SAYGILARIMLA... - 06.01.2019

668 kere okundu

Yasaklansın uyanmak sabahın köründe; işe gitmek, trafikte zaman kaybetmek, korna sesleri, insan kalabalıkları, kirli kaldırımlar yasaklansın. Saygısız insanlar başka bir evrene sürgün edilsin, ocak ve şubat aylarında kar yağsın her yere, aralıkta da yağsın hatta. Yazları sıcak olsun, her isteyen girsin denize. Şezlonglardan ücret alınmasın, deniz kenarı diye hamburger, kola normalin iki katı olmasın. Yağmur yağmasın mesela her kafasına istediğinde, kaçmasın keyif tam da yerindeyken. Yasaklansın uyanmak sabahın köründe; çocuklar kurslara gönderilmesin. Piyanoymuş, baleymiş, basketbol kursuymuş hep öğleden sonra üç-dört civarı olsun. Kazara çalışıyor olanlara bu saatlerde izin verilsin. Elde ne var ne yok verilsin yani, esirgemesin mutluluğu insan insandan. Aç gözlülük de yasaklansın misal…

Siyasi iktidarlar siyaset yapmasın artık. Altmış üç yaşını geçen kim varsa devleti yönetmesine izin verilmesin. Altmış üç yaşından küçük hevesliler varsa onlar da aptallıklarına doymasın. Ama kimsenin aptallığı üç yılı geçmesin. O da yasaklansın. Üç yıl yöneten yerini başkalarına bıraksın. İhtiyaç kadarı üretilip, fazlası için enerji harcanmasın. Stok yapılmasın, elde kalmasın, dert olmasın.

Tütün tiryakileri tütün tarlalarının etrafına toplansın. Son bir kez keyif yapılsın. Tarlalar ateşe verilip özgürce dumanı içine çekilsin. Ama son olsun bu. Bir daha sigara içilmesin, ciğerine yazık insanın. Kokuyor ayrıca pis pis. Alkole karışılmasın. Ama karışılmıyor diye de boku çıkmasın. Ağzıyla içmeyi bilmeyenler meyhanelerden uzak dursun. Sosyal medyada rakı içtim, şarap içtim diye övününce kendini modern sananlar önce katrana bulansın sonra tavuk tüyüne, ardından da sokak sokak gezdirilsin. Namaz kıldım, hacca gittim diye övündükleri için aynı işleme tabi tutulanlarla karşılaşılırsa birbirlerini yemeleri serbest bırakılsın. Hiçbir taraf korunup kollanmasın. Sosyal medya da kaldırılsın hatta. İnsanlar fazladan sevişmek isterse bu işi profesyonel olarak yapanların istihdam edildiği kerhanelere gidilsin. Fazladan sevişenden vergi alınsın yani. İnternet bilgiye ulaşmak için kullanılsın, duvara fazladan çizik atmak için değil.

Bakmayı beceremeyen çocuk yapmasın. Çocuk yapan çocuğuyla ilgilensin. Eğitsin, öğretsin, refakat etsin, örnek olsun. Kariyer yapacağım diye boş beleş işlerde çalışıp bebeğini elin bakıcısına emanet etmesin. Kadın ya da erkek biri evde dursun. İkisi de durmak istemiyorsa yazı tura atılsın. Evde çocuk bakan ev işlerini de yapmak zorunda kalmasın, hizmetçi olmasın yani. İşten eve dönerken salınılmasın. Çocuk bakmak zor iş. Gelip evde durana yardım edilsin. Dayı, hala, dede, anane de çocuk üzerinde hak sahibi olsun. Her boku bir kişi tarafından bilinmesin. Bırakın sizi başkaları da beğensin. Ben harikayım tribine girilmesin. Kat kat giydirilmesin çocuklar. Hamburger yedirilmesin. Çikolatadan uzak durulsun. Memeler deforme oluyor ya da zor geliyor diye çocuktan anne sütü esirgenmesin. Hazır gıdalara saldırılmasın. Sebze yemeyen çocuğa ısrar edilmesin ama bir müddet aç bırakılıp sebzeyi sevmesi için teşvik edilsin. Kolayına kaçılmasın yani. Kolayına kaçanlar, sorumluluğunu başkalarına yıkanlar, ilgileniyormuş gibi yapanlar kısırlaştırılsın.

Futbol maçlarına gidenlere iq testi yapılsın. Altmış beşin altında olanlar statlara alınmasın, yorum yapmasına izin verilmesin, söz sahibi olmasın. Futbol yasaklansın hatta birkaç yıl. Her ay bir kitap okumayan, tiyatroya gitmeyen, klasik müzik dinlemeyenler yönetici olmasın. Spor gazeteciliği yasaklansın. Hatta gazetecilik yasaklansın. Ülke genelinde söylenen yalanlar dörtte birine indirilsin, masumlaşsın. Kimse kimseye inanmasın bu dört yılda, güvenmesin. Kimse korunup kollanmasın, ofsaydı biliyor diye hiçbir gerzek kendisini zeki sanmasın.

İmkânı olan haftada üç kez sevişsin, savaşlar yasaklansın. Savaşmaktan bahseden her kim varsa iç çamaşırının içine iki akrep yirmi dört tane de örümcek hapsedilsin. Yaşarsa bir daha fikri sorulmasın, konuşmak isterse müzik son sesine kadar açılsın.

Öğretmek istemeyen öğretmen olmasın, iğrenen doktor, kendisini beğenen yönetici olmasın. Kendisine hakim olamayana silah verilmesin, vicdansıza ve duygusala hak hukuk teslim edilmesin. Trafikte sinyal vermeden sağa sola dönüş yapanların bir tarafına sinyal kolu sokulsun. Gereksiz yere korno çalanlara da aynı sinyal kolu hediye edilsin. Devlete para lazım diye mahalle arasından araçlar çekilmesin. Her kırmızı ışıkta geçene ceza kesilsin; sürat yapana da, tehlikeli araç kullanana da sektirmeden ceza hükümleri uygulansın. Ama öğretmek istemeyenin öğretmen olması kesinlikle yasaklansın. İnsan ruhundan anlamayan sırf psikoloji okudu, kitap karıştırdı diye sorun çözmeye çalışmasın. Merdivenlerden sekerek indi diye, saçını kırmızıya boyattı diye elli yaş üstü insanlar deli sanılmasın. Sırf özgürlük verilsin diye on beş yaşındaki çocuklar başıboş bırakılmasın. İki koyun güdemeyecek insanlara onlarca, yüzlerce insan emanet edilmesin.

