ÇOCUKLARINIZ - 1.7.2018

851 kere okundu

Ne sanıyordunuz? Farklı mıydı diğerleri sizden? Biraz kül, biraz duman kim varsa… Sizin aklınızdan geçenleri cümle içerisinde kullanıyorum sadece. Sivri uçlar batıyor olabilir ama düşününce hak da vermiyor değilsiniz. Gözden uzakta tabiki. Genelde haksız bulmanızın nedeni ben değilim, sizsiniz; düşünmüyorsunuz çünkü. Ezberden yaşayıp, ezberden konuşuyorsunuz. Hükmünüz de ezberci. Sizden önce milyonlarca insan ne düşünüyorsa siz de aynı şeyleri düşünüyorsunuz. Sizsiniz kabahatli, ben değil! Patavatsızım belki, her doğrunun her yerde söylenmemesi gereğini göz ardı ediyorum inatla.

Dünün insanı bugünün insanı değildir demiş bir Yunanlı. Borges’in Kum Kitabı’nda okudum az evvel.  Adam haklı, Yunan olandan bahsediyorum…  Fakat bugünün insanı da insan değil vesselam.  Eleştirmek haddim değil adamcağızı. Yaşıyor olsa muhtemelen benim gibi düşünürdü. Ağzını bozar; “adam değilsiniz ulan siz” bile diyebilirdi. Değilsiniz çünkü, ben şahidim. İnanmayan bir kâğıda insan olmanın asgari gereklerini yazsın ve çek etsin kendi adına. Ama sevmezsiniz gerçeklerle yüzleşmeyi. Patavatsızın biri olan bitenden bahsetse yine boş boş konuşuyor dersiniz. İşte o benim, can sıkan gerçeklerin aptal çığırtkanı…

Afet olsa merdivenleri çok dar okulların diyor köşe yazısında gazeteci, çocuklar kaçamaz. Kimin umurunda bilmem ama benim değil. Önce kendimi kurtarırım vesselam, yara yara kalabalığı dışarı atarım kendimi. Beni evde bekleyen kızıma çocukları kurtarırken öldü demeleri ne beni mutlu eder –ki ben ölü olacağım- ne de kızımı. Hatta fırsat bu fırsat deyip çocukları kurtuluş burada bahanesiyle üçüncü katın penceresinden de atabilirim. Diğer her durumda en önde kaçan ben olurum. Kızımın babasını kurtarmak zorundayım.

Üstteki paragrafı okuyup da ciddiye alan herkes bana burun kıvıracaktır. Olur mu öyle şey diyecektir. Ama aynı kıvrık burunlu arkadaş sokakta dayak yiyen kadını, alenen istismar edilen çocuğu, ezilen güçsüzü de görmezden gelecektir. Çünkü konuşmak, eleştirmek kolaydır. Bir şeyler yapmak ise apayrı şeydir. Kimse sizden kahraman olmanızı beklemez. Ama insan olmanın bahsedilen asgari gereklerini yerine getirseniz fena olmaz. Sokak ortasında hayvanlık yapan insan müsveddesine bir kişi değil de on kişi tepki gösterse bir dolu şey değişebilir. Ama biz kıyafetlerimizi saymazsak değişimi de sevmeyiz.

Öğretmen saygı duyulan biriydi, para karşılığında çocuğunuza bekçilik yapan kişi değildi. Hem öğretir hem de eğitirdi. Anne baba ona güvenir o da bu güveni kötüye kullanmazdı. Çok değil 30 yıl önce çocuk kötü bir şey yaptığında herkes ona müdahale edebilirdi. Ama nasihat ederek, ama kızarak, ama ufaktan tozunu alarak… Tabiki şiddet iyi bir şey değil! Ama küfür ettim diye komşu teyzenin kulağımı çekmesi ne psikolojimi bozardı ne de beni travmaya sokardı. Bugün mümkün mü? Değil tabiki! Açık açık sen benim çocuğuma karışamazsın denmese bile, estirilen hava artık değil komşu amcanın, artık babaannenin, dayının ya da dedenin bile çocuğa karışmasına engel. Büyüklük de her şey gibi göstermelik. Uzun süredir herkes her şeyin en iyisini biliyor. Hayır demeyin, ben de sizin gibiyim. Sonuç ne oluyor biliyor musunuz? Psikolojisi bozuluyor diye çocuğa müdahale etmeyen anne babanın ve anne babası izin vermiyor diye çocuğa müdahale edemeyen aile büyüklerinin sayesinde ‘harika çocuklar’ yetişiyor. Anne ve babasının yanında bozmadığı ağzını anne ve babasının olmadığı her yerde bozabilen çocuklar yetişiyor. Ailesinin yanında yapmadığı, yapamadığı her türlü iğrençliği sokakta hiç çekinmeden –çünkü onun anne ve babasından başka büyüğü yok, öyle öğretilmiş- yapabiliyor. Şahsen benim çocuğuma kronik hale getirmediğiniz sürece uygun bir ortamda kabahati varsa kızabilirsiniz de, uyarabilirsiniz de. Hatta dayısı, amcası, halası ya da dedesiyseniz fiske atma hakkınız da var. Çünkü benim çocuğum değerli. Çünkü o çocuk sadece benim çocuğum değil, olmamalı da. Ve en önemlisi de biliyorum ki ona tek başıma her şeyi öğretecek kadar mükemmel bir insan değilim ben.

Sen karışıyor musun diye soracak olursanız cevabım net; hayır, karışmıyorum. Çünkü korkağım ben. Eskiden sırf sopa yerim diye korkardım, şimdi kızımın babası için de korkuyorum. Etrafımdaki çocuklara gelince… Onu ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Çok şükür hepsinin annesi babası var; dayı amca görüntüden ibaret. Hem huzur için düzene uymak en akıllıca olanı!

