırında bitiyor ve hiç de öyle demiyor dedim. Sen bana inan dedi, boş ver kitabı. İnanamadım; insanların sözleri değişir çünkü, renkleri değişir, insanlar gün be gün değişir. Ama kitaplar öyle mi ki? Yazılan yazılmıştır, silinemez, inkâr edilemez, görmezden gelinemez. Ben kitaba iman ettim, sözden geçtim, renk attım, inkâr ettim olanı biteni.

Sorunlarım var benim çünkü, low battery bunlardan biri… Çözümü var mı peki? Tabii ki var, şarja takıyorsun çözülüyor. Biraz beklemen gerek yalnız. Çözülmesini istiyor muyum? Bazen istiyorum, bazen de istemiyorum. Sarı buğday ekmeği gibi değil. Onu hep istiyorum. Çok güzel çünkü. Peki, ne oluyor o güzele? Gidip göbeğime çörekleniyor. Çöreklenen tat istemiyorum oysa. Sorun benim için bu. Siz sorun bana mesela seviyor musun diye. Evet seviyorum, ekmek ne kadar sevilebilirse o kadar seviyorum. İyi hoş da sağlıklı mı bu sevgi? Tabii ki değil. Pek çok sevginin sağlığa yararı yoktur. Az önce okudum bir yerde. Ayrılmak isteyen kız ayrılmak istemeyen çocuğa peki beni ne kadar seviyorsun, göster demiş. Geri zekâlı tutmuş atmış kendini dördüncü kattan. Şimdi ne konuşabiliyor ne de yürüyebiliyor. Peki kız nerede? Kendisine yürüyene yürüyor, ulaşınca da neler neler konuşuyor muhtemelen. Şimdi ben sorayım size sağlıklı mı bu sevgi diye? Bana kötü ekmek ver diyorum tezgâhtaki kıza. Bizdeki ekmeklerin hepsi iyi diyor. Mümkün değil bir yerdeki her şeyin iyi olması ama yine de eyvallah…  E o zaman ben fırını değiştireyim. Çünkü sizin iyiliğiniz benim göbeğimde birikiyor.

Benim uzak duramadığım şeylerden siz uzak durabiliyor musunuz? Duramıyorsunuz. Niye duramıyorsunuz? Sonuç benim gibi olmak, hatta belki çok daha kötüsü. Benim popo fena değil en azından. Çünkü hareket ediyorum. Siz ediyor musunuz? Hayır etmiyorsunuz, çünkü hantalsınız. Ruhunuz da bedeniniz de hantal. Eleştirmek istiyor muyum? İstemiyorum ama alışkanlık işte, tutamıyorum çenemi. Bi yerken, bir de konuşurken.

Peki bitiyor mu bununla? Hayır bitmiyor. Kimse yine ne oldu demese de devam ediyorum ben. Geçtiğim yolda arabayı çarpıyorum. Hangi arabayı çarpıyorum? Ön koltuğuna geri zekâlı gibi bir şişe su döktüğüm arabayı. Peki niye yaptım böyle bir şeyi? Geri zekâlı olduğum için muhtemelen. Evet bunun sizinle de ilgisi var, yalnız hissetmeyin diye size benzemeye çalışıyorum. Becerebiliyor muyum? Tut işte arabanın ön koltuğunu koltuğun talebi olmaksızın yıkayıverdim. Arabanın ön koltuğu su boca edilerek yıkanır mı? Yıkanmaz tabii ki ama yıkanabiliyor. Sonra ne oluyor dersiniz. Evet bildiniz, kurumuyor meret, sonbaharın ve kışın öyle bir durumu var. Islanan şeyler kolay kurumuyor. Misal sevgilinizden ayrıldınız ve ağlıyorsunuz. Kurur mu o gözyaşı? Kurumaz bahara kadar. Kurumayan şeyler başa iş açar. Kurumayan ve başa iş açan şeylerden uzak durun. Sarı buğday ekmeğinden de uzak durun.

Su lekesi diye bir şey var! Su yahu bu, renksiz bir varlık. Ama gel gör ki şahitli, ispatlı leke var ortada. Nerede bu leke? Renkli koltukta. Neymiş yani? Renksiz şeyler renkli şeylerde leke yapabilirmiş. Tamam, benim oturduğum koltuk kuru, benim popom rahat ama başkalarının poposunu da düşünüyor insan. Siz de düşünüyorsunuz biliyorum. İnsanız sonuçta… O koltuğa oturacak popo olmasa sorun olur muydu leke yapan su? Olmazdı… O zaman popo da bir sorun ve uzak durulması gerekiyor. Peki kaçınız sorun çıkartan popolardan uzak durabiliyor. Cinsiyetçi değilim ben; popo popodur, kadınınki erkeğe, erkeğin ki kadına hoş görünebilir ama konumuz bu değil.

Sonuç olarak söyleyebilirim ki size sorun çıkartacak şeylerden uzak durmazsanız nur topu gibi sorunlarınız olur. Sarı ekmek ve popo bunlardan sadece iki tanesi.

İyidir inanmak, iman etmek, yürürken ışığı kaybetmemek. Çünkü yol yol gibi görünse de kaybolursunuz bazen; geri dönmek ya da yeni, temiz bir yola girmek istersiniz. O zaman iman inandığınız şey her ne ise yol gösterir size, ışık olur. Bilmez bunu karanlığı yaşamayanlar. Karanlık kötüdür ama siz iman edememekten uzak durun karanlıktan değil. İnanmamaktan uzak durun; yolu kaybetmekten değil ışığı kaybetmekten korkun. Çünkü yolunuzu kaybetseniz de inandığınız ışık size yolu gösterir.