Had bilinsin, nazik olunsun, hoşgörüden uzaklaşılmasın. Empati diye bir şey var, yapmayan yirmi dört gün bir odaya hapsedilip empati konulu filmler seyretmeye zorlansın. Ardından bir sınav yapılsın, başarılı olmazsa aynı işlem on iki gün daha tekrarlansın. Hor gören insana vasıfları sorulsun. Hor görülen getirilip hor görenin her vasfına tek tek tükürmesi sağlansın. Çok çalışana çok, az çalışana az imkân sağlansın. Güçsüzün, sakatın, yaşlının ve çocuğun bir dediği iki edilmesin. Bokunu çıkaran olursa önce tatlı dille anlatılsın. Olmuyorsa onlara da film seyredebilecekleri bir ortam yirmi dört gün tahsis edilsin. Yaşlılara karışılmasın ama. Olmamışsa olmaz artık, ısrar edilmesin.

Yılbaşı bileti, şans oyunları, kumar makineleri, ücretli park yerleri, valeler, bahşişler yasaklansın. Poşetten yirmi beş kuruş alınmasın. Ama yarım poşetlik alış veriş yapıp on tane poşet aşıran teyzelerin de zuhal topal izlemesi yasaklansın. Zira daha caydırıcı bir ceza gelmiyor aklıma onlar için. Seda sayan, Ahmet çakar, ertem şener, şafak sezer, nihat doğan gibi tv ünlüleri halk içine kafalarına poşet geçirilmeden çıkarılmasın. Bunlara verilen poşetlerden bir lira alınabilir, kimseler karışmasın.

Siyasi cümleler kurarken Atatürk’ten, İslamiyet’ten ya da diğer kutsal değerlerden bahseden insanların selamı alınmasın, selam verilmeye tenezzül edilmesin. İnsanı kullanmaya çalışan, duygu sömürüsü yapan kişiler belki utanırlar diye çıplak bırakılsın. Kraldan çok kralcılar, ölümüne tarafcılar, taraf olmayana yan gözle bakanlar da bu çıplaklara bakmak zorunda bırakılsınlar. Yine bu kişiler rehabilitasyon amaçlı zorunlu olarak eşleriyle ya da sevgilileriyle sevişsinler. Düzelmeyenler saygısızların sürüldüğü evrene sittir olup gitsinler.

İmkanı olanın delirmesine izin verilsin. Delirenler el üstünde tutulsun. Zira dikkatli bakanlar göreceklerdir ki deliler akıllılardan çok daha keyiflidir.

Saygılarımla…

ESKİ YIL - 31.12.2018

476 kere okundu

Başlayan her şey bitiyor; dert de bitiyor neşe de, gün de bitiyor gece de. Tut işte bir yıl daha bitiyor. Daha dün milenyumda her şey altüst olacak demiştik de olmamıştı bir şey. On dokuz yıl olmuş, dile kolay. Ne çabuk geçiyor zaman, insafsız zaman, vefasız zaman.

Seksenli yılların başı, okula gitmiyoruz daha. İşlemeli cam bardaklarda sarelleler var o zamanlar, ekmeğe sürmüş annem, yiyoruz abimle... Babam elleri dolu giriyor kapıdan. Mandalina almış, elma almış, kabuklu fıstık almış. Yılbaşı kutlaması var evde. Mevsim kış haliyle, dışarıda kar var, soğuk var. Poşetlerin içinde sürpriz var, incir kurusu. Minik oval paketlerden almış her birimize; dört tane. Payıma düşeni kapıp evden dışarı atıyorum kendimi. Elli metre yukarıda babaannem var, halalarım, amcam var. Annem sesleniyor ardımdan ayaklarını giy diye. Çıplak ayaklarım, sadece terlik var, soğuk var, bitmek tükenmek bilmeyen yaşama sevinci, neşe var. Ama üşümüyorum o zamanlar; hem çocuklar üşümez ki, büyükler üşüyor zanneder onları. Sonrasını hatırlamıyorum, kimin yanına fittim, kime ne söyledim hatırlamıyorum. Muhtemelen payıma düşeni göz açıp kapayıncaya kadar bitirmiş, sonra da ciğercinin kedisi gibi abimin ya da ablamın peşinden gezdirmişimdir ya da Çiğdem’i kandırmanın yollarını aramışımdır. Başarısız olmam söz konusu değil, en kötü ihtimalle annem koşmuştur yardıma. Emir demiri kesiyor o zamanlar, annemin her sözü kanun hükmünde!

Bilmiyordum o zamanlar güzel şeylerin çabuk bittiğini. İncir kurusu biterse abimden ablamdan alabiliyordum, mandalina torbanın içinde ne çok görünüyordu. Sonsuz bir kaynaktan bonkörce sunuluyordu mutluluk. Annemin sözünün üstüne ebediyen söz söylenmez sanıyordum. Eşkinlikteki cavcaga fındıkları da eksik olmayacaktı hayatımızdan, her kafamı çevirdiğimde rüzgârda kuzulayan Karadeniz’i görecektim. Galafka’nın adam öldüren yolu, köy çeşmesinin soğuk suyu bitmeyecek sanıyordum. Bitti ama…

Sonra hava karardı gece oldu, gün bitti, o yıl bitti, sonraki yıl da bitti, bir dolu şey bitti. Seksenler geçti, doksanlar da geçti harala gürele. Kâh eksildik kâh arttık. Milenyum dediler, telaşlandık. O da geldi gitti diğerleri gibi. Sarelle vazgeçti işlemeli cam bardaklardan. Mandalina kaybetti hükmünü. Hatırı sayılır sevinçler yerini gel geç sevdalara bıraktı. Yılbaşı haramdır dedi birileri. Dansözlere rastlamaz olduk otuz bir aralığı bir ocağa bağlayan gecelerde. Dindar gençleri pek medeni şehirlerin meydanlarında turist kadınları taciz ederken görür olduk. Son rakama çıkan ikramiyeler bile mutluluğu esirger oldu. Büyük ikramiye o kadar da büyük değildi artık. Kazanan da mutsuzdu, kaybeden de.