Küçük çocukların kaçırılması ya da istismar edilmesi ile ilgili haberleri duyuyoruz sık sık. Lanet okuyoruz birilerine, İdam edilsinler istiyoruz. Çok üzülüyoruz, gözyaşı döküyoruz hatta. Ama her türlü sapıklığı, aşırılığı alenileştiren karakterleri bize sevdiren TV programlarından da alıkoyamıyoruz kendimizi. Dizide kardeşini gözünü kırpmadan öldürebilen adamla gönül bağı kuruyoruz. Hasta kişiliklerini ekrana yansıtmaları için para alan itici tiplerin yarışma programını çoluk çocuk gözlerimizi ayırmadan seyrediyoruz. İsteyenin istediği ile istediği zaman yattığı aperatif dizilerin müdavimi olup, kızımız erkek arkadaşıyla çay içti diye olay çıkartıp namus bekçisi kesilebiliyoruz. Yanlışla doğru arasındaki çizgiyi kaybettiğimizi bile bile yapıyoruz bunları üstelik. Evet, biz her şeyin en iyisini biliriz. Bu çocuklar bizim çocuklarımız, bu sapıklar biziz, bu yalancılar da… Küfrettiğimiz siyasetçiler de aynı insanlar, peşinden koştuklarımız da. Her şeyi gördüğümüzü zannediyoruz ama sonradan gördüklerimiz eğreti duruyor üzerimizde. Belli ki önceden de pek bir şey görmemişiz. Körlükle sınanıyoruz ve hep kaybeden taraftayız. Körüz, görmemekte ısrar ediyoruz. Yanılıyor aslında Yunan düşünür. Dünün insanı yeterince insan olsaydı biz bugün bu halde olmazdık belki de. Hamurumuz bozukmuş vesselam. Her ne kadar ekmekten anlamasam da bozuk hamurun maya tutmayacağını zamanında öğretmişti annem…

Tırı Vırı Dünya ÜZERİNE - 28.6.2018

773 kere okundu

Sıcacık bir kahve yapacaksın kendine şimdi. İşten eve yeni gelmişsin, bir şeyler yemiş, istemeye istemeye de olsa mutfağı toplamışsın. Haziranın yirmi sekizi, günlerden Perşembe, iki bin on sekiz yılındayız. Denize kenarı olan bir şehirde yağmur bütün tozu kiri yere indirmiş. Tertemiz bir hava soluyoruz, balkondayız... Mutsuz değiliz en azından.

Kahvenin yanında bitter çikolata da olsun. Şekersiz olsun kahven. Otur ve uzat ayaklarını. Ama ille de uzat, bak rahatına. Pembe karton kabuğa bak biraz. Ne anlatmak istiyor yüzü şekilden şekile giren bu adam, derdi ne. Sonra tükürükle parmak uçlarını, çevir yaprakları usul usul. İsimden de anlaşılacağı üzere çok büyük bir beklenti içerisine girme. Ama şaşırabilirsin de, söyleyeyim şimdiden…  Aç o kahverengiye çalan ela gözlerini kocaman kocaman, başla okumaya. Söz, daha güzel dönecek dünya…

İçin ısınacak ilk başlarda. Aşktan yana güzel şeyler hissettirecek cümleler. Belki dudağının sol yanında bir tebessüm belirecek. Elin kahverengi saçlarına gidecek, işaret parmağına dolayacaksın buklelerini. Nisan tadında bir eylül olacaksın kelime kelime, cümle cümle adımlayacaksın sayfaları. Ama kaptırma kendini hemen. Uzun sürmeyecek içindeki heves!

Huzursuz olacaksın sonra. İnsanlarla tanışacaksın, kadın olacaksın ve de erkek. Güzel şeyler kaybolacak bir bir gözünün önünden. Kirlenecek pembe, yeşil sararacak an be an. Beyaz siyah olacak, güzel çirkin. Birkaç sayfa önce umutla doğan güneş, batacak sessiz sedasız.  Kızacaksın belki bana, abarttığımı düşüneceksin. Haklı olacaksın belki, belki yanılacaksın. En sevdiğin beyaz babet çoraplarına gidecek gözlerin, ayağının istemsizce hareket ediyor olacak.  Anlayacaksın…

Dağılacak içindeki pembe bulutlar, melankoliyle dolacaksın. Aklına şekersiz kahven gelecek. Hem soluklanacak, hem de sıcak bir yudum alacaksın. İçine çek şehrin temiz havasını. Gökyüzüne bak bir zaman. Bir kez daha buluştur fincanını dudaklarınla ve devam et okumaya.  Keyfin kaçacak ama aldırma. Düzeni budur dünyanın; kadın ya da erkek olmayı insan olmaya tercih eden her mutlu aşk yerini mutsuzluğa bırakacaktır.

Sonra “satmışım anasını ulan bu dünyanın” diyeceksin. Hatta gaza gelip “delikanlıysanız teker teker gelin” diye de ekleyeceksin. Çıplak ayaklarınla kumsalda yürüyeceksin akşamüzeri. Parmaklarını okşayacak ılık sular. Balıkçı Tayyar Amca’nın lokantasından mis gibi kızartma kokusu kaplayacak havayı. Dalıp gideceksin ufka. Çocukluğunun uçarı günleri gelecek aklına, vurdumduymaz zamanların. Komşunun bahçesinden kiraz çalacaksın. Arkadaşlarınla okulu kırıp sinemaya kaçacaksın. Deliler gibi aşık olacak, sonra hiç yokmuş gibi unutacaksın. Fazladan birkaç parça çikolata atacaksın ağzına. Acısı bile tatlı gelecek bitterin. Kıpır kıpır olacaksın. Bittiyse bir kahve daha yap kendine. Uzun sürecek keyif. Tırı vırı Dünya’yı anlayacaksın.

Her şey yolunda giderken bir duvar çıkacak önüne, bitecek yol. Ölüm diye bir şeyden bahsedecek kitap. Hiç hesapta yokken çıkıp gelen o zalimle tanışacaksın. Beş yaşında yetim kalan bir kız çocuğu olacaksın. İçin acıyacak ve gizli gizli ağlayacaksın. Biri el verse de kurtulsam diye bakacaksın etrafına ama gelmeyecek beklediğin. Geçmişin oyunlar oynadığın çakıl taşlarının altında kalacak. Ne kadar arasan da bir daha bulamayacaksın. Hiçbir şeyin anlamının olmadığını kavrayacaksın. Belki değişecek fikrin biraz. Belki yarını artık dert etmeyeceksin pek, eskiye üzülmenin anlamı olmadığını anlayacaksın. Yaşadığın kar kalacak yanına. Kendinden başkasına sarılmayacaksın.

