BÜYÜK ŞEHİR - 24.5.2018

428 kere okundu

Diğer günlerden farkı yalnız uyanmamış olmamdı. Sağ tarafımda sarı saçlarını hissedebiliyordum. Kokusuna alışmıştım. Gözlerimi ovuşturdum, uyumaya devam edebilirdim ama etmedim. Ona döndüm. Yeni uyanmış olmalıydı, gözlerini henüz açmıştı. Günaydın dedim. Günaydın dedi dudağının kenarındaki sıcak tebessümü göstere göstere. Abartı yoktu halinde, huzurlu görünüyordu. Mutluydu da.

Kahvaltı sever misin dedim. Severim dedi cevabını aynı gülücükle süsleyerek. Yatağa da istersin sen dedim. Neye borçluyum bunu dedi, günün güzelliğine mi. Hayır dedim, gün güzel diye değil, sen güzelsin diye bu. Gün sana borçlu güzelliğini, sen güne değil. Uykulu olmasa sokulup sarılacaktı, öyle bir sıcaklık okundu gözlerinde ama yapmadı. Ruhunu teslim etmemişti daha; tedirgindi belki benden yana biraz, korkuyordu kapılıp gitmekten belki. Çok canım yandı demişti bir keresinde, yine yansın istemiyorum. Ben de demiştim, ben de istemiyorum.

Kalkıp mutfağa yürüdüm, mayıs başıydı, ısınmaya başlamıştı hava, sıcaktı. Perdeyi aşıp içeri girmek ister gibiydi güneş, pencereyi araladım temiz hava için. Su koydum çaydanlığa, altını yaktım. Dolaptan iki yumurta aldım önce, sonra yetmez belki deyip bir tane daha aldım. Tereyağı çıkardım, zeytin ve peynir çıkardım. Taze ekmek yoktu, tost makinesinin fişini prize taktım kızarmış ekmek yapmak için. Olmazsa aradığım bir öğün değildi kahvaltı ama içimden gelmişti bugün. Güzel bir gecenin sabahı da güzel olmalıydı. Tezgahın üzerindeki radyoyu açtım. Sever misin diye seslendim, Grup Abdal “altın yüzüğüm kırıldı, suya düştü su duruldu” diyordu karıncanın denizden su içişi gibi…  Neyi diye cevap verdi. Grup Abdal’ı dedim. Seveyim bari dedi. Sev bari dedim, duymadı sesimi. Sağanda pişen yumurtaların sesini de duymadı, keyifle uzandığı yatakta telefonunu karıştırıyordu.

Sokağa çıktığımda saat on bir olmuştu. Geç kalmıştım işe, olsundu. Saate göre yaşayacak değildik ya her gün. Kaçamaklar da gerekliydi mutlu olmak için. Birkaç saati emrimize amade yapmaktan kimseye zarar gelmezdi. Garajın kapısının açılmasını beklerken marketteki kıza takıldı gözüm, mutsuz gürü. İnsanların çoğu mutsuzdu. Mutlu olanlar da sebep arıyordu mutsuz olmak için sanki ve hayat bu konuda çok bonkördü.  Mutsuzluk isteyene istediğinden fazlasını veriyordu hep. Sağa sinyal verip birinci vitesle devam ettim ara sokaklarda ilerlemeye. Rüyadan henüz uyanmıştım, istemeye istemeye gerçek hayata dönüyordum. Büyük şehir beni bekliyordu ve ben yine hazır değildim.

ARKADAŞLAR - 20.5.2018

1075 kere okundu

Bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar. Pazar sabahı daha keyfine varamadan beni uykumdan koparan hayat size de en fazla bu kadarını yapar. Kimse kimseye bir şey yapmıyor aslında arkadaşlar. Kim ne yaparsa kendisine yapıyor. Diyeceğim o ki bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar.

Çukur dizisinin seti mi okul mu belli değil. Daha önce de geçirmiştim bunu aklımdan. Birkaç kat aşağıdaydım, yine istemeye istemeye uyanmış ve kalkmıştım yatağımdan. Hiç mi gören yok burayı demiştim. Köpek bağlasan huysuzluk eder. Hele ki minicik olan, kokoş kadınların elinde gezdirdiği tuhaf köpekleri bağlasan altı ay ağzını çekmek zorunda kalırsın. Sen hav hav sanırsın ama o altı ay önce bağlandığı bu harabeden bahsediyordur. Bilsen heyecan gelir hayatına ama bilemezsin. Nereden bileceksin hemen. Bu hayatın heyecanı meyecanı yok deyip geçenlerdensin sen de.

Ben geçmem mesela; kırmızıda geçmem, Trabzon’a giderken Erzurum’dan geçmem, büyüğümü çiğneyip geçmem. Geçen var ama ben geçmem. Öyle öğretmiş annem babam. Öğretmenim, dayım, halam öyle öğretmiş.