BİR ŞEYLER KAHROLSUN! - 28.12.2018

885 kere okundu

“Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.” Der öyküsünde Sait Faik Abasıyanık. Ve sonlandırır cümlesini “Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Diye. Alemdağ’da birden çok yılan var çünkü. Gönül kelebeklerin kanat çırpışındaki sessizliğe meyletse de akıl gürültücü canlıların uğultusuna takılmaktan alamaz kendini.

Ne güzel şeydir insan ve ne kötü. Aklını başından alan da odur, aklını kaçırtan da. Seni bulutların üzerine çıkaran da odur dipsiz kuyulara terk eden de. Siyah da odur beyaz da.

Yalnızlığından yaratılmayan insanların kalabalıkta kayboluşunun öyküsüdür bu. Kargaşanın içinde hiç olmanın, iğreti durmanın öyküsü... Sabahın mutsuzluğu da bundan ötürüdür akşamın kederi de. İnsan içine karışmadaki hevesin tek sebebi yalnızlıktan duyulan korkudur aslında; dostluk denen şey yalandan ibarettir, neşenin hükmü ikiyüzlülüğe zorlar kişiyi. “Sevme beni der, hak etmiyorsam sevme beni. Ama saygı duy lütfen. İnsanım ben. İnsan olduğum için saygı duy. Benim için değil, kendin için yap bunu.” Çünkü saygıyı kaybettiğimiz yerde insanlığımız da uçup gitmeye başlar elimizden, çünkü saygıyı kaybettiğimiz yerde sevgimiz de değersizleşir usul usul.

Çiçeklerin kokusu yoktur artık, otun, çimenin özgürce uzamasına izin verilmez. Yapraklar inatla süpürülür Arnavut kaldırımından bozma asfaltlardan. İçindeki kiri eliyle temizleyebileceğini zanneder insanoğlu. Yanılır ama söylemez kimseye, kendinden bile gizler kendine dair hayal kırıklarını. Batar yalnız kaldığında parçalar, atar kendini sokağa, kalabalıklara karışır, bağrış çağrış sürüklenir ordan oraya. İçinden gelen o sesi duymamak içindir gürültüsü.  

Uyuşturucu gibidir kalabalıklar artık. Unutturur olanı biteni. Acıların üzerini kapatır. Plastik güller kokmaya başlar, beton yığınları ilham vermektedir artık. En sade şeyler bile süslenir gereksizce, methiyeler dizilir söyleyenin de, duyanın da inanmadığı. Seçilip alınır bir gövde ve hızla tüketilir, sonra bir başkası ve bir başkası… Tükettikçe tükenilir.  Beden de hükmünü kaybetmiştir artık, ruh da. Ölmeden mezara girilir, daha ısınmadan yatak teslim olunur uykuya. En iyi haldir bu, uyumak kaçmaktır kötü gidenden.  

Günaydın o zaman. Bunca yalnızlığı, bunca uğultuya, yalan dolana günaydın. Burun kıvırana, öyleymiş gibi davranana, derdini başkasından ötürü sanana günaydın. İçi kötülükle dolana, dostunu kollamayana, insan seçene günaydın. Vefasıza günaydın, hayırsıza, uğursuza günaydın... Her şey bununla başlıyor zaten, bu yalanla. Aymayan günü karşılayan ikiyüzlü bir yalanla; günaydın.

MİNİK BİR SERÇE - 19.12.2018

1208 kere okundu

Tenime vuran yağmur damlalarının yaşadığımı hissettirmesini seviyorum. İnsanlar sokaklardan evlere çekiliyor, boş sokakları seviyorum. Toprak kokusunu, soğuyan havayı, esen rüzgârı seviyorum. Sonbaharı arkada bırakıp kışa dönüyorum yüzümü, kasımı da seviyorum aralığı da.

Minik bir serçe konuyor söğüdün dalına, eğilip kalkıyor dal. Ürkek bir serçe; korkmuş, üşümüş bir serçe. Sağa sola çeviriyor kafasını hızla, bilmediğim bir dilde telaşlı cümleler kuruyor. Mutlu cümleler değil, belli. Kulak veriyorum ama anlam veremiyorum. Eser kalmamış bahardaki şen halinden. Uzak düşmüş eşten dosttan. Nereye gider bu soğukta diye geçiriyorum aklımdan, ne yer, ne içer şimdi. Sıcak vücudumdan utanıyorum. Kül rengi tüylerinde soluyor bakışlarım.

Mor lavantaları seviyorum sen seversin diye, mor menekşeleri, sümbülleri. Teninin kokusunu seviyorum uzak şehirlerin bilmediğim otel odalarında. Kalabalıklardan kaçmışız, alıp başımızı gitmişiz. Yol kenarlarında yarenlik etmişiz kavun satıcılarıyla. Hep ben pazarlık ederim ama bu kez sana bırakmışım sözü. Ucuza aldım ama değil mi demişsin bana. Gülümsemişim, evet demişim. Ucuza aldın bu kez. Radyoda Türkçe sözlü hafif batı müziği çalmış yetmişli yıllardan kalma. Yol uzayıp kıvrılmış altımızda. Akşam olurken varmışız ilk durağa.

Kurduğumuz hayalleri seviyorum. Gözümü kapatıp kapatıp geliyorum yanına. Kahve yaptım içer misin diyorsun. İçerim diyorum. Paltomu çıkartmadan balkona geçiyorum. Yeşilin rengi solmuş arka bahçende. Söğüdün yaprakları dökülmüş, kırılmış güçten düşmüş dalları. Uçup gitmiş serçe, küçük bir serçe, bilmediğim bir dilde ürkek cümleler kuran serçe. Yağmur diyorsun, gittikçe hızlanıyor seversin sen. Evet diyorum çok severim. Seni de severim, en çok da yağmurlu günlerde severim. Islak saçını, üşüyen ayaklarını severim.