ELBET - 15.6.2018

1266 kere okundu

Ne güzel bir kelime elbet. Dedem kullanırdı eskiden, çok eskiden. Öldü sonra. Lisedeydim, bir kıza aşıktım. O zamanlar kızlar saçlarını kısa kestirip arkalarında uzunca bir kuyruk bırakırdılar. O bırakmazdı. Evlenmiş, bir kızı olmuş. Adana’da oturuyor diye duymuştum. Yolum düştü bir keresinde, on yedi yıl üzerine buluştuk. Tuttu karşımda yeşil çay içti. Peki dedim içimden. Bir daha da arayıp sormadım.

Birkaç kez aradım telefonla açmadı. Kaçıktı keyfi, çok kaçıktı. Kendine bir şey yapacağı yoktu ama yine de merak ediyordum. Kardeşim gibiydi. Bir dolu şey anlatırdı. Bazı dertleri büyütürdü gözünde dağ gibi yapardı, bazı şeyleri umursamaz kulak arkası ederdi. Saçını karıştırırdım. Yapmasana yaaa derdi, gülerdik. Evi aradım, annesi açtı. Cemre yok mu dedim. Var dedi. Telefonu eline alır almaz niye aradın dedi. Ararım ben dedim. Böyle yaparsan bir daha konuşmam senle dedi. İnsanları arkadaşlığınla tehdit etmemelisin dedim. Ben ederim dedi. Peki dedim, kapadım. On beş yıl olmuş dile kolay. Ne ben bir daha aradım, ne de o niye aramadın dedi.

Yağmur yağan her şehir Trabzon’du ya. Gökyüzü nasıl da gürül gürül gürlüyordu. Şimşekler delirmiş gibi sağa sola ateşler saçıyordu. Belli ki yağacaktı, öyle az bu z da değil üstelik. Gittim dayandım kapısına. Nevşehir’de sık rastlanan bir durum da değildir bu. Yakalamışken değerlendireyim fırsatı dedim. Tamam, saat biraz uygunsuzdu belki. Belki iş de vardı ertesi gün ama kısaydı hayat, gök gürlüyordu. Yağmur yağacak ve Nevşehir bir süreliğine de olsa Trabzon olacaktı. O da yanımda olacaktı. Aramadan gitmiştim, sürpriz olacaktı. Olmadı; başkası vardı evde, başka bir adam. Daha yirmi dört yaşımdaydım. Uzatmadım çok, peki dedim. Nevşehir eskisi gibi kalsın dedim, yağmasın yağmur. Yağmadı da o gece. En azından benim üzerime yağmadı. Eve dönüp uyudum. Uyku pek çok şeye ilaçtır çünkü.

Her buluşmamızda yemek ısmarlardı bana Filiz. Samsunluydu, delikanlı kızdı. Hasan benimle evlenmek istiyor demişti. Bizim Hasan, Yozgatlı olan. Ne dersin diye fikrimi sormuştu. Bana yemek ısmarlamana engel olacak mı demiştim ilk. O gelmişti aklıma çünkü. Gülüşmüştük, aşk olsun demişti. Hasanla dimi demiştim. Sonra evlenip Tavşançalı’ya yerleştiler. İstememişti Filiz ama ben ısrar etmiştim. Gelmez oldu Konya’ya, zamanla aramaz da oldu. Gel zaman git zaman hiç hesapta yokken aradı bir gün. Nasılsın dedi, iyiyim dedim. Çok borcum var sana dedi. Niye dedim.  Çok geldim Konya’ya ama arayamadım dedi. Niye dedim yine. Hasan istemedi dedi. Olur öyle bazen dedim, üzülme. Üzülecek başka şeyler var zaten dedi. Konuştuk biraz. Özür dilerim dedim kapatırken telefonu.

Sarışındı, Boşnak’tı, her iş gelirdi elinden. Ne güzel adamsın sen demişti ilk tanıştığımız gün. Ne dediğine değil de deme biçimine tav olmuştum. Elini dizime değdirmişti bunu söylerken. Eline bakmıştım, düzgündüler. Elleri düzgün kadınları sevmişimdir hep. Çay içelim mi demiştim. Kahve olmaz mı demişti. Tamam demiştim. Üçüncü görüşmemizde evli olduğunu söylemişti. Niye daha önce söylemedi bilmiyorum. Çok da umurumda değildi ama bunu bileyim diye değil de bahane gibi söylemişti. Ya da ben öyle hissetmiştim. Hoşça kal dememişti giderken. Arasam mı diye düşündüğüm zamanlar olur hala.

Aynı yerde çalışıyorduk. Ağırdı biraz, yetiştiremezdi işlerini. Yardım ettim bir gün. Hadi sana tatlı ısmarlayayım dedi. Muhallebiciye gittik. Babasıyla annesi ilk muhallebi yedikleri gün öpüşmüşler de… Uzun uzun anlattı hikâyelerini. Banliyö ile Kadıköy’e bırakırken elektrikler kesildi. Uzanıp öptüm yanağından. Evinin önünden ayrılırken kal istersen dedi. Haydarpaşa’yı gören bir teras katta kalıyordu. Kar yağdı o gece. Mum ışığında seyrettik yağışını. Sabah erkenden kalktım, o uyanmadan çıktım evden. Yine zaman zaman yetiştiremedi işlerini ama ne o yardım istedi ne de ben yardım ettim. Muhallebiciye de gitmedik, banliyöye de binmedik bir daha. Hala o evde mi oturuyor onu da bilmiyorum.

