TEKİR VE MEZGİT - 18.9.2018

591 kere okundu

Neyin var dedi, yok dedim bir şeyim. Tuttu elini elimin üzerine koydu. Var dedi bir şeyin, anlarım ben. Yok dedim, olmadı hiç. Çekti elini geri, ben varım ya dedi. Var mısın dedim. Varım dedi. Güldüm biraz ama görmedi, göstermedim. İnsan bazen kimsenin anlamadığı şeylere güler. Niye güldün ki dedi. Sen görmedin ki dedim güldüğümü. O da güldü, görmedim ben.

Konuşmak ister misin sıkkınsa canın. Havadan sudan, uçan kuştan, gürültücü martıdan konuşmak ister misin? Olur da sıkılmıştır belki canın; akıp giden zamana sıkılmıştır, hep yerinde duranlara, kalabalıklara sıkılmıştır. Belki kanayan yerlerine tuz basıyorsundur gizli gizli. Yaraların vardır göstermeye utandığın. Bir zamanlar gülen yüzüne akşamüzeri hüznü çökmüştür. Birileri ölmüştür içinde ya da içindekileri öldürüp gitmiştir birileri. Konuşmak istersin belki…

Japon karıncaları dünyayı istila etti dedi. Otuz yıl önce bunların filmi olurdu, ele geçirirdiler dünyayı. Küçüktüm ben, korkardım karıncalardan. Isırınca acıtırlar da hainler. Hepsini geçti tek de dolaşmaz bunlar, ben korkarım kalabalıktan. İnanma dedim öyle şeylere. Uzaylı mı bunlar istila etsinler dünyayı. Şunun şurasında üç beş ay… Korkacak ne var. Şaka be şaka dedi. Konuşacak laf olsun. Ben fareden korkarım aslında. Ondan ben de korkarım dedim. Sen korkma dedi, ben senin yerine de korkarım. Gülelim mi biraz dedi. Sorulur mu hiç? Güleriz tabi, ne zaman istersen. Şimdi dedi. Şimdi olmaz dedim, benim yemek yapmam gerek.

Tekir ve mezgit… Kırmızı balık derdi kızım. Bana hep kırmızı balık alır mısın baba derdi. Alırım derdim, alırdım da. Annesi mezgit severdi, hala sever. Tekiri kızartırken kırmızı bir su salar, yağı olmasa bandır ekmek ye. Ben ekmek severim. Bizim oraların ekmeği güzel olur, eskiden daha da güzeldi. Yılda bir giderdim bizim oralara. Mevlana fırınında ekmek alır kuru kuru yerdim. Taksim Fırını da iyidir. Dedemle gitmiştik bir kez. Rahmetliyle Şehre de bir kez gitmiştik zaten; ben peynirli yemiştim o yağlı. Bilmezler şimdiler yağlıyı. Eskiden öyle lüks yoktu, fazla seçenek yoktu. Bi peynirli vardı bir de yağlı. Yuvarlak, açık pidenin ortasına iki yumruk büyüklüğünde yağı koyar kenarından koparıp koparıp bandırarak yerdi. Beyaz sakallarına bulaşırdı yağ. Ertuğrul’un fırını da derlerdi eskiden. Sırf dedem gitmedi, çoğu gitti dedemden önce, dedemden sonra. Yeniler bilmez Ertuğrul’u, Taksim Fırını’nı bilirler. Ben çok şey bilirim de kalmaz aklımda, unuturum. Ama bazılarını unutmam, olmayacak zamanda gelirler aklıma. Ağlayasım gelir ama ağlamam. Hem tutarım kendimi, hem utanırım. Ağlamaya bile fırsat yok şu dünyada. Kim demiş yalnızlık var diye. Ben hiç yalnız olmadım, iyi mi kötü mü zaman zaman değişiyor fikrim. Bir gün ben de giderim kızımla Ertuğrul’un fırınına; ona peynirli söylerim kendime yağlı. İçerisine bir yumruk yağ atarım. Derim dedemle geldim, anlatırım uzun uzun. Belki dinler o da…

Seviyor musun dedi. Sevmez mi insan dedim. Hem yaşanır mı sevmeden. İçi kararmaz mı insanın. Senin için beyaz mı ki dedi. Pembe dedim ve de mavi, biraz da yeşil. Ben dedi, benim rengim ne. Senin kirpiklerin uzun dedim. Benim de uzundular eskiden ama şimdi değiller. Eskiyle derdin ne ki senin dedi. Yok dedim, eskiyle bir derdim yok. Sorun yenide. Nesi var yeninin dedi. Yok dedim bir şeyi. Ruhu yok, tadı yok, adı bile başkalarından aşırılmış. Şimdi tutsan anı biriktirsen yirmi yıl öncesinden utanırsın, ezilirsin yemin ederim, yerin dibine girersin. Diyeceksin yok mu anısı olan, şimdikiler anısız mı? Var elbet, olmaz mı? Ama akan suyun duran sudan farkı var, birinde kurbağalar yaşar birinde balıklar. Yine tekir ve mezgit mi dedi. Kızımı özledim dedim. Ben de özledim dedi. Mezgiti mi dedim, alırım yarın. Bana mezgit alma, mezgit tut dedi, hem anısı da olur. Olur dedim, yarın balığa çıkalım. Birlikte mi dedi. Yok dedim tek başıma, hem belki ağlarım da biraz.

SAÇMA SAPAN DÜNYALAR - 11.9.2018

951 kere okundu

O yakışıklı ben değilim, olmadım hiç. Denedim pek çok kez, briyantin sürdüm saçlarıma, gömleğimin yakalarını havaya diktim, jilet gibi ütülettim pantolonumu ama olmadı. Kazağımı pantolonumun içine koydum, dudağımın sol yanına en havalı gülüşümü kondurup olmayan bıyığımın altından yedi numaralı bakışımı attım ama yine olmadı. Yokmuş olası, yirmi yaşımdan sonra öğrendim, beş yıl sonra, belki altı. Dedim olmaz benden ama sonra vazgeçtim. Çünkü kimseden olmuyordu, dikkatli bakınca görmüştüm. Zamana göre yanılabiliyordu göz; benimki de başkaları da. Jölenin de son kullanma tarihi geçmişti zaten.