Evladım yardım eder misin diyorum. Etmem diyor, az önce yürüyüş yolundaki topraklara iki süpürge vurdum, çok yorgunum. Hem yardım etmek zorunda değilim ki, öğrenciyim ben. Öğrenci olmuşsun ama adam olamamışsın diyorum. Kızına da diyorum bunu erkeğine de. Rizelisine de diyorum bunu, Muşlusuna da. Hem sen o hikâyeyi de bilmezsin, anlatmamıştır büyüklerin; hani adam vali olmuş ama senden farkı olmamış bilemezsin. Telefon vermiş anan eline, baban cebine üç beş kuruş koymuş. Deden, babaannen karışınca höt demiş, pedagoji diye bir şey var demiş, kulaktan dolma bilgiyle çocuğumun psikolojisi bozulur demiş. İyi bok yemiş haşa huzurdan. Nasıl davrandığına, kimle düşüp kalktığına bakmadan salmış sokağa. Hocam diyor görüyorsun, anlatmama gerek yok görüyorsun. Her şeyi yapıyorum diyor okusun diye, görüyorsun. Haşa huzurdan -ki bu ikinci kez oluyor- iyi bok yiyorsun diyorum. İçimden diyorum, o kadar delikanlı değilim henüz. Anlamıyor o, çünkü her şeyi bildiğini sanıyor salak.

Olmamış o çocuk kardeş olmamış, ablam olmamış, becerememişsiniz. Bugün it olmuş bu, yarın da kopuk olacak. Bu makyajların, abuk subuk kıyafetlerin, tavırların sonu felaket olacak. Sana dert olacak, yetmezmiş gibi bana da dert olacak. Senin çöpün benim kapımın önüne çevre kirliliği olacak. Evladım şu çöpü yerden alır mısın diyorum. Ben atmadım ki hocam, niye alayım diyor. Ben attım zaten üstün zekâlı evladım, hep ben attım. On tane zayıfı olan da benim, arkadaşımın annesine küfreden de. Kitap görünce hortlak görmüş gibi olan da benim, kırk beş kelimeyle gün boyu boş boş konuşan da. Sen sakın alma o çöpü yerden iyi aile çocuğu evladım, telefonuna gelen mesaja cevap ver, bekletme arkadaşını.

Bu hayatın heyecanı meyecanı yok arkadaşlar. Yüz kişiden ellisi aynı ayakkabıyı, sekseni aynı pantolonu giyse de hepsi kendisini çok farklı hissediyor arkadaşlar. Çoğunuzun ismi ya Merve ya da Burak… Size baktıkça sıkılıyorum arkadaşlar. Küçüğünüze de sıkılıyorum, büyüğünüze de arkadaşlar. Bakmayınca da niye günaydın demedi oluyor. Sizle ayacak günü istemiyorum, gece sonsuza dek sürsün arkadaşlar. Aldığınız yola bakayım diyorum önce, sonra bakmayayım diyorum göreceğim şeyi bile bile. Sizsiniz o ben değil. Tabi olmaz bu hayatın heyecanı meyecanı arkadaşlar.

Bu bina sizsiniz, bu öğrenciler, anneler, babalar sizsiniz. Ben değilim, karıştırmayın beni. Tamam, benim de ucuz taraflarım, bayağılıklarım var ama sizden değilim. İstesem de olamam, denedim çünkü olamıyorum! Sokakta yere tüküren sizsiniz. Nezaket ile ikiyüzlülüğü karıştıran sizsiniz. Doğruyu söyleyip yanlışı yapan sizsiniz. Düğünlerinizde, doğum günü partilerinizde görgüsüzlüğe tavan yaptıran da sizsiniz. Kumuşundan çıktığını unutup kestanenin dikenine burun kıvıran da sizsiniz. O çöpleri yere atan da sizsiniz, alır mısın dendiğinde ukalalık yapan da. Anne de sizsiniz baba da, çocuk da sizsiniz arkadaşlar. Ve arkadaşlar bu hayatın heyecanı meyecanı yok diyen de sizsiniz.

Kürek mahkûmu gibi hissedenler olarak mahkûmuz size arkadaşlar. Çekilir gibi değilsiniz üstelik. Ölmeye dursanız bitmezsiniz. Haklısınız ama arkadaşlar, çoksunuz çünkü. Haşa huzurdan üçüncü kez arkadaşlar; sizle de bi bok olmaz sizden de arkadaşlar.

TIRTIL - 16.5.2018

840 kere okundu

İnce eleyip sık dokurken çıktı karşıma, hesapta yokken hiç, baharda... Fırtınadan yeni çıkmıştı, yırtıktı yelkenleri. Şiirlere gebeydi belli ki, özenle yazılmış şarkılarla nota nota geldi. Biliyordum cevabını ama yine de Bodrumdan mı Ayvalık’tan mı diye sordum. Çeşme dedi. Dudağımın sol köşesinde bir tebessüm belirdi, görmedi kimse. Söylemedim ben de, sakladım kendime.

Eskiden, biz daha çocukken Bursa’da ipekböcekleri olurdu.  Dut yaprağı alıp ipek verirlerdi. Ermezdi aklım, aklımız o zamanlar ayrıntılarla pek ilgilenmezdi. Tırtıllar kelebek olurmuş meğer, kısacık ömürlerini boşa geçirmemek için canla başla çalışırlarmış. Üstelik kısacık ömürlerimizi boşa geçirdiğimiz bu dünyada olurmuş bunlar. Tırtıllar kelebek olurmuş. Kelebekler renk katarmış hayata, sevda olurmuş, huzur olurmuş. Ömürleri kısa olurmuş.