Ne güzel bir kelime elbet dedim. Dedem kullanırdı, öldü sonra. İnsan kendi eksiklerine katlanıyor da çocukları eksik kalınca için için yiyor kendisini. Midesine bir ağırlık çöküyor. İçinden çıkılmaz kuyular yağmur suyuyla dolsun da yüzerek dışarı çıkayım istiyor. Unutuyor ayağına bağlı demirleri. Çırpındıkça nefessiz kalacağını düşünemiyor. Çok mu uzak dedim. Bazen dedi, bazen tahmin edemeyeceğin kadar uzak. Elbet biter dedim. Hangi baba sevmez kızını. Ben hiç sevmem dedi, yeşil çayı; ilk yudumdan sonra nefret ettim. Ben içerim bazen dedim ama bu tadının berbat olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

HEYECAN YOK - 11.6.2018

748 kere okundu

Uyudum uyandım. Bir süre sonra yine uyudum. Uyuyunca uyanıyorsun zamanla. Ve yine zamanla uyku hâsıl oluyor. Mecbur uyuyorsun yine. Ve yine mecbur uyanıyorsun. Kısırdöngü gibi görünse de kısır değil bu. Doğurgan; uykuya gebe...

Arkadaşın menajerini gördüm dün gece rüyamda, kesmiş saçı sakalı. Askere mi dedim. Yok dedi, terhis oldum. Rahatsız etme beni dedim. Uyumuşum sonra. Ne cevap verdi hatırlamıyorum. Sabahında arkadaşı gördüm. Menajerin dedim… Rüyama girmiş. Hayırdır inşallah dedi. Bana pek hayır gelmedi dedim. Nasıldı dedi. Saçı sakalı kesmişti dedim. Sakalı kesince çok kötü olur dedi. Çok kötüydü dedim.

Rüyaya ara verip uyumaya devam ettim. Heyecanı meyecanı yok bu hayatın dedi. Yok dedim. Akşam yemek var dedim. Ben tokum dedi. Tamam dedim. Akşam olurdu normalde ama olmadı. Üstelik bir dolu da konuştuk zaman geçsin diye. Geçmedi. Uykum geldi sonra. Uyudum… Uyuyunca zaman daha hızlı geçiyor. Önceden haberdardım bu durumdan. Saati kurmuş, kendimi garantiye almıştım. Çaldı saat. Uyandım. Baktım gitmiş arkadaş. Zaten kalabalık sevmiyorum.

Akşamüzeri kalkmak sabah kalkmaktan daha keyifli. Ama yine de değişen bir şey yok. Ya uyuyorsun ya da uyumak istiyorsun. Bir kez daha fark ettim ki bu hayatın heyecanı meyecanı yok.

MARTILAR HIRÇIN VE YIRTICI - 6.6.2018

1238 kere okundu

El ayak çekilince mahalle araları onlara kalmış gibidir; Şehit Ayhan Arslan caddesi ile Arkadaş Sokak’ın birleştiği köşe başında rastlayabilirsiniz onlara, Marketin hemen arkasında da çıkabilirler karşınıza, kavgacı Erzincanlıların oturduğu apartmanın önünde de. Başıboş sokak köpekleri göç etmiş, belediye tarafından toplanmış ya da gitmelerini gerektiren bir şey olmuş da mahalle onlara kalmış gibidir. Biraz ürkütücü, biraz korkunç ama çokça buralar bizden sorulur edasıyla dolaşıp dururlar. Tuhaftır mahallemizin martıları; gündüz arsız, gece umursamazdırlar. Rastlarsanız kenarlarından dolaşın, ben hiç bulaşmadım bu zamana kadar.

Bir garip Orhan Veli’nin yaşadığı şehirde yaşıyorum. Kırklı yaşların başında olmama rağmen kendimi otuzunda hissettiğimi bağıra çağıra yaşıyorum. Sabahları kalkıp işe gidiyor, akşamları ise aynı yoldan eve dönüyorum. Herkes kadarım ve herkes gibi. Şekersiz içtiğim çayımı yudumlarken kelimelerden evler yapmaya çalışıyorum. Bitirip içlerine girip biraz soluklanıyorum. Belki dertleşiyorum kendimle, belki kızıyorum birilerine. Keşke diyorum bazen ve hemen sonra cayıyorum keşkelerimden. Bir ümit açıp pencereyi dışarıya bakıyorum, cesaretimi toplayabilirsem kapıyı açıp sokağa da çıktığım oluyor ama sürmüyor uzun. Herkes aynı; benim kadar iyi ve benim kadar kötüler. Ben nasıl kendi penceremin sakiniysem ya da hırçını onlarda kendi pencerelerinden benim sokağıma bakıyorlar. Sevmeyip evlerine çekiliyorlar ya da sevip benimle sokağa çıkıyorlar. Sonrasını biliyorsunuz. Eninde sonunda herkes en sevdiği kelimelerle kendi cümlelerine sığınıyor. Kapıyı içerden kapatıp ne kadar haklı olduğunu düşünüyor. Bir garip Orhan Veli’nin yaşadığı şehirde yaşıyorum. Aynı kelimelerle kurduğum evimde nerede hata yaptığımı bulmaya çalışıyor ve her seferinde yeni bir şeylerle karşılaşıyorum. Kendimi sevmeye engel hiçbir acım yok benim. Martılara bulaşmıyor olmam benden habersiz oldukları anlamına gelmiyor ayrıca.

Uçuyorlar zaman zaman. Marmara’dan Ege’ye uçuyorlar, Akdeniz’e ve Karadeniz’e uçuyorlar. Selamlar getirip selamlar götürüyorlar. Hırçın ve yırtıcı oldukları kadar dost canlısı da olabiliyorlar. Küçük bir bahçem var oturduğum apartmanın bahçesinde. On bir domates fidem, üç salatalık iki de biberim. Biberler üç taneydi ama biri kurudu. İki ya da üç aylık bir arkadaşlık ömrümüz olacak. Ben onlara su vereceğim, onlar bana kırmızı domatesler. Mutlu edeceğiz birbirimizi. Sorgulamadan, yargılamadan, eğip bükmeden yaşayacağız birlikteliğimizi. Ne mi olacak sonra. Bitecek her şey gibi. Ya ben öleceğim ya da onların mevsimi geçecek.