ŞARAP TADINDA - 17.12.2018

778 kere okundu

Bana bir şeyler yazdır, siyah ve sade cümleler olsun. Bilmesin kimse enini sonunu, sen bilme, ben bilmeyeyim. Rüzgâr ne getirdiyse, nereden getirdiyse öyle olsun. Aralık sonu olsun, ocak başı. Şöminenin başında oturalım, Hüsnü arkan çalsın plaktan; “fincana kahve koydum gel yârim.” desin, bu gece şeytana uydum gel. Gel neyin var neyin yoksa. Ardında kalanları unut bir gün batımından gün doğumuna. Hesaplaşmalarını telli dolaplara kaldır. Engelleri kaldır…

Bordo mu yeşil mi diye sorsunlar, sen siyah de. Kalabalık şehirler mi, yeşili bol uzaklar mı desinler, hadi gidelim de. Bir sabah erkenden çıkalım yola. Ayrılmadan kenarından denizin, havanın soğuğundan, yağmurun sağanağından gidelim. Gözden uzaklara gidelim bir kereye mahsus. Bir kereye mahsus biz olalım henüz vakit varken. Unutmadan kendimizi, bir daha geri dönemeyecekmişiz gibi gidelim. Kederi keyfe devşirelim, hüznü neşeye, dünü bugüne. Senden ve benden biz yapalım; biraz sohbet katalım içine, biraz tebessüm, biraz da umut… Gece mi gündüz mü diye sorsunlar, sen kapa gözlerini, başını yasla omzuma.

Bana bir şeyler yazdır; şarap olsun kadehte, Çanakkale’nin üzümlerinden, gül renginde, teninin renginde… Tenin gül koksun, boynunda biriksin ne var ne yok.  Aralık sonu olsun, ocak başı. Şöminede meşe ya da kayın yansın. Uzun uzun yansın, sönmesin. Ateşin şavkı düşsün yüzüne; yüzün yüzüme, yüzüm yüzüne… Kar başlamış olsun, dışarısı ne kadar soğuksa içerisi de o kadar sıcak olsun. Sen ol, içimdeki huzura sebep ol.

Sinop mu Amasra mı diye sorsunlar. Gitmeyelim çok uzağa de. Zaman az, hayat kısa, göçüp gitti sevda yüklü kuşlar. Biz yakına gidelim de. Balık yiyelim, seversin sen. Levrek söyledim sana, ızgara. Kendime tavada tekir. Ortaya iskorpit. Bi bak tadına hayır demeden önce, güven bana. Salatayı sen seç. İçmeyelim rakı, ayık kalalım. Seyretmek istiyorum seni deniz kenarında. Bu mevsimde kimseler olmaz oralarda; bi sen bi ben. Tam da istediğim gibi, istediğim mevsimde, istediğim yerde kalırsın bana. Sırf bana; gözden uzakta, kalpte yakına.

Bana bir şeyler yazdır; kalem itaat etsin kâğıda. Bana bir şeyler yazdır aşka meyletsin dost tadında. Kelimeler yabancılık çekmesin, cümleler küsmesin, küstürmesin. Bir gece sürsün isterse ama gün doğana kadar bitmesin. Hükmetsin huzur mekâna, nüfus etsin ruha.

 

KORELİ HASAN - 13.11.2018

902 kere okundu

Şehri saran sis bulutu zaman zaman gövdeme ağır gelen kafamı da içine almış. Göremiyor ve düşünemiyorum; iptal olmuşum. Şikâyet etmekten yaşamaya zaman(ım) kalmamış. Algımı ıssız bir dağ başına göndermiş, işlerimi bitirdikten sonra ben de yanına giderdim diye hesaplıyorum. Olmuyor çünkü! Cumartesileri çalışmamak, akşamları spor yapmak, uyumadan önce okumak, deniz kenarına inip, bir kayanın üzerine tüneyerek balık tutmak istiyorum. Başaramadım ve acısını başkalarından çıkartıyorum.

Öncesine yetişemedim, yirmi yaşımı geçmiştim tanıdığımda. Kore gazisiydi. Siyah paltosunu kambur sırtına atar, yavaş adımlarla yürürdü. Üç ayda bir aldığı maaşla geçinirdi. Öyle sanıyorum ki askerden önce de pek çalışkan değildi. Haftada bir içerdi; bira olsa gerek… Rakıya dayanacak kadar güçlü görmedim onu hiç. Gerçi ne çelimsiz adamlar neler neler yapardı da şaşırırdı insan. Ama Hasan Dayı öyle değildi. Görmedim kimseyi şaşırttığını. Vatan görevi bitince ticaret yapmak istemiş. Babadan kalan tarlalardan birini satıp zahireci dükkânı açmış. Acemi birliğinden bir arkadaşını da ortak etmiş kendine. Bir zaman iyi gitmiş işleri, keyifleri yerinde olmuş hep. Araba bile almışlar altlarına iki ortak; Chevrolet Blair, bin dokuz yüz elli beş model, dört kapılı, kırmızı. O ilçede durur, arkadaşı İstanbul’da iş kovalarmış. Yüklüce mal alıp satmaya başlamışlar. Fındık ayı geldi mi çiftçiden yüksek parayla fındığı peşin alıp, İstanbul’daki büyük adamlara veresiye verirlermiş. İyi de para kazanırlarmış. Gel zaman git zaman ortağı pek uğramaz olmuş dükkâna. Ne zaman sorsa İstanbul’da işlerim var dermiş. İstersen ben durayım sen git diye de üstelermiş. Ama Hasan Dayı memleketinden bi askerlik için ayrılmış. Devlet baba da tutmuş onu Kore’ye göndermiş. Çok zor zamanlar görmüş. Eğer sağ salim eve dönersem bir daha da ayrılmam diye söz vermiş kendine.

Veresiye alalım fındığı bu yıl demiş acemi birliğinden asker arkadaşı. Bir bizde para bi yana mal bi yana, başka herkes veresiye. Olur mu demiş Koreli Hasan. Olur demiş acemi birliğinden arkadaşı. Hem kimin kaç kuruşu kalmış bizde bunca zamandır. Bizim kadar kıymet veren mi var mahsule. Peki demiş Koreli. Sen nasıl diyorsan öyle olsun. Zaten benim kafam pek basmıyor bu işlere biliyorsun.

Yüklüce fındık almışlar elli sekiz ya da elli dokuz senesinde. İyi paraya da almışlar üstelik. Ama veresiye. Şaşırmış ahali. Bu Koreli büyüttü işidiye konuşur olmuşlar. Komşu ilçelerden de fındığını sırtlayan dayanmış dükkânın kapısına. Demişler Koreli al bu fındığı, parasını sonra da versen olur. İki depo daha tutulmuş çuvalları yığmak için. Ortağı haftada bir kamyonları yükleyip İstanbul’a taşırmış fındığı. Beş senede yapacakları işi bir ayda yapmışlar. Ürününü yirmi gün-bir ay vadeli veren çiftçi gelip gider olmuş, sıkıştırmaya başlamış para diye. Koreli telefonla aramış ortağını defalarca ama ulaşamamış. Ulaştığı zamanlarda da ha bugün ha yarın diye cevaplar almış. Ama ne gelen olmuş ne giden.  Homurtular ayyuka çıkmış, olmuş mu Koreli Hasan Tüccar Hasan! Hır çıkartmaya başlamış fındık sahipleri, bağırıp çağıran olmuş dükkânın kapısında. Ezildikçe ezilmiş Koreli, bakamaz olmuş kimsenin yüzüne. Bozup yeminini tutmuş İstanbul’un yolunu.

