SAHİBİNE YAZILMIŞ MEKTUP - 05.11.2014

3080 kere okundu

Olmayınca olmuyor işte, bir şeyin kıvamını tutturunca başka bir şeyin dozunu kaçırıyorsun. Ya estetiği vermiyor aklı veren ya da içi dışı güzel olmak nasip olmuyor. Siyah etek içerisine pembe kazak giyiyor, siyah süet bot içine çiçek desenli muz çorap. Saçlara fön çekilmiş, yüzde yeterince makyaj var, sert bakınca sert olunur sanıyor. Güneş bir yandan, kalabalıkların gürültüsü bir yandan kaybolup gidiyor akıldan geçen. Akıldan geçene laf geçmiyor zaten, lafa akıl yetmiyor, yettirebildiğin de sana yetmiyor.

Eksik bir şeyler; hava eksik, su eksik, masada kaşık eksik. Yoğurtsuz yemek mi olurmuş diyor, olsa da devam ediyor yemeye olmasa da. Cümlelere çok anlam yüklüyor. Konuşarak mastürbasyon yapıyor, doyumsuz ruhunu rahatlatmaya çalışıyor. Ama olmuyor, hep başladığı yere dönüyor. İlk nerede mutlu olduysa oraya çeviriyor yüzünü, ilk hangi kucağa sığınmışsa onun sıcaklığında kalıyor aklı. Çığ gibi düşüyor hayat, yuvarlandıkça büyüyor, büyüdükçe geçilmiyor önüne. Ya gitmek gerekiyor diyardan ya da gütmek gerekiyor deveyi. Mutluluk başka baharlarda, belki bekliyordur bizi belki umurunda bile değildir.

Umursadığı kadar üzülüyor, sevdiği kadar acı çekiyor, gidebildiği kadar güçlü oluyor. Tarifi yok hüznün, mantık mutluluk getirmiyor. Değer veriyor ama karşılığını görmüyor, sevdikçe terkediliyor, düştükçe öğrenemiyor. Duvarlar örüyor, örüyor ve hapsediyor kendini. Mutlu olamıyor belki ama gözyaşı da dökmüyor.

Sahibine yazılmış mektup; Sinanpaşa Mahallesi, Umut Sokak, numara iki bölü beş. Fırının yanı hemen, Şen Bakkal’ın üstü. Üçüncü kat… Bakkalın üstünde iki genç oturuyor, öğrenci biri. Karadeniz’den gelmiş, konuşması yetiyor anlamak için. Uyku dolu günaydınları var ve mahcup iyi akşamları. Daha alışamamış büyük şehre belli, açılmamış henüz gözü. Diğeri biraz daha olgunca, yeni mezun… Okulu bitirir bitirmez işe başlamış, o da diğeriyle aynı şehirden. İkinci katta orta yaşlı bir adam var, ne ben onu tanırım ne de o beni. Aydınlık yüzüne inat karanlık bir izlenimi var. Mektup demiştim… Nereden geldiği belli değil ama kimin gönderdiğini anlıyorum hemen…

Çay içelim biz
Demli birer çay
Yanında sade poğaça olsun
Sen ol yanımda
Çarşamba sabahı olsun
Mevsimlerden sonbahar
Ama biraz da kış olsun
Soğuk olsun yani
Üstünde açık kahverengi bir kazak olsun, yünlü
İçinde beyaz, uzun kollu bir gömlek
Yakasında iki düğmesi açık olsun
Altında mavi kot, kotun altında kahverengi botların olsun
Parlak olsun derileri
Bileklerine kadar boğazları olsun
Demiştim ya sabah olsun
Sekiz gibi
Ve sade poğaça
Ve ince belli bardaklarımızda demli çayımız olsun
Sığırcık kuşları uçsun tepemizde
Bu mevsimde üstelik
Deniz kenarında hatta
Sen ege seversin ama bu kez Karadeniz olsun
Yüzünde mutlu bir huzur olsun
Kötü olan ne varsa
Ne varsa kafanı karıştıran bitmiş olsun
İşe gitmene bir saat olsun
Akreple yelkovan bozmasın sessizliğin keyfini
Yeterince zamanımız olsun
Eskiler gelsin gözünün önüne
Türk kahven ve güneş gözlüklerin gelsin
Benim anlatmak istediklerim senin anladıkların olsun
Tazelensin çaylarımız
Poğaçalarımız Beyaz Fırın’dan olsun
Gözlerinde umut
Günlerden Çarşamba
Masanda ben
Yıllar sonra susmak için bir çay içimlik zamanda
Deniz kenarında
Sen Ege seversin bilirim
Ama bu kez Karadeniz olsun
Bu kez ben ne istiyorsam sen de onu iste
Ve sen nasıl istersen öyle olsun

D&R'dan satın almak için tıklayın         

KİTAPYURDU'ndan satın almak için tıklayın