Martılar selamı kesecek. Boş dönecekler gittikleri yerden. Değer verdikleriniz değer vermeyecek size artık, değer verenlerin değeri kalmayacak sizde. Eskiyen sizi verip yerine yenilerini alacaklar. Kimse tutmayacak kimsenin yerini. Milyonlarca avuç toprak dökülecek içinizdeki çocuğun üzerine. Kaybolacak ayak izleri, her adımda silinecek. Görmeyecek kimse akan yaşı, sızıyı hissetmeyecek. Yine hırçın olacak martılar, yine yırtıcı. Paylaşılamayan bir av gibi değerli olan ne varsa harcanacak değersiz şeyler için. İnsan yine yapacak insanlığını. Kırılacak dallar, uçacak daldaki kuşlar. Küçük kuşlar yem olacak büyük kuşlara. Atan kalpler atmaz olacak. Konuşan diller susacak. Kimsenin sevinciyle sevinmeyecek kimse ve kederlenmeyecek kimse kimsenin kederine.

Çöp kovalarının civarında rastlarsınız onlara, sokak lambasının aydınlattığı kaldırımlarda bir aşağı bir yukarı yürür durular. Ne sizle konuşurlar ne de birbirleriyle. Sevinçli de görünmezler dertli de. Çok eskiden, daha çocukken misinanın ucuna taktığınız iki istavrit gelir aklınıza. Saat geçenin bir buçuğudur. Karadeniz’in eskiden çok sevilen ama zamanla kıymetini yitiren bir şehrinde yedi metrelik bir kayıkla denizin ortasındasınızdır. Babanız vardır kayığın kıç üstünde, başında amcanız oltayı bir aşağı bir yukarı sarkıtıp çekmektedir. Baş altında ürkek bir martı dolaşmaktadır. Bir oyun uğruna aldatılıp hapsedilmiştir. Henüz ne hırçındırlar ne de yırtıcı. Henüz kimse hırçın değildir böyle ve yine kimse yırtıcı. Zamanın değiştiği gelir aklınıza, martıların ve herkesin değiştiği. Yollar çizilmiştir, haklı ve haksız sebeplerle eskiler yenilerle değiştirilmiştir. Ben ne zaman yürüsem o yolu, ne zaman rastlasam onlara ve ne zaman çıksalar karşılarıma bilirim artık. Martılar eskisi gibi değildir.

BÜYÜK ŞEHİR - 24.5.2018

898 kere okundu

Diğer günlerden farkı yalnız uyanmamış olmamdı. Sağ tarafımda sarı saçlarını hissedebiliyordum. Kokusuna alışmıştım. Gözlerimi ovuşturdum, uyumaya devam edebilirdim ama etmedim. Ona döndüm. Yeni uyanmış olmalıydı, gözlerini henüz açmıştı. Günaydın dedim. Günaydın dedi dudağının kenarındaki sıcak tebessümü göstere göstere. Abartı yoktu halinde, huzurlu görünüyordu. Mutluydu da.

Kahvaltı sever misin dedim. Severim dedi cevabını aynı gülücükle süsleyerek. Yatağa da istersin sen dedim. Neye borçluyum bunu dedi, günün güzelliğine mi. Hayır dedim, gün güzel diye değil, sen güzelsin diye bu. Gün sana borçlu güzelliğini, sen güne değil. Uykulu olmasa sokulup sarılacaktı, öyle bir sıcaklık okundu gözlerinde ama yapmadı. Ruhunu teslim etmemişti daha; tedirgindi belki benden yana biraz, korkuyordu kapılıp gitmekten belki. Çok canım yandı demişti bir keresinde, yine yansın istemiyorum. Ben de demiştim, ben de istemiyorum.

Kalkıp mutfağa yürüdüm, mayıs başıydı, ısınmaya başlamıştı hava, sıcaktı. Perdeyi aşıp içeri girmek ister gibiydi güneş, pencereyi araladım temiz hava için. Su koydum çaydanlığa, altını yaktım. Dolaptan iki yumurta aldım önce, sonra yetmez belki deyip bir tane daha aldım. Tereyağı çıkardım, zeytin ve peynir çıkardım. Taze ekmek yoktu, tost makinesinin fişini prize taktım kızarmış ekmek yapmak için. Olmazsa aradığım bir öğün değildi kahvaltı ama içimden gelmişti bugün. Güzel bir gecenin sabahı da güzel olmalıydı. Tezgahın üzerindeki radyoyu açtım. Sever misin diye seslendim, Grup Abdal “altın yüzüğüm kırıldı, suya düştü su duruldu” diyordu karıncanın denizden su içişi gibi…  Neyi diye cevap verdi. Grup Abdal’ı dedim. Seveyim bari dedi. Sev bari dedim, duymadı sesimi. Sağanda pişen yumurtaların sesini de duymadı, keyifle uzandığı yatakta telefonunu karıştırıyordu.

Sokağa çıktığımda saat on bir olmuştu. Geç kalmıştım işe, olsundu. Saate göre yaşayacak değildik ya her gün. Kaçamaklar da gerekliydi mutlu olmak için. Birkaç saati emrimize amade yapmaktan kimseye zarar gelmezdi. Garajın kapısının açılmasını beklerken marketteki kıza takıldı gözüm, mutsuz gürü. İnsanların çoğu mutsuzdu. Mutlu olanlar da sebep arıyordu mutsuz olmak için sanki ve hayat bu konuda çok bonkördü.  Mutsuzluk isteyene istediğinden fazlasını veriyordu hep. Sağa sinyal verip birinci vitesle devam ettim ara sokaklarda ilerlemeye. Rüyadan henüz uyanmıştım, istemeye istemeye gerçek hayata dönüyordum. Büyük şehir beni bekliyordu ve ben yine hazır değildim.

ARKADAŞLAR - 20.5.2018

1093 kere okundu

Bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar. Pazar sabahı daha keyfine varamadan beni uykumdan koparan hayat size de en fazla bu kadarını yapar. Kimse kimseye bir şey yapmıyor aslında arkadaşlar. Kim ne yaparsa kendisine yapıyor. Diyeceğim o ki bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar.