Ev tutmuş, apartman almış kendine, yeni de bir iş kurmuş diye kulağına dedikodular gelmiş de inanmamış önceleri. Ama telefonlarına çıkmaz oldukça kurt düşmüş içine. Yakıştıramamış yine de! Evinden çıkarken bulmuş ortağını. Demiş tertip bu ne hal! Nerede bizim paralar? Köylünün yüzüne bakacak yüzüm kalmadı, diyecek sözüm kalmadı. Fındığı verdiğimiz adamlar iflas etti demiş ortağı. Söyleyemedim sana, utandım. Ne yapacağız demiş Koreli; köylü para bekler bizden, nafakalarını bize bağladılar. Yemin billah etmiş çocuklarının üzerine ortağı param yok diye. Aha demiş bi şu var oturduğum daire, onu da satarsam çoluk çocuk sokakta kalırım. Apartıman almışsın demiş, şirket açmışsın. Bu kez babasının ölüsü üzerine yemin etmiş. Param olsa köylünün parasını veririm demiş, neyime apartıman, dükkân. Al demiş arabayı sat, birkaç kişinin hesabını kapatalım, sonrası Allah kerim.

Almış arabayı geri dönmüş Tüccar Hasan. Babadan kalan tarlaları, şehirdeki daireyi, dükkânı satmış da yine de ödeyememiş herkesin parasını. Utancından hep yere bakmış yürürken de o yüzden çıkmış kamburu dediler. Adı dolandırıcıya çıkınca oğluyla kızını da alıp baba evine dönmüş karısı. Bir zaman sonra boşanıp başkasıyla evlenmiş, çocukları da o adamı baba bilmiş, bir daha dönmemişler evlerine. Tek göz odası olan bir ev kalmış sadece köy yerinde, bir de kıt kanaat geçinmesini sağlayan gazi maaşı. Elli metre yürüse dinlenir,  nefes alırken hırıltısı yine elli metre öteden duyulurdu ben tanıdığımda.

Diyeceğim o ki insanlar kötü. Daha herkesin gözü bu kadar açık değilken Koreli hasan Dayı’yı kâğıt gibi buruşturup atan hayat bana ne yapmaz!

Kesmeli selamı sabahı herkesle. Elde ne var ne yok satıp gitmeli buralardan. Bu çok katlı binalardan, daracık sokaklardan, insan kalabalıklarından, korno seslerinden çekip gitmeli. Bir deniz kenarı bulmalı sessiz sakin ya da dağ başı. Zaten ne kaldı şunun şurasında yaşayacak. Babam derdi rahmetli “çoğu gitti azı kaldı.” diye…

Yaşasaydı Koreli Hasan’ı da alıp giderdim belki ama on iki sene evvel sizlere ömür. Elazığ’dan İzmit’e çıkmıştı tayinim, iki bin altı senesinin haziran ayı. Köydeyim o vakit. Üç beş gün görünmeyince merak etmiş kahveci. Ölü bulmuşlar evinde. Bir başına çekip gitmiş bu dünyadan. Yetmiş sekiz senesinin yirmi beşini yaşamış sadece, geri kalanda ölümü beklemiş utanç içinde bir başına. Oğlu bile gelmemiş cenazesine dediler, belediye kaldırmış kahveden üç beş arkadaşının kıldığı cenaze namazından sonra. Nasıl bilirdiniz diye sormuş imam, iyi bilirdik demiş cemaat, iyi bilirdik.

SARI BUĞDAY EKMEĞİ - 20.10.2018

1025 kere okundu

Başlamayan şeylerin bitmemesi gibi güzel bir tarafı var. Bunu hepiniz bilirsiniz dedi. Üzerime vazife olmasa da girdim söze. Seksen beşinci sayfanın yedinci satırında başlayan cümle dokuzuncu satırında bitiyor ve hiç de öyle demiyor dedim. Sen bana inan dedi, boş ver kitabı. İnanamadım; insanların sözleri değişir çünkü, renkleri değişir, insanlar gün be gün değişir. Ama kitaplar öyle mi ki? Yazılan yazılmıştır, silinemez, inkâr edilemez, görmezden gelinemez. Ben kitaba iman ettim, sözden geçtim, renk attım, inkâr ettim olanı biteni.

Sorunlarım var benim çünkü, low battery bunlardan biri… Çözümü var mı peki? Tabii ki var, şarja takıyorsun çözülüyor. Biraz beklemen gerek yalnız. Çözülmesini istiyor muyum? Bazen istiyorum, bazen de istemiyorum. Sarı buğday ekmeği gibi değil. Onu hep istiyorum. Çok güzel çünkü. Peki, ne oluyor o güzele? Gidip göbeğime çörekleniyor. Çöreklenen tat istemiyorum oysa. Sorun benim için bu. Siz sorun bana mesela seviyor musun diye. Evet seviyorum, ekmek ne kadar sevilebilirse o kadar seviyorum. İyi hoş da sağlıklı mı bu sevgi? Tabii ki değil. Pek çok sevginin sağlığa yararı yoktur. Az önce okudum bir yerde. Ayrılmak isteyen kız ayrılmak istemeyen çocuğa peki beni ne kadar seviyorsun, göster demiş. Geri zekâlı tutmuş atmış kendini dördüncü kattan. Şimdi ne konuşabiliyor ne de yürüyebiliyor. Peki kız nerede? Kendisine yürüyene yürüyor, ulaşınca da neler neler konuşuyor muhtemelen. Şimdi ben sorayım size sağlıklı mı bu sevgi diye? Bana kötü ekmek ver diyorum tezgâhtaki kıza. Bizdeki ekmeklerin hepsi iyi diyor. Mümkün değil bir yerdeki her şeyin iyi olması ama yine de eyvallah…  E o zaman ben fırını değiştireyim. Çünkü sizin iyiliğiniz benim göbeğimde birikiyor.