O defterin çizgisiz sayfalarına yirmiden fazla çizgi çektim yatay. Dikine de çekmek istedim ama dur dedi. Durdum, laf dinlerim ben. Sonra ilk çizgiden başlayarak yazdım. Çok şey vardı yazacak ve ben yazabiliyordum. Herkesin bir meziyeti vardı ama benim yoktu. Vasıf nedir öğrendiğimde üzerimden yirmi beş yıl geçmişti. Yirmi beşi de öyle bir geçmişti ki üzerimden ve ben öyle bir fark edememiştim ki anlatsam içler acısı. Çok darbe yemiş olmalısın demişti bir keresinde her şeyi bildiğini sananlardan biri. Hayır demiştim, hiç yemedim. Ama gel de anlat. Ne anlatsam değişmeyen fikirler vardır, üzerimden geçenlerden sonra öğrendim bunu. Öğrendiğim pek çok şeyi üzerimden geçenlerin arkasından bakarken anladım. Öyle der kitap; önce öğrenirsiniz sonra öğrendiğinizi anlarsınız. Ben anladım.

Yok üzülecek bir şey, varsa da yok. Çünkü bütün deneyler göstermiştir ki boşunadır hepsi. Ayrıca belirtmek isterim ki bu deneylerin hepsi gerçek denekler üzerinde yapılmış ve test edilmiştir. Benim de üzülmüşlüğüm vardır çok eskiden. Haliyle işe yaramadığını da görmüşlüğüm vardır. Ha ben illaki üzüleceğim diyorsanız geri zekâlılığınıza doymayın. Ben hızlı doyanlardanım. Bazısı ne kadar üzülse doymaz, akıllanmaz bir türlü. Onlara önerilecek kitaplar var. Benim girmediğim topların gol gibi duran ama puan kazandırmayan pozisyonlarından çıkan kitaplar bunlar. Yok üzülecek bir şey, okuyan okusun; Allah deyip ötesini bırakan insanlar bile gördüm ben.

Uzaktan kayıt ettim ben. Ne var ne yok iki göz ve iki kulakla kayıt ettim. Sonra seyretme huyum yok ama. Bilgisayarım film dolu, aynı terane. İndirip indirip seyretmiyorum. Kaydedip kaydedip giderim ben. Demişti ya İsmail Abi; benim de genlerimde posta arabaları at koşturuyor. Bir yanımda Sunay, bir yanımda Serdal. Arkadaş tutacaksan kafası kırık olacak. Ne o öyle takım elbiseli, kravatlı züppeler. Algıda seçici olamamak da cabası. Ne var ne yok bi kulaktan giriyor, öbür taraftan çıkamıyor. Ne Sunay var şimdi ne de Serdal. Varsa yoksa günaydın demeyi hüner sanan gereksiz kalabalıklar. Hepsi de çok akıllı, inanamazsınız. Kayıt altına aldığınız ve işlerine gelen her şeyi can kulağıyla dinleyip kafalarını sallarlar, popoları kalkar ama belli etmezler. Ben bilirim, ben popolarına da bakarım hepsinin. Çoğunun ki yüzlerinden daha olduğu gibidir, anlayan herkes bilir ki kimse poposunu makyajla saklayamaz.

Saçmalık hepsi, göründüğümden daha aptalım ben. Ama daha da aptalların dünyasında yaşadığım için sevilmesem de zeki görünüyorum. Ki otuzunu geçmiş bir adam artık sevilmeyi çok fazla umursamamalı. Eğer umursuyorsa sevilmiyordur da. Gerçi umursamıyorsa da sevilmiyor olabilir. Hem bu sevgi denen şey genelde ikiyüzlüdür. İşine yaramayanı sevmez insan, işine yarayanı da işine yaradığı sürece sever. Sonra herkes bana benzer. Belki biraz daha aptal ya da akıllı. Ama aslolan şu ki o yakışıklı ben değilim, kanıyorsanız kendinizi sorgulayın beni suçlamadan önce. Çünkü sizde istediğim şeyi alabilmek için zaaflarınızı kullanmak zorundayım. İtiraf edin, eşekler gibi şekilciyiz hepimiz.

ÇÜNKÜ BURALAR HEP BENİM - 28.8.2018

947 kere okundu

Çaldı saat uyandık, sabahın yedisi… El yüz yıka, belki diş fırçala, geceden birikmiş çiş torbasını boşalt, ağzına bir şeyler tıkıştır, belki bir fincan üçüncü sınıf kahve… Ya da sar başa filmi, telefonun alarmı çalsın. Üçüncü ertelemeden sonra homurdanarak uyan. Gerin biraz yatakta. Kalkıp lavaboya yürü kıçından sarkan şortunu da ardından sürükleyerek. El, yüz, çiş derken giyinme merasimi. Hangi pantolon, hangi gömlek derken kravat tantanası da işin içine girerse vay haline. Dış güzelliğin hiçbir önemi yok aslında ama yine de havalı görünmek gerek. Ben demiyorum ha, sizin fikriniz bu. Ben dış güzelliğe önem veririm.

Saçmalayabilirim, çünkü buralar hep benim!

Neyse efendim attık kendimizi sokağa, harala gürele işe gidiyoruz. Yakınıyoruz da çalışmaktan. Diyor ki istatikçinin biri; memlekette her on kişiden yedisi işe gitmekten memnun değil, geri kalan üç kişi de patron zaten. Kimse de çıkıp demiyor ki suratına ulan gerzek işin var da kıymetini mi bilmiyorsun unca işsiz ortalıkta dolaşırken. Ama adettendir şikâyet etmek, pazartesi sendromundan bahsetmek. Trend böyle, yoksa benim bir kabahatim yok. Sendrom ne diye düşündüm bir an, sonra boşver dedim. Nasılsa kullandığımız kelimelerin yarısının anlamını tam olarak bilmiyoruz. Ha bir fazla, ha bir eksik.