Çukur dizisinin seti mi okul mu belli değil. Daha önce de geçirmiştim bunu aklımdan. Birkaç kat aşağıdaydım, yine istemeye istemeye uyanmış ve kalkmıştım yatağımdan. Hiç mi gören yok burayı demiştim. Köpek bağlasan huysuzluk eder. Hele ki minicik olan, kokoş kadınların elinde gezdirdiği tuhaf köpekleri bağlasan altı ay ağzını çekmek zorunda kalırsın. Sen hav hav sanırsın ama o altı ay önce bağlandığı bu harabeden bahsediyordur. Bilsen heyecan gelir hayatına ama bilemezsin. Nereden bileceksin hemen. Bu hayatın heyecanı meyecanı yok deyip geçenlerdensin sen de.

Ben geçmem mesela; kırmızıda geçmem, Trabzon’a giderken Erzurum’dan geçmem, büyüğümü çiğneyip geçmem. Geçen var ama ben geçmem. Öyle öğretmiş annem babam. Öğretmenim, dayım, halam öyle öğretmiş.

Evladım yardım eder misin diyorum. Etmem diyor, az önce yürüyüş yolundaki topraklara iki süpürge vurdum, çok yorgunum. Hem yardım etmek zorunda değilim ki, öğrenciyim ben. Öğrenci olmuşsun ama adam olamamışsın diyorum. Kızına da diyorum bunu erkeğine de. Rizelisine de diyorum bunu, Muşlusuna da. Hem sen o hikâyeyi de bilmezsin, anlatmamıştır büyüklerin; hani adam vali olmuş ama senden farkı olmamış bilemezsin. Telefon vermiş anan eline, baban cebine üç beş kuruş koymuş. Deden, babaannen karışınca höt demiş, pedagoji diye bir şey var demiş, kulaktan dolma bilgiyle çocuğumun psikolojisi bozulur demiş. İyi bok yemiş haşa huzurdan. Nasıl davrandığına, kimle düşüp kalktığına bakmadan salmış sokağa. Hocam diyor görüyorsun, anlatmama gerek yok görüyorsun. Her şeyi yapıyorum diyor okusun diye, görüyorsun. Haşa huzurdan -ki bu ikinci kez oluyor- iyi bok yiyorsun diyorum. İçimden diyorum, o kadar delikanlı değilim henüz. Anlamıyor o, çünkü her şeyi bildiğini sanıyor salak.

Olmamış o çocuk kardeş olmamış, ablam olmamış, becerememişsiniz. Bugün it olmuş bu, yarın da kopuk olacak. Bu makyajların, abuk subuk kıyafetlerin, tavırların sonu felaket olacak. Sana dert olacak, yetmezmiş gibi bana da dert olacak. Senin çöpün benim kapımın önüne çevre kirliliği olacak. Evladım şu çöpü yerden alır mısın diyorum. Ben atmadım ki hocam, niye alayım diyor. Ben attım zaten üstün zekâlı evladım, hep ben attım. On tane zayıfı olan da benim, arkadaşımın annesine küfreden de. Kitap görünce hortlak görmüş gibi olan da benim, kırk beş kelimeyle gün boyu boş boş konuşan da. Sen sakın alma o çöpü yerden iyi aile çocuğu evladım, telefonuna gelen mesaja cevap ver, bekletme arkadaşını.

Bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar. Yüz kişiden ellisi aynı ayakkabıyı, sekseni aynı pantolonu giyse de hepsi kendisini çok farklı hissediyor arkadaşlar. Çoğunuzun ismi ya Merve ya da Burak… Size baktıkça sıkılıyorum arkadaşlar. Küçüğünüze de sıkılıyorum, büyüğünüze de arkadaşlar. Bakmayınca da niye günaydın demedi oluyor. Sizle ayacak günü istemiyorum, gece sonsuza dek sürsün arkadaşlar. Aldığınız yola bakayım diyorum önce, sonra bakmayayım diyorum göreceğim şeyi bile bile. Sizsiniz o ben değil. Tabi olmaz bu hayatın heyecanı meyecanı arkadaşlar.

Bu bina sizsiniz, bu öğrenciler, anneler, babalar sizsiniz. Ben değilim, karıştırmayın beni. Tamam, benim de ucuz taraflarım, bayağılıklarım var ama sizden değilim. İstesem de olamam, denedim çünkü olamıyorum! Sokakta yere tüküren sizsiniz. Nezaket ile ikiyüzlülüğü karıştıran sizsiniz. Doğruyu söyleyip yanlışı yapan sizsiniz. Düğünlerinizde, doğum günü partilerinizde görgüsüzlüğe tavan yaptıran da sizsiniz. Kumuşundan çıktığını unutup kestanenin dikenine burun kıvıran da sizsiniz. O çöpleri yere atan da sizsiniz, alır mısın dendiğinde ukalalık yapan da. Anne de sizsiniz baba da, çocuk da sizsiniz arkadaşlar. Ve arkadaşlar bu hayatın heyecanı meyecanı yok diyen de sizsiniz.

Kürek mahkûmu gibi hissedenler olarak mahkûmuz size arkadaşlar. Çekilir gibi değilsiniz üstelik. Ölmeye dursanız bitmezsiniz. Haklısınız ama arkadaşlar, çoksunuz çünkü. Haşa huzurdan üçüncü kez arkadaşlar; sizle de bi bok olmaz sizden de arkadaşlar.

TIRTIL - 16.5.2018

851 kere okundu

İnce eleyip sık dokurken çıktı karşıma, hesapta yokken hiç, baharda... Fırtınadan yeni çıkmıştı, yırtıktı yelkenleri. Şiirlere gebeydi belli ki, özenle yazılmış şarkılarla nota nota geldi. Biliyordum cevabını ama yine de Bodrumdan mı Ayvalık’tan mı diye sordum. Çeşme dedi. Dudağımın sol köşesinde bir tebessüm belirdi, görmedi kimse. Söylemedim ben de, sakladım kendime.