Benim uzak duramadığım şeylerden siz uzak durabiliyor musunuz? Duramıyorsunuz. Niye duramıyorsunuz? Sonuç benim gibi olmak, hatta belki çok daha kötüsü. Benim popo fena değil en azından. Çünkü hareket ediyorum. Siz ediyor musunuz? Hayır etmiyorsunuz, çünkü hantalsınız. Ruhunuz da bedeniniz de hantal. Eleştirmek istiyor muyum? İstemiyorum ama alışkanlık işte, tutamıyorum çenemi. Bi yerken, bir de konuşurken.

Peki bitiyor mu bununla? Hayır bitmiyor. Kimse yine ne oldu demese de devam ediyorum ben. Geçtiğim yolda arabayı çarpıyorum. Hangi arabayı çarpıyorum? Ön koltuğuna geri zekâlı gibi bir şişe su döktüğüm arabayı. Peki niye yaptım böyle bir şeyi? Geri zekâlı olduğum için muhtemelen. Evet bunun sizinle de ilgisi var, yalnız hissetmeyin diye size benzemeye çalışıyorum. Becerebiliyor muyum? Tut işte arabanın ön koltuğunu koltuğun talebi olmaksızın yıkayıverdim. Arabanın ön koltuğu su boca edilerek yıkanır mı? Yıkanmaz tabii ki ama yıkanabiliyor. Sonra ne oluyor dersiniz. Evet bildiniz, kurumuyor meret, sonbaharın ve kışın öyle bir durumu var. Islanan şeyler kolay kurumuyor. Misal sevgilinizden ayrıldınız ve ağlıyorsunuz. Kurur mu o gözyaşı? Kurumaz bahara kadar. Kurumayan şeyler başa iş açar. Kurumayan ve başa iş açan şeylerden uzak durun. Sarı buğday ekmeğinden de uzak durun.

Su lekesi diye bir şey var! Su yahu bu, renksiz bir varlık. Ama gel gör ki şahitli, ispatlı leke var ortada. Nerede bu leke? Renkli koltukta. Neymiş yani? Renksiz şeyler renkli şeylerde leke yapabilirmiş. Tamam, benim oturduğum koltuk kuru, benim popom rahat ama başkalarının poposunu da düşünüyor insan. Siz de düşünüyorsunuz biliyorum. İnsanız sonuçta… O koltuğa oturacak popo olmasa sorun olur muydu leke yapan su? Olmazdı… O zaman popo da bir sorun ve uzak durulması gerekiyor. Peki kaçınız sorun çıkartan popolardan uzak durabiliyor. Cinsiyetçi değilim ben; popo popodur, kadınınki erkeğe, erkeğin ki kadına hoş görünebilir ama konumuz bu değil.

Sonuç olarak söyleyebilirim ki size sorun çıkartacak şeylerden uzak durmazsanız nur topu gibi sorunlarınız olur. Sarı ekmek ve popo bunlardan sadece iki tanesi.

İyidir inanmak, iman etmek, yürürken ışığı kaybetmemek. Çünkü yol yol gibi görünse de kaybolursunuz bazen; geri dönmek ya da yeni, temiz bir yola girmek istersiniz. O zaman iman inandığınız şey her ne ise yol gösterir size, ışık olur. Bilmez bunu karanlığı yaşamayanlar. Karanlık kötüdür ama siz iman edememekten uzak durun karanlıktan değil. İnanmamaktan uzak durun; yolu kaybetmekten değil ışığı kaybetmekten korkun. Çünkü yolunuzu kaybetseniz de inandığınız ışık size yolu gösterir.

LEGAL SEVİŞMELERDEN ÖTÜRÜ - 16.10.2018

699 kere okundu

Ölüme yakın bir dinginlik, puslu sabah, alışıldık martı sesleri, eskiden kalma birkaç dilim ekmek, peynir, zeytin… Gece vakti güzel bir kahvaltının tabii ki gideri vardır. Hele de uyumak gibi bir düşünce yoksa menüde. Çekmiş gitmiş her zaman ki gibi eylül, kasım göz kırpıyor. Aşka davet ediyor davete icabet etmeye dünden razıları. Ama bir ay ama bir yıl. Üç beş kalp tıkırtısı, birkaç güzel söz, biraz sürtünme, kavga ve gürültü. Çarkı böyle dönüyor gönül işlerinin. Üstelik zengin fakir ayırmayan sosyalist bir müessese. Herkese eşit, herkese aynı mesafede…

İnsandan yana yüzü gülmeyen kedide arıyor teselliyi. Yok efendim yok ne kadar itelesek de olmuyor bizden. Daha insanı doğru dürüst sevemezken kediler neyime. Nefret ettiğim zannedilmesin lütfen. Ben sadece sevgi beslemiyorum. Ama açık sözlüyüm, kediler neyse insanlar da o benim için. Sevdiğim hayvanlar yok değil. Balık mesela, bayılırım… Haftanın üç günü yesem bıkmam. Yedi günü yediğim zamanlar da vardı ama yeniden bir yüz bin lira daha sokağa atamam. Yok zira! Kuşları da severim, dalda olanları, özgürce uçanları. Kafestekiler sevimsiz, sahipleri de öyle. Ama kedi sahipleri mi, kuş sahipleri mi diye sorsanız balık hali diye cevap veririm. Aşk bu; ottan boktan çıkartamıyor burnunu.

Kâğıt kaleme bakıyor, kalem bana. Ben duvarlarda gezdiriyorum gözlerimi. Yazmak için sebep gerek ve epeydir anladım ki duvarlar sebep değil buna. Ama yine de bakmadan edemiyor insan. Bir duvarım vardı benim çok eskiden. Tek katlı bir köy evinde yaşardım. Amcam askere gitmişti. Uyurken tavanı seyrederdim, karşı duvarı seyrederdim. Uyurken dediğim uyumadan öncesi. Hatta uyandıktan sonra da bakardım. Duvarda bir iz vardı. Siperin ardından kafasını hafifçe çıkarmış mihverli bir askere benzetirdim onu, amcamdı… Gel zaman git zaman amcam askerden geldi, ben büyüdüm, iz kayboldu, ev yıkıldı ve yenisi yapıldı yerine pek çok şey gibi. Ben sevmedim yenileri; bi amcam değişmedi bildim bileli. O da ne çorbaya tuz olur ne de tatlıya şeker. Ama değişmemesini sevdim hep.

Mevzu da dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyor farkındayım. Ama süre bol, hikâye az. Anlat anlat nereye kadar. Dedem Rus işgalini görmüş; meşeye kaçtık annemlerle derdi. Anlatırdı hep, hep dinlerdik. Çok keyifliydi. Babaannem de cadı hikâyeleri anlatırdı. Cazi karısı derdi; gece evin ortasında ki kömür karası zincirden iner, evdeki bebeği boğar, sonra da gidermiş. Çocuk felci, boğmaca, zatürre nedir bilmiyordum ki, inanıyordum cadıların bebekleri öldürdüğüne. Velhasıl keyifli hikâyelerin keyifli dinleyicisiyken sıkıcı hikâyelerin ısrarlı anlatıcısına evrildik. Elde bu var arkadaş, Ruslar işgal etti de durun yapmayın mı dedik, evi barkı bırakıp da ormana mı gizlenmedik. Yok yani öyle delikanlılık falan. Bildiğin gizlenmişler meşelerin içerisine korkudan. Sorsam paşalarıma asar keserler. Can tatlı cancağazım. Kolay değil öyle soğuk demire delikanlılık yapmak. Ben yapmam mesela. Gönül adamıyım ben. Ne iş yaparım ne de savaşırım. Sevişirim belki ama o da ağır aksak… Netice de ne çalışan mutlu ne de savaşan. Ama sevişen öyle mi ya? Legal sevişmeleriniz olsun efendim. Kalın sağlıcakla.

BAZI ŞEYLER - 09.10.2018

821 kere okundu

Varlığından utanacaksa yokluğun esmesin rüzgâr, salınmasın yaprak. Ötmesin her sabah keyifle cıvıldayan serçe, akmasın su, koşturmasın önlü arkalı yelkovanla akrep. Dursun zaman en kötü yerinde, resmetsin resmetmekle görevlendirilmiş her kimse. Fırça fırça anlatsın gördüğüne, yeşil anlatsın, kahverengi anlatsın. İnansın dinleyen, anlasın.

Bitsin sarı sıcak yaz, gelsin sonbahar. Unutulsun unutulduğunda mutlu olunacak yalanlar. Yalnızlıkla sınanmasın insanlar. Çünkü esince rüzgâr, yağmur yağınca çünkü bazı şeyler bazı şeyleri yaşamışların genzini yakar.

Bir kadın tarasın saçlarını sabahın ilk ışıklarında, bir çift ayak yürüsün yatak odasından banyoya. Bir kol uzansın, bir el dokunsun tarakla dost saçlara. Bir yüz gülsün, mutlu olsun bir kadın içten bir dokunuşa.

Daha iyi misin dedi bana. Daha iyiydim ki dedim. Seviyorum dedi. Neyi dedim. Güzel cümlelerini seviyorum dedi, bir gün yanıldım deme ihtimalim olsa da, umurumda değil. Yanılmasan da değişim şartlar dedim. Şartlarla değişirim ben de, sen de değişirsin. Ama şimdi çok güzelsin. Halamın evinin önünde ki hanımeli kadar güzelsin. Yok şimdi ama otuz yıl önce vardı. Hem ne de güzel kokardı, unutmadım. Seni de unutamam bir gün yanıldım deme ihtimalin olsa da. Bir yanın gider belki dedim ama bir yanın kalır bende, sen olmasan da kalır bendeki sen bende. Gülümsedi… Kapadı gözlerini, çenemin altına soktu kafasını, saçlarının kokusunu duydum. Evim olsun mu burası dedi. Sıkıca sarıldım omuzlarına. Seviyorum dedi. Biliyorum dedim.

Yaklaşacak liman, savrulacak fırtına olsun. Kasım ayının ortaları; Cuma belki, belki Salı. Rengi siyaha çalmış bir deniz, hava yeterince soğuk, ortalık tenha. Bakılacak iki güzel göz olsun, tutulacak el, yürünecek yol olsun. Aşk olsun. Dalgalar hınçla vursun kıyıya, aldırmasın kumlar. Sen aldırma olan bitene yanında ben varken. Ben aldırmıyorum çünkü olan bitene seninleyken.

Sahiden mi dedi. Sana hiç yalan söyledim mi dedi. Hatırlıyor musun dedi, geçerken uğramıştın da sabaha kadar sohbet etmiştik. Hatırladım dedim, kahven yoktu da çıkıp almıştım ben.

PALAMUT ÜZERİNE DENEMELER - 24.09.2018

1313 kere okundu

Eylülün biri dedi mi insanın içine bir serinlik düşer, yaz bitmiş ve güz başlamıştır. Temmuz ve ağustosta bunaltan sıcaklar yerini gece üşümelerine, ince battaniyelere ve uzun kollu gömleklere bırakmıştır. Yazcıların yüzü düşmüş, kışçılar bıyık altından ki bıyığı olmayanlar da dudak ucundan gülmeye başlamıştır.

Ağır balıktır palamut, sevmez herkes. Eylülde yavan olduğunu bahane ederler, ekimde ise yağlı. Haklılardır da vesselam, her mide üstesinden gelemez derya kuzusunun. Ki her el de yenir hale getiremez sonbaharın efendisini. Bu yıl bol bol görüyoruz tezgâhlarda. Mezgitin kilosunun yirmi liraya satıldığı yerde palamudun on-on beş liraya satılması pek çok kişi gibi benim de hoşuma giden bir durum.

Kasım gelecek birazdan. Ne kaldı şunun şurasında; altı gün, altı da gece. Kasımda aşk başkadır filminden sonra mı aşk kasıma yazılır oldu yoksa aşk kasıma yazılıyor diye mi böyle bir film çektiler bilmiyorum. Ne kasımla özel bir ilişkim var ne de aşka çok önem vermişliğim. Sonu olan şeyleri çok fazla umursamamak gerektiğine inanırım. Aşk dediğin iki üç yıl süren bir aptallık dönemi. Akıllanınca, yani maymunlar gözünü açınca ne kasım umurlarında olur ne de aralık. Ki kasımın en iyi tarafı çinekoptur ama bizim konumuz şimdilik palamut.

Bir kilo civarı olacak palamut. Ben bir kişiden fazlayım dersiniz belki. Olabilir… Ben tek palamutla vereyim aklı, siz gerekirse çoğaltırsınız. Yok efendim yok dilimletmeyeceksiniz beyefendiyi. Nedense bazı balıklar erkek, bazıları da kadındır benim gözümde. Çipura erkektir mesela, levrek kadın. Lüfer de kadındır… Palamut ise erkek. Konumuzla ilgisi yok bunun gerçi. Laf uzasın diye yazdım. Karnı temizlenecek sadece balığın; dilerseniz kuyruğunu ve kafasını da kesebilirsiniz. Ben kuyruğunu kesip, kafasını bırakıyorum mesela. Güzel görünüyor öyle yapınca.

Benim kız eylülün birinde doğdu. Eskiden bir eylül av sezonunun başlangıcıydı, yedi yıldır ise kızımın doğum günü. Hiç sevmem doğum günlerini. Muhtemelen yetiştiğim kültürden ötürü. Bizim oralarda boş işlerle uğraşmazlar pek. Doğmuşsan doğmuşsundur, tantana yapmazlar. Sünnet düğünü yoktur mesela, doğum günü partisi yapılmaz. Yirmi yıl önce tabii ki. Artık sonradan görme usullerin başkenti oldu memleketim. Komşumuz Hasan Dayı’nın kıçı boklu torununun doğum günüsü Demet Akalın’ın bebesinin doğum gününden farksız. Sonradan görmelik durumları da farksız. Bi harcanan paralarda fark var; ona da at büyük göt kovuk derdi annem. Hasan Dayı’yı Demet Akalın’dan aşağı gördüğüm anlaşılmasın sakın; benim gözümde yirmi tane Demet bir tane hasan etmez ama o gelin yok mu o gelin… Çağa ayak uyduracağım diye ne yapacağını şaşırıyor, alışmayan kafada da şapka böyle duruyor. Biz karışmıyoruz böyle şeylere artık. Kızıma da doğum günü yapıyoruz her ne kadar istemesem de. Her yıl hediyesini kendi seçerdi; malumunuz aptal aptal oyuncaklara, geri zekâlı bebeklere para verirdim kaçınılmaz olarak. Bu yıl hediyesini kendim seçtim, özgürsün dedim. İstediğini yiyebilir, istediğini içebilirsin. İstediğin yere gider, istediğin şeyi yapabilirsin. Bu yıl doğum günü hediyen özgürlük olsun dedim. Aptal oyuncaklara para verilmesine kızdığımı bildiği için mi yoksa gerçekten hoşuna gittiği için mi bilmem ama sevdi hediyesini. Şamata sevmiyorum ben, seveni de sevmiyorum. Yaşlandım, huysuzluğum arttı; malzeme bu diyorum, sevmeyen gitsin, ben varsa sevenlerle yoluma devam edeceğim. Ne kaldıysa şunun şurasında artık…

Sosunu hazırlamak gerek balığın. Ama önce karnı temizlenmiş palamudun içine biraz kekik, biraz da karabiber koyup bir – iki saat bekletmekte yarar var. Sebebini sormayın, bilmiyorum. Yaptım, oldu; siz de yapın, olur… Bir adet çarliston biber, küçük boy bir adet kuru soğan, minik bir diş sarımsak ve bir adet domatesi rendeleyin ya da çok mimik parçalara ayırarak bir kaşık zeytinyağı ile karıştırın. Elde ettiğiniz karışımın üçte birini balığın içine yerleştirin. Geri kalanını da balığın etrafına bulayın. Sağlığa zararlı olduğu söyleniyor ama sigara kadar değildir sanırım. Sigarayı zıkkımlanıp, hormonlu meyveleri yiyip, sabah akşam kola içenler alüminyum folyo kullanmasınlar, öldürücü olabilir. Hazırlanan karışıma bulanan balığı alüminyum folyoya sararak fırına verin. Tuz atmayı da unutmayın emi. Kırk dakika iki yüz derecelik fırında pişen balığı sıcak sıcak servis edin. Öyle diyorlar ya televizyondaki aşçılar. Sıcak sıcak servis edin. Sanki balık soğutularak yenirmiş gibi. Gerçi yenir de herkes Karadenizli değil. Sıcak yiyin siz. Suyuna ekmek de bandırın. Birileri köylü müsün diyebilir. Evet köylüyüm deyin. Şehir hayatını iyi bir bok zannedenlerin yüzüne yüzüne böğürerek evet ulan deyin, köylüyüm ben. Fırında yapılmış palamudun suyuna batırdığınız ekmeğin keyfini sürün. Parmaklarınızı kullanın balığı yerken. Bırakın şehirliler ne bok yerse yesin. Siz dokunarak yiyin balığı.

Güzün serinliği, insanı eksilen sokaklar, uzayan akşamlar güzel şeyler. Şikâyet etmeye dursak günlerce konuşup, aylarca yazabiliriz ama elimize hiçbir şey geçmez. Benim geçmedi mesela, geçmiyor da. Güzel şeyler fırsat gibi. Misal palamut, misal kız evlat, ılık bir Eylül gecesi, sıcak çay. Yaşar Kurt radyodan eşlik ediyor; Hemşin Yaylaları’na yattım uyuyamadım… Gerçi yaylaların da içine etti benim her şeyi paraya çevirmeyi marifet sayan hemşerilerim. İnsan doğduğu yeri seçemiyor ama yaşadığı yeri seçebiliyor. Keşke doğduğum yerde başka insanlar yaşasaydı diyebiliyor ama duymuyor kimse. Amcam kızıyor beğenmiyorum bizim oraların insanını diye. Otuz yıl beğendim, gurur duydum, el üstünde tuttum. Peki onlar ne yaptı? Güzel olan her şeyin içine ettiler. İnanmayan Karadeniz sahil yoluna baksın, Uzungöl’e baksın, kış günü yanan, yakılan Çam Burnu’na yapılan sözüm ona turistik tesislere, eskiden dört ayaklı hayvanı şimdilerle her türlü hayvanı bol yaylalara baksın. Gözden göze fark var tabi. Akıldan akıla da. “Kestani gumişindan çikmiş da gabuğuni beğenmemiş” der annem. Öyle değil be anne, vallahi öyle değil. Kendinden olan iyi olsun istiyor insan, en iyi olsun. Geçtim iyisinden kötü olmasın bari diyor insan. Ne yeri eski yer oraların, ne insanı eski insan. Orman olmuş oralar hep ve bir dolu yırtıcı hayvan!