Trafik çok yoğun, inanamazsınız. Sürücülerin saygısızlığı da cabası. Ne işim var benim bu şehirde, bu şehir hayatıyla. Ama yirmi ayakkabı ve otuz beş gömlek sahibi olmak için mecburum buna. Hem beş bin liraya aldığım telefonla on beş liraya içtiğim kahvenin fotoğrafını çekip paylaşmazsam ezikliğim ortaya çıkar. Ben değilim o, hiç değilim, olmadım hiç. Olmaya da niyetim yok ayrıca.

Neyse, başa dönelim. Karpuz aldım lan ben. Bölüp ortadan ikiye dolaba attım. Az sonra bir parçasını çıkartıp içini kaşıkla oyacağım. Oyuktan çıkanları da mideme indireceğim. Hanım abla yazmış twitterda; bir karpuz ve yedi pembe domatese elli lira verdim. Tamam, pahalılık var ama seni de sağlam kazıklamışlar be ablacım. Ben karpuza on iki buçuk TALE verdim. A uzatılarak okunuyor; Taaale. Domates almadım ama yedi domates iki kilo gelse ki gelmez. Kilosu da on lira olsa ki değil. Otuz iki lira elli kuruş öderdim. Bim’den falan da almadım, hemen ucuzcu demeyin. Koskoca Şok marketten yaptım alışverişimi.

Ekim iki bin sekizdi ilk yazmaya başladığımda. Günlük tutuyordum. Balık yediğimden, temizlik yaptığımdan dem vuruyordum. Arada da eşe dosta saydırıyordum. Çalgıcı benim yerimi dolduracak başka bir varoş gülü buldu sanırım bu arada, arayıp sorduğu yok kenar mahalle dilberinin. Sonradan sonradan edebi bir şeyler yazmaya başladım. Çat pat kıvırdım da işi ötesinden berisinden. Mütevazı olmaya gerek yok, yazabiliyorum biraz. Okuyan bazı salaklar bize ne senin yiyip içtiğinden, gezip gördüğünden diyorlardı ki hala diyenler vardır. Haklılar da, size ne benim yiyip içtiğimden. Kendimi eğlendiriyorum ben evladım. İlk üç paragraftaki geri zekâlının yüzdüğü boklu nehir beni de sürüklemeye çalışıyor ve ben elimden geldiğince kıyıya ulaşmaya gayret ediyorum. Neyse ne, sizle ilgili değil bu.

Yazamıyorum epeydir. Şiir kitabım çıkacaktı güya, ibnenin evladı dolar yükselince kağıt fiyatları da aldı başını gitti. Haliyle artan maliyetler yayınevlerini köşeye sıkıştırdı. Ana rahminde nefessiz kaldı benim bebe. Trabzonlu uyanık amcalar İzmit Seka’yı sudan ucuza alıp kapatmamış olsalardı kağıt üretimi için dışa bağlı olmazdık. Neyse efendim geçelim siyasi mevzuları. Bir çocuk ana rahmindeyken ikincisi için sevişmenin anlamı yoktur. Bu yüzden sanırım yazamıyorum. Ben de lak lak yapayım dedim. En iyi yaptığım iştir sonuçta. Kırk yıllık tecrübem var.

Yaşadığınız hayatın kıymetini bilin salaklar, berbat durumda olanlar, hatta artık yaşamayanlar var. Şikâyet etmek kimseyi mutlu etmiyor, daha çok mutsuz ediyor sadece. Çizdiğiniz hem sıkıcı hem de aptal profil de cabası. Sevmiyorum lan sizi, vallahi de sevmiyorum billahi de. Düşünsenize üniversite mezunu bir insan iki bin Liraya çalışabileceği bir iş bulsa sevinçten havalara uçuyor. Ama sen mutsuzsun gül gibi işinle. Okullar başlayacak şimdi. Öğretmen arkadaşların canı sıkılıyor tatil bitiyor diye. Haklarıdır iki ay tatil, çoluk çocukla uğraşmak sıkıntılı iş. Ama gözünü sevdiğimin minnetsizleri.  Günde beş derse girip onun da yarısını laklakla harcayarak ne kadar yorulabilir insan. İşini hakkıyla yapanlar var tabii ki, çok da var ama onlar şikâyet etmezler zaten. Şikâyet edenler işini düzgün yapmayanlardır. Yattığı yerden beş bin liraya yakın para kazanacaksın ve şikâyet edeceksin. Allah çarpar adamı; vallaha da çarpar, billaha da. Öğretmenlere bok attım da diğerleri daha mı iyi sanki; al doktorunu vur mühendisine memleketimin. Baştakiler ne kadar iyiyse alttakiler de o kadar iyi. Bakkalından, minibüsçüsünden bahsetmiyorum bile.

Sanki Ege’nin herkesin bildiği ama sadece hak edenlerin farkedebildiği bir yerinde sırf sizin için meyve veren eşsiz bir ağaç var, bir dal var, o dalda sadeliğiyle herkesi büyüleyebilecek rengârenk yapraklar var. Yok tabi salaklar yok, olsa da göremezsiniz o gözle. Alaçatı var size özel, keyfinize bakın!

Diyeceğim o ki kıymetini biliniz efendim, kıymetini. Hayat dediğin bir kerelik hak. Çar çur etmeye gelmez. Allah göstermesin ölüp gidersin. Sonra yandı gülüm keten helva…

ŞAFAK TÜRKÜSÜ - 25.8.2018

1222 kere okundu

Geçmişiz yolun yarısını, durup dinlenmeden, soluklanmadan… Güzel günler yaşamışız, kötü zamanlar geçirmişiz, sevmişiz, sevilmişiz… Neşeliyken göremediklerimizin farkına kederliyken varmışız. Yolda karşılaştıklarımızla değişmişiz yola çıktıklarımızı bazen, bazen de her şeye rağmen devam etmişiz başladıklarımızla. Ama güzel ama çirkin...

Ben bir deniz gördüm düşümde, dalgaları okşuyordu ince kum tanelerini. Uyanacaktım tuttum kendimi. Çıkardım üstümdekileri, pantolonumu sıvadım dizime kadar. Çıplak ayaklarımla koşup kavuştum suya. Parmaklarıma dokundu tuzlu tuzlu. Soğuğu da hissettim sıcağı da. Hüznü de yaşadım sevinci de. Ben bir rüya gördüm denizin ucu bucağı yoktu. Yüzüp uzaklaşacaktım kıyıdan ama cesaret edemedim.