Eskiden, biz daha çocukken Bursa’da ipekböcekleri olurdu.  Dut yaprağı alıp ipek verirlerdi. Ermezdi aklım, aklımız o zamanlar ayrıntılarla pek ilgilenmezdi. Tırtıllar kelebek olurmuş meğer, kısacık ömürlerini boşa geçirmemek için canla başla çalışırlarmış. Üstelik kısacık ömürlerimizi boşa geçirdiğimiz bu dünyada olurmuş bunlar. Tırtıllar kelebek olurmuş. Kelebekler renk katarmış hayata, sevda olurmuş, huzur olurmuş. Ömürleri kısa olurmuş.

Hızlı giden şeyler çabuk bitecekmiş gibi gelir bana dedi. Beklerim dedim, zamanımız var. Güldü galiba o da, yüzünü denizden yana çevirdi. Sen de Tirilyeli misin dedi sonra. Yok dedim, ben Ege’yi seviyorum. Sana Egeli diyelim o zaman dedi. Poyraz Musa geldi aklıma, Fırat suyu boyunca iğde kokuları yayıldı etrafa. Yarına bitmez bu dedi. Güzel değildir o zaman diye üsteledim, kısa şeyler kısa sürer bilirim ben dedim. Çok biliyorsun sen dedi. Egeden olsa gerek dedim. Bu kez çevirmedi kafasını, gördüm güldüğünü. Sen Tirilyeli’sin o zaman dedim. O da yok dedi.

Kötü insanların da güzel geceleri olur. Çekilir el ayak sokaklardan, kimsesizler bile bir köşeye sığınıp uyur, sokak köpeklerinin ağırlaşır adımları, martılar bırakır kendisini boğazın akıntısına. Anadolu Feneri’nden yola çıkan Garipçe’de alır soluğu, Emirgan’da vurur kıyıya. Denizi seyreder adam bir bankta, sessizliği dinler yanında oturan kadın, martılar gelip geçer usulca. Başlar bir düş hiç hesapta yokken ve hiç hesapta yokken biter yana yıkıla.

Ben istemedim kötü olmayı dedim. Susalım biraz dedi, biliyorum; anlatmana gerek yok. Kelebeğin ömrü sanıldığı kadar kısa da değildir aslında. Birkaç gün yaşayanları da vardır birkaç hafta da. Hatta bazıları bir yıl bile yaşar. Kanadındaki toza takıldı aklım, dokunursam incineceğinden korktum. Korkarak yaşanmaz dedim fısıldayarak. Efendim dedi! Bitter mi seversin, beyaz çikolata mı dedim. Sütlü dedi. Ben de severim diyemedim.

KİMİM Kİ BEN - 14.4.2018

904 kere okundu

Herkes herkesin her şeyi olamaz dedim, olmamalı da zaten…
Neyimsin dedi
Senin zannettiğin şeyin değilim dedim

Daha da düştü yüzü, sustu bir zaman. Evet, bir alışverişti belki ama alınanla verilen eşit olmuyordu hiç. Bir taraf daha fazlasını istemese de diğer taraf hep daha fazlasını veriyor, karşılığını da bekliyordu. Hayal kırıklığına gebe bir bekleyişti bu, sancısı dinmiyordu.

Martı, çay ve denizden ibaretti hayatım. Kısır bir döngünün içinde dönüp duruyordum. Ucuz hayatlar yaşıyor, pişman olmuyordum. Kalabalıktan kopmuştum; önce canla başla istemiştim bunu ama sonra zaman zaman karşı koymaya çalışsam da geri dönememiştim. Kendimi bulma çabam bitmişti. Bulduğum şeyle oynuyordum kendimce. Keyif alıyor ama keyif vermiyordum. Umursamıyordum da. Beklentim yoktu. Şaşırmıyor, üzülmüyor, kırılmıyor ve sevinmiyordum. Söylendiğim oluyordu ama sırf laf olsun diye.

Birkaç kitap seçtim; Sait Faik’ten, Borges’ten, Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş’tan. Okumak istiyor ama beceremiyordum. Haftada bir kitap okuyan ben iki ayda bir kitabı zor bitiriyordum. İnce kitaplar seçiyordum. Sevmiyordum bağlanmayı. En keyiflisi de olsa uzun sürsün istemiyordum. Bitmesi gereken ama devam eden ne varsa soğuyordum.

Mustafa benim adım!

Neden böylesin dedi
Diğer türlü olmayı beceremiyorum artık dedim
Yapma dedi inanmayan bir ifadeyle
Bundan bahsediyorum işte dedim;
Neyden dedi
O kadar çok inanmadınız ki, o kadar çok inanmıyorsunuz ki ben de bir şekilde umursamamaya karar verdim
Bilmiyor musun nasılını dedi
Biliyorum sanırım dedim ama uzun hikâye, anlatasım yok

Kazanılmış bölge olmakla ilgili bunlar sanırım. Siz siz olun kimsenin kazanılmış bölgesi olmayın. Gitme ihtimaliniz cepte olsun hep, ucunu gösterin zaman zaman. Gidin hatta, kafanıza esene kadar da dönmeyin. Dönerseniz bile gittiğiniz gibi dönmeyin. Hatta gittiğiniz kişiye bile dönmeyin, şaşırtın onları.

Ne yapıyorsun dedi
Bir şeyler yazıyorum dedim, sıradan cümleler…
En azından yazabiliyorsun dedi
Herkes bir şeyler yapabiliyor dedim
Biz herkes değiliz galiba dedi
Evet herkes değiliz sanırım ama diğerleri de bizim gibi düşünüyor; hiç kimse herkes değil
Bir şeyler düşünebiliyorsan herkes değilsindir dedi
Düşünmüyor olmak isterdim dedim, daha çekilir olurdu hayat. Topu topu altmış yıl yaşıyoruz, o da şanslıysak! Düşünmek için çok kısa.

Güldü… Gideyim mi ben artık dedi. Gitsin istiyordum, birkaç saattir istiyordum bunu. Yanından kalkıp duşa gittiğimden beri istiyordum. Tutku yerini boktan bir ikiyüzlülüğe bırakıyordu hep. Uyumak istiyordum ama yalnız. Herkesten ve her şeyden uzak.

Kimim ki ben dedi.
Evsiz bir kuşsun dedim, kanadın kırık sanıyorsun. Uçabiliyorsun da oysa, farkına varmıyorsun. Esen rüzgâra da kızgınsın, soluklandığın dala da.
Çok mu kötü durumum dedi
İnsanlar üzülüyor olsam senden başlardım dedim
Gideyim istersen dedi
Git dedim.

Adımı söylemiştim; Mustafa… Siz memnun olmayabilirsiniz benden ama bu benim için pek bir alman ifade etmiyor artık.

BENİM ADIM MUSTAFA - 1.4.2018

1402 kere okundu

Kirli kaldırımları adımlayarak binanın kapısına kadar yürüdü. Görevli misiniz diye sordu memur. Evet dedi, ne yazık ki öyleyim. Öğretmenler odasını gösteren tabelayı aradı gözleri. Bulamayınca merdivenlerden bir üst kata yöneldi, buralarda bir yerlerde olmalıydı. Sabahın en kötü yanıydı bu, yatakta olamamak! Öldüğünde hesap soracak meleklere çıkışacaktı; “Ne yaşadık da neyin hesabını soruyorsunuz?”  bir Pazar sabahımız var onu da üç kuruşa satılığa çıkarmışız diye düşündü. Kıymet bilseler bu kadar kızmazdı belki ama düzen böyleydi. Kimse bilmezdi kıymet!

Benim adım Mustafa, hiç kimseyim ben. Ne dertlerimle dertlenirsiniz ne de dertlenirim dertlerinizle. Vermeyin selam, almam. Almayın verirsem selam. Pembeyi severim, salaş lokantalarda ucuz yemekler yemeyi severim, başımı alıp gitmeyi severim, denizi severim dört mevsim. Yeşili ve maviyi de severim, kırmızıyı da… Sizi sevmem; boş sokakları, tenha şehirleri, gözden uzakları severim. Sıcak havaları, kalabalık şehirleri, yapmak zorunda olduğum şeyleri sevmem. Doğum günlerini, bayramları, sevgililer gününü sevmem. Kimseyi görmek zorunda olmadığım günleri severim. Balık severim; tavada tekir, mangalda çipura, güveçte karides… Küçük küçük kesilmiş domateslerini üzerine serpilmiş ince kıyım soğanlı salatayı severim. Domatesler tarladan, soğanlar Orta Karadeniz. Kendime yettiğimi gördüğümden beri iyi geçinmek zorunda değilim hiç birinizle. En çok da kendime tanıdığım bu özgürlüğü severim.

Bir ışık yandı söndü kafasında. Sonra tekrar yandı ve tekrar söndü. Üçüncü yanışında izin vermedi sönmesine! Çıktığı merdivenlerden en gamsız haliyle geri indi. Girdiği kapıdan çıktı. Bu kez sormadı görevli polis kim olduğunu. Aynı kirli kaldırımları adımlayıp arabasına yürüdü. Kirlenmek güzeldir diye sataştı kendisine. Hele de yakınlarda su varsa… “Yokum ben dedi, silin beni!” bir iki saate duyulacaktı söylediği, anlayacaklardı gelmediğini. Şimdilik kıpırdamadı kimsenin kılı.

Ne berbat bir şehir bu, ne gereksiz bir kalabalık. Keşke başka yerlerde sürekli bayram olsa da oralara gitseler. Kimsesi olmayanlar, parasızlar ve asosyaller kalsa sadece. Kimse dokunmasa kimseye.

Binanın bahçesinden çıkıp sağa döndü, ilk ışıklardan sola ve aşağıya. Sahil yolunu kullanabilirdi kaçmak için. Sayanına denizi alıp sol yanına çiçekler ekecekti. Sümbüller geldi aklına; mor ve beyaz sümbüller. Derin bir nefes çekti içine, deniz kokuyordu İstanbul. Ayağını gazdan çekti, gerek yoktu hızlı gitmesine. Ne birisinden kaçıyordu ne de bekleyeni vardı. Usulca süzülen bir martıyla göz göze geldi, gülümsediler birbirlerinden habersiz. “Yerinde olmak vardı” diye mırıldandı tebessüm ederek.

Bu kadar kalabalık bir yerde mutlu olmak mümkün değildi. İnsan demek dert demekti. Paylaştıkça artan mutluluklar Adile Naşit ve Münir Özkul’un oynadığı Yeşilçam filmlerinde kalmıştı. Artık mutsuzluktu paylaştıkça büyüyen. Ve kimse çekiniyordu mutsuzluğunu paylaşmaktan, ben mutsuzsam kimse mutlu olmamalı diye bas bas bağırıyordu. Görünmez dağlar vardı insanların önünde ve arkasında, sağında ve solunda. Sebep olunan ve paylaştıkça büyüyen mutsuzluk dağları. Hiç yoktan yere üstelik, eften püften sebeplerden çoğu. Kimsenin umurunda değildi kimse. Yalancı bir samimiyet kısa süreliğine de olsa iletişimi mümkün kılıyordu. Dostluklar da kısa sürüyordu aşklar da. Midesini bulandırıyordu yapmacık samimiyetler, canımlı cicimli cümleler.

Kaç kişi vardı bu saatlerde bu adamlara katlanan. Bu kadar salak olmak mümkün müydü gerçekten, gerekli miydi halka açık yerlerde. Kanalını değiştirdi radyonun, arabanın vitesini yükseltti. On beş dakika sonra yeşilliklere ulaşacaktı ve maviye. Sol tarafına alacaktı sağ tarafındaki denizi, sümbüller yerini çam ormanlarına bırakacaktı. Karadeniz’le yer değiştirecekti Marmara. Bir şarkı takıldı dudaklarına;

İnsanlardan kaçarım
Zor sorular sorarım
Yaşamak için
Bir neden ararım…

(Teoman N’apim Tabiatım Böyle şarkısından alntı yapılmıştır)