Hızlı giden şeyler çabuk bitecekmiş gibi gelir bana dedi. Beklerim dedim, zamanımız var. Güldü galiba o da, yüzünü denizden yana çevirdi. Sen de Tirilyeli misin dedi sonra. Yok dedim, ben Ege’yi seviyorum. Sana Egeli diyelim o zaman dedi. Poyraz Musa geldi aklıma, Fırat suyu boyunca iğde kokuları yayıldı etrafa. Yarına bitmez bu dedi. Güzel değildir o zaman diye üsteledim, kısa şeyler kısa sürer bilirim ben dedim. Çok biliyorsun sen dedi. Egeden olsa gerek dedim. Bu kez çevirmedi kafasını, gördüm güldüğünü. Sen Tirilyeli’sin o zaman dedim. O da yok dedi.

Kötü insanların da güzel geceleri olur. Çekilir el ayak sokaklardan, kimsesizler bile bir köşeye sığınıp uyur, sokak köpeklerinin ağırlaşır adımları, martılar bırakır kendisini boğazın akıntısına. Anadolu Feneri’nden yola çıkan Garipçe’de alır soluğu, Emirgan’da vurur kıyıya. Denizi seyreder adam bir bankta, sessizliği dinler yanında oturan kadın, martılar gelip geçer usulca. Başlar bir düş hiç hesapta yokken ve hiç hesapta yokken biter yana yıkıla.

Ben istemedim kötü olmayı dedim. Susalım biraz dedi, biliyorum; anlatmana gerek yok. Kelebeğin ömrü sanıldığı kadar kısa da değildir aslında. Birkaç gün yaşayanları da vardır birkaç hafta da. Hatta bazıları bir yıl bile yaşar. Kanadındaki toza takıldı aklım, dokunursam incineceğinden korktum. Korkarak yaşanmaz dedim fısıldayarak. Efendim dedi! Bitter mi seversin, beyaz çikolata mı dedim. Sütlü dedi. Ben de severim diyemedim.

KİMİM Kİ BEN - 14.4.2018

897 kere okundu

Herkes herkesin her şeyi olamaz dedim, olmamalı da zaten…
Neyimsin dedi
Senin zannettiğin şeyin değilim dedim

Daha da düştü yüzü, sustu bir zaman. Evet, bir alışverişti belki ama alınanla verilen eşit olmuyordu hiç. Bir taraf daha fazlasını istemese de diğer taraf hep daha fazlasını veriyor, karşılığını da bekliyordu. Hayal kırıklığına gebe bir bekleyişti bu, sancısı dinmiyordu.

Martı, çay ve denizden ibaretti hayatım. Kısır bir döngünün içinde dönüp duruyordum. Ucuz hayatlar yaşıyor, pişman olmuyordum. Kalabalıktan kopmuştum; önce canla başla istemiştim bunu ama sonra zaman zaman karşı koymaya çalışsam da geri dönememiştim. Kendimi bulma çabam bitmişti. Bulduğum şeyle oynuyordum kendimce. Keyif alıyor ama keyif vermiyordum. Umursamıyordum da. Beklentim yoktu. Şaşırmıyor, üzülmüyor, kırılmıyor ve sevinmiyordum. Söylendiğim oluyordu ama sırf laf olsun diye.

Birkaç kitap seçtim; Sait Faik’ten, Borges’ten, Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş’tan. Okumak istiyor ama beceremiyordum. Haftada bir kitap okuyan ben iki ayda bir kitabı zor bitiriyordum. İnce kitaplar seçiyordum. Sevmiyordum bağlanmayı. En keyiflisi de olsa uzun sürsün istemiyordum. Bitmesi gereken ama devam eden ne varsa soğuyordum.

Mustafa benim adım!

Neden böylesin dedi
Diğer türlü olmayı beceremiyorum artık dedim
Yapma dedi inanmayan bir ifadeyle
Bundan bahsediyorum işte dedim;
Neyden dedi
O kadar çok inanmadınız ki, o kadar çok inanmıyorsunuz ki ben de bir şekilde umursamamaya karar verdim
Bilmiyor musun nasılını dedi
Biliyorum sanırım dedim ama uzun hikâye, anlatasım yok

Kazanılmış bölge olmakla ilgili bunlar sanırım. Siz siz olun kimsenin kazanılmış bölgesi olmayın. Gitme ihtimaliniz cepte olsun hep, ucunu gösterin zaman zaman. Gidin hatta, kafanıza esene kadar da dönmeyin. Dönerseniz bile gittiğiniz gibi dönmeyin. Hatta gittiğiniz kişiye bile dönmeyin, şaşırtın onları.

Ne yapıyorsun dedi
Bir şeyler yazıyorum dedim, sıradan cümleler…
En azından yazabiliyorsun dedi
Herkes bir şeyler yapabiliyor dedim
Biz herkes değiliz galiba dedi
Evet herkes değiliz sanırım ama diğerleri de bizim gibi düşünüyor; hiç kimse herkes değil
Bir şeyler düşünebiliyorsan herkes değilsindir dedi
Düşünmüyor olmak isterdim dedim, daha çekilir olurdu hayat. Topu topu altmış yıl yaşıyoruz, o da şanslıysak! Düşünmek için çok kısa.