Ölmek ne garip şey diyor şiirinde Nevzat Çelik. İdamla yargılanırken yazıyor bu dizeleri; bağışla beni anne diyor suçlu olmadığını bile bile. Yine de bağışa beni anne diyor; oğul tadında bir mektup yazamadım sana. Yaşamak ağrısı asıldı boynuma, oysa türkü tadında yaşamak isterdim… Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı,  sedef kakmalı bir kutu içinde, vermek isterdim çocukların ellerine. Damdan düşer gibi vurulmak isterdim bir kıza!

Bayram kartlarına tutsak ettik bayramı. Bize teslim ettikleri gibi teslim edemedik çocuklarımıza. Hep bir şeylerin eksikliğinden dem vurup durduk. Bize dokunmayan yılanın kenarından dolaşıp geçtik. Eski günlere duyulan özlemleri biriktirdik içimizde. Kaybolup giden güzel şeyleri koyduk yanına biriktirdiklerimizin. Bize gösterilen sevgi gibi değildi bizim gösterdiğimiz. Hep en çok kendimizi düşündük. Hep en iyisini biz bildik. Ama hep bir şeyler eksikti ve hep başkalarındaydı bunun suçu. Şimdi ne bayram kartları kaldı ne de kelebekler yapıp kitapların arasına koyduğumuz bayram şekerlerinin jelatinli kâğıtları. Şeker bayramını çikolatayla kutlar olduk, kurban bayramından kalan etleri aylarca saklayabileceğimiz derin dondurucular edindik.

Ben bir çocukla karşılaştım gece yarısı. Sarılmış oyuncaklarına ağlıyordu anne diye. Uzatıp elimi saçlarına dokunmak istedim. Cesaret edemedim, korktum kirlenir diye. Ben bir çocuk gördüm gece yarısı. Huzurla uyuması gereken saatlerde yanaklarından düşen yaşları silen.

Satırlara hapsettik sevmeyi. Sevdik belki ama hakkını veremedik. Yenildik zamana bile bile. Öptüğümüz kızları unuttuk bir bir. Yenilerini edindik eskilerinin yerini tutacağını umarak. Hep daha az sevdiğimizi fark ettik sonra ama aldırmadık.  Kimse tutmadı kimsenin yerini, içimizdeki boşluk büyüdü her seferinde. Oğul tadımız bile kalmadı annemizin gözünde. İyi olan her şeyi gömdük içimize. Özlemle yürüdük hep; dursak yenildik sanacaklardı, geri dönsek vazgeçmiş olacaktık. Oysa bir yarıştı bu ve kaybedemezdik. Öptüğümüz kızlar da yarıştırıyorduk, kazandığımız paraları da. Günün sonunda başımızı koyduğumuz yastığı ıslatan gözyaşlarından bahsetmiyorduk hiç kimseye.

Geçmişiz yolun yarısını; içimizdeki denizin dalgalarında batırmışız gemilerimizi. Enkaz altında kalmışız ama dik kuyruğumuz. Güzel günler de yaşamışız elbet; elbet boşa geçmemiş zaman. Ama türkü tadında da yaşayabilirdik hayatı. Küçük hesaplara mahkûm etmeden kendimizi. Vardığımızda dünyayı değiştiremeyeceğimiz duraklara nefessiz kalana kadar koşturmadan. Kırıp dökmeden, eğip bükmeden hoşumuza gitmeyeni.  Çekip gitmeden ait olduğumuz yerlerden. Ait oldukları yerlerden göndermeden sevdiklerimizi.

Şimdi bir eksiğiz, beş eksiğiz şimdi, on eksiğiz. Eksile eksile yürüdüğümü yolun yarısını bırakmışız geride. Mutsuz değiliz, öğrenmişiz mutsuz olmamayı. Mutlu olmamaya da alışmışız. Nasıl gidiyor sorusuna düşe kalka cevap vermeyi de öğrenmişiz.

Ben bir yağmura rastladım sılada. Pencerenin ardından dinledim sesini, camdan süzülüşünü izledim. Toprağın kokusunu çektim içime, içim sığmadı içime sokağa attım kendimi. 

KISA ŞARKI - 8.8.2018

1086 kere okundu

Her şeyin akla uygun bir anlamı yok çünkü. Her şeyi anlayabilecek kadar da akıllı değilsiniz, değiliz. Bazı şeyleri oluruna bırakmayı öğrenmiş olmamızın zamanının geçtiğinden bahsetmiyorum bile. Her gün doğan güneşi ve bu güneşin her gün batışını bile tam olarak anlayamayanların sorunu bu. Sizin değil, bizim hiç değil. Tekâmül bunu gerektiriyor çünkü; su akar yatağını bulur, sen kenarına oturup huzurla seyredebiliyor musun ondan bahset. Sonra sevdiğin şeylerin güzelliğinden bahset, gözlerinin içi gülsün, sesinde sadece ötmesi gerektiği zaman öten serçelerin neşesi olsun. Parmaklarının arasında demli çay bardağın olsun. Ama ille de keyfin yerinde olsun. Kafanda soru işaretleri olmasın. Bırak, bazı şeyler senin dışında gelişsin ve sonlansın. Yorma kafanı, hayat o kadar da uzun bir şarkı değil çünkü, bitiverir sen keyfince dinleyemeden.

Kim ki efendin senin, yaşın kaç, nerde doğdun ve nerede ölmeyi düşünüyorsun? Kadın mısın erkek mi? Yeşili sevdiğin kadar maviye de gönül vermeyi denedin mi? Neden kırmızı baştan çıkartıyor seni ve neden hep sorarak devam ettiriyorsun hayatı. Diyor ki bir bilen; “doğru sorular yol gösterir insana, yanlış sorular ise yoldan çıkartır.” Hangisi doğru sorularının ve hangisi yanlış? Doğru yolda mısın, yoksa yoldan mı çıktın. Mutlu usun onu anlat sen bana. Hayat kısa ve sen yolun neresinde olduğunu bilmiyorsun bile belki de, ne acı!

Hem ne ki o içimizdeki dolmayan boşluk. Uzak bir şehrin pek çok yanı su ile kaplı kasabasında rastlanan. Rastlandığında kalınan. Nedir o gece el ayak çekilince sokağa çıkan, yaşayan ve yaşatan. Sarı kısa saçlarında neşe gizliydi belki. Denedin mi hiç makası eline alıp, kısacık kestin mi saçlarını, açığa çıkartabildin mi yüzünü; makyajsız, hilesiz, savunmasız… Dokunulunca baştan aşağı çiçek açtın mı hiç? “Ben bir çiçek açtım, olmasın sabah artık” dedin mi kendi kendine. Hatta yüksek sesle dile getirirken fark ettin mi kendini?  Hanımeli misin yoksa menekşe mi, yoksa çok az kişinin adını bildiği bir dağ çiçeği mi. Uzak mısın gözden ve mutlu musun kimselere görünmemekten. Değilsen değilmiş gibi davran. İçten yık duvarlarını. Kimse yutmuyor artık bunları. Herkesin haberi var herkesin yalanından. Kimse vurmuyorsa kimsenin yüzüne bunu tek sebebi korkuyorlardır da kendi yalanlarından.

 

KİME ANLATAYIM SENİ BEN - 3.8.2018

1268 kere okundu

Dünyanın en güzel melodisisin sen en güzel enstrümanlarla çalınan. En güzel sözsün her dilde ayrı bir tebessüm uyandıran. En güzel günde bestelenmiş, en güzel şarkısın; söylesem ayrı heyecan, dinlesem ayrı.

Işıksız bir gecede içtiğim çayın içine düşen yıldızsın sen. Telaşlı dilekler dilediğim. Sensin o çay, o yıldız, o dilek. O gece de sensin, ertesi gün de. Akşam ayrı bir meltemsin sabah ayrı. Kenarısın denizin, tenimi okşar geçer esintin. Başısın dağın gözden uzakta; tam da istediğim gibi bir bana kalsan. Sevdasın sen, aşksın tutkuyla dolu. Öyle bir sevsem, öyle bir sevsem ki kimselere demesem.

Soluduğum nefessin, damarımda akan kan, kalbimdeki tıkırtısın. Bu kadar güzelse hayatta olmak sebebi sensin. Yüzüme doğan güneş, gecemi aydınlatan aysın. Neşen ayrı güzel, hüznün ayrı. Uçuyorsa kuşlar, aşık oluyorsa insan insana yadsınamaz varlığın. Varlığın dost varlığıma, varlığın yoldaş bana. O yol ki bitmesin hiç. Etrafı en güzel çiçeklerle donansın. Papatyalar, lilyumlar, menekşeler ve hanımeli. Ben kırmızı diyeyim güle sen pembe. Sen çiğdeme tutul ben sana. Kokular dost olsun yolda kalana. O yol ki bir sana doğruyu göstersin bir bana.

Şimdi sen söyle bana hangi ağustos gebe değil sana, hangi kasımı süslemiyor varlığın. Hangi sonbahar bu kadar güzel; kaldırımlara dökülen yapraklar, azar azar soğuyan hava, yeni yeni başlayan mevsim yağmurları. Şimdi sen söyle bana ben mi senim sen mi ben. Ayrılır mı tırnaktan et, göz göze değmeden filizlenir mi sevda.

O yıldızlı gece, o sıcak çay, o dilekler hep sen. Ben seni hangi hüzünlerime saklayıp, hangi sevinçlerimde göklere fırlatıyorum bir bilsen. O hırçın deniz, o sabahı gecenin, o yüzümü aydınlatan güneş hep sen. Kime anlatsam seni göğsümü gere gere, kimden gizlesem. Kaf dağının ardındaki mutlulukları bile kıskandırır varlığın ah bir bilsen. Bir Eylül masalısın; içim sen, dışım sen.

ÇOCUKLARINIZ - 1.7.2018

891 kere okundu

Ne sanıyordunuz? Farklı mıydı diğerleri sizden? Biraz kül, biraz duman kim varsa… Sizin aklınızdan geçenleri cümle içerisinde kullanıyorum sadece. Sivri uçlar batıyor olabilir ama düşününce hak da vermiyor değilsiniz. Gözden uzakta tabiki. Genelde haksız bulmanızın nedeni ben değilim, sizsiniz; düşünmüyorsunuz çünkü. Ezberden yaşayıp, ezberden konuşuyorsunuz. Hükmünüz de ezberci. Sizden önce milyonlarca insan ne düşünüyorsa siz de aynı şeyleri düşünüyorsunuz. Sizsiniz kabahatli, ben değil! Patavatsızım belki, her doğrunun her yerde söylenmemesi gereğini göz ardı ediyorum inatla.

Dünün insanı bugünün insanı değildir demiş bir Yunanlı. Borges’in Kum Kitabı’nda okudum az evvel.  Adam haklı, Yunan olandan bahsediyorum…  Fakat bugünün insanı da insan değil vesselam.  Eleştirmek haddim değil adamcağızı. Yaşıyor olsa muhtemelen benim gibi düşünürdü. Ağzını bozar; “adam değilsiniz ulan siz” bile diyebilirdi. Değilsiniz çünkü, ben şahidim. İnanmayan bir kâğıda insan olmanın asgari gereklerini yazsın ve çek etsin kendi adına. Ama sevmezsiniz gerçeklerle yüzleşmeyi. Patavatsızın biri olan bitenden bahsetse yine boş boş konuşuyor dersiniz. İşte o benim, can sıkan gerçeklerin aptal çığırtkanı…

Afet olsa merdivenleri çok dar okulların diyor köşe yazısında gazeteci, çocuklar kaçamaz. Kimin umurunda bilmem ama benim değil. Önce kendimi kurtarırım vesselam, yara yara kalabalığı dışarı atarım kendimi. Beni evde bekleyen kızıma çocukları kurtarırken öldü demeleri ne beni mutlu eder –ki ben ölü olacağım- ne de kızımı. Hatta fırsat bu fırsat deyip çocukları kurtuluş burada bahanesiyle üçüncü katın penceresinden de atabilirim. Diğer her durumda en önde kaçan ben olurum. Kızımın babasını kurtarmak zorundayım.

Üstteki paragrafı okuyup da ciddiye alan herkes bana burun kıvıracaktır. Olur mu öyle şey diyecektir. Ama aynı kıvrık burunlu arkadaş sokakta dayak yiyen kadını, alenen istismar edilen çocuğu, ezilen güçsüzü de görmezden gelecektir. Çünkü konuşmak, eleştirmek kolaydır. Bir şeyler yapmak ise apayrı şeydir. Kimse sizden kahraman olmanızı beklemez. Ama insan olmanın bahsedilen asgari gereklerini yerine getirseniz fena olmaz. Sokak ortasında hayvanlık yapan insan müsveddesine bir kişi değil de on kişi tepki gösterse bir dolu şey değişebilir. Ama biz kıyafetlerimizi saymazsak değişimi de sevmeyiz.

Öğretmen saygı duyulan biriydi, para karşılığında çocuğunuza bekçilik yapan kişi değildi. Hem öğretir hem de eğitirdi. Anne baba ona güvenir o da bu güveni kötüye kullanmazdı. Çok değil 30 yıl önce çocuk kötü bir şey yaptığında herkes ona müdahale edebilirdi. Ama nasihat ederek, ama kızarak, ama ufaktan tozunu alarak… Tabiki şiddet iyi bir şey değil! Ama küfür ettim diye komşu teyzenin kulağımı çekmesi ne psikolojimi bozardı ne de beni travmaya sokardı. Bugün mümkün mü? Değil tabiki! Açık açık sen benim çocuğuma karışamazsın denmese bile, estirilen hava artık değil komşu amcanın, artık babaannenin, dayının ya da dedenin bile çocuğa karışmasına engel. Büyüklük de her şey gibi göstermelik. Uzun süredir herkes her şeyin en iyisini biliyor. Hayır demeyin, ben de sizin gibiyim. Sonuç ne oluyor biliyor musunuz? Psikolojisi bozuluyor diye çocuğa müdahale etmeyen anne babanın ve anne babası izin vermiyor diye çocuğa müdahale edemeyen aile büyüklerinin sayesinde ‘harika çocuklar’ yetişiyor. Anne ve babasının yanında bozmadığı ağzını anne ve babasının olmadığı her yerde bozabilen çocuklar yetişiyor. Ailesinin yanında yapmadığı, yapamadığı her türlü iğrençliği sokakta hiç çekinmeden –çünkü onun anne ve babasından başka büyüğü yok, öyle öğretilmiş- yapabiliyor. Şahsen benim çocuğuma kronik hale getirmediğiniz sürece uygun bir ortamda kabahati varsa kızabilirsiniz de, uyarabilirsiniz de. Hatta dayısı, amcası, halası ya da dedesiyseniz fiske atma hakkınız da var. Çünkü benim çocuğum değerli. Çünkü o çocuk sadece benim çocuğum değil, olmamalı da. Ve en önemlisi de biliyorum ki ona tek başıma her şeyi öğretecek kadar mükemmel bir insan değilim ben.

Sen karışıyor musun diye soracak olursanız cevabım net; hayır, karışmıyorum. Çünkü korkağım ben. Eskiden sırf sopa yerim diye korkardım, şimdi kızımın babası için de korkuyorum. Etrafımdaki çocuklara gelince… Onu ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Çok şükür hepsinin annesi babası var; dayı amca görüntüden ibaret. Hem huzur için düzene uymak en akıllıca olanı!

Küçük çocukların kaçırılması ya da istismar edilmesi ile ilgili haberleri duyuyoruz sık sık. Lanet okuyoruz birilerine, İdam edilsinler istiyoruz. Çok üzülüyoruz, gözyaşı döküyoruz hatta. Ama her türlü sapıklığı, aşırılığı alenileştiren karakterleri bize sevdiren TV programlarından da alıkoyamıyoruz kendimizi. Dizide kardeşini gözünü kırpmadan öldürebilen adamla gönül bağı kuruyoruz. Hasta kişiliklerini ekrana yansıtmaları için para alan itici tiplerin yarışma programını çoluk çocuk gözlerimizi ayırmadan seyrediyoruz. İsteyenin istediği ile istediği zaman yattığı aperatif dizilerin müdavimi olup, kızımız erkek arkadaşıyla çay içti diye olay çıkartıp namus bekçisi kesilebiliyoruz. Yanlışla doğru arasındaki çizgiyi kaybettiğimizi bile bile yapıyoruz bunları üstelik. Evet, biz her şeyin en iyisini biliriz. Bu çocuklar bizim çocuklarımız, bu sapıklar biziz, bu yalancılar da… Küfrettiğimiz siyasetçiler de aynı insanlar, peşinden koştuklarımız da. Her şeyi gördüğümüzü zannediyoruz ama sonradan gördüklerimiz eğreti duruyor üzerimizde. Belli ki önceden de pek bir şey görmemişiz. Körlükle sınanıyoruz ve hep kaybeden taraftayız. Körüz, görmemekte ısrar ediyoruz. Yanılıyor aslında Yunan düşünür. Dünün insanı yeterince insan olsaydı biz bugün bu halde olmazdık belki de. Hamurumuz bozukmuş vesselam. Her ne kadar ekmekten anlamasam da bozuk hamurun maya tutmayacağını zamanında öğretmişti annem…

Tırı Vırı Dünya ÜZERİNE - 28.6.2018

823 kere okundu

Sıcacık bir kahve yapacaksın kendine şimdi. İşten eve yeni gelmişsin, bir şeyler yemiş, istemeye istemeye de olsa mutfağı toplamışsın. Haziranın yirmi sekizi, günlerden Perşembe, iki bin on sekiz yılındayız. Denize kenarı olan bir şehirde yağmur bütün tozu kiri yere indirmiş. Tertemiz bir hava soluyoruz, balkondayız... Mutsuz değiliz en azından.

Kahvenin yanında bitter çikolata da olsun. Şekersiz olsun kahven. Otur ve uzat ayaklarını. Ama ille de uzat, bak rahatına. Pembe karton kabuğa bak biraz. Ne anlatmak istiyor yüzü şekilden şekile giren bu adam, derdi ne. Sonra tükürükle parmak uçlarını, çevir yaprakları usul usul. İsimden de anlaşılacağı üzere çok büyük bir beklenti içerisine girme. Ama şaşırabilirsin de, söyleyeyim şimdiden…  Aç o kahverengiye çalan ela gözlerini kocaman kocaman, başla okumaya. Söz, daha güzel dönecek dünya…

İçin ısınacak ilk başlarda. Aşktan yana güzel şeyler hissettirecek cümleler. Belki dudağının sol yanında bir tebessüm belirecek. Elin kahverengi saçlarına gidecek, işaret parmağına dolayacaksın buklelerini. Nisan tadında bir eylül olacaksın kelime kelime, cümle cümle adımlayacaksın sayfaları. Ama kaptırma kendini hemen. Uzun sürmeyecek içindeki heves!

Huzursuz olacaksın sonra. İnsanlarla tanışacaksın, kadın olacaksın ve de erkek. Güzel şeyler kaybolacak bir bir gözünün önünden. Kirlenecek pembe, yeşil sararacak an be an. Beyaz siyah olacak, güzel çirkin. Birkaç sayfa önce umutla doğan güneş, batacak sessiz sedasız.  Kızacaksın belki bana, abarttığımı düşüneceksin. Haklı olacaksın belki, belki yanılacaksın. En sevdiğin beyaz babet çoraplarına gidecek gözlerin, ayağının istemsizce hareket ediyor olacak.  Anlayacaksın…

Dağılacak içindeki pembe bulutlar, melankoliyle dolacaksın. Aklına şekersiz kahven gelecek. Hem soluklanacak, hem de sıcak bir yudum alacaksın. İçine çek şehrin temiz havasını. Gökyüzüne bak bir zaman. Bir kez daha buluştur fincanını dudaklarınla ve devam et okumaya.  Keyfin kaçacak ama aldırma. Düzeni budur dünyanın; kadın ya da erkek olmayı insan olmaya tercih eden her mutlu aşk yerini mutsuzluğa bırakacaktır.

Sonra “satmışım anasını ulan bu dünyanın” diyeceksin. Hatta gaza gelip “delikanlıysanız teker teker gelin” diye de ekleyeceksin. Çıplak ayaklarınla kumsalda yürüyeceksin akşamüzeri. Parmaklarını okşayacak ılık sular. Balıkçı Tayyar Amca’nın lokantasından mis gibi kızartma kokusu kaplayacak havayı. Dalıp gideceksin ufka. Çocukluğunun uçarı günleri gelecek aklına, vurdumduymaz zamanların. Komşunun bahçesinden kiraz çalacaksın. Arkadaşlarınla okulu kırıp sinemaya kaçacaksın. Deliler gibi aşık olacak, sonra hiç yokmuş gibi unutacaksın. Fazladan birkaç parça çikolata atacaksın ağzına. Acısı bile tatlı gelecek bitterin. Kıpır kıpır olacaksın. Bittiyse bir kahve daha yap kendine. Uzun sürecek keyif. Tırı vırı Dünya’yı anlayacaksın.

Her şey yolunda giderken bir duvar çıkacak önüne, bitecek yol. Ölüm diye bir şeyden bahsedecek kitap. Hiç hesapta yokken çıkıp gelen o zalimle tanışacaksın. Beş yaşında yetim kalan bir kız çocuğu olacaksın. İçin acıyacak ve gizli gizli ağlayacaksın. Biri el verse de kurtulsam diye bakacaksın etrafına ama gelmeyecek beklediğin. Geçmişin oyunlar oynadığın çakıl taşlarının altında kalacak. Ne kadar arasan da bir daha bulamayacaksın. Hiçbir şeyin anlamının olmadığını kavrayacaksın. Belki değişecek fikrin biraz. Belki yarını artık dert etmeyeceksin pek, eskiye üzülmenin anlamı olmadığını anlayacaksın. Yaşadığın kar kalacak yanına. Kendinden başkasına sarılmayacaksın.

ELBET - 15.6.2018

1301 kere okundu

Ne güzel bir kelime elbet. Dedem kullanırdı eskiden, çok eskiden. Öldü sonra. Lisedeydim, bir kıza aşıktım. O zamanlar kızlar saçlarını kısa kestirip arkalarında uzunca bir kuyruk bırakırdılar. O bırakmazdı. Evlenmiş, bir kızı olmuş. Adana’da oturuyor diye duymuştum. Yolum düştü bir keresinde, on yedi yıl üzerine buluştuk. Tuttu karşımda yeşil çay içti. Peki dedim içimden. Bir daha da arayıp sormadım.

Birkaç kez aradım telefonla açmadı. Kaçıktı keyfi, çok kaçıktı. Kendine bir şey yapacağı yoktu ama yine de merak ediyordum. Kardeşim gibiydi. Bir dolu şey anlatırdı. Bazı dertleri büyütürdü gözünde dağ gibi yapardı, bazı şeyleri umursamaz kulak arkası ederdi. Saçını karıştırırdım. Yapmasana yaaa derdi, gülerdik. Evi aradım, annesi açtı. Cemre yok mu dedim. Var dedi. Telefonu eline alır almaz niye aradın dedi. Ararım ben dedim. Böyle yaparsan bir daha konuşmam senle dedi. İnsanları arkadaşlığınla tehdit etmemelisin dedim. Ben ederim dedi. Peki dedim, kapadım. On beş yıl olmuş dile kolay. Ne ben bir daha aradım, ne de o niye aramadın dedi.

Yağmur yağan her şehir Trabzon’du ya. Gökyüzü nasıl da gürül gürül gürlüyordu. Şimşekler delirmiş gibi sağa sola ateşler saçıyordu. Belli ki yağacaktı, öyle az bu z da değil üstelik. Gittim dayandım kapısına. Nevşehir’de sık rastlanan bir durum da değildir bu. Yakalamışken değerlendireyim fırsatı dedim. Tamam, saat biraz uygunsuzdu belki. Belki iş de vardı ertesi gün ama kısaydı hayat, gök gürlüyordu. Yağmur yağacak ve Nevşehir bir süreliğine de olsa Trabzon olacaktı. O da yanımda olacaktı. Aramadan gitmiştim, sürpriz olacaktı. Olmadı; başkası vardı evde, başka bir adam. Daha yirmi dört yaşımdaydım. Uzatmadım çok, peki dedim. Nevşehir eskisi gibi kalsın dedim, yağmasın yağmur. Yağmadı da o gece. En azından benim üzerime yağmadı. Eve dönüp uyudum. Uyku pek çok şeye ilaçtır çünkü.

Her buluşmamızda yemek ısmarlardı bana Filiz. Samsunluydu, delikanlı kızdı. Hasan benimle evlenmek istiyor demişti. Bizim Hasan, Yozgatlı olan. Ne dersin diye fikrimi sormuştu. Bana yemek ısmarlamana engel olacak mı demiştim ilk. O gelmişti aklıma çünkü. Gülüşmüştük, aşk olsun demişti. Hasanla dimi demiştim. Sonra evlenip Tavşançalı’ya yerleştiler. İstememişti Filiz ama ben ısrar etmiştim. Gelmez oldu Konya’ya, zamanla aramaz da oldu. Gel zaman git zaman hiç hesapta yokken aradı bir gün. Nasılsın dedi, iyiyim dedim. Çok borcum var sana dedi. Niye dedim.  Çok geldim Konya’ya ama arayamadım dedi. Niye dedim yine. Hasan istemedi dedi. Olur öyle bazen dedim, üzülme. Üzülecek başka şeyler var zaten dedi. Konuştuk biraz. Özür dilerim dedim kapatırken telefonu.

Sarışındı, Boşnak’tı, her iş gelirdi elinden. Ne güzel adamsın sen demişti ilk tanıştığımız gün. Ne dediğine değil de deme biçimine tav olmuştum. Elini dizime değdirmişti bunu söylerken. Eline bakmıştım, düzgündüler. Elleri düzgün kadınları sevmişimdir hep. Çay içelim mi demiştim. Kahve olmaz mı demişti. Tamam demiştim. Üçüncü görüşmemizde evli olduğunu söylemişti. Niye daha önce söylemedi bilmiyorum. Çok da umurumda değildi ama bunu bileyim diye değil de bahane gibi söylemişti. Ya da ben öyle hissetmiştim. Hoşça kal dememişti giderken. Arasam mı diye düşündüğüm zamanlar olur hala.

Aynı yerde çalışıyorduk. Ağırdı biraz, yetiştiremezdi işlerini. Yardım ettim bir gün. Hadi sana tatlı ısmarlayayım dedi. Muhallebiciye gittik. Babasıyla annesi ilk muhallebi yedikleri gün öpüşmüşler de… Uzun uzun anlattı hikâyelerini. Banliyö ile Kadıköy’e bırakırken elektrikler kesildi. Uzanıp öptüm yanağından. Evinin önünden ayrılırken kal istersen dedi. Haydarpaşa’yı gören bir teras katta kalıyordu. Kar yağdı o gece. Mum ışığında seyrettik yağışını. Sabah erkenden kalktım, o uyanmadan çıktım evden. Yine zaman zaman yetiştiremedi işlerini ama ne o yardım istedi ne de ben yardım ettim. Muhallebiciye de gitmedik, banliyöye de binmedik bir daha. Hala o evde mi oturuyor onu da bilmiyorum.

Ne güzel bir kelime elbet dedim. Dedem kullanırdı, öldü sonra. İnsan kendi eksiklerine katlanıyor da çocukları eksik kalınca için için yiyor kendisini. Midesine bir ağırlık çöküyor. İçinden çıkılmaz kuyular yağmur suyuyla dolsun da yüzerek dışarı çıkayım istiyor. Unutuyor ayağına bağlı demirleri. Çırpındıkça nefessiz kalacağını düşünemiyor. Çok mu uzak dedim. Bazen dedi, bazen tahmin edemeyeceğin kadar uzak. Elbet biter dedim. Hangi baba sevmez kızını. Ben hiç sevmem dedi, yeşil çayı; ilk yudumdan sonra nefret ettim. Ben içerim bazen dedim ama bu tadının berbat olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

HEYECAN YOK - 11.6.2018

761 kere okundu

Uyudum uyandım. Bir süre sonra yine uyudum. Uyuyunca uyanıyorsun zamanla. Ve yine zamanla uyku hâsıl oluyor. Mecbur uyuyorsun yine. Ve yine mecbur uyanıyorsun. Kısırdöngü gibi görünse de kısır değil bu. Doğurgan; uykuya gebe...

Arkadaşın menajerini gördüm dün gece rüyamda, kesmiş saçı sakalı. Askere mi dedim. Yok dedi, terhis oldum. Rahatsız etme beni dedim. Uyumuşum sonra. Ne cevap verdi hatırlamıyorum. Sabahında arkadaşı gördüm. Menajerin dedim… Rüyama girmiş. Hayırdır inşallah dedi. Bana pek hayır gelmedi dedim. Nasıldı dedi. Saçı sakalı kesmişti dedim. Sakalı kesince çok kötü olur dedi. Çok kötüydü dedim.

Rüyaya ara verip uyumaya devam ettim. Heyecanı meyecanı yok bu hayatın dedi. Yok dedim. Akşam yemek var dedim. Ben tokum dedi. Tamam dedim. Akşam olurdu normalde ama olmadı. Üstelik bir dolu da konuştuk zaman geçsin diye. Geçmedi. Uykum geldi sonra. Uyudum… Uyuyunca zaman daha hızlı geçiyor. Önceden haberdardım bu durumdan. Saati kurmuş, kendimi garantiye almıştım. Çaldı saat. Uyandım. Baktım gitmiş arkadaş. Zaten kalabalık sevmiyorum.

Akşamüzeri kalkmak sabah kalkmaktan daha keyifli. Ama yine de değişen bir şey yok. Ya uyuyorsun ya da uyumak istiyorsun. Bir kez daha fark ettim ki bu hayatın heyecanı meyecanı yok.