Güldü… Gideyim mi ben artık dedi. Gitsin istiyordum, birkaç saattir istiyordum bunu. Yanından kalkıp duşa gittiğimden beri istiyordum. Tutku yerini boktan bir ikiyüzlülüğe bırakıyordu hep. Uyumak istiyordum ama yalnız. Herkesten ve her şeyden uzak.

Kimim ki ben dedi.
Evsiz bir kuşsun dedim, kanadın kırık sanıyorsun. Uçabiliyorsun da oysa, farkına varmıyorsun. Esen rüzgâra da kızgınsın, soluklandığın dala da.
Çok mu kötü durumum dedi
İnsanlar üzülüyor olsam senden başlardım dedim
Gideyim istersen dedi
Git dedim.

Adımı söylemiştim; Mustafa… Siz memnun olmayabilirsiniz benden ama bu benim için pek bir alman ifade etmiyor artık.

BENİM ADIM MUSTAFA - 1.4.2018

1398 kere okundu

Kirli kaldırımları adımlayarak binanın kapısına kadar yürüdü. Görevli misiniz diye sordu memur. Evet dedi, ne yazık ki öyleyim. Öğretmenler odasını gösteren tabelayı aradı gözleri. Bulamayınca merdivenlerden bir üst kata yöneldi, buralarda bir yerlerde olmalıydı. Sabahın en kötü yanıydı bu, yatakta olamamak! Öldüğünde hesap soracak meleklere çıkışacaktı; “Ne yaşadık da neyin hesabını soruyorsunuz?”  bir Pazar sabahımız var onu da üç kuruşa satılığa çıkarmışız diye düşündü. Kıymet bilseler bu kadar kızmazdı belki ama düzen böyleydi. Kimse bilmezdi kıymet!

Benim adım Mustafa, hiç kimseyim ben. Ne dertlerimle dertlenirsiniz ne de dertlenirim dertlerinizle. Vermeyin selam, almam. Almayın verirsem selam. Pembeyi severim, salaş lokantalarda ucuz yemekler yemeyi severim, başımı alıp gitmeyi severim, denizi severim dört mevsim. Yeşili ve maviyi de severim, kırmızıyı da… Sizi sevmem; boş sokakları, tenha şehirleri, gözden uzakları severim. Sıcak havaları, kalabalık şehirleri, yapmak zorunda olduğum şeyleri sevmem. Doğum günlerini, bayramları, sevgililer gününü sevmem. Kimseyi görmek zorunda olmadığım günleri severim. Balık severim; tavada tekir, mangalda çipura, güveçte karides… Küçük küçük kesilmiş domateslerini üzerine serpilmiş ince kıyım soğanlı salatayı severim. Domatesler tarladan, soğanlar Orta Karadeniz. Kendime yettiğimi gördüğümden beri iyi geçinmek zorunda değilim hiç birinizle. En çok da kendime tanıdığım bu özgürlüğü severim.

Bir ışık yandı söndü kafasında. Sonra tekrar yandı ve tekrar söndü. Üçüncü yanışında izin vermedi sönmesine! Çıktığı merdivenlerden en gamsız haliyle geri indi. Girdiği kapıdan çıktı. Bu kez sormadı görevli polis kim olduğunu. Aynı kirli kaldırımları adımlayıp arabasına yürüdü. Kirlenmek güzeldir diye sataştı kendisine. Hele de yakınlarda su varsa… “Yokum ben dedi, silin beni!” bir iki saate duyulacaktı söylediği, anlayacaklardı gelmediğini. Şimdilik kıpırdamadı kimsenin kılı.

Ne berbat bir şehir bu, ne gereksiz bir kalabalık. Keşke başka yerlerde sürekli bayram olsa da oralara gitseler. Kimsesi olmayanlar, parasızlar ve asosyaller kalsa sadece. Kimse dokunmasa kimseye.

Binanın bahçesinden çıkıp sağa döndü, ilk ışıklardan sola ve aşağıya. Sahil yolunu kullanabilirdi kaçmak için. Sayanına denizi alıp sol yanına çiçekler ekecekti. Sümbüller geldi aklına; mor ve beyaz sümbüller. Derin bir nefes çekti içine, deniz kokuyordu İstanbul. Ayağını gazdan çekti, gerek yoktu hızlı gitmesine. Ne birisinden kaçıyordu ne de bekleyeni vardı. Usulca süzülen bir martıyla göz göze geldi, gülümsediler birbirlerinden habersiz. “Yerinde olmak vardı” diye mırıldandı tebessüm ederek.

Bu kadar kalabalık bir yerde mutlu olmak mümkün değildi. İnsan demek dert demekti. Paylaştıkça artan mutluluklar Adile Naşit ve Münir Özkul’un oynadığı Yeşilçam filmlerinde kalmıştı. Artık mutsuzluktu paylaştıkça büyüyen. Ve kimse çekiniyordu mutsuzluğunu paylaşmaktan, ben mutsuzsam kimse mutlu olmamalı diye bas bas bağırıyordu. Görünmez dağlar vardı insanların önünde ve arkasında, sağında ve solunda. Sebep olunan ve paylaştıkça büyüyen mutsuzluk dağları. Hiç yoktan yere üstelik, eften püften sebeplerden çoğu. Kimsenin umurunda değildi kimse. Yalancı bir samimiyet kısa süreliğine de olsa iletişimi mümkün kılıyordu. Dostluklar da kısa sürüyordu aşklar da. Midesini bulandırıyordu yapmacık samimiyetler, canımlı cicimli cümleler.

Kaç kişi vardı bu saatlerde bu adamlara katlanan. Bu kadar salak olmak mümkün müydü gerçekten, gerekli miydi halka açık yerlerde. Kanalını değiştirdi radyonun, arabanın vitesini yükseltti. On beş dakika sonra yeşilliklere ulaşacaktı ve maviye. Sol tarafına alacaktı sağ tarafındaki denizi, sümbüller yerini çam ormanlarına bırakacaktı. Karadeniz’le yer değiştirecekti Marmara. Bir şarkı takıldı dudaklarına;

İnsanlardan kaçarım
Zor sorular sorarım
Yaşamak için
Bir neden ararım…

(Teoman N’apim Tabiatım Böyle şarkısından alntı yapılmıştır)

DUYARINIZI SEVERİM SİZİN - 29.3.2018

689 kere okundu

Akşamdan kalma soğuk pizzama çayımı katık ettiğim saatler. Bahar bahçe yanımıza hoyrat ayaklarıyla bastıkları saatler. Dünyayı görecek gözümüz yokken her gün görmek zorunda olduğumuz gudubet suratları görmeye başladığımız saatler. Yine uyandık sabahın köründe, yine düştük yollara, yine İstanbul. Yağmur var en azından da kirlerimizden arınıyoruz hissi uyanıyor azıcık. O da olmasa kıytırık bir Avrupa takımından kıytırık olmayan bir Avrupa kupasında beş gol yemişiz gibi bir günaydın. Günaydın dediysem iyi dileklerle uzaktan yakından ilgisi yok; bildiğiniz suratınıza suratınıza küfür kıyamet.

Seviyorsan git konuş diyor klavye erbabı, sevmiyorsan da çek git diyor faşist kardeşim. Sevmiyorum ama dilimi de tutamıyorum. Hem size ne, küfretmemin önünde engel misiniz, kimsiniz ki siz kuru gürültüler. Belki ben şikâyet ederek mutlu oluyorum Türkiye’nin geri kalanı gibi. Gerçi sürçü lisan da etmeyelim. Bizimkiler hem şikâyet ediyor hem de mutsuz. Ben küfrümü savurup geçiyorum, yüzümde içten içe bir tebessüm.

Ters yola girmiş taksici. Yol ver bana diyor. Verir miyim, kim söyledi sana benim o verenlerden olduğumu. Geri basacaksın taksici kardeş. Uber değilim ki yolcuyu yetiştireyim. Kapadım kontağı. O da kapadı delikanlı delikanlı. Tenhadayız da. Çağırsa arkadaşlarını dayağı yiyenin ben olduğum unutulmaz bir macera yaşayacağız belki de. İndim aşağıya telefon elimde. Hem belki alttan alır diye boy pos gösteriyorum, hem de arkadaşları çağırıyor havasında polisi arıyorum. Adres bilmemem de tuzu biberi. Arkamıza gelen arabalar önce korna çalıyor sonra geri vitese takıp gidiyor. On dakika bekledik köprüde karşılaşan inatçı keçiler gibi. Adam ticari, benim mesai bitmiş. Haliyle taktı geri vitese açtı yolu. Bekledi gelmemi. Açtı pencereyi sordu rahat ettin mi diye. Ne güzel bekliyorduk nereye böyle dedim. Uber’ler size az bile yapıyor diye de ekledim. Bir gün feci sopa yiyeceğim ama kim bilir ne zaman!

Uzun mevzular bunlar. Dolar olmuş dört lira, Euro beş. Ben yine her seferinde yüz liralık yakıt almaya devam. Etkilemiyor beni ekonomik gelgitler. Kahvaltıda pizza yiyebilecek kadar lüks yaşıyorum. Çaya para vermedim, saçı olmayanlara beleş. Siz de girmeyin bu ekonomi toplarına küçük kardeşlerim. Kimse umursamadı sizi, umursamıyor, umursamayacak da. Doları olan düşünsün, olmayanın zaten düşünecek yeterince sorunu vardır. Yok, ben duyarsız değilim, apolitik olamam diyorsanız devrim yolunda başarılar dilerim. Ama olmaz o iş, demişti dersiniz!

KISA MUTLULUKLAR - 14.3.2018

1069 kere okundu

Düz giderek varılabilecek yerler belliydi. Üç günü vardı topu topu. Karadeniz’in eskiden güzel, şimdilerde hem güzel hem de kötü bir kasabasıydı. Kıyıdaydı ve bolca yağmur alıyordu. Yürüse dağlar çıkacaktı karşısına, geri dönse deniz vardı! Üzerine kalın bir şeyler alası yoktu. Midesinde bir yangın vardı, terliyordu avuçlarının içi.

-Seviyor musun beni?
-Ne saçma soru bu; sevmiyorum desem kalkıp gidecek misin sanki?
-Gitmem ama yüzüm düşer
-İçinde sen varsan ne düşerse düşsün tutup kaldırırım ki ben…

Güzel cümleler kurmasını seviyordu kadın. Sorgulamıyordu önünü arkasını. Mutlu olmak yetiyordu, içindeki kelebekleri ürkütmenin kimseye faydası yoktu. Adam kadını da seviyordu kelebeklerini de. Sokulup öptü boynundan. Adı geldi aklına. Adı gelmedi aklına sonra. Kimin umurundaydı isimler, varsın unutsundu. Güzel kokuyorsun dedi. Kadının boynundan yüzüne doğru ilerledi dudaklar. Dudaklarla buluştu dudaklar. Kelebeklerin keyfi yerindeydi… Adamın elleri heyecanlı bir keşfin tam ortasındaydı.

Kışları çok güzeldir buralar. İnsanı azdır, huzuru boldur. Sahil boyunca sürdü arabasını. Teypte Ceylan Ertem Aşık Mahzuni’nin bir türküsünü seslendiriyordu; “yapan değil bilen zalim.”

Sorgulamadan yapmak gerekiyordu bazen, bilmemezlikten gelinmeliydi. Bilince bozuluyordu büyü çünkü. Sevmiyordu bozulmasını, bozandan da soğuyordu ansızın. Tekrar ısınmak için dokunmak gerekiyordu. Tenine dokunmak, ruhuna dokunmak gerekiyordu. Yeni kalkmıştı yataktan. Hızla da uzaklaşıyordu. Kısa görüşmeler en iyisiydi; bıkmadan, bıktırmadan… Kimse kimseye gereğinden fazla katlanmamalıydı. Ten değerini kaybedince gözden düşüyordunuz ve önceliği olmadığınız herkesin kaçınılmaz olarak kalabalığı oluyordunuz.

Her şehirde aşık olunuyordu ama her şehre aşık olunmuyordu. Aşıktı yaşadığı yere, bu denize, ağaçlara, esen rüzgara, saçlarını okşayıp geçen rüzgara… Başkası için yeri yoktu! Bir buçuk saat daha direksiyonu sağa sola çevirmesi gerekiyordu. Uzaktaydı ev… Hırçın maviliğiyle sağ tarafında uzanıyordu deniz. Giderken kısa süren yol, dönerken uzadıkça uzuyordu.

Bİ BİTMEDİNİZ - 7.3.2018

1253 kere okundu

Aç diyor interneti, youtube'u aç diyor. Kanal var diyor. Kabala…
Herif çok yetenekli diyor, akşamdan beri seyrediyorum.
İyi de bana ne aga. Ben de yetenekliyim. Ama iki cümle fazladan konuşsam kafamızı biiibtin diye çıkışırsınız.
Tanımadığın bir gapçık ağızlısı olunca aç youtube'u...
Bağda yetişince sen sus domuz!
Alkış kıyamet elin itine.
Sonra olmaz bizden. Niye olsun bizden biiiip, niye olsun bizden?
Bi omuz at desem pandik atarsınız, el ver desem üçün biri hazırda durur.
Sonra sabah günaydın.

Sana günaydın asıl, sana günaydın.
Sıcak yatağımdan çıkıp soğuk sokağa atmışım kendimi.
Neymiş efendim üç kuruş para kazanacaz.
Beyfendi soruyor bu adamın ücreti niye bu kadar fazla.
Çok fazla zaten, haftasonları tıka basa para dolu odama girip saadetime saadet ekliyorum!
Fazla dediği de iki gece dışarda yemeğe çıksan, birinde yiyip içsen, ikincisinde ya yiyeceksin ya da içeceksin.
İkisini birden yapsan kredi kartı patlar. Kartın yoksa kaşın gözün patlar.
Bulaşık yıkamak falan yok, kandırmasın kimse kendini. Sanayi tipi makineler var artık. Cırt diye yıkıyor her şeyi. Zırt diye de olabilir, takılmayalım ayrıntılara!
Bize de sopa kalıyor.
Gecenin üçünde kalmışım ben. Bakmayın saat sabahın yedisini gösterdi diye kalktığıma.
Arabanın motoru bile ısınmadan yeterince randıman vermiyor. Japon makinesi üstelik.
Ben Türk malıyım, 88 şahinden bi tık daha iyiyim belki. Yeminle malım ben, hala niye bakıyorum pis suratlarıınıza.
Uyanamamışım bile.
Sonra günaydın.
Ne günaydını aga, ne günaydını. Sana günaydın belki ama bana değil. Hiç değil, hiç olmadı.
Yalan olmasın; bi gün olmuştu belki, yanımda sülün gibi bir hatunla uyanmıştım. Ama o da yüz sene falan oldu! Özal hala iktidardaydı!

Gülüyor yüzüme, keyfi de yerinde üstelik.
Seyrettin mi diyor. Ne yetenekli piç değil mi diyor.
Bi sittir git Allah’ını seversen, bi sittir git.
Ben de yetenekliyim ama yatakta. Uyurum ben, süper uyurum, öğlen bire kadar uyurum şeref yoksunu alarm çalmazsa.
Üç kuruş için kalkıp gelmişim.
Aymasını istemediğim gün aymış diye iyi dileklerini sunmuş bana iyi olmadıklarından zerre şüphe duymadığım muhteremler.
Sonra şakalı, gülmeli bi şeyler.
Bela mısınız aga, bela mısınız. Ne var neşelenecek, gülecek ne var.
 Ben de yetenekliyim ona bakarsan.
Bıraksanız da, alsam uykumu azıcık… Ama yok. Telefonun alarmı cır cır cır. Bok var, bokvar; üç kere bok var üstelik.
Ben kalkmasam dönmeyecek dünya sanki.
Güneş ters tarafta takılıp kalacak.
Sıcak yatağımı terk edip soğuk suratlarınıza bakmasam aymayacak gün.
Üç kuruş para için üstelik.
Bu adam niye fazla ücret alıyor. Sahi bu adam neden fazla ücret alıyor? Fazla dediği de kıçına gül desen o kadarcık paraya değmez der!
Yatakta kalmama izin verdiniz de mi hesap yoruyorsunuz.
Sırf size katlanmam bile yeterince iş benim için.
Günaydınmış, sana günaydın asıl.
Ben gecenin üçünde sıcak yatağımda takıldım kaldım. Senin günaydın dediğin ibneyi ne tanırım ne de muhabbetim var.

Akşamdan beri izliyormuş. İzle aga izle. İzlemezsen şeyin düşsün. O kullanmaya çok meraklı olduğun şeyin!
Zaten ben ilk günden vermiştim notlarınızı.
Sürekli tekrar. Sınıf tekrarı. Geçememenizin kabahati de bende zaten. Kandırın kendinizi.
Bulun youtube’tan iki zibidi, gece gündüz izleyin. Çünkü çok yetenekli!
Hatta tavsiye edin ben de izleyeyim.
Uykusuz geçen gecenin sabahında yine aynı şeyini şey yaptığım saatte aynı ibne telefon çalsın.
Ben yine aynı sıcak yataktan, yine aynı soğuk sokağa. Ordan da işe, pis suratlarınızın yanı başına. Sonra günaydın. Ne demezsin, günaydın ki günaydın!

Neyin var diye soruyor, yine suratsızsın.
Malzeme bu, şartlar da malum...
O yetenekli şempanzeyi izlemişim sabaha kadar öneri üzerine.
Gecenin üçünde de takılıp kalmamışım.
Gördüğün gibi sahne alıyorum yedinci sınıf bir kabarede. Üstelik asıl kadının paspal uşağı olarak.
Sabah kahveniz nasıl olsun bu arada? İçine işememin mahsuru var mı. Ya da sadece tükürsem kafi gelir mi
Bitmediniz biiiip, bi bitmediniz.

ŞİKAYETİM VAR - 5.3.2018

664 kere okundu

Ne elli tonum var, ne de medyada sesim. Süslü cümlelerle öteye beriye sataşmaktan ileriye gitmez varlığım. Ne yağmur yağar ben istedim diye ne güneş açar. En kolay yerden hava durumuna bakıp da çıkarım sokağa; bazen perdeyi aralarım, bazen interneti.

Pazartesinin sevimsizliği de benden ötürü değil, pazarın keyfi de. Salıya ve perşembeye yapılan haksızlıkları savunmak haddim değil. Ne çıkarsa karşıma artık; yaşamaktan başka bir şey gelmez elimden. Cuma da aynı şey güncemde, Çarşamba da. Cemre düşmüş bugün toprağa, var mı haberiniz? Benim yok!

İstanbul mu? Hiç sormayın, bildiklerim rahatsızlık verici. Kalabalığı ayrı dert, yağmuru çamuru ayrı... Bir koyun sürüsü düşünün, ilk uğultuda alıp başını giden. Ne yer belli ne yön, ne bilinç var ne amaç. Yaşıyoruz işte reklamlardan mütevelli. Umursanmadığımızı bile bile en havalı tavırlarımızı takınarak. Yok ben o değilim, onlardan değilim, yazdıysa bozsun Allah, bozmazsa günaha girerim çünkü!

Kahve telvesinde gülen bir yüzdü İstanbul
Sonra biz geldik;
Doğudan geldik,
Kuzeyden ve güneyden geldik
Bardaktan boşanır gibi, şuursuzca
Sonra ne kahvenin tadı kaldı, ne İstanbul’un!

Yok üstümüze tat kaçırmakta. Uçuruma nasıl bakarsan uçurum da sana öyle bakar diyor bilge. Her baktığımız yerde uçurum görmekle övüneduralım biz. Pazartesi sabahı günaydından hemen sonra nasıl bitecek bu hafta diye hem kendi keyfimizin içine edelim hem diğerlerinin. Sevmiyorsanız bırakın işi, hoşunuza giden bir yerler varsa toplayın pılınızı pırtınızı oraya taşının. Eşinizden bıktıysanız ya da sevgilinizden ayrılın. Çocuklarınızdan sıkıldıysanız böyle bir hakkınız yok. Ben mi dedim size yapın. Yalnızlıktan bıktıysanız boşuna debelenmeyin. Siz bile hayatınızdan memnun değilken kim size ayaktaş olsun, eş ya da arkadaş olsun. Yaşamaktan mı bıktınız? Çözüm belli! Stefan Zweig yapmış gereğini mesela, eşiyle birlikte üstelik. Albert Caraco da yapmış aynı şeyi yanılmıyorsam.  Diyeceğim o ki ulan es kaza yaşıyorsun, bari tadını çıkar. Kendine de zehir etme zamanı, çevrendekilere de!

Ben o insan değilim netice itibariyle. Kendimi bile değiştiremezken dünyayı nasıl değiştireyim. Geçtim dünyadan etrafımdakileri nasıl değiştireyim. Yapabileceğim tek şey var o da etrafımı değiştirmek. Şahsen ben o kadar da şikâyetçi değilim bahsi geçen sosyal çevreden. Daha iyisi bana ne gözle bakar emin değilim. Öyle ahım şahım bir insan olmadığımın farkındayım neticede. Kötü bir haberim var, siz de çok özel değilsiniz. Yaşadığınız her şeyi hak ediyorsunuz. Daha iyisini değil.

ON ÜÇ ŞUBAT - 13.2.2018

983 kere okundu

Doğum günün kutlu olsun dedim, doğum günüm mü dedi.

Bugün 4 Ağustos değil mi dedim, hayır dedi. Bugün şubatın on üçü…

Sevgililer gününe daha var dedim. Ben ocak ayında doğdum dedi.

Burcun ne dedim, sussak mı artık dedi.

Çok içmişim… İnce belli bardakla yedi kadeh, yanında ki soda şalgam suyu da cabası. Evet karıştırırım ben… Ağustosu şubatla karıştırırım, on üçü dörtle,  nisanı eylülle karıştırırım. Yedi bardak çaydan sonra kahveyi sütle karıştırırım. Kendime gelmeme yardımcı oluyor.

Gidiyorum bazen, uzağa gidiyorum herkesten, alıp kendimi gidiyorum gecenin geç vakti. Sabahlara dek dönmüyorum da geri. Ben, kendim ve birkaç kişi daha... Biri olur olmaz şeylere konuşuyor durmadan. En değerli kelimeler birleşerek ucuz cümlelere dönüşüyor dilinde. Dinlesen dert, kaçıp gitsen kabahat.

Biri susuyor ha bire, gözü etrafta. Kim ne düşünüyor, kimin kimle ne derdi var, kim az geliyor kendine, kim taşmış kabından! Herkesin bilmesi gereken ama çok az kişinin fark ettiği gerçeğin peşinde. Kendi kendine; içinde bazen yalanın, bazen can sıkacak kadar yüz yüze gerçekle. Bir şarkı dilinde… Ne duyan var sesini ne de kıpırdıyor dudakları.

Sahi saatimi şimdi dedim, neyin saati mi şimdi dedi.

Çekip gitmenin dedim.

-Var mı çekip gideceğin bir yer?
-Olsa kolay olurdu, sevmiyorum ben kolayı.
-Başlama yine!
-Durmamıştım ki, uyudun sen
-Uyumuşum, iyi ki de uyumuşum.

Ukala biri, her şeyden haberi var. Bir dolu yazı geçmiş gözlerinin önünden, görüntü geçmiş. Kulaklarında kadın sesleri, erkek sesleri… Ama yer yok tutacak olan biteni. Her sabah yeniden başlıyor hayat. Kaldığı yerden değil, yeni baştan. Sorsan bilmem demez biri, anlat desen anlatır. Anlar mısın anlamaz mısın bilmem. Sen de bilmezsin. Bir o bilir, söyler bazen ne bildiğini, susar bazen anlamazsın bilip bilmediğini.

İyiydi yağsa; yağmur yağsa, kar yağsa… Çınar yaprakları yağsa, Arnavut kaldırımları sarıya boyansa İnönü Caddesi’nde. Sabahım ilk ışıkları olsa. Şubat değil ama haziran... Ellerim cebimde aylak aylak yürüsem Atapark’tan geçip Zağnos Köprüsü’ne doğru. Doksan bir, doksan iki model Doğan SLX otomobiller geçse yanımdan, içlerinde Fatih’ten, Ayasofya’dan Meydana giden yolcular... Hüseyin Kazas’ın karşısındaki fırından simit alsam, ağır adımlarla ilerlesem Tabakhane’ye doğru. Yol kısa, zaman dar, ayaklarımın altında çınar yaprakları… Ah o yeşilden sarıya dönmeler, sararıp solmalar ah.

Daldın gittin yine dedi. Deme öyle dedim, gitmek için henüz erken.

Kırk oldun dedi, dudağımın ucuna kadar geldi tebessüm, tuttum kendimi. Oldum dimi dedim.

Oldun dedi.

Ben de seni seviyorum dedim, devam et uyumaya.

Sen uyumayacak mısın dedi.

Bir şeyler yazmak istedi canım dedim. Birazdan